Fatih’in Laneti
Kent Türklerin eline geçer. Fatih bu yeni şehrini dolaşmaktadır. Bir sokaktan geçerken iniltiler duyar, araştırılmasını ister. Bitap düşmüş bir keşişle çıka gelirler. Niçin bu hallere düştüğünü soran Fatih’e keşiş başından geçenleri anlatır. Fatih ” Peki” der. “İstanbul’un sonu ne olacak?” diye sorar. Keşiş şu cavabı verir: “İstanbul hep sizin olacak. Amma gün gelecek sizin torunlarınız burasını yabancılara para karşılığında parsel parsel satacak”. Bu sözü işiten Fatih Sultan Mehmet Han şunu söyler: “Fethettiğim yerleri yabancılara satanlar, Allah’ın gazabına uğrasınlar”
Savaş esirlerine yapılan işkencenin en acımasızı Türk askerlerine yapıldı
Çanakkale Savaşı sadece başlangıç oldu. Bir başka kıyamet de güneyde, Filistin-Sina cephesinde koptu. Kanal Harekâtı’nda başarısız olan Osmanlı Ordusu’ndaki on binlerce asker, İngilizler’e esir düştü. Kesin sayı hiçbir zaman belirlenemedi. Esirler gemilerle Mısır’daki esir kamplarına taşındı. Irak cephesinde esir düşen Osmanlı askerleri ise İngilizler’in bir sömürgesi olan Hindistan’daki kamplara gönderildi. İşkence yapmakla kalmadılar, hepsini sefalet içinde
bıraktılar. Kurtulan nerede ise olmadı. Çoğu salgınlar yüzünden hayatını kaybetti.
Türk askerini kör ettiler
AMA asıl insanlık ayıbı Seydibeşir, Kuveysna, Osmanlı Useray-ı Harbiye kamplarında işlendi. İngilizler Türk askerlerine çok ağır işkence uyguladı. Tarihçiler konuyu araştırmaktan imtina etse de, Seydibeşir bir savaş ayıbı olarak ortadadır. Son zamanlarda çokça tartışılan Ebu Garib’ten çok daha kötü muamele, bu dönemde Türk askerlerine yapıldı.
Dahası, İngilizler 10 binden fazla Türk askerini kör etti. 150 bine yakın asker 2 yıl Seydibeşir’de kaldı. Bunlardan 15 bini zorla krizol banyosuna sokuldu. İnsan boyunda açılan çukurlara krizol doldurulup içine Türk askeri sokuluyordu. Zavallı askerler başlarında dikilen süngülü İngiliz askerlerin iteklemesiyle başını suya sokmak zorunda kalıyor ve birkaç dakika içinde kör oluyordu. Bu işkence 2 yıl sürdü. Hem de İngiliz doktorların eşliğinde.
Kurtuluş Savaşı sırasında konu Büyük Millet Meclisi gündemine taşındı. Meclis 1921 yılında, kobay olarak kullanılan Türk askerlerinin tespit edilmesi yönünde karar aldı. Araya giren çetin savaş, Lozan Müzakereleri, yeni kurulan Cumhuriyet derken, bu işle görevlendirilen iki mebus Şeref ve Faik Beyler ellerindeki bilgi ve belgeleri düzenleyip Meclis’e sunma fırsatı bulamadılar.
Türk askerini yaktılar
BİRİNCİ Dünya Savaşı’nda Müttefik Orduları Başkomutanı olan General Hamilton, Çanakkale Savaşı’nı dünyanın en büyük savaş gemisi olan Queen Elizabeth zırhlısından idare ediyordu. Seddülbahir’de ne olup bittiğini öğrenmek için Cephe Kumandanı General Hunter Weston’u buldurttu. Kraliyet Tümeni’nin İskoç Taburu’nun büyük kayıplara uğradığını öğrenince öfkelendi. Cephenin durumunu inceleyen, askerlerle konuşup moral veren Hamilton, kurmay heyetiyle Hunter Weston’a veda ederken, kıyıda dikilen yeni esir alınmış yirmisi Türk, ikisi Alman asker dikkatini çekti. Onlara öfkeyle baktı.
General Hamilton ayrılır ayrılmaz, Yüzbaşı John Weistock, Seddülbahir’in en uç kısmında tahtadan bir baraka yaptırdı. Yirmi iki askeri barakanın içine kapattı. Baraka Anadolu tarafındaki Kumkale’den, Arıburnu’ndan, Seddülbahir tepelerinden görünüyordu. Ardından askerlerin üzerine benzin döktürdü ve hepsini ateşe verdi. Alevler ağaç boyunca yükseldiğinde baraka da üzerlerine çöktü. Çevreyi feci bir insan eti kokusu sardı.
Meğer çokmuş…
NEW YORK Times gazetesi önceki gün, Amerikan askerlerinin Iraklılara yaptığı işkencenin Ebu Garib’le sınırlı olmadığını, Bağdat Havaalanı içinde Kamp Nama adında bir başka işkence merkezi daha bulunduğunu ve buradaki işkencenin, Ebu Garib’den çok önce başladığını yazdı. Hatta buradaki uygulamaların Ebu Garib’ten daha feci olduğunu kaydetti. Haberde ayrıca, Nama’nın varlığı, Ebu Garib’deki işkencenin istisnai olduğu yolundaki Pentagon iddialarını da geçersiz kılıyor yorumuna yer verildi.
Havada seyyar işkence uçaklarının gezdiği ortamda, yerde işkence merkezleri aramak herhalde işin magazin tarafı olmalı… Zulmün şiddeti arşı titretir hale geldi… Sadece bunu yapanlar değil, seyirci kalanlar da tarih tarafından lanetle anılacaktır
ŞEHİDİM EMANETİN NAMUSUMDUR
Osmanlı Padişahlarının Yabancı Eşleri
> 2.Padişah Orhan gazi’nin 4 eşinden 3 tanesi yabancı idi.Hatta bunlardan biri müslümanlığa geçmemiştir.
> 3. padişah Hüdavendigar Murat Bizans tekfurunun kızı Horofira dan dünyaya gelmiştir.Horofira’nın babasını Osman gazi öldürmüştür.Horofira bu ölümden kaynaklanan acıyı unutmuşmudur? Dersiniz.Orhan gazinin diğer eşlerinden Theodora dinini değiştirmemiş,hiristiyan kalmıştır.
> Murat hüdavendigarın 5 eşinden 3’ü yabancıdır.Bulgar Marya,Bulgar tamara ve bir bulgar beyinin kızı….
> Yıldırım Bayezid’in hanımlarından üç’üde yabancıdır.Sırp,Marya,Sırp Despina,Bulgar olga….
> 2.Murat’ın eşlerinden üç’üde yabancıdır.Sırp bronkoviç’in kızı fatih’in annesi despina,,fransız Bazory ve italyan Stella….
> Fatih’in sayıları 12 olduğu söylenen eşlerinden yabancı olanların adlarıiRum zağonos paşanın kızı hatice sultan,Bizans asıllı Gülşah hatun,Fransız akide hatun,Moralı Helen,Bizanslı iren,Maria,tamara,Rum Anna,fransız yada venedikli Çiçek hatun……
> Yavuz selim’in iki eşide yabancıdır.Polonya yanudisi Helga ve sırp Aleksandra….
> Kanuni Süleyman’In eşlerinden üçüde yabancıdır.Rus roksalan(Hürrem sultan)Polonyalı anna,pargalı rozalina…..
> 5 eşi 130 civarında cariyesi olan ve 112 çocuğu olan 3. Murat’ın yabancı eşleri,Venedikli bafo,Macar Ninuşka,Rus olga,Polonyalı Mona……
> 3.Mehmet’in eşleri,Yunan helen,İspanyol Sinderella violetta,abaza kızı Valide sultan….
> 1.Ahmet’in 3 eşinden ikisi yabancıırp evdoksia,Rum anastasia…..
> Deli İbrahim’in yabancı eşleri,Rus nadya,Sırp Katrin,polonyalı Eva……
> 4.Mehmet’in eşleri,Rum evemia,Korsikalı Bella,Romanyalı Cesika,Ermeni,flora,Rum helen………
> 2.Ahmet’in eşleri: Rum Yeremia,Moralı Diyana…….
> 2.Mustafa’nın eşleri;Rus vera,sırp Mari,Rum aleksandra…
> 3.Ahmet’in eşleri,Margeret,İsabel,Luiz,Janet,İda,Şarlot,Suzan ,elizabet…..
> 1.Mahmut’un eşleri:Fransız julien,sicilyalı lili,macar Maggi,Rus Olga,Romen rami,rum ve bulgar kızları……
> 3.Osman’ın yabancı eşleriicilyalı Olivya,Sırplı Olga…….
> 3.Mustafa’nın eşleri,Cenevizli Agnes,Korsikalı Elsa,Köstenceli Emily,Gürcü Bijnav,Polonyalı Mona….
> 1.Abdülhamit’in 15 eşinden yabancı olanlar:Fransız Rivery,Bulgar Sonya,Macar Melina,Rus aleksiyevna,Rum meri,ukraynalı Rudi,Cenovalı Afro,Venedikli helen,sırp marya….
> 3.Selim’in 14 eşinden yabancı olanları:Patrica,Linda,berti,Alis,liza,Roza,anna,m agdelena….
> 4.Mustafa’nın yabancı eşleri:Flora,adela,sofi,glorya……2.Mahmut’un yabancı eşleri,Rus yahudisi suzi,Roman Besime,Ermeni maryam,Mısırlı fatıma,tunuslu hoşyar,Acem kerime,hırvat margarita,rum nora,rus olga,Cenovalı Rozi, Yunan nina,Bulgar Ester,Gürcü flora,Arnavut sofi,Romen Magda,Yahudi suzan,sırp zona……..
> 1.Abdülmecid’in yabancı eşleri:Fransız Vilma,Ermeni virjin,Rum karolin….
> Abdülaziz’in yabancı eşleri,Kamelya,Asporçe,Anna,Adela,alis……
> 5.Murat’In yabancı 5.Murat’ın yabancı eşleri,Karmen, Marone, Clarissa, Sylevestre, lili, Shinedier, Hanna, Katyona…..
> 2.Abdülhamit’in yabancı eşleri, lucien, sylvia, iliana, helga, etiene, mariçe, zarah, sevilla,l ester, rosanna, ruth, meri, Elisa……..
32 Soylu Türk Devletinin Tarihi
Türk göçlerinin doğu yönünde devam ettiği asırlarda Çin’de kurulan Chou devletinin (M.Ö. 1050-256) Türklerle ilgisi üzerine dikkat çekilmiş, hükümdar sülalesinde Gök dini, Güneş ve yıldızların kutlu sayılması gibi inançlarla, askerî kuvvette harp arabalarının bulunması ve devletin daha çok Türklerle meskûn bölgede (Şensi, Batı Şansi, Kansu) kurulmuş olması çeşitli ilim dallarından bazı bilginleri (F. Hirth, B. Karlgren, Ed. Chavannes, 2J. C. Anderson, R. Wilhelm, W. Eberhard vb.) bu hanedanın aslen Türk olabileceği, veyahut devlette Türk unsurunun hakim bulunduğu düşüncesine sevk etmiştir. Bununla beraber, aslında 3daha ziyade Türk kültürü tesiri fazla belirli bir Çin devlet ve cemiyeti gibi görünen Chou devletine ait bu faraziye kesinlik kazanıncaya kadar Asya Türk tarihini Hunlarla başlatmak yerinde olacaktır.
Çin kaynaklarında M.Ö. 4. asırdan itibaren Türklerle birlikte Moğol, Tunguz soyundan bazı grupların başındaki “Kuzey barbarları hanedanı”nı belirlemek üzere Hiungnu (Hsiungnu) diye anılan kütlenin hangi soydan oldukları hakkında türlü görüşler ileri sürülmüştür: Bu görüşlerde, eskiden, Çin kaynaklarının Hiungnularla ilgili olarak verdikleri örf, adet ve ekonomik faaliyetlere ait iyi incelenmemiş bilgi dikkate alınmış, son zamanlarda ise hayli ilerleyen dil ve kültür araştırmaları esas teşkil etmiştir. Bunlara göre, Hiungnular Türk’tür (J. De Guignes, 1757; J. Klaproth, 1825; F. Hirth, 1899; J. Marquart, 1903; P. Pelliot, 1920; 0. Franke, 1930; Gy. Nemeth, 1930; McGovern, 1939; R. Grousset, 1942; W. Eberhard, 1942; B. Szasz, 1943; L. Bazin, 1949; F. Altheim, 1953; H.V. Haussig, 1954; W. Samolin, 1958; 0. Pritsak, 1959; G. Clauson, 1960 vb.). K. Shiratori (62) önce Türk kabul etmiş, sonra(63) da Moğol olduklarını söylemiştir(64). L. Ligetiye göre Hiungnuların kimliğini tespit etmek müşküldür. A. v. Gabain(66) Türk-Moğol karışımı oldukları fikrindedir. Her ne kadar, Hiungnuların büyük imparatorluğunda Türkler yanında Moğol, Tunguz vb. yabancı kavimlerin de yer almaları tabiî ise de, devleti kuran ve yürüten asıl unsurun Türk olduğunda şüphe yoktur. Bu devlette, aslında orman kavmi olan Moğol ve Tunguz değil Türk bozkır kültürü hakim olup(68) Gök Tanrı’ya inanılıyor (aslında totemci olan Moğollara Tanrı sözü sonra Türklerden intikal etmiştir. Aile, “baba hukuku” üzerine kurulu bulunuyordu.
Nihayet Hiungnu devletinde idareci zümre ve hanedanın dili Türkçe idi Siyasî ve kültürel münasebetler vesilesi ile Çin yıllıklarında Hiungnu dilinden zapt edilen şu kelimeler: Tanrı, kut, börü, il (el), ordu, tuğ, kılıç vb. Türkçe olup Türk dilinin en eski yadigarlarındandır . Ve nihayet devletin sahipleri kendilerine, Türkçe’de “kavim, halk” manasından olan “Hun” (Khun=/tü/ı) diyorlardı . “Hun” adı, bir görüşe göre, M.Ö. 1. bin başlarında Kwan, Gun, 5. asırdan önce Kun, 43. asırlarda ise Khun telaffuz edilmişti. Ağırlık merkezinin, Orhun-Selenga ırmaklan ve Türklerce kutlu ülke sayılan Ötüken havalisi Orhun ırmağı üzerindeki Karakum ile Ordos bölgesi arasında bulunduğu anlaşılan Hun siyasî birliğinin kesin tarihini M.Ö. 4. asırdan itibaren takip etmek mümkün olmaktadır. Hunlarla ilgili en eski yazılı vesika olarak M.Ö. 318 yılında yapılan bir anlaşma zikredilmiştir. O zaman Chou iktidarının zayıflaması sonucu meydana çıkan 14 kadar büyük derebeyliğin mücadele sahası olan Çin’de birbirleri ile savaş halindeki bu feodal “muharip devletler”den Ch’in (Ts’in)’in gittikçe kuvvetlenmesinden endişelenen komşu beş “krallık” (derebeylik) zikredilen yılda Hun birliği (Hiungnu) ile ittifak antlaşması yapmıştı. Hunlar daha sonra Çin topraklarında baskıyı artırdılar. Mahallî hanedanlar, uzun müdafaa savaşları sırasında, korunmak maksadı ile, meskûn sahaları ve askerî yığınak yerlerini surlarla çeviriyorlardı. Chou’lardan iktidan M.Ö. 256′da tamamen devralan Ch’in devleti (Şensi’de)’nin ünlü hükümdarı Shihhuangti (M.Ö. 247-210) kuzey taarruzlarına karşı sınırlarını büsbütün kapamak için, surların iç kısımlarını yıktırarak elde ettiği malzeme ile dış surları birbirine bağlamak ve boş yerleri tamamlatmak sureti ile meşhur Çin Seddi’nin (15 m. yükseklik, 9 m. genişlik, düz bir hat halinde uzunluk 1845 km.) meydana getirdi (M.Ö. 214)Böylece Çinlilerin en tesirli korunma tedbiri aldıklarına kanaat getirdikleri bu sırada iki mühim hadise vukua geldi: Çin’de uzun müddet dirayetli imparatorlar yetiştiren Han sülalesi (İlk Han, M.Ö. 206-M.S. 22, İkinci Han M.S. 24-220)’nin kurulması ve Hun devletinin başına da Mo-tun (veya Maotun, Mavdun; eski okunuşlar: Moduk, Meitei, Mote, Mete)’ un geçmesi (M.Ö. 209).
Çin kaynaklarında Hunların Tuku (=Türk?) adlı aile veya kabilesine mensup olduğu bildirilen Mo-tun (Beğtun), kendi oğlunu tahta getirmeği tasarlayan üvey anasının teşviki ile babası T’uman tarafından tahttan mahrum bırakılması teşebbüsü karşısında, emrindeki demir disiplin altında yetiştirilmiş 10 bin atlı ile katıldığı bir sürek avında Tuman’ın öldürülmesi üzerine Hun hükümdarı ilan edilerek (M.Ö. 209-174), Hun dilinde “imparator” manasında “sonsuz genişlik, yücelik, ululuk” ifade eden ve Asya Türk devletlerinde 6 asır kadar kullanılan Tanhu (türlü okuyuşlar: Tanju, Jenuye, Şanu ve son olarak, aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile Şanyü, Şany) unvanını aldı(78). Devletini yeniden düzenledi ve kendisini iyi tanımadıkları anlaşılan Tunghu’lann (doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği) ısrarla toprak talepleri karşısında savaş açarak onları perişan etti. Böylece hakimiyetini kuzey Peçili’ye kadar genişlettikten sonra, Orta Asya’da Tanrı dağlarıKansu havalisindeki, Hind-Avrupa menşeli sanılan Yüeçi (Yüehch’ih)leri (79) mağlup etti (M.Ö. 203). O sırada Hun devleti “Sol Bilge elig’i”nin Shangku’da “Sağ Bilge elig’i”nin Shangkün(Şensi)’de ikamet ettiği tahmin edildiği bu dönemde Mo-tun, daha sonra, Çin topraklarına yöneldi, 3 yıl kadar sürdüğü anlaşılan (201-199) bu savaşlarda Mai, Taiyuan bölgelerini zapt etti. Han sülalesinin kurucusu împarator Kaoti (M.Ö. 206-195)’nin 320 bin kişilik ordusunu, Paiteng’de bozkır usulü sahte ric’at gösterisi (“Turan Taktiği) ile çember içine aldı. İmparator, bozkır bölgelerinin Hun devletine terki, yiyecek ve ipek verilmesi ve yıllık vergi şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak oldu 81. Doğu Asya tarihinde iki büyük devlet arasında akdedilmiş ilk milletlerarası mukavele olduğu belirtilen bu andlaşma82 (M.Ö. 201) gereğince Mo-tun’un bir Çin prensesi ile de evlenmesi sonucu Çin ile dostluk havası içinde, împaratoriçe Lü (M.Ö. 195-179) ve împarator Wenti (M.Ö. 179-157) zamanlarında da devam etmiş olan ticarî münasebetler geliştirilirken, Mo-tun, Baykal gölü kıyılarından İrtiş yatağına kadar olan bozkırları ve daha batıdaki Tingling’ler, bazı Ogur (Hochieh = 0k’ue) kollan ile meskûn araziyi, kuzey Türkistan’ı zaptetti ve oradaki Yüeçi’lerin komşusu Wusun’lan himayesine aldı. Bu suretle büyük Hun hükümdarı o çağda Asya kıtasında yaşayan Türk soyundan hemen bütün toplulukları kendi idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. împaratorluk sınırlarının doğuda Kore’ye, kuzeyde Baykal gölü ve Ob, îrtiş, îşim nehirlerine, batıda Aral gölüne, güneyde Çin’de Wei ırmağı Tibet yaylası Karakurum dağları hattına ulaştığı bu tarihlerde Hunlara tabi olanlar arasında Moğollar, Tibetliler, Tunguzlar ve Çinliler de vardır. Mo-tun tarafından Çin hükümetine gönderilen M.Ö. 176 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre, yalnız îç Asya’da Türk devletine bağlı kavim ve şehir devletçiklerinin sayısı 26 idi ve hepsi, Tanhu’nun ifadesi ile “yay geren”lerle “tek bir aile” halinde birleşmişlerdi.
Mo-tun M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman, sivil ve askerî teşkilatı, iç ve dış siyaseti, dini, ordusu, harp tekniği ve sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde, daha sonraki bütün Türk devletlerine örnek olan, tarihi kesin ilk Türk siyasî teşekkülü; “Büyük Hun Devleti” kudretinin zirvesinde bulunuyordu. Görüldüğü üzere bu devlet, idaresindeki kısıtlı tarım sahalarına karşılık, daha ziyade, otlağı bol, besiciliğe elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli başta at olmak üzere, hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre sosyal durumu da, toprağa bağlı “köylü” kültüründeki geniş arazi sahibi Çin “gentry” tabakası ile köle sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere, ne de toprak kölelerine rastlanmayan Hun bölgelerinde halk, kan akrabalığı ile birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak disiplinli ve kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde yaşıyor ve devlet bu kabile birliklerinin (budunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği yapmalarından doğuyordu. Devlet, bu kuruluşu icabı ve bilhassa ordunun Mo-tun tarafından tanziminden sonra merkezden idare edilen bir “askerî teşkilat” niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar (bozkırda eğitilmiş olmak, at ve silah) hazır olduğu için de fütuhata açıktı. Bu yönden de “köylü” Çin devletinden ayrılıyordu. Çin’de esas rejim “feodalite” olduğu halde , Hun devletinde merkeziyetçilik dikkati çekecek kadar belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli idi, fakat emirlerindeki silahlı kuvvetlerle aynı zamanda birer kumandan olan bütün yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri hep Hun asıldan oldukları gibi, devlet teşkilatının da (mesela, sağ-sol veya doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu. Mo-tun tarafından gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 10′lu tertip de Türk idi . Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Mesela Paiteng’de imparator idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mo-tun’un, Çin içlerine dalarak bozkırdan uzaklaşmasına zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel olunmuştu. înanç yönünden de ne Moğol totemciliği, ne de Çin toprak tanrıcılığı ile ilgisi bulunmayan bozkır Türk Gök-Tanrı itikadındaki Hun devleti’nin meydana gelişinde “Çin imparatorluğu”nun model olduğuna dair yaygın görüş normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında doğru sayılmamalıdır. Zira bu düşüncenin gerekçesinde ileri sürülen, “Hiungnu hükümdarının, tıpkı Çin imparatoru gibi Gök’ün (Tanrı’nın) oğlu olarak görünmek ve Çin’dekine benzer saray erkanına sahip olmak lüzumu” Hun devleti için zarurî değildi. Önce, devlet Çin topraklarında değil, “Hiungnu”lar sahasında kurulmuştu; dolayısıyla Çin meşruiyet prensiplerini bu devlette aramakta isabet yoktur. İkincisi, Mo-tun’un “Gök’ün oğlu” diye bir unvan takındığı şüphelidir, çünkü onu tavsif eden: T’engli Koto (aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile, Ch’engli kut’u) Tan/ıu91 tabirindeki şimdiye kadar “oğul” manasına geldiği sanılan ikinci kelimenin “kut” (siyasî iktidar) demek olduğu anlaşılmıştır (bk. aş. Kültür: Kut). Üçüncüsü, Çin devletinde “Gök’ün oğlu” kavramı da aslen Çin değil, Türk menşelidir. (Tafsilen bk. aş. Kültür: Hükümranlık). Bütün bunlardan dolayı, Mo-tun zamanında kesin şeklini aldığı görülen Büyük Hun devleti, etnik yönden ve hakimiyet anlayışı, sosyal yapısı, idarî ve askerî kuruluşları (sosyo-politik üniteler, devlet meclisi= toy, sağ sol teşkilatı, bilge elig’ler vb.) dini ve dünya görüşü ile, Türk milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini iki bin yıl sürdüren bir ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem taşır.
Mo-tun’un oğlu tanhu Kiok (Chiyü. /Kök?/ veya Laoshang M.Ö. 174160) Hun imparatorluğunun bu büyüklüğünü muhafaza etmeğe çalıçtı. Yurtlarından oynattığı Yüeçi’lerin Afganistan’a giderek Baktria (Belh) bölgesinde vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son verdikleri tarihte (M.Ö. 166), kalabalık ordusu ile Çin’e girerek başkent Ch’angan yakınındaki imparator sarayını yakan Kiok, bu seferdeki gayesine uygun olarak Çin ile iktisadî ilişkilerini dostane bir şekilde sürdürmek için, bir Çin prensesi ile evlendi. Şüphesiz Çin sarayı ile devam ettirilen akrabalık siyasî mahiyette bir davranıştan ibaretti. Fakat bu suretle ileride, Çin ile temas halindeki hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek olan bir çığır derinleştirilmiş oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu yakınlaşmalar, her zaman, Çin hile makinesinin harekete geçmesi için fırsat teşkil etmekte idi. Hun merkezinde Çinli prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tabi kavimler arasında kötü propaganda yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka, ticaret malı olarak memlekete sokulup Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği, lüks zevki yolu ile rehaveti arttırmakta idi. Kiok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfî durumlar onun oğlu Künçin (Chünch’en) zamanında (M.Ö. 160-126) gerçek bir huzursuzluk kaynağı olarak kendini gösterdi. Keza Han sülalesine damat olan bu tanhu, babası ve dedesi ölçüsünde dirayetli ve asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinlilerin bu devirde (împarator Chingti: 157-141) sınır boylarında ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. îlk defa imparator Wuti (M.Ö. 141-87) kalabalık ordular teşkil ederek Hun hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti. Propagandayı arttırdı. Gayelerinden biri de, Çin için büyük gelir kaynağı olan ipeğe batı bölgelerinde yeni pazarlar bulmak ve îç Asyaîran üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan meşhur “İpekyolu”nu emniyet altına almaktı. Dolayısıyla Orta ve Batı Asya’da yabancıların kudretini kırması lazımdı. Bilindiği gibi, aşağı yukarı M.S. 1. bin sonlarına kadar TürkÇin mücadelelerinin temel sebeplerinden biri, bu kervan yoluna hakimiyet meselesi olmuştur . Wuti’nin İpekyolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve Hunlara karşı onlarla işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli bir asker olan Çangk’ien (Changch’ien)’in, gizli vazifesini yaparken Hunlar tarafından bir süre gözaltında tutulmasına rağmen, buralarda geçirdiği uzun müddet içinde (M.Ö. 138126) edindiği bilgiyi, temaslarını ve hükümete tavsiyelerini ihtiva eden mühim rapor imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür96. Bu arada Çinliler çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdi ki, o da ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahlan ile teçhiz etmeleri idi. Daha Mo-tun’dan çok önceleri, 318 andlaşması ile ilgili olup Hunlara karşı askerî gücünü takviyeye çalışan Chao (Şansi’de) krallığında Wuling (M.Ö. 325298) zamanında başlayıp, daha sonra, kuzey Çin’de feodal hükümetlerin yerini alan büyük Ch’in devletinin imparatoru Shihhuangti zamanında hızla devam eden bu askerî ıslahat hareketleri, Han imparatoru Wuti’nin kumandanlarından Weits’ing ile Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K’üping tarafından büyük başarıya ulaştırılmıştı. M.Ö. 127-117 yılları arasında Ordos’daki Hunlara karşı kazandıkları zaferler Hun ağırlık merkezinin Gobi’den kuzeye, Orhun nehri bölgesine kaymasına sebep olmuştu.
Hunlar, artık eskisi gibi değildiler. Akınları duraklamış, bilhassa Tanhu Tsütihoü (Chut’eho) zamanından itibaren (M.Ö. 101-96) 40yıl devamınca, zengin güneybatı topraklarının (Tanrı dağları, Cungarya, Turfan, Yarkent, Kuça vb.) düşman istilasına uğraması ile devlet geliri azalmış, o zamana kadar Çin’den vergi ve hediye olarak sağlanan malî destek kesilmişti. îç huzursuzluk, idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen kesif Çin propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Hun prenslerinin birbirleri ile olan anlaşmazlıkları mücadeleyi şiddetlendirdi. îktisadî darlık ve askerî güçsüzlük karşısında, maddî yardım temin edilir düşüncesi ile çıkar yol olarak Tanhu Hohanyeh (M.Ö. 58-31)’in Çin himayesini isteme meyli durumu büsbütün karıştırdı. Sol Bilge eliği (Sol kanat kralı) olan Çiçi (Chihchih, Tsitki) bu kardeşinin tanhuluğunu tanımadı. Mesele Hun devlet meclisi (Türkçesi: toy. bk. aş.)’nde ağır münakaşalara yol açtı. Hohanyeh’in teklifi; istiklalin feda edilmesini “gülünç ve utanç verici” bir davranış sayan ve kendilerinden ülkenin devralındığı atalara karşı hürmetsizlik kabul eden Çiçi taraftarlarınca reddedildi Tanhu’nun fikrinde direnmesi Hunları ikiye ayırdı (M.Ö. 55). Devlet birliğinin parçalanması ile Çin üzerindeki Hun tehdidi ortadan kalktığı için Doğu Asya tarihinde bir dönüm noktası olan bu yıllarda Hun prensleri arasında iyice alevlenen açık mücadele sonunda, rakiplerini mağlup, bu arada tanhuluk merkezini de işgal ederek Hun imparatoru durumuna yükselen Çiçi karçısında Hohanyeh, kendine bağlı kütlelerle birlikte, desteğini süğladığı Çin’in kuzeybatı sınır bölgesine (Ordos, Pingçu) çekildi (M.Ö. 54)”.
Devletini güçlendirmek ve iktisadî imkanlara kavuşturmak bakımından hakimiyetini batıya doğru yaymağı uygun gören Çiçi Tanhu M.Ö. 51′de harekete geçti. Önce Tanrı dağları kuzeyi Isık göl havalisindeki Wusun’ların mukavemetini kırdı’; Tarbagatay bölgesindeki Ogurlan, daha kuzeydeki Kırgızları ve İrtiş etrafındaki Tingling’leri tabiiyetine aldı. İki yıl içinde kazandığı bu başarılardan sonra, Wusun akınlarının tedirginliğinden kurtulmak isteyen Kangkü (Çugüney Kazakistan bozkırı Maveraünnehir) kralının arzusu üzerine bu devleti himaye etmek vesilesi ile Aral gölüne kadar bütün batı bölgesini idaresi altına alarak geniş Orta Asya Hun imparatorluğunu ihya etti. Çiçi, hükümetinin kuzey Moğolistan’daki ağırlık merkezini de Çu-Talas nehirleri arasına kaydırarak orada etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent inşa ettirdi (M.Ö. 41)ki, böylece, mevkii dolayısıyla İran, Afganistan, Hindistan, Doğu ve Orta Avrupa kıtaları bakımından Asya tarihinin bundan sonraki gelişiminde sürekli tesiri görülecek olan Türkistan sahasına, Türk halkının iyice nüfuzunu sağlamış oluyor (Batı Hunları) ve Fergane, Baktria (Belh) havalisini kendine bağladıktan sonra, Çin kaynaklanna göre, Ansi bölgesini yani güneybatı sınırları ta Anadolu’ya kadar uzanan Parth imparatorluğunun kuzeydoğu kısmını zaptetmek için planlar hazırlıyordu.
Fakat Çiçi’nin hakimiyeti uzun sürmedi. Topraklan çok genişti ve Hun devleti bu bölgelerde henüz iyice yerleşmiş, idarî nizamı kurmuş, tabi kütleler ve komşuları ile normal münasebetlerini geliştirmiş değildi. Çiçi’nin harekatını adım adım takip eden Çin, Wu’sun’ları, Kangkü devletini kendine çekmeği bildi ve derhal saldırıya geçti. Etraftan aldıkları yardım ve 70 bin kişi civarındaki orduları ile baskın çeklinde Hun topraklarına girerek sür’atle ilerleyen Çinliler tarafından kuşatılan, Talas ırmağı üzerindeki surlu Hun başkenti tamamıyla tahrip edildi (M.Ö. 36). Başkentte hayrete değer bir müdafaa yapılmış, sokaklarda kanlı savaşlar verilmiş, hatta tanhuluk sarayı içinde oda oda çarpışılmış ve Çiçi, oğlu ve hatunlar dahil, saray mensuplarından 1518 kişi ellerinde kılıç, devletleri uğruna hayatlarını feda etmişlerdi.
Çiçi’nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43), devlet meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden, fakat M.Ö. 36′dan itibaren tekrar Çin tabiliğine giren Hohanyeh (ölm. M.Ö. 31)’e bağlı kütleler, onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra, tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M. 1846) Çin’e karşı istiklallerini elde ederek doğuda Mançurya’ya, batıda Kaşgar’a kadar olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu’nun ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş gösteren açlık Hunları müşkül duruma soktu. Yu’nun oğlu Tanhu P’unu’ya karşı mücadele açarak kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen Pi (P’unu’nun yeğeni)’nin orada kendini tanhu ilan etmesi hadisesi (M. 48) Hunları tekrar ve artık bir daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya dış Moğolistan’da) ve Güney Hunları (Güney veya içMoğolistan’da).
Böylece M. 48′de ayrı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki büyük fark, güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi, Kuzey devletinin ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka, Güney Sibirya, Cungarya ötesine kadar Batı ve İç Asya’da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir devletleri de Kuzey Hun devletinin idaresinde idi. Dolayısıyla siyasî ve askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun imparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden Çin, Hunlara bağlı doğudaki Moğol-Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi) kütlelerini kışkırtmış, bunların sürekli baskıları neticesinde Hun devleti, doğu Moğolistan’da kontrolü kaybederken, batı bölgesinde de tahrikçi Çin siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple, en tesirlisi Yarkent “krallığı” olmak üzere, Şanşan (loulan, Lobnor’un güneyi), Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (4660 yılları) Hun devletinin buralarda, bilhassa Çin’in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien’in çok merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından kurtarıcı gibi karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra, yeniden baskı altına aldığı Çin’i sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65) Çin’i tam kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekatla Hun devletini çökertmek hazırlığına sevk etti. İmparator Mingti (5875), Ç’engti (75-89) ve Hoti (89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç’ao’nun yüksek kumandasında kalabalık Çin ordularının 30 yıl süren harekâtı sonunda Kangk’ü’ye kadar (Kaçgar, Hami, Yarkent, Hoten dahil) sayısı 50′yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için, iktisadî yönden önemli şehir Çin idaresine geçti. Bilhassa 73-74, 89-90-91 yılları harekatında ağır kayıplara uğrayan Hunlar İç-Asya’da hakimiyetlerini kaybederken, doğuda da Sienpi’lerin hücumlarına (en şiddetlisi 8991 arasında) maruz bulunuyorlardı. İki cephede sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun devleti, son tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen, kuvvetten düştü, durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini Güney Sibirya’ya ve Cungarya’ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sienpi’lerin hükümdarı Tanshihhuai (aç. yk. 147-156) tarafından nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol zamanında toprakları düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde esasen memleketi terk etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler 91′de ve 155′e doğru), Kuça civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler batıya çekilmişlerdi ki, bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.
M. 48′den beri, Çin sınır bölgesinde yaşayan ve kuzeyden gelecek saldırılar için Çin’in ileri karakolu bir tampon devlet durumunda olan Güney Hunları da pek huzurlu değildi. Kukla tanhulara karşı Hun kabileleri sık sık başkaldırıyorlardı. 94, 124 ve 140 yıllarında görülen ayaklanmalar güçlükle bastırılmış, bunları 153, 158 isyanları takip etmişti. Bu senelerde Kuzey Moğolistan’ı işgal eden Sienpi’ler güneye doğru baskılarını artırarak, Hun devleti için tehlikeli olmağa başladılar (177′den itibaren). 188′de Çin hükümetince tayin edilen tanhunun tamamen Çin’e teslim olma kararı üzerine Hunlar tarafından öldürülmesi, devleti başsız bıraktı. Kabileler diğer tayinli iki tanhuyu da tanımadılar ve dağınık kabile hayatına döndüler. Son tanhunun Çin başkentinde hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyalete bölünerek Çinli askerî valilerin gözetimine verilmesi ile Güney Hun devleti de sona erdi (M. 216).
Bununla beraber, Sienpi baskısı yüzünden bilhassa 3. yy.’ın 2. yarısında güneye gelmek suretiyle Çin’de sayıları gittikçe artan Hunlar, Çin idaresi altında ve Çinli halk arasında varlıklarını korumağı bildiler. Çin’de, Han sülalesi iktidarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde (180′den itibaren) birbirleri ile mücadeleye girişen generallerin tutumu büyük değişiklik meydana getirmiş, siyasî birliğin parçalanmasına yol açmıştı (“16 Devlet” devri). Sui hanedanının birliği ihya ettiği 589 yılına kadar süren bu devrede Türk kütleleri, başta Tabgaç (Wei) sülalesi (bk. aş.) olmak üzere müstakil devletler kurmuçlar ve Han iktidarının son bulması ile M.S. 220′lerde, tekrar sahnede görünen Güney Hun kabile başbuğlarının idaresinde nüfuzlarını artırarak zamanla hemen bütün Kuzey Çin’i Türk hakimiyetine almağı başarmışlardı. Bunu sağlayan kuvvet, yukarıda zikredilen asî generallerden biri olan Ts’ao Ts’ao’nun, savaşlarında yardımları olduğu için Şansi bölgesine yerleştirdiği 19 Hun kabilesi idi. Kalabalık olan ve her fırsatta Çin idaresine başkaldıran (msl. 271, 294, 296 yıllarında) bu Türk kütlesi millî benliğini koruyor ve eski tanhu ailesi mensuplarına karşı saygı beslemeğe devam ediyordu.
19 kabileden biri T-opa (Tabgaç), biri de büyük ‘l Tanhu Mo-tun ailesinin indiği Tuku veya T’uko idi. Hun Tuku (T’uko) başbuğu, eski tanhular neslinden ve Hun elig’lerinden olan Liu Yüan (Liu, bu devirde Tuku ailesine Çinlilerin verdiği addır) çetin bir hürriyet mücadelesi verdikten sonra, dikkat çekici bir siyasî kavrayışla, 500 sene önceki atalarının eski Han sülalesi ile olan dostluklarını ve “kardeş”liklerini de ileri sürerek ve hatta kendi sülalesine “Han” adını vererek bu Çin bölgesinde (merkez: P’ing ç’eng) Türk devletini kurmağa muvaffak oldu (304-329. 1. Chao). Çin başkenti Loyang’ı zapt etti (311). Kendisinden sonra, Çin’in öteki başkentini de ele geçiren kardeşi Liu Ts’ung’un geliştirdiği bu siyasî hakimiyet şuuru, idare başbuğ aileleri arasında el değiştirmesine rağmen, devam etti (başlıca Hun sülaleri: 2. Chao: 329-351, Hsia: 407-431, Kuzey Liang: 401-439 ve bunun devamı: Lou-lan krallığı, 442-460; Turfan civarında). Aynı şuur Tsükü (Chuch’ü) Mengsün tarafından kurulmuş olan son Hun devleti “Kuzey Liang”ın 439 yılında Tabgaç hükümdarı T’aivvu’nun baskısı ile başkent Gutsang işgal edilerek yıkılması üzerine buradan kaçıp kurtulduğu anlaşılan Türk Açına ailesinin temsil ettiği büyük Gök-Türk hakanlığına ulaştı.
Çin sahasında Hun adı altındaki siyasî hayatları böylece tarihe karışmakla beraber, M.Ö. 1. asırda Çi-çi iktidarının yıkılması neticesinde, etrafa dağılmış olarak Sogdiana (Seyhun-ötesi)’nın doğusunda, Kafkaslar’ın kuzeyinde, hatta Dinyeper nehri civarında ve bilhassa Aral gölünün doğu bozkırlarında varlıklarını devam ettiren Türk kütleleri, oradaki diğer Türk zümreleri ve 1. asır sonlarından 2. asrın yarısına kadar doğudan gelen Hun kalıntıları ile çoğalmışlar ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlerini artırmışlardır. Bunların, büyük ihtimalle iklim değişikliği yüzünden veya son yıllarda gelişen yeni bir görüşe göre110, 350 yıllarında doğudan gelen Uar-hun baskısı karşısında batıya yöneldikleri ve sonra Avrupa Hun İmparatorluğunu kurdukları anlaşılmaktadır. Bu kütlelerin batıya Sibirya’ya doğru Çin sahasından uzaklaşmalarından dolayı haklarında 2 asır gibi uzun bir süre yazılı bilgi bulunamadığı gerekçesine dayanılarak Hiung-nularla aynı kavim sayılamayacakları yolundaki bazı iddialara rağmen, Atilla zamanında bütün Avrupa’da Türk hakimiyetini gerçekleştirenlerin bu Asya Hunları neslinden oldukları çeşitli vesikalarla belgelenmektedir.
2-Avrupa Hun İmparatorluğu
Kimlikleri hakkında, 200 yıldan beri türlü tahminler yürütülen ve bazı bilginler tarafından Moğol (K. Shiratory, Asya Hunlarını Moğol saydığı için), Türk-Moğol karışımı (P. Pelliot, R. Grousset), Türk-Moğol-Mançu karışımı (L. Cahun vb.), Fin-Ugor (Klaproth, K. F. Neumann vb.) oldukları veya doğrudan doğruya Slav menşeinden geldikleri (Venelin, îlovayski, Zabelin, înostrantsev), yahut Germen soyuna mensup bulundukları (Müllen-hoff, A. Fick, R. Much, J. Hoops), veya Kafkas kavimlerinden bir kol teşkil ettikleri (L.Jeliç, Gy. Meszaros) ileri sürülen Batı Hunlarının, Asya Hunlarının torunları oldukları son zamanlardaki araştırmalarla daha da açıklık kazanmıştır. Bu hususta birçok tarihî, coğrafî, linguistik ve kültürel deliller gösterilmiştir: Coğrafyacı Strabon (ölm. 25) Hunların Grek-Baktria krallığının doğusunda olduklarını söylerken, tarihçi Plinius (ölm. 125) adı geçen krallığın Hunlar tarafından yıkıldığını kaydeder ki, bu Hunlar’ı Çin kaynakları Hiung-nu olarak tanıtmıştır. Orosius (1. asrın sonları) ve Ptolemaios (M.Ö. 160-170) haritalarında, “Hun”ların oturdukları bölgeler Çin kaynaklarında Hiung-nuların toprakları olarak belirtilmiştir. Batı Hunlarının Asya Hunlarından geldikleri hakkında kuvvetli bir delil de Fr. Hirth tarafından ortaya konmuştur. Buna göre, 355-365 yıllarında Alan ülkesinin (Hazar-Aral arası) istila edilmesi münasebeti ile Çin kaynakları (Wei-shu) bu memleketin Hiung-nular tarafından zapt olunduğunu kaydederken, o devir Latin yazan A. Marcellinus (4. asır sonu) fethin Hunlar tarafından yapıldığını belirtmiştir. Aynı hadise üzerinde birbirini doğrulayan bir Uzak-doğu ve bir Batı kaynağının tespit ettiği Hiung-nu=Hun aynîliği, Çin’de, Hun başbuğu Liu Yüan sülalesi (304-329) tarafından Lo-Yang’ın zaptında (311) esir düşen Sogdlu tacirlerden bahseden, Çin Tabgaç hüküm-darı Kao-çung (452-465)’a yazılmış Sogd dilinde bir metin ile de ayrıca teyid edilmektedir.
Geniş Hun imparatorluğu topraklarında başta Gotça olmak üzere çeşitli Germen lehçeleri, İslav, İranî ve Fin-Ugor dilleri, Latince ve Grekçe konuşulmakta idi. Kaynaklarımızda Hunlardan kalma dil yadigârlarından bir kısmının bu yabancı dillere ait olması tabiî görülebileceği gibi, hatta Hun hükümdar ailesinden veya yakın akrabalarından bazılarının adlarının bilhassa Gotlarla çok sıkı münasebet dolayısıyla Gotça’dan gelmiş olması da mümkündür. Fakat hükümdar sülalesinin soyca Türk olduğunda ve Hun kütlesinin Türkçe konuştuğunda şüphe yoktur . Hükümdar ailesinde tespit edilen adlar şöyledir: Karaton (kara don = siyah renkte elbise. Veya Ka-ra-tun /güçlü soy/: , Muncuk (boncuk, aynı zamanda “bayrak” manasında, Attila’nın babası), Attila, İlek, Dengizik (=dengiz = deniz’den), İrnek (Attila’nın üç oğlu), Aybars, ***** (Attila’nın amcaları), Arıkan (Arıghan). Tanınmış kimseler: Basık, Kursık,Atakam, Eşkam. Topluluk: Akatir, Şar (Sarı = ak) – Ogur. Ayrıca, kımız Hatta Dura-Europos (Fırat nehrinin orta mecraında Suriye-Irak sınırına yakın yerde buluntu yeri)’da ele geçen M. 3. yüzyıl ortalarından kalma Parth ve Parsî dilindeki kitabede Güney Kafkasya’daki Hunların Erk Kapgan, Topçak, Tarkan-beg, Kubrat, Kurtak gibi Türkçe adlar taşıdıkları ileri sürülmekte ve Batı Hun hükümdar ailesinin Asya tanhularından indiklerini tespit bile mümkün görülmektedir.
Hunlar 4. asrın ortalarında Alan ülkesini ele geçirdikten sonra, 374′de İtil (Volga) kıyılarında göründüler. O tarihlerde Karadeniz kuzeyindeki düzlükler bir Germen kavmi olan Got’ların işgali altında idi. Don-Dinyeper nehirleri arasında Doğu Gotları (Ostrogot), onun batısında Batı Gotları (Vizigot) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya’da Gepid’ler, bugünkü Macaristan’da Tisza nehri havalisinde Vandallar vardı. Bu dört Germen kavmi dışında aynı bölgede İranlı ve Slav kütleler, daha başka küçük Germen toplulukları da yaşıyordu. Hun başbuğu Balamir (veya Balamber)’in idaresindeki büyük taarruz önce Doğu Gotlarına çarptı ve bu devleti yıktı (374), kral Ermanarikh intihar etti. Yerine geçen Hunimund, Hunlar tarafından “tayin” edilmişti. “Hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve geliş-miş bir süvari taktiği ile” devam eden Hun taarruzunun Dinyeper kenarında vurduğu ağır darbe Batı Gotlarını da çökertti ve kral Atanarikh, kalabalık Vizigot kütleleri ile batıya doğru kaçtı (375). Böylece Hun askerî gücünün harekete geçirdiği ve çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden atarak, topraklarından çıkararak, Roma imparatorluğunun kuzey eyaletlerini alt-üst ederek ta İspanya’ya kadar uzanmak suretiyle Avrupa’nın etnik çehresini değiştiren tarihî “Kavimler Göçü” başlamış oldu. Anî ve şiddetli Hun darbelerinin, beklenmedik mahallerde görünen Hun akıncı müfrezelerinin Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet, Batı dünyasında korkunç akisler yaratmış, Hunlar aleyhine, çoğu Latin ve Grek kaynaklarında kayıtlı, inanılmaz rivayet ve hikayelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep olmuştur. Hunlar, Gotlardan, Alanlardan ve Germen Taifallardan teşkil ettikleri yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak ilk defa 378 baharında Tuna’yı geçtiler ve Romalılardan mukavemet görmeksizin Trakya’ya kadar ilerlediler. Ancak Roma topraklarında görünen bu kuvvetler keşif vazifesini yapan öncülerdi. Nitekim aynı tarihlerde bugünkü Macaristan ovalarına kadar akınlar tertiplenmişti. Hunlardan korkan, bugünkü Avusturya arazisindeki Markomanlarla Kuadlar Roma topraklarına geçmeye hazırlanırken, İran asıllı Sarmatlar sınırları (“limes”) aşıp Roma imparatorluğu’na giriyor, önce Transilvanya’da duraklamış olan Batı Gotları da Roma hudutlarını geçiyorlardı (381). Diğer taraftan bir kısım Germen menşeli kütlelerle İranlı Baştarnalar Pan-nonia (Batı Macaristan)’dan Alplere doğru sarkarak İtalya’yı tehdide başlamışlardı.
Hunlar, Roma İmparatoru Theodosios I’in ölüm yılı olan 395′te yeniden harekete geçtiler. Bu hareket iki cepheli idi: Hunlardan bir kısım Balkanlar’dan Trakya’ya ilerlerken, daha büyük sayıda diğer bir kısım Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yöneltilmişti. Hun devletinin Don nehri havalisindeki “doğu kanadı” tarafından tertiplenen Anadolu akını, Basık ve Kursık adlı iki başbuğun idaresinde idi. Romalıları olduğu kadar Sasanî imparatorluğunu da telaşa düşüren bu akında Hun süvarileri Erzurum bölgesinden itibaren Karasu, Fırat vadilerini takiben Melitene (Malatya)’ye ve Kilikia (Çukurova)’ya ilerlemişler, bölgenin en tahkimli kaleleri olan Edessa (Urfa) ve Antakya’yı bir müddet kuşattıktan sonra, Suriye’ye inerek Tyros (Sür)’u baskı altına almışlar, oradan Kudüs’e yönelmişlerdi. Çok süratli cereyan eden bu harekâttan korkuya kapıldıkları için Hunlara dair acaip hikayeler uyduran kilise adamlarının dehşet dolu gözleri önünde, akıncılar sonbahara doğru, kuzeye çark ederek Orta Anadolu’ya, Kappadokia, Galatia (Kayseri-Ankara ve havalisi)’ya ulaştılar ve oradan Azerbaycan-Bakü yolu ile kuzeye, merkezlerine döndüler (395-396). Bu, Türkler’in Anadolu’da, tarihî kayıtlarla sabit ilk görünüşleri olmalıdır. 398′de daha küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma’nın genç imparatoru Arkadius hiçbir ciddî tedbir alamamıştı.
Batıda Hun baskısı, 400 yılına doğru, başbuğ Uldız kumandasında iyice hissedildi. Balamır’ın oğlu veya torunu olduğu sanılan Uldız, Attila’nın son yıllarına kadar takip edilecek Hun dış siyasetinin esaslarını tespit etmişti ki, buna göre, Doğu Roma, yani Bizans daima baskı altında tutulacak, Batı Roma ile iyi münasebetler devam ettirilecekti. Çünkü Bizans’ın Hun nüfuzuna alınması ilk hedefi teşkil ediyor, buna karşılık, Batı Roma topraklarına tecavüz ederek huzursuzluk çıkaran “barbar” kavimler aynı zamanda Hunların da düşmanları oldukları için, Batı Roma ile müşterek hareket gerekiyordu. Nitekim Uldız’ın Tuna’da görünmesi ile Kavimler Göçü’nün 2. büyük dalgası başlamış, Asding Vandalları, Hunlardan kaçan Vizigotlar İtalya’da görünmüşlerdi. Alarikh’in idaresindeki bu Got tehlikesi Romalı kumandan Stilikho tarafından güçlükle önlendi (Nisan 402). Fakat daha korkunç bir barbar belirdi ki, bu da, Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan Vandal’ları, Sueb’leri, Kuad’ları, Burgond’ları, Sakson’ları, Alaman’ları vb. kendi demir yumruğu altında birleştirmiş olarak Roma üzerine atılan Radagais idi. İtalya’da müthiş tahribat yapıyor, Roma’yı yeryüzünden kaldıracağını ilan ediyordu. Stilikho’nun bile Pavia savaşında durdurmağa muvaffak olamadığı bu barbar şef, ancak Türkler karşısında mağlup oldu. Büyük Feasu-lae (= Fiesole, Floransa’nın güneyinde) muharebesinde bizzat Uldız’ın kumanda ettiği, Romalı kuvvetlerle takviyeli Hun ordusu tarafından mağlup edilen Radagais yakalandı ve idam edildi (Ağustos 406). Bu zaferi ile Uldız Roma’yı kurtarmış oldu.O aynı zamanda Hun kudretinden bir kere daha ürken Vandal, Alan, Sueb, Sarmat, Kelt vb. kütlelerini Ren nehri ötesine, Galya’ya gitmeğe zorlamakla, Hunların batıya yönelik yolları üzerindeki engelleri kaldırmış, buralarda Hun kuvvetlerinin serbest hareketlerine imkan hazırlamıştı.
Sınırları Asya’da Aral gölünün doğusuna kadar uzandığı anlaşılan Hun imparatorluğunun “batı kanadı” kralı (= elig) olduğu tahmin edilen Uldız 404-405 yıllarında ve bilhassa 409 yılında Tuna’yı geçerek, nehrin güneyinde bazı köprü başlarını tutmak suretiyle Bizans’a Hun tehdidinin eksilmediğini göstermiş ve Grek kaynaklarına göre (Sozomenos, Codex Theodosianos vb.), kendisi ile barış müzakeresi için gönderilen Trakya umumî valisi (magister militum)’ne “Güneş’in battığı yere kadar her yeri zaptedebilirim” diyerek meydan okumuştu. Uldız’ın ölümü (410 sıraları)’nden sonra Hun imparatorluğunun başında Karaton bulunuyordu. Bunun hakkında bildiğimiz sadece 412 yılında Bizans elçisi Olympiodoros’un onun yanına gitmiş olduğudur. Karaton daha çok doğu işleri ile uğraşmış görünmektedir. 422′ye kadar Hunlar hakkında bilgi verilmediğinden o kanattaki meşguliyetin on sene kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.
422 yılı Avrupa (Batı) Hunları tarihinde yeni bir devrin başlangıcı gibidir. Bu sene-de Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten (Rua, Muncuk, Aybars, *****) biri olan Rua, imparatorluk makamını işgal ediyor, Muncuk (Attila’nın babası) erken öldüğü için, diğer iki kardeş “kanat elig’leri” durumunda bulunuyorlardı. Siyasette Uldız’ın izinde yürüyen Rua, Bizans’ın, Hun ordusunu isyana teşvik etmek ve tabi kavimleri Hun’lardan ayırmak maksadı ile Hun topraklarında faaliyete geçirdiği casusluk şebekesini ve propagandacıları ileri sürerek tertiplediği Balkan seferinde (422), mukavemet göstermeyen Bizans’ı yıllık vergiye bağladı: 350 libre altın (25,200 solidus) İmparator Theodosios II. (408-450)’nin, 423′te henüz 4 yaşında iken Batı Roma imparatoru ilan edilen Valentinianus III. karçısında Roma’ya sa-hip olmak iddiası ile İtalya’ya ordu ve donanma sevk etmesi Batı Roma’yı Hunlara daha çok yaklaştırdı. Roma Senatosu’nun da küçük imparatorun yerine 1. “Notarius” (devlet baş müsteşarı) Johannes’i seçmesi üzerine o sırada 35 yaşında bulunan ünlü asilzade F. Aetius (Aesius), yardım sağlamak için Rua’nın yanına geldi. Hun imparatoru 60 bin süvari başında İtalya’ya yöneldi. Savaşa girmeden kuvvetlerini çeken Bizans’tan ağırca bir harp tazminatı alındı. İleride Attila ile hesaplaşacak olan Aetius gençlik çağının Roma tahtı içlerine karışmaktan doğan buhranlı anlarını Hun yardımı ile atlatmış, “magister militum” iken “konsül”lüğe yükseldiği 432 yılında Afrika’da Vandal kralı Geiserikh ile mücadele eden rakibi Bonifacius karşısında, canını Rua’ya sığınmak suretiyle kurtarmış, imparator Valentinianus’un annesi Placidia da Hun kuvvetlerinin İtalya’ya yönelmesi üzerine Aetius ile uzlaşmağa mecbur olmuştu.
Bütün bunlar Rua’nın kuvvetli şahsiyeti ile Hun devletinin her iki Roma’nın iç ve dış siyasetlerine yön verdiğini göstermekte idi. Artık Hunlara tabi “barbar” kavimlerin Roma’ya güvenerek herhangi bir harekete kalkışmaları ***** konusu değildi. Ancak, Bizans tarihçisi Priskos’un ifadesi ile “Rua’dan barışı yılda 350 libre altınla satın almış olan Theodosios II” yine de, Hun idaresinde yaşayan yabancıları gizlice kışkırtmaktan geri kalmıyordu. Bu sebeple Rua o zamana kadar mutad olan, Bizanslıların Hun imparatorluğundaki yabancılardan ücretli asker toplama faaliyetlerini ve Bizanslı tacirlerin Hun topraklarında ticaret yapmalarını yasak etti. Ülkesi dahilinde hiçbir Grek serbest dolaşamayacak ve ticaret belirli sınır kasabalarında yapılacaktı. Bu arada Rua, bir müddet önce Bizans’a sığınmış olan Hun ileri gelenlerinden Mama ile Atakam’ın oğullarının ve diğer Hun kaçaklarının iadesini istedi. Theodosios II. süratle antlaşma yolu bulmak ümidi ile elçilik heyetini Hun başkentine göndermeğe karar verdi. Fakat o sırada Rua öldü (434 bahan). Bizans kudretli bir düşmandan kurtulduğu için seviniyor, piskopos Proculos, vaazlarında Tanrı’nın, dindar împarator Theodosios’un dualarını kabul ederek Bizans üzerinden bir tehlikeyi kaldırdığını söylüyordu Fakat Hun sınırlarına gelen Bizans elçilik heyeti Rua’yı da gölgede bırakan bir başbuğ ile karşılaştı: Attila (Etil).
Hunların başına geçtiği zaman 39-40 yaşlarında olan Attila, babası Muncuk erken öldüğü için, amcası Rua’nın yanında yetişmiş, onunla birlikte seferlere katılmış, çeşitli kavimleri yakından tanımak imkanını bulmuş, devlet idaresini ve Hun iç ve dış siyasetinin esaslarını öğrenmişti. Memleketi büyük kardeşi Bleda (sonraları Macarlar tarafından Buda diye anılmıştır) ile birlikte devralmışlardı. Fakat kaynaklarda açıklandığına göre, eğlenceden hoşlanan, enerjisi kıt Buda, ikinci planda kalarak, devleti ciddî bir hükümdar vasfını taşıyan kardeşine bırakmıştı. Ordu ve dış ilişkilerin düzenlenmesi Attila’nın elinde idi. Amcaları Aybars (doğu kanadı elig’i) ve ***** (batı kanadı elig’i), Rua zamanındaki yerlerini muhafaza ediyorlardı. Aralarında iddia edildiği gibi bir rekabet ***** konusu olmadıktan başka, Bleda da “iktidar hırsı ile yanan” Attila tarafından ortadan kaldırılmış değildi. Attila’nın yardımcısı sıfatı ile 11 yıl Hun imparatorluğunun idaresine katılan Bleda 445′te eceli ile ölmüştür.
434 yılı baharında Hun sınırlarına gelen Bizans elçilerini Attila, Tuna ile Morava nehrinin birleştiği yerdeki Bizans Margos (bugünkü Dubravica) kalesinin tam karşısında -Tuna’nın kuzey kıyısında- bulunan Konstantia surları önünde, at üzerinde karşıladı ve dinlenmelerine dahi izin vermediği elçilerin biri konsül-general, diğeri seçkin bir diplomat olan temsilcilerine, taleplerini, barış şartları olarak yazdırdı. Konstantia Barışı (veya Margos Barışı) diye anılan bu antlaşmanın başlıca maddelerine göre, Bizans bundan böyle Hunlara bağlı kavimlerle müzakerelere, ittifaklara girişmeyecek, Hunlardan kaçanlara esir alınmış Bizans teb’ası dahil sığınma hakkı tanımayacak, Bizans elinde bulunanlar iade edilecek (Grek asıllı olanlar için fidye verilebilecek), ticarî münasebetler yine belirli sınır kasabalarında devam edecek ve Bizans’ın ödemeyi taahhüt ettiği yıllık vergi iki katına (700 libre altın veya 50, 400 solidus) çıkarılacaktı. Theodosios II’nin aynen kabul ettiği bu anlaşmanın hükümleri icabı olarak, Hunlara iade edilen kaçakları Attila, daha Bizans ülkesi içinde, Trakya’da Karsus (Bulgaristan’da Hirsovo) kalesinde astırdı. Bu durum Hunlar arasında olduğu kadar Bizans’ta, Roma’da ve diğer kavimler arasında Attila adının dehşet saçan bir otoritenin timsali haline gelmesine yardım etti. Bundan sonra Attila, imparatorluğun doğu bölgelerinde, at üzerinde, aylarca süren bir teftiş gezisi yaparak, İtil (Volga) kıyılarındaki Şaragur (Ak-Ogur)’ların ayaklanma teşebbüsünü bastırdı (435). Batı kanadının ağırlık merkezi Tuna etrafında, doğu kanadının ağırlık merkezi Dinyeper havalisinde olduğu tahmin edilen bu tarihlerde Hun imparatorluğunda, kaynaklardan (Priskos, Jordanes, P. Diaconus, J. Honorius vb.) takip edilebildiği kadar, başlıca şu topluluklar yer almışlardı:
a. Germenler (doğudan batıya): Doğu Got, Gepid, Turciling, Sueb, Markoman, Kuad, Herul, Rugi, Skir.
b. İslavlar (Orta ve Batı Rusya’da): Veneda, Ant, Sklaven.
c. İranlılar (Kafkaslar’dan Tuna’ya kadar, dağınık halde): Alan, Sarmat, Baştarna, Neur, Roxolan.
d. Fin-Ugorlar (Ural’dan Baltık’a kadar): Çeremis, Mordvin, Merya, Veşi, Çud, Est, Vidivari.
e. Türkler: İmparatorluğun her tarafına yayılmış olarak Hunlar, Karadeniz kuzeyi düzlüklerinde Volga’ya kadar Beş-ogur, Altı-ogur, On-ogur, Şaragur, Azak’ın batısında Akatir . Volga’nın doğusunda Sabar ve başka Türk kütlelerdi.
Sayıları 45′e varan ve çeşitli dil ve soydan olan bu kavimler yalnız siyasî yönden bir birlik teşkil etmekte, yabancı kavim veya zümreler ancak reisleri, şefleri ve kralları vasıtası ile devlete bağlı bulunmakta idiler. Hun imparatorluğu dahilinde sükûnet vardı. 442 yılında, Hun devlet meclisi başkanı ve başbakan olan Onegesios ile Attila’nın büyük oğlıı İlek idaresindeki Hun orduları tarafından bastırılan Akatir isyanı dışında bu sükûnet bozulmamıştı. Halbuki Roma imparatorluğunda, Kavimler Göçü dolayısıyla hareket halinde olan kavimlerin geçiş yolları üzerinde geniş ölçüde tahribat yapmaları, yerli halkın mahsulatını zorla ellerinden almaları vb. yüzünden patlak veren ve genişleyen köylü (Bagaudlar) isyanları, nizam ve asayişi iyice sarsmış, buna karşı Roma, Aetius vasıtası ile bir kere daha Hunlara müracaat zorunda kalmıştı. îki yıl kadar süren müdahale sonunda, Attila’nın gönderdiği Hun müfrezelerinin yardımı ile isyancı elebaşılar Aetius tarafından ortadan kaldırıldı ise de bu defa da, Kral Gundikar idaresinde bugünkü Belçika bölgesine saldıran Burgondlarla savaşmağa mecbur olundu. Bilhassa Necker nehri boyunca cereyan eden muharebelerde Hun ordusuna batı kanadı elig’i ***** kumanda ediyordu ki, rivayete göre, Kral Gundikar dahil 20 bin Burgond’un öldüğü bu Hun-Burgond mücadelesi Almanların meşhur “Nibelungen” destanlarına konu teşkil etmiştir. Bütün “Germania”nın Hunlar tarafından zaptını tamamlayan bu savaşlar neticesinde, 436′yı takip eden yıllarda, şu kavimlerin de Türk idaresine alındığı anlaşılmaktadır: Burgondlar, Bayavurlar, Yuthanglar, aşağı Ren sahasındaki Franklar, Türingler, Longobardlar, Hun hakimiyetinin “Okyanus adaları”na, yani Kuzey Denizi ve Manş kıyılanna ulaştığı, hadiselere çağdaş tarihçi Priskos tarafından bildirilmiştir.
440′dan itibaren Attila Bizans’a karşı baskıyı artırdı. Çünkü Theodosios II, Konstantia antlaşmasının hükümlerine aykırı olarak, Hunlardan kaçanları iadede ağır davranıyor, hatta bunlardan bazılarını yüksek makamlara getiriyordu. Mesela Got menşeli Arnegisclus’u “general” rütbesi ile Trakya’da Hun sınırında vazifelendirmişti. Müşterek pazar yerlerinde Grek tacirleri Hunları aldatıyorlardı. Margos piskoposu, Konstantia civarında, kıymetli madenlerden yapılmış silahlan ve ziynet eşyası ile birlikte gömülen Hun büyüklerinin mezarlarını soymuş bu davranış Hunları infiale sevk etmişti. Nihayet Bizans, yukarıda geçen Akatirler isyanında tahrikçi rol oynamıştı. Diğer taraftan Kuzey Afrika Vandal kralı Geiserikh, Akdeniz’deki harekatını engelleyen Bizans’a karşı Attila’dan yardım istemişti. Bu sebeplerle Attila’nın idaresinde olarak, Margos’un zaptı ile başlayan 1. Balkan seferi (441-442), Singidunum (Belgrad) ve Naissus (Niş) üzerinden Trakya’ya doğru gelişirken, Batı Roma’nın aracılığı neticesinde hızını kesti. Roma orduları başkumandanı Aetius, bundan böyle Theodosios’un antlaşma şartlarına riayet edeceğini garantilemek üzere kendi oğlu Karpilio’yu, Hun sarayına rehine olarak göndermişti. Bu sefer sonunda Tuna boyundaki kaleler Hun idaresine geçmiş, daha geri hatlardaki tahkimat yıktırılmış, Balkanlar’da Hunlara karşı durabilecek mukavemet yuvaları kaldırılmıştı.
445′te Bleda’nın ölümü üzerine tek başına Hun imparatoru olan Attila, iktidarının şahikasına yükselmekte idi. Batı Asya ile Orta Avrupa’ya hakimdi. Her iki Roma’nın durumları meydanda idi. Attila’ya karşı koyabilecek bir kuvvetin kalmayışı, bir psikolojik belirti olarak, “savaş tanrısı Ares’ın kılıcını Attila’nın ellerine verdi. Priskos’a göre, uzun zamandan beri kayıp olan bu kutlu kılıç bir Hun çobanı tarafından bulunarak Attila’ya getirilmişti. Artık dünyanın fethi yakındı, zira Ares’in kılıcı vasıtası ile yeryüzüne hükmetme yetkisinin Tanrı tarafından Attila’ya tevdi edildiğine inanılıyordu.
Bu duruma ilaveten Bizans’ın kaçakları geri vermekten çekinmesi, yıllık vergiyi ödemede isteksizliği 2. Balkan seferinin açılmasına sebep oldu (447). Attila’nın idaresi altında birkaç noktadan Tuna’yı geçen Hun ordusu, iki koldan ilerleyerek kaleleri, Sardika (Sofya), Philippopolis (Filibe), Marki-anopolis (Preslav), Arkadiopolis (Lüleburgaz) müstahkem mevkî ve şehirlerini zapt ede ede ve Tesalya’da Termopil’e kadar geniş bir daire çizdikten sonra, Bizans başkentini kuşatmak üzere Athyra (Büyük Çekmece)’ya ulaştı. Orada, barış yapmak için Theodosios’un sür’atle gönderdiği magister ve patricius Anatolios, Attila tarafından kabul edildi ve anlaşmaya varıldı (Anatolios Barışı). Buna göre, Tuna’nın güneyinde beş günlük mesafedeki yerler askerden arındırılacak, buralardaki pazarlar yerine, artık bir Hun sınır şehri haline gelen Naissus (Niş)’da ortak pazar kurulacak ,Bizans, harp tazminatı olarak 6000 libre altın ödeyecekti. Ayrıca yıllık vergi üç katına (2100 libre altın veya yaklaşık 150.000 solidus) çıkarılmıştı.
Bizans bakımından en ağır şart yıllık vergi idi. Her sene bu kadar altın tedarik edilmesi imparatorluğun takatini aşıyordu. Şaşırdığı anlaşılan Theodosios, sarayındaki ileri gelenlerin de tavsiyesi ile, garip bir kurtuluş yolu buldu: Bir suikast ile Attila’yı ortadan kaldırmayı planladı. Başında Edekon (umumiyetle kabul edildiğine göre, Skir Germenlerinin şefi. Fakat A. Vambery’ye göre Türk. Adın aslı Edikkün) ve Orestes (Pannonia’lı bir Romalı)’in bulunduğu Hun elçilik heyeti ile birlikte Bizans başkentinden Attila’nın devlet merkezine, yani Orta Macaristan’a doğru yola çıkan, tanınmış hukuk bilgini Maximinos başkanlığındaki heyette, seyahat notları, başta Attila ve çağı olmak iizere 5. asır Avrupa Türk tarihini ayrıntılı şekilde öğrenmemize yardım eden katip Priskos da dahil bulunuyordu. Suikastı gerçekleştirmekle vazifeli Bigila’nın da katıldığı heyet 448 yılı yazında Hun başkentine (yeri belirlenememiştir) geldiğinde, durumdan Edekon vasıtası ile haberdar olan Attila, yaptığı alenî sorguda Bigila’ya maksat ve faaliyetlerini itiraf ettirdi. Bizanslıların hiçbirine dokunmadı, fakat Theodosios’a hitaben yazdığı şu mesajı hususî elçi ile imparatora yolladı: “Theodosios, Attila gibi, asîl bir bahanın oğludıır. Attila, babası Mııncuk’tan aldığı asaleti muhafaza etmiş, fakat Theodosios Attila’nın haraçgüzarı olmakla köle durumuna düşmüştür. Theodosios kölelik haysiyetini de koruyamamıştır, çünkü efendisi olan Attila’nın canına kıymak istemiştir . Attila’yı teskin etmek üzere Bizans’ tan, derhal, yukarıda adı geçen Anatolios ile magister ve kançılar Nomos başkanlığında ikinci bir heyet yola çıkarıldı. Bu elçiler Hun başkentinde Attila’yı, tahminler hilafına, sakin ve yumuşak buldular. Zira Hun dış siyaseti değişmekte idi: İmparator Theodosios’un şahsında Bizans’ı tamamen kendi iradesine bağlı kabul eden Attila, artık Batı Roma’ya yönelme zamanının yaklaştığı kanaatine varmış bulunuyordu. Batı Roma’ya esasen son mühim askerî destek 439 yılında yapılmış, ondan sonra yardımlar tedricen kesilmişti. Batı Roma, Hun devletine yıllık vergisini muntazaman ödemekle beraber gelişen yeni durumun farkında olan başkumandan Aetius, muhtemel bir Hun-Roma çatışmasına hazırlanmakta idi: “Barbar”larla münasebetlerini düzeltmiş, onlardan aldığı ücretli askerlerle, Türk uslünde, çoğu süvari birliklerinden kurulu ordular teşkiline girişmiş, Hunlar’a bağlı bazı kavimlerle gizli temaslar aramağa başlamıştı. Buna karşılık Attila da 443 yıllarında tekrar alevlenen ve Galya’dan İspanya’ya da sıçrayan köylü isyanları ile yakından ilgileniyor, Roma’ya karşı Vandallarla işbirliği imkânlarını araştırıyordu. O da, şüphesiz, Roma imparatorluğu ve “barbar”lardan meydana gelen bütün bir Batı dünyası ile hesaplaşacağı için işin ehemmiyet ve nezaketini takdir etmekte idi.
448′lerden itibaren iki yıl kadar süren Hun siyasî ve askerî hazırlığı tamamlanınca, Attila ilk diplomatik taarruzunu Roma’ya yöneltti. împarator Valentinianus III’ün kızkardeşi olup, vaktiyle, evlenmek arzusu ile Attila’ya nişan yüzüğü gönderen ve 425′ten beri imparator hukukunu haiz olduğunu belirlemek üzere “Augusta” unvanı ile anılan, delişmen tabiatlı Honoria’yı zevceliğe kabul ettiğini bildiren Attila, çeyiz olarak imparatorluğun Honoria’nın hissesine düşen yarısını veya “Augusta”nın kocası sıfatı ile Roma imparatorluğunun idaresine iştirak hakkını istedi.Önce oyalama yolunu tutan Valentinianus ile Aetius’un teklifi nihayet açıkça reddetmeleri, büyük Hun seferini meşru duruma soktu. Ren kıyılarındaki Ripuar Frankları ve Vizigotlarla ilgili bir iki anlaşmazlık da savaş havasını olgunlaştırdı.
451 başlarında, Orta Macaristan’dan batıya harekete geçen Hun kuvvetlerinin mevcudu, 80-100 bini Türk, bir o kadarı da yardımcı Germen ve İslav olmak üzere 200 bin kişi civarında idi. Hun orduları Mart ayı ortalarına doğru Ren nehrini üç noktadan açarak Galya’ya girdiği sırada, İtalya’dan yola çıktıktan sonra, Hun düşmanı “barbar”ların sağladığı takviyelerle sayısı yine 200 bine yükselen Aetius kumandasındaki Roma ordusu Galya’da kuzeye doğru hızla ilerliyor; Hun ordulan Mettis (Metz)’i (7 Nisan) ve Durocortorum (Rheims)’i zaptederek Paris yakınındaki Aurelianum (Orleans) şehrine ulaştığı zaman, Aetius da oraya yetişmiş bulunuyordu. Fakat karşılaşma Attila’nın Türk taktiğine daha uygun gördüğü Katalaunum (veya Campus Mauriacus /Kampus Mavriyakus/ sahası, Troyes şehrinin batısında Champagne ovasına doğru)’da oldu (20 Haziran 451). Batı dünyasının iki yarısının birbiri üzerine yüklendiği, nihayet 24 saat süren ve iki tarafın çok ağır kayıplar verdiği (Jordanes’e göre 165 bin ölü) muhakkak olan bu büyük savaşta kimin galip geldiği hala münakaşa edilmektedir. Avrupalı tarihçiler, ta A. Thierry’den beri (1856), Attila’nın yenildiğini söylerler ve buna Roma kuvvetlerinin imha edilmeden Hunların çekildiğini delil gösterirler. Ancak son araştırmalar meseleye biraz daha ışık tutmuş görünmektedir: Anlaşılmıştır ki, savaş gününün akşamı Roma ordusu dağılmış, birlikleri arasında irtibatı kaybeden başkumandan Aetius bile yanlışlıkla düştüğü Hun kıt’aları arasından güçlükle kurtulmuş, ertesi gün erken saatlerde, Roma’ya bağlı Batı Got ordusu, savaşta ölen kral Theodorikh’in oğlu Thorismund idaresinde, muharebe meydanından uzaklaşmış, ağır kayıplara uğrayan Frank kuvvetleri de onları takip etmişti. Ayrıca bu savaşta Attila’nın gayesine ulaştığı da aşikardı. Batıyı hakimiyetine alabilmek için Roma imparatorluğunun insan ve asker deposu durumunda olan Galya barbarlarını saf dışı etmek isteği ile önce Galya’ya yürümüş olan Attila, Roma’nın bu tabiî müttefiklerinin savaş gücünü kırarak, Roma’yı desteksiz bırakmağa muvaffak olmuştu. Ünlü Aetius’un Roma’da gözden düşmesi bunun neticesi idi. Ordularını Galya ortasından oldukça sağlam ve disiplin içinde 20 gün kadar bir zamanda kendi başkenti bölgesine getirebilen Attila kudret ve “korkunçluğunu” muhafaza ettiğine göre, Kampus Mauriakus’ta Batı imparatorluğunun ne kazandığı, o sırada Roma’da sık sık sorulan suallerdendi. Nitekim, daha bir yıl geçmeden Attila, İtalya seferine başladığı zaman Roma’nın Hunlara karşı çıkaracak kuvveti kalmamıştı. Hadiselere çağdaş Prosper Tiro (Papa Leo I’in kâtibi)’nun kaydettiğine göre Aetius, mukavemet imkansızlığı dolayısıyla, imparator Valentinianus’un İtalya’dan ayrılmasını tavsiye etmekte idi.
Attila, 452 baharında çekirdeğini süvari kuvvetlerin teşkil ettiği 100 bin kişilik ordusunu Julia Alpleri’nden geçirerek bugünkü Venedik düzlüğüne indirdi. Oradaki meşhur Aquileia kalesini zaptettikten sonra Po ovasına girdi. Aemilia bölgesini işgale başlayıp Roma imparatorluğunun o zamanki başkenti Ravenna’yı tehdit etmesi meselenin nihayete erdirilmesine kafi geldi. Roma sarayı endişeli, halk telaşlı, Senato ne olursa olsun barış yapmak kararında idi. Kilise de bu arzuya katıldı. Sür’atle bir heyet hazırlandı. Hitabeti ile meşhur Papa Leo 1 (“Büyük Leo”) başkanlığında konsül G. Avi-anus ve eski “praefecture” Trygetius’dan kurulu bu heyet, Mincio ırmağının Po nehrine döküldüğü düzlükte ordugâhını kurmuş olan Attila tarafından kabul edildi (452 Temmuz ortası). Papa, imparator ve bütün Hıristiyan dünyası adına, büyük Türk başbuğundan Roma’yı esirgemesini rica etti. Beş yıl kadar önce kahir bir kuvvetle Çekmece’ye kadar geldiği halde nasıl İstanbul’u tahrip etmekten kaçınmış ise, Papa’nın ağzından Roma’nın teslim olduğunu öğrendikten sonra bu eski medeniyet merkezini korumayı da vazife sayan Attila, muzaffer ordusu ile başkentine dönerken, şüphesiz, tıpkı Bizans gibi, Batı Roma imparatorluğunun da kendi iradesine bağlandığı kanaatinde idi Priskos’un, 448′de Hun başkentinde Batı Roma elçisi Romulus’dan duyarak belirttiği üzere, şimdi sıra Orta-doğudaki Sasanîlerde idi. Oranın da himayeye alınması ile “dünya hakimiyeti” gerçekleşecekti. Fakat bu, Attila’ya nasip olmadı. İtalya seferinden dönüşte, rivayete göre zifaf gecesinde herhangi bir iç kanama neticesi ağzından, burnundan kan boşanmak suretiyle öldü (453). Yaşı 60 civarında idi.
Attila, milletlerin hafızalarında ölümsüzlüğe ulaşmış tarihin nadir simalarıından biridir. Hatırası etrafında İtalya’da, Galya’da, Germen memleketlerinde, Britanya’da, İskandinavya’da ve bütün Orta Avrupa’da asırlarca ağızdan ağıza dolaşan efsaneler türemiş , romancılara, ressamlara, heykeltıraşlara konu olmuş, hakkında en çok kitap yazılan şahsiyetlerden biri durumuna yükselmiş, tiyatro yazarlarına, kompozitörlere ilham vermiş, adına bir düzineye yakın opera bestelenmiştir. Son yarım asırda yapılan tarafsız tarih araştırmaları onun, Hıristiyan Orta-çağının taassup kokulu uydurmaları ile ilgisi bulunmadığını, Nibelungen destanları başta olmak üzere, çağdaşı kayıtlar, onu iyilik sever, babacan, çok yüksek vasıfta bir hükümdar olarak tanıdığını ortaya koymuştur.
Attila’nın ölümünden sonra, hatunu Arıgkan’dan doğan üç oğlu; sırasıyla İlek, Dengizik, İrnek, babalarının yerini tutamadılar. împarator olan İlek, ayaklanan Germen kavimleri ile yaptığı Nedao (Avusturya’da) savaşında hayatını kaybetti (454). Çok cesur, fakat siyasî zekadan mahrum Dengizik, imparatorluk birliğini yeniden kurmak için neticesiz mücadeleler içinde çırpına çırpına nihayet bir Bizanslının kılıcı ile can verdi (469). İrnek ise, büyük kardeşlerinin ölümünden sonra, artık Orta Avrupa’da tutunmanın zorluğunu anlayarak, savaşlarda yorgun düşen Hunların büyük kısmı ile Karadeniz’in batı kıyılarına döndü.
İrnek idaresindeki Hunların, önce Güney Rusya düzlüklerinde görünen, sonra Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da birer devlet kuran Bulgarlar ile Macarların teşekkülünde büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Tarihî kayıtlarda Bulgar-Türk devletinin hükümdar ailesi olan Dulo (Doulo) sülalesi ‘ne mensup gösterilen İrnek, Macar geleneklerinde, Macar kabilelerini Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad hanedanı tarafından ata tanınmaktadır. 4. asırda Hunlara, Volga’dan batıya doğru rehberlik eden geyik motifli “Sihirli Geyik” efsanesinde de, Hunlarla Macarlar (Hunor-Moger) kardeş gösterilmiştir . Nihayet Macaristan’da yaşamış olan Sekellerin Hunların çocukları olduğu zannını uyandıran bir başbuğ Çaba Efsanesi vardır.Avrupa Hun kütlesi yalnız bu Türk devlet ve topluluklarının oluşuna ve kültür yönünden Batı Avrasya’sına sağlam bir zemin vermekle kalmamış, daha mühim olarak, Asya kıtasında yer darlığı, kıtlık yüzünden veya siyasî-askerî bir sebeple sıkıntıya düşen ve bu tedirginlikten kurtulmak için huzurlu, rahat, hür yeni iklimler arayan Türk kütlelerine Batı yönünün açıcısı olmuştur. Aynı zamanda, yol üzerindeki İndo-İranî ve Germen gruplarını (Alanlar, Sarmatlar, Gotlar vb.) ileriye, uzaklara iterek veya kısmen kendi içinde eriterek temizlemek suretiyle bu yolu, sonraki 900 yıl müddetle Türk göçlerinin hizmetine hazırlamıştır. Bu noktanın bilhassa belirtildiği batı araştırmalarında, Hunlar üzerinde Avrupa’nın çeşitli kültürel tesiri konusunda düşülen aşırılık da dikkatten kaçmamaktadır. Attila’nm sarayında, yabancı kökenden görevlilerin bulunduğu, bunların yüksek mevkiler işgal ettiği ve Türk, Got, Latin dillerinin aynı ölçülerde konuşulduğu doğrudur. Ancak, halkı Germen ve Latin olan Avrupa kıtasında tabiî sayılması gereken bu durumun, derin kültür tesirinden ziyade, Hun-Türk imparatorluğunun niteliğinden doğduğunu kabul etmek daha isabetli olur. Nitekim Hun topluluğu ne dil, ne de hayat tarzı yönlerinden değişikliğe uğramamış, siyasî iktidar sona erince de oraları bırakıp Türk çevresine dönmek tercih edilmiştir. Buna karşılık, Hun hakimiyeti çağının Avrupa’da şu derin etkileri olmuştur:
a. “Kavimler göçü” yolu ile etnik bugünkü durumun temeli);
b. Savaşlar veya dostça münasebetler yolu ile edebî (Nibelungen Destanı, efsaneler vb.);
c. Bozkır sanatı yolu ile estetik;
ç. Batı Roma İmparatorluğunun yıkılması (476. İtalya’nın ilk yabancı kralı Odovakar, Attila’nın sadık adamlarından Edekon’un oğlu idi) ve büyük istila hareketlerinin başlaması üzerine çok mühim bir tarihî gelişme olarak, Roma-Germen gruplaşma eğiliminin uyanması yolu ile siyasî;
d. Hatta köylünün ve güçsüzün korunmasına yönelik “şövalyelik” (dar manada, atlı savaşçılık) hayatının ve Roma imparatorluk kavramına karşı millî duyguların yaratıcısı olarak sosyal;
e. Avrupa ordularının Türk sistemine göre ıslahı hareketleri dolayısıyla askeri bakımlardan Türk kültür tesirleri Batı’da hemen bütün Orta-çağlar boyunca devam etmiştir.
3-Ak Hun İmparatorluğu
Büyük kısmı Volga’dan batıya geçen Hunlardan, Güney İran’a ve Batı Afganistan’a inen bir bölük olduğu tahmin edilen Orta Doğu Hunlarının hiç olmazsa, Ak Hun-Eftalit devleti hanedan ailesi ile hakim zümresini teşkil ettikleri ileri sürülmüş; veya bu devlet, Töleslerden Chao-ché (Kao-kü)= Uygurların ataları)’lere bağlı Hua kolu mensuplarının Cungary bozkırlarından Horasan bölgesine geçerek 5. asrın ortalarına doğru bir siyasî teşekkül haline gelmesi ile ilgili görülmüştür. Hun tarihinin bu noktası oldukça karanlık bir manzara taşımaktadır. Hakimiyetini Hazar kıyılarında Kuzey Hindistan’a, Afganistan’a, îç Asya’ya kadar genişleten bu kavmin veya kavimler topluluğunun çeşitli vesikalarda birbirinden farklı adlarla anılması durumu daha da karıştırmakta gibidir. Vaktiyle Ed. Chavannes Yeta’ların neş’et ettiği Hua (Hoa) topluluk adı ile “Hun” kelimesinin yakı ilgisi bulunduğunu düşünmüş ve J. Marquart türlü adlarla zikredilen bu kavmin, Priskos’daki Kidarita (Sasanî imparatorluğu hududunda Kafkaslar’da oturan Hunlar)’lardan ibaret olduğunu ileri sürmüştü. Bizans’lı tarihçi Theophanes(8. asrın 2. yarısı)’e göre “Ephtalit” adı, Sasanî imparatoru Peroz (Fîrüz. 459-484)’u mağlüp eden Hun hükümdarı Ephtalanos’tan alınmıştır. Bu adın aslında, Eftalit paraları üzerinde görülen Hephthal-khion olduğu ve birinci kelimenin sülale adını, ikincisinin de kavim ismini gösterebileceği bildirilmiştir. Diğer taraftan İskenderiyeli Kosmas İndikopleustes (545-549 arası) ile Bizans tarihçisi Prokopios (545-550 arası)’un eserlerinde ve eski Hind vesikalarında aynı kavimden Ak Hunlar(Bizans: Devkhoi Ounni; Hind: Şveta-Huna) diye bahsedilmiştir. 520 yılında Ak Hun-Eftalit hükümdarını ziyaret eden Çinli seyyah Song Yün’ün notlarından bu kavmin Hunlarla akrabalığı anlaşılıyordu. 5. asrın ilk yarısında Sasanîlerle çarpışan Ak Hun hükümdarı “Khakan” unvanını taşıyordu ve Afganistan bölgesindeki Ak Hun prensinin unvanı da “Tegin” idi. Bölge yerli halkının İranî asıldan olduğu şüphesizdir.
Ak Hun-Eftalit meselesi, son zamanlarda bilhassa K. Czegledy’nin geniş araştırması ile oldukça açıklık kazanmış görünüyor. Buna göre, tarihî gelişme M. 350 yıllarında Altaylar havalisinden batıya doğru cereyan eden büyük göç hareketi ile ilgilidir. İç Asya’da Hun idaresinden sonra iktidara gelen Sienpilerin yerine kurulan büyük Juan-juan devletinde Uar ve Hun adlarında iki kabile grubu 350′lilerde bilinmeyen bir sebeple o devletten ayrılarak bugünkü Güney Kazakistan bozkırına gelmiş, buranın eski Hun halkını Volga’ya doğru ittikten (Avrupa Hunları) az sonra güneye yönelerek Afganistan’ın Toharistan bölgesine inmişti. 367′ye doğru, buradaki eski Kuşan (Büyük Yüe-çi) ülkesine hükmeden “Kidarita” hanedanı (ihtimal İran asıllı)’nı da Baktria (Belh havalisi)’ya süren bu îç Asyalı kütle, söylendiği gibi, Uar (= Avar; ) ve Hun kabileler birliği idi. Bu birlik daha sonra Kangkü (Çu-Maveraünnehir) ve Sogd (Semerkand ve havalisi)’un hakimleri olarak (Çince’deki Hiung-nu ve Avrupa dillerindeki Hun şekilleri arasında mahallî söylenişlere göre bazı ufak değişiklikler gösteren) yukarıda sıraladığımız adlar altında anılmıştır. Hakimiyetini batıda Hirkania (Gurgan. Hazar denizinin güneyi)’ya kadar genişleten bu devlet 5. asır ortalarından itibaren Heftal adında yeni bir hükümdar ailesine sahip olmuş (bu ad ilk defa 457′de görülüyor) ve yıkıldığı 557 yılına kadar hem sülale, hem kavim olarak öteki adlar ve Ak Hun adı ile birlikte bu adı da taşımıştır. Yapılan tespitlere göre, devlette rol oynayan kabilelerden bazıları şunlardı: Kadis-hun (Herat civarında. Pers kaynaklarında Hvon, Prokopios’da Eftalit diye zikredilen bu kabile sonra İran’ın batısına göçmüştür; “Kadisiya” yer adının menşei), Zavul (Zabul; bundan Zabulistan), Çol (Çöl? Gurgan = Curcaniye, havalisinde), Kernıikhion (Karmir-hyon= Kızıl? Hun), Askil-Eskil Bunlardan hiç olmazsa bir kısmının yerli olduğu aşikardır.
Sogd bölgesini ele geçirdikten sonra İran üzerine baskı yapan Uar-hunların 9 yıl kadar süren (358′e doğru) şiddetli hücumları karşısında yıkılma tehlikesi geçiren Sasanî imparatorluğu Şapur II’nin gayretleri ile kurtuldu. Hatta iki taraf arasında ittifaka varan bir andlaşma oldu ve bu durum üç nesilden fazla bir süre devam etti (bu arada, Şapur’un, 359′da Amida (Diyarbakır)’yı kuşatmasında yardımcı olarak Hun kuvvetleri de bulunmuştu). Fakat Bahram Gor zamanında (420-438) başlayan yeni taarruzlar (427′den itibaren), Sasanîleri sarstı. Sogd bölgesinden Ceyhun’un güneyine doğru gelişen istila hareketinin Bahram Gor tarafından başarı ile durdurulması onun en şöhretli (“kurtarıcı”) İran imparatorlarından sayılmasına vesile oldu. Halefi Yazdgird II zamanının (438-457) sonlarına doğru Uar-Hun (Ak Hun)’ların başında büyük hükümdar, Eftal (Abdel) hanedanından, Kün-han (Kun-han Priskos’da Kougkhas, İslam kaynaklarında Akh.ş.n.var vb.) îran iç işlerine karışarak, himayesine aldığı veliaht Peroz(Fîrüz)’u Sasanî tahtına çıkarmış (459-484), hakimiyetini Kuzey Hindistan’a doğru genişleterek orada, başında Skandagupta’nın bulunduğu Gupta devletini dağıtmıştı (470′e doğru). 484 yılında Ceyhun kıyılarında Ak Hun-Eftalitler tarafından mağlup edilerek Herat bölgesini kaybeden ve yıllık vergiye bağlanan Sasanîler’in bu sırada geçirdiği dinî-içtimaî bir sarsıntı ülkelerini ihtilale sürükledi. Bu, Mazdek isyanı idi. Mazdek, Mani inancındaki “ikili” telakki (ışık-karanlık, iyilik-kötülük mücadelesi) üzerine sosyal huzursuzluk amillerini de ekleyerek, o tarihlerde yorulan ve iktisadî darlık içine düşen topluluğu kurtarmak iddiası ile düşüncelerini yaymağa başlamıştı. Buna göre, insanların saadetini bozan iki unsur vardı. Biri servet, diğeri kadın. Bunlardan her ikisi de herkesin ortak malı olduğu takdirde yeryüzünden kötülük kalkacaktı. Bu tipik komünist propaganda neticesinde arazi ve servet sahipleri ile aile müessesesine karşı kışkırtılan halk, Mazdek ve müridleri tarafından ayaklandırıldı. Din adamları ve asiller öldürüldü, kadınlar tecavüze uğradı, evler ve konaklar yağmalandı, tahrip edildi. Devletin sıhhat kazanacağı hususunda Mazdek’e inanmak gafletini gösteren Şah Kavad (veya Kubad, 488-496 ve 498-531) da hapsedilmişti; fakat o kurtulmak imkânını bularak komşu Ak-Hunlara sığındı (496). İran’da olup bitenleri yakından takip eden Ak Hun hükümdarı, insanlık yararına hiçbir şey göremediği Mazdek hareketini kırıp yok etmek için, Kavad’ı 30 bin kişilik Hun süvari birliği başında İran’a gönderdi. Bu suretle Şah, ihtilali bastırdı (498-499) ve hadiselerin gelişmesinden felaketin derecesini kavrayan halkın da yardımı ile Mazdek ve taraftarları yakalanarak idam edildi. Tabiatiyle, temizlik ve ülkenin sükûnete kavuşturulması uzun bir zamana ihtiyaç gösterdiğinden, Sasanî imparatorluğunda hak, adalet ve mülkiyet esasında normal nizam, daha ziyade, Kavad’ın oğlu Husrev I. Anüşîrvan (531-579) devrinde kurulmuştur ki, bu şehinşah tarihte “Adil” lakabı ile anılır.
Çin kaynaklarına göre, iç Asya’da Hoten, Kuça, Aksu, Kaşgar ve etrafını hakimiyetlerine alan Ak Hun-Eftalitler bu arada Kuzey Hindistan’ı da zaptetmişlerdi. Bu harekat “Tegin” unvanını taşıyan ve Kabil’de oturan Toramana adındaki başbuğ tarafından idare edilmişti199. 6. yüzyılın ilk yarısında ise Toramana’nın oğlu Mihiragula (Gollas, 515-545) imparatorluk güney kanadının en azametli hükümdarı görünmektedir. Ordusunda daima 700 savaş filinin bulunduğu rivayet edilir. Fakat Budist rahipler (Song Yün ve ondan bir asır sonra buraya gelen Hiuen-tsang) bu “Huna kralı”ndan hoşlanmamışlardır. Çünkü Mihiragula Budizmi ülkesi halkı için tehlikeli sayıyor ve Budistleri kontrol altında tutuyordu. Buna karşılık, İskenderiye’den Hindistan’a giden tüccar (sonra keşiş) Kosmas tarafından ve 530 tarihli Gwalior kitabesi ile Sanskrit yazılı “Keşmir Vekayinamesi”nde Mihiragula Hindistan’ın en büyük hükümdarı olarak tasvir edilmektedir.
İran’da Anüşîrvan büyük bir devlet adamı olarak belirdikçe Ak Hun-Eftalitler sönükleşti. 552 yılında Orta Asya’da Gök-Türk hakanlığı kurulup İstemi Yabgu, Maveraünnehir bölgesinde faaliyete geçtiği zaman ise, iki büyük imparatorluk arasında sıkışan Ak Hun-Eftalit devletinin, Gök-Türklerin mücadeleye giriştikleri Juan-juanlarla olan siyasi ve sıhrî rabıtaları da fayda vermedi. Anüşirvan ve İstemi’nin ortaklaşa hareketleri neticesinde Ak-Hun iktidarı yıkıldı ve ülke Gök-Türklerle İranlılar arasında paylaşıldı (557).
Üç kol halinde gelişmiş olan Hun siyasi hakimiyeti -Kafkasya’daki (Derben kuzeyi- Hazar denizi arasında) Hunların Hazar hakanlığı idaresine girinceye kadar süren kısa hakimiyetleri dışında- bu suretle tarihe karışmakla beraber, Hunlara mensup Türk soyundan çeşitli kütleler , Büyük Hun, çağında şahsiyetini bulan zengin kültürleriyle göreceğimiz gibi, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında Tabgaç, Gök-Türk, Türgiş, Karluk, Uygur, Oğuz, Bulgar, Sabar, Hazar, Kuman vb türlü adlar altında ve yeni güçlü devletler, imparatorluklar kurarak yaşamaya devam etmişlerdir. Türk milleti denilen büyük alemin çocukları olan bu kütleler, aynı zamanda Rus, Macar, İslav-Bulgar, Romen, Gürcü devletlerinin kuruluş ve gelişmelerinde başlıca rol oynamışlar ve daha sonraki bütün İslam-Türk siyasi teşekküllerine askeri, hukuki ve sosyal yönlerden ana kaynak vazifesi görmüşlerdir.
Asya “Büyük Hun” imparatorluğundan sonra, her bakımdan temsil ettiği Türk kültürü itibariyle 2. “süper” Türk imparatorluğu niteliğinde olan Gök-Türk hakanlığı, “Türk” sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak benimsemekle bütün bir millete ad vermek şerefini kazanmış, Doğu Sibirya’daki Yakut Türkleri ile batıda Ogur (Bulgar) Türklerinin bir kısmı dışındaki Türk asıllı bütün kütleleri kendi idaresinde birleştirmiştir. Hakanlığın yıkılmasından sonra bir yelpaze gibi açılarak dört tarafa yayılan çeşitli Türk zümreleri gittikleri yerlerde ‘Türk” adını ve Gök-Türk idarî, siyasî ve iktisadî geleneklerini yaşatmışlardır. Yine bütün bu Türklerin tarihinde Gök-Türk teşkilatının, edebiyatının, töre ve hayat telakkisinin izleri görülmüştür. Gök-Türklerden sonraki çağlarda, R Türkçesi (Ogur lehçesi) müstesna, bütün Türk lehçe ve ağızları Gök-Türk Türkçesi’nin damgasını taşır. Doğudan batıya
rta Asya, Türkistan, Maveraünnehir, Kuzey Hindistan, İran, Anadolu, Irak, Suriye ve Balkan Türkleri, Gök-Türkler yolu ile Türk’tür.
Bizim bugün diğer Türk devlet ve zümrelerinden ayırdetmek üzere Gök-Türk (Kök-Türk) dediğimiz bu topluluk ve devletin adı “Türk” veya “Türük” idi. Ancak, kitabelerin bir yerinde kendini Gök-Türk olarak tanıtmıştır ki, “Gök’e mensup, ilahî Türk” manasına gelen bu tabir V. Thomsen’e göre hakanlığın parlak devresine işaret etmekte olmalıdır (herhalde Mu-kan Kağan zamanı).
Gök-Türk hakanlığı çağında, daha doğrusu 6.-9. asırlarda Orta Asya’da tarihî rol oynayan toplulukların, çeşitli adlar altında gruplaşan Tölesler olduğu anlaşılmaktadır. Türkçe Töles kelimesi ihtimal “asıl, kök, temel” manalarına gelmektedir. Bk. L. Bazin, Les Calendriers…, s. 661, 667.
Töles (Tölös, Tolis, Çince’de T’ie – lo, T’ieh – le)’ler, Çin kaynaklarında eski Hun boylarından olarak zikredilen ve bütün Orta Asya’ya yayılmış kalabalık Türk kütleleri bütünüdür. Sui-shu (Çin Sui hanedanının – 581 – 618-yıllığı)’da 50 kadar kabilesi sayılmakta ve şöyle sıralanmaktadır: l’i Baykal gölünün kuzeyinde, 5′i Tola ırmağı kuzeyinde, 5′i Tanrı dağları kuzey eteğinde, 9′u Altaylar’ın güneybatısında, 4′ü K’ang (Semerkant havalisi) “krallığı”nın kuzeyinde, 10′u Seyhun boyunda, 4′ü Hazar’ın doğusu ve batısında, 6’sı Fu-lin(Bizans)’in doğusunda” . Ancak Baykal gölünden Karadeniz’e kadar yayılan bu toplulukların hepsini de Türk menşeli saymak doğru olmasa gerektir. En batıda gösterilen bazılarının (mesela Alanlar) İranlı oldukları biliniyor. Wu-hun (=Ugor)’lar da Urallı bir kavim grubudur .Ayrıca Ogur boylarının da T’ieh-le’ler olarak zikredildiği anlaşılmaktadır. Töles boylarının, taşıdıkları adlar henüz tamamen çözülememiş olmakla beraber, Hunlardan geldikleri ve umumiyetle dil ve örflerinin Gök-Türklerinkinin aynı olduğu belirtilmiştir’ “. Bazı Çin kayıtlarına göre, Tabgaçlar devrinde (386-534), yüksek tekerlekli araba kullandıklarından dolayı Kao-kü (Chao-ch’e = yüksek tekerlek) diye adlandırılan bir kısım Töles kabileleri diğer Türkler gibi kendilerini kurt ata’dan türemiş kabul ederlerdi. Ayrıca, T’ang-shu (Çin T’ang sülalesi -618-906- yıllığı)’da da 15 Töles kabilesinin adlan verilmiştir. Gök-Türk hakanlığı zamanında Orta ve Doğu Asya’da gruplaşan Tölesler ile diğer ilgili bölgelerdeki topluluklar şunlardır:
1. Tarduş (Çince’de Sie Yen-t’o, Hsieh Yen-t’o. Hsie/ = Sir/ Yen-t’o = Tarduş?) lar .Töles kabilelerinden bir grup (herhalde Tarduş: Hakan Tar-du’nun unvanı ile anılanlar: Batı Gök-Türk’leri= On-oklar) Altaylar’ın batısında oturmakta olup Töleslerin en zengin ve kuvvetlileri olarak gösterilirler.
2. Uygurlar. Töleslerden bir kütle. Tola ırmağının kuzey sahasında yer almışlardı.
3. On-0klar (ihtimal “Tarduş” diye de adlandırılan Töles grubu), Altaylar’dan Seyhun (Sır-derya) yakınlarına kadar uzanan geniş bölgede görünüyorlar. Çu ırmağı – Isıkgöle göre, 5′i doğuda To-lu (sol kanat), 5′i batıda Nu-çi-pi (sağ kanat) adı ile 10 kabileden kurulu olup, “Batı Gök-Türkleri” diye de anılmışlardır. Türgişler (aş.bk.) To-lulardan idiler. Ayrıca bunlar-dan bir kısmı Çu-yüe (Çiğil?) ve Ç’u-mi (Çumul) adları ile anılan Türk kabileleri ile birlikte 630′u takip eden yıllarda, Gök-Türk hakanlığının fetret devresinde, Beş-balık civanndaki kurak bozkırlara çekilmişler ve Şa-t’o (Çince çöl veya Türkçe sadak? Veya Çiğil’ler?) adını almışlardır.
4. Karluklar. Altaylar’ın batısında idiler .
5. Oğuzlar (630′dan sonra bu adla ortaya çıkan Töles boyları.) Selenga ırmağı – Ötüken bölgesinde oturuyorlardı.
6. Doğu Avrupa’da Türk toplulukları: Avarlar, Hazarlar, Ogurlar, Peçenekler ve ihtimal Kıpçak-Kumanlar vb.
7. Kırgızlar. Baykal’ın batısında, Yenisey nehrinin kaynakları bölgesinde idiler .
8. Basmıllar (Çince’de Pa-si-mi). İdi-kut(hükümdar)’unun Türk olduğu belirtilen bu kavmin aslen yabancı olup, Türklerle karıştığı ileri sürülmüştür. Daha ziyade îç-Asya’da Beş-balık havalisinde görünmektedirler.
9. K’i-tan, Tatabı, Dokuz-Tatar, Otuz-Tatar gibi Moğol soyundan kabileler doğu bölgesinde Kerulen ve Onon nehirleri havalisinde bulunuyorlardı.
Ancak, hatırlatmak gerekir ki, bütün bu topluluklar, zaman zaman yer değiştirmekte, arada bir çözülen boylardan yeni birlikler meydana gelmekte, hülasa oynak kütleler teşkil etmekte idiler. Yine görülmektedir ki, Tarduş, Uygur, On-ok, Oğuz, Ogur, Hazar vb. gibi isimler Türk soyundan gelen kütlelerin türlü teşkilatlanmalar dolayısıyla aldıkları adlardan ibarettir. “Türk” de, bilinen manası ile önceleri belirli bir topluluğun (Aşına ailesi etrafında toplananların) adı iken sonraları yaygınlaşmıştır.
Gök-Türkler, Çin kaynaklarının açıkça belirttikleri üzere, Asya Hunlarından iniyorlardı Başbuğ ailesi olan Aşına soyunun bir dişi kurttan türediğine dair o çağda pek yaygın olduğu anlaşılan rivayetler Gök-Türklerin erken tarihini efsanelerle karıştırmaktadır. Ancak kurttan-türeme geleneğinin Asya Hunları arasında da mevcut olması ve kurt ata’nın Türkleri dar, geçilmez yollardan selamete ulaştırdığı (Bozkurt Destanı’nın aslı) rivayetinin Hunlarda görülmesi Gök-Türklerin Hunlara nispetini ortaya koymaktadır. Aşına ailesinin, yalnız bir erkek çocuk hayatta kalmak üzere, katliama uğramış olduğu rivayeti , Tsü-kü (aslında Asya Hun devletinde bir unvan) adlı Hun ailesine mensup Meng-sün tarafından kurulan Kuzey Liang Hun devletinin (yk. bk.) 439′da Tabgaçlar tarafından yıkılması hadisesine bağlamak mümkündür. Sui-shu (Çin yıllığı, 581-618)’ya göre, bu Hun devletinde idareyi elinde tutan Tsü-kü(Chü-ch’ü)’ler imha edildiği zaman A-shih-na (Açına) kolu 500 ailelik bir kütle halinde, Kan-su bölgesinden göçerek, Juan-juanlara sığınmışlardı. Gök-Türklerin nüvesini teşkil ettiği belirtilen ve Meng-sün’ün oğlu An-çu ve sonra torunu Şu’nun öldürülmesi üzerine önce Hsi-hai’da iken sonra Altaylar’a nüfuz eden bu kütle, Chü-ch’ü (Tsü-kü)ler yolu ile de Asya Hunlarına bağlanmaktadır ve hatta, bu kısa göç hareketini idare eden Aşına soyunun, Güney Hun tanhuları yolu ile Mo-tun’un mensup olduğu ünlü T’u-ko (Tu-ku) ailesinden gelmesi kuvvetle muhtemeldir . Kurt ata inancı dolayısıyla Gök-Türk hakanlık belgesi, altından kurt başlı sancak (tuğ) olmuştur.
5-Avarlar
Orta Avrupa’da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogur (Bulgar)’lar gibi Türk kütlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık İslav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle 250 sene kadar (558-805) Avrupa siyasetine yön veren Avarların kimliği meselesi tarihçi ve dilcileri hayli uğraştıran başlıca konulardan biri olmuştur. Halâ da, uzmanların fikir birliği haline geldikleri bir sonuç ortaya çıkmıştır denemez ise de, Avrupa Avar hakanlığı kurucularının Türklüğü, araştırmalar ilerledikçe daha da kesinlik kazanmaktadır.
Vaktiyle, Moğolistan’daki Juan-Juan devleti (4. yy. başları- 552/555), Göktürkler tarafından yıkıldıktan sonra, tahminen 20 bin kişilik bir kütlenin batıya doğru göçtüğüne dair Bizans tarihçisi Th. Simokattes (7. yy. 2. çeyreği)’deki bir haber 558′de Bizans’ın doğu sınırlarından elçi göndererek kendilerine yardım ve yerleşecek arazi verilmesini rica eden kütle ile, Orta Asya’dan batıya yöneldikleri, daha sonra da Avrupa içlerine ilerledikleri söylenen bu grup arasında bir bağlantı kurulmasına yol açmış ve Juan-Juanların umumiyetle ve hatalı olarak “Avar” ve çok defa “Asya Avarları” diye anılması bu bağlantı fikrini kuvvetlendirmiş, diğer taraftan Juan-Juanlar Moğol kabul edildiklerinden, Avrupa Avarlarının da aynı soya mensup bulunması tabiî sayılmaya başlanmıştır ki, geçen asır sonlarında Moğolistan’da, Avrupa Avarlarını hatırlatan Var-guni (Bar-guni) adlı bir kabilenin yaşadığının tespit edilmesine ilaveten, Macaristan’da Avar çağına ait mezarlardan çıkarılan insan iskeletlerinin çoğunlukla Mongoloid bulunduğunun beyanı ve üstelik Avar hakanının adı olan Bayan’ın Moğolca bir kelime olduğu iddiası, bu kanaati perçinlemiş gibidir.
Burada durumu kısaca aydınlatabilmek için şu üç hususun belirtilmesi faydalı olacaktır.
a) Bizans tarihçisi Priskos (5. yy. ortaları) daha Orta Asya’da Juan-Juan hakimiyetinin çökmesinden 100 sene önce (461-465 hadiseleri, bk. Sabarlar, Ogurlar), batı Sibirya bölgesinde “Avar” kavminden bahsetmiştir. Diğer bir kaynak (Zakharias Rhetor, 550 sıraları) da, yine Moğolistan hadiselerinden önce, batıda bir “Abar” topluluğunu zikretmektedir. Bunlara ilaveten, eski Grek coğrafyacısı Strabon (M. 1. yy)’un eserinde “Abar-noi”lerin ***** konusu edildiği, hatta, çok daha eski tarihlerde Grek efsaneleri ile karışık olarak “Abaris” adının geçtiği bildirilmektedir.
b) Bu kayıtlara göre, ***** konusu Avar (Abar)’ların, M. S. 555′de tamamen yıkılan Moğolistan Juan-Juanları ile bir ilgisi olmayacağı açıktır.
c) Esasen, dikkate değer ki, Bizans tarihçisi Th. Simokattes (7. yy. 2. çeyreği), Avarlar hakkında “Hakikî Avar” ve “Sahte Avar” diye bir ayırım yapmıştır. Bu kayıt üzerindeki incelemelerde varılan sonuçlara göre, “Sahte Avar” denilen kütle, aslında, Batı Türkistan-Kuzey Kafkasya arası ve Don-İtil (Volga) nehirleri dolaylarındaki Oğur boylarına komşu olarak yaşayan ve Bizans kaynaklarında (Menandros, 6.yy. sonları) “Avar” adı ile anılan Warkhon(yani Var ve Hun: Simokattes’te)’lardır ki, Göktürkler, Hunlar gibi Y’lı Türk lehçesi konuşan bu iki Türk grubu önce 350 yılını takiben, bağlı oldukları Juan-Juan idaresini terkedip, batıya yönelerek, Türkistan-Afganistan-Kuzey Hindistan’da Ak Hun (Eftalit) devletinin kuruluşuna katılan sonra da, Juan-Juanların 458-459 yılında Tabgaç orduları karşısındaki yenilgileri üzerine yine Moğolistan’daki yabancı hakimiyetinden koparak, Hazar-Aral kuzeyi sahasına gelen War (Var) ve Hun adlı Türk kabileler birliği idiler ve yaptıkları işe uygun olarak, batıda topluca Apar (Abar, Avar) diye anılmışlardır.
Demek ki Avrupa Avar hakanlığının kurucularını ve hakim zümresini, Asya içlerinden gelen ve güney Rusya düzlüklerinde karşılaştıkları Ogur boyları ile birlikte, aralarında, Gök-Türklerin siyasî genişlemesi dolayısıyla baskı altında kalarak batıya çekilen bazı Moğol ve Alan gibi İranlı yabancı unsurların da bulunduğu kalabalık Türk kütleleri teşkil ediyordu.
Esasen Avar hakanlığında mevcudiyeti anlaşılan bazı Türk idarî makamlar yine Türkçe deyimlerle anıldığı gibi (Tudun, Yugruş, Tarhan, Boyar, Ban vs. unvanları), adları tarihe geçmiş Avar devlet adamları şüphesiz Türk menşeli idiler; ünlü hakan Bayan’ın adı da Türkçe bir kelimedir.
Avar çağı mezarlarındaki iskeletlerde Mongoloid tipin fazlasıyla baskın olduğu beyanı da inandırıcı olmaktan uzak görünmektedir. Zira, Avar imparatorluğu nüfuz sahasına giren bölgelerde (Macaristan, Arnavutluk, Hırvatistan, Çekoslovakya, Avusturya, güney Almanya) 1970′lere kadar yapılan, Avar çağı ile ilgili arkeolojik kazılarda çıkarılan insan iskeletlerinde Germen, İslav, Iranlı, Fin-Ugor gibi türlü tipler arasında Türk tipinin de (braki-sefal) dikkati çekecek ölçüde olduğu, hatta bazı buluntu yerlerinde, aslî Türk soyunu temsil eden “Andronovo-tipi”ne bile % 10-15 gibi oldukça yüksek bir nispette rastlandığı tespit edilmiştir.
558 yılında Sabar hakimiyetini yıkıp Kafkaslar’a doğru ilerleyerek, İranlı Alanlar ve Ogur boylarını tabiiyete aldıktan sonra Bizans’a elçi gönderen Avarlar, yıllık vergi ve kendilerinin yerleşebilecekleri arazi istediler. O sıralarda bir yandan Balkanlar’da, Dalmaçya’da geniş çapta fetihler ile, bir yandan da Trakya’yı ansızın istilaya girişen Ogurlara karşı mücadelelerle meşgul olan imparator Justinianos vergiyi reddetmemekle beraber, ülkesine bir Avar akınını durdurmak maksadıyla aşağı Tuna havzasında, başta Ant’lar olmak üzere kalabalık Slav kütlelerinden bir set kurmağa çalıştı.
Fakat 562′de bu engeli kolayca parçalayan Avarlar, Aşağı Tuna’yı işgal ederek Bizans ile sınırdaş oldular ve Avrupa içlerine kadar akınlara başladılar. İmparator Justinos (565-578)’un vergiyi ödemede tereddüt göstermesi dolayısıyla de, 565′lerden itibaren Hakan Bayan’ın idaresinde Bizans’ı baskı altına alarak, orta Karpatlar’a girdiler; Tuna’nın batısındaki Germen kavimlerinden Longobard’larla anlaşarak Doğu Macaristan’daki Gepidleri hakimiyetlerine aldılar ve 568′de Longobardların Kuzey İtalya’ya göçmeleri üzerine de bugünkü Macaristan’ı tamamıyla işgal ettiler.
Böylece Avarlar Orta Avrupa’da büyük bir devlet kurmuş oluyorlardı. Bundan sonra batıda Frank kıralı Siegebert’i mağlüp ederlerken, 582′lerde güneyde Singidunum (Belgrad) ve Sirmium (Eszek) gibi mühim Bizans sınır şehir-kalelerini ele geçirmişlerdi. Yukarıdaki fetihleri yapan büyük teşkilatçı Bayan Hakan’ın 592 yılında İstanbul’a yürümek maksadı ile Çorlu’ya kadar gelerek Bizans başkentinde korku uyandırdığı tarihte “Don nehrinden Galia’ya, Kuzey İslav bölgelerinden İtalya’ya kadar her taraf Avar askerî faaliyet sahası haline gelmişti.
Asıl çekirdeğini Türk unsur teşkil etmekle birlikte çeşitli İslav ve Germen kabilelerinden toplanan kalabalık yardımcı kıtaların desteklediği ordusu ile bilhassa başlıca pazar şehirlerini ve ticaret yollarını daima elde ve emniyet içinde tutmağa gayret ettiği anlaşılan Avar hakanlığının, Avrupa’da 200 yıl kadar süren hakimiyeti devrinde mühim askerî teşebbüsleri İstanbul kuşatmalarıdır. Sasanîlerle anlaşarak yapılan ve İmparator Herakleios (610-641)’u başkenti terk edip Kartaca’ya gitmeyi düşündürecek kadar baskılı olan ilk muhasara (617 veya 619)’dan sonra, ikinci harekât, yine Sasanî İmparatorluğu ile ortaklaşa gerçekleştirilmişti (626).
İran-Bizans savaşlarının şiddet kazandığı ve Şehinşah Husrev II (590-628)’nin bütün el-Cezire, Filistin ve Suriye’yi ele geçirdiği bu yıllarda Doğu Karadeniz sahillerinde bulunan imparator Herakleios, Hazar Türklerinden askeri yardım sağlamak üzere Tiflis’e giderken, Şahvaraz kumandasındaki İran ordusu bütün Anadolu’yu geçerek Boğaziçi’ne ulaştığı zaman, Bulgar kuvvetleri ile takviyeli Avar ordusu da Balkanlar’ı ve Trakya’yı aşarak İstanbul surları önüne gelmiş bulunuyordu. Gerçek kuşatma Avar ordusu tarafından yapılmakta idi (626, Temmuz-Ağustos).
Patrik Sergios ile Patricius Bonos tarafından müdafaa edilen başkentte büyük heyecan uyandıran bu harekât tarihî hatıralar bırakmıştır. Bizans’ta kurtuluşu anmak üzere “bayram” ilan edilen gün (“Büyük Perhiz’in beşinci haftasındaki Cumartesi günü) kiliselerde ayinler şeklinde yüzyıllarca devam etmiş ve “Akathistos” ilahisinin bu Avar kuşatması ile ilgili olduğu anlaşılmıştır. Kuşatma donanmasızlık yüzünden başarıya ulaşmamış ve Avar ordusunun sonuç alamadan, müşkül şartlar altında çekilmek zorunda kalması hakanlığın nüfuz ve itibarını kaybederek zayıflamasına yol açmıştır.
Yardımcı kuvvetler dağılmış ve bilhassa hakanın 630′da ölümünden sonra, tabi kütleler, Bizans’ın da teşvik ve desteği ile baş kaldırmış, uzun mücadeleler neticesinde Balkanlar Bulgarlara geçmek üzere elden çıkmış, Tuna-Sava bölgesi Hırvat-Sloven gibi Slav kabilelerine, Bohemya sahası da Çeklerin atalarına terkedilmiştir. Bu suretle bir hasım devletler çemberi içine alınan ve iktisadî imkânlarını kaybeden Avar hakanlığı 8. asır boyunca gittikçe kuvvetten düştü ve 791′den itibaren 15 yıl aralıksız devam eden ve amansız bir din muharebesi yapan Frank İmparatorluğunun (Ka-rolus Magnus=Şarlman zamanı: 768-814) hücumları (Orta Macaristan’daki Avar başkent müstahkem mevkii 796′da Pepin tarafından zaptedilmişti) sonunda tamamen ortadan kalktı (805). Parçalanan Avar gruplan Doğu Macaristan ve Balkanlar’a dağıldı, kısa zamanda Hıristiyanlaşarak yerli kalabalık içinde eridi.
Bununla beraber, Avar tesiri Avrupa’da devamlı olmuş görünmektedir. Hırvatların en büyük askerî-idarî unvanlarından olan “Ban” (Gök-Türkçe Baga, Avar dilinde Bagan. Ayrıca Bulgarlarda, Macarlarda mevcut) Boyar ve Yugruş gibi, Yunanistan’da Navarino (=Pylos, aslı Avarino) ve Arnavutluk’ta Antivari (=Bar, eskiden Civitas Avarorum) şehirlerinin adları da onların hatıralarından izlerdir. Ayrıca Macaristan’da ortaya çıkarılan Avar çağı arkeolojik eserleri (dökme aletler ve üzerlerinde hayvan mücadele tasvirleri ve grifonlar bulunan at koşum takımları) Orta Asya’da gelişen Türk sanatının (hayvan üslubu) Avrupa’daki örnekleri kabul edilmekte ve bu üslubun izleri Meroving’ ler devrinde Fransa’da da görülmektedir.
Arnavutluk’taki Prostovats altın hazinesi Avar’lara ait olduğu gibi, arkeolojik araştırmalar Avar Türk sanatının Germen ve îslav sanatları üzerindeki tesirini ortaya koymuştur. Orta Macaristan’ın Nagy Szent Miklos mevkiinde 1799′da ele geçmiş olup hangi Türk kavmine ait bulunduğu hala münakaşa edilen, üzerleri Türkçe yazı kitabeli 23 parça altın kaptan müteşekkil ünlü hazinenin Avar çağından kaldığı da ileri sürülmüştür.
Sonuç olarak; Avarlar’ın Avrupa’daki iki yüzyıldan fazla süren hakimiyeti Avrupa tarihi bakımından bir kaç cihetle mühimdir; evvelâ, ilk defa olmak üzere Slav kavimleri Türk hâkimiyetinde uzun bir zaman yaşamışlar, Türk devlet ve askerî teşkilatının tesiriyle bunlar “kabile”, hayatı basamağından devlet teşkilatı basamağına çıkmak imkânını bulmuşlardır. Saniyen Türklerde muhtelif German (Frank) zümreleri arasında karışma artmıştır; bu münasebet, ekseriyetle karşılıklı mücadeleden ibaret olmakla beraber, her iki kavim komşu olmak sıfatıyla herhangi bir şekilde modus vivendi bulmak mecburiyetinde idiler.
Avar hakanlığının özellikle Slav kavimleri üzerinde büyük tesiri olduğu anlaşılıyor. Balkanlar’da ilk Slâv unsurlarının esaslı bir şekilde yerleşmelerinin Avarlar tarafından alınan tedbirlerin bir neticesi olduğu malûmdur. Bu Türk kavminin güney ve doğu Slavlarını uzun bir zaman hâkimiyetleri altında bulundurduklarını ve bir çok Slâv kabilelerinin Avarlar tarafından müthiş hezimete uğradıklarını gösteren emareler mevcuttur.
4. yüzyıla kadar Germen Gotların, daha sonra Hun imparatorluğuna bağlı olarak Türklerin hakimiyetine giren Slav toplulukların tarihi o zamandan itibaren aşağı yukarı “Türk tarihinin bir parçası” durumuna girmiştir. Kalabalık İslav kütlelerinin çeşitli Doğu Avrupa bölgelerine ve Balkanlar’a dağılması hadisesi daha çok Avarlar devrinde vukua gelmiş ve bu büyük ölçüdeki göçler “Avar hakanlığınca ihtiyaç duyulan toprak mahsullerini elde etmek için onlara tarım işleri, aynı zamanda, sınır bekçiliği yaptırmak maksadı ile Avar idaresi tarafından hazırlanmış ve tatbik edilmiştir.
Bu suretle türlü İslav kabileleri bugünkü Çekoslavakya’ya, Elbe nehri boyuna, Dalmaçya kıyılarına, Balkanlar’a sevk edilmişlerdir. 750 sıralarında Atina çevresinde “Avar” denilen Slavlardan bahsedilmekte, aynı devirlerde Hırvatları Adriyatik sahiline götüren başbuğların şu adları sıralanmaktadır: Kilik, Lobel (Alp-el?), Kösenci (Koşuncu), Buga, Tugay “9. Pannonia (Batı Macaristan) ve Morva İslavlarının başında, İslavlaşmış Avar beylerinin bulunduğu ileri sürülmekte, diğer taraftan Germen kabilelerinin Çek memleketindeki yurtlarından ayrılmalarının, savaş kabiliyetleri pek zayıf olan İslavlar yüzünden değil, Avar başbuğlarının baskısı sonucu vukua geldiği ve bu hadisenin Doğu Almanya’da meydana çıkan Avar sanatı ile ilgili eserlerde de doğrulandığı bildirilmektedir.
Böylece, 584′de piskopos Suriyeli Johannes’in ifadesi ile “Eskiden ormanlardan dışarı çıkmağa cesaret edemezken, Avarlar sayesinde savaşa alışan ve altın, gümüş, at sürüsü sahibi olan Slavların sistemli göçürülmeleri yolu ile günümüz Orta ve Doğu Avrupa etnik haritasının Avar hakanlığı tarafından çizildiği anlaşılmaktadır. Bugün Kafkaslar’da yaşayan Avar zümresinin de onların torunları olduğu kabul edilir.
6-Hazar İmparatorluğu
Hazarlar, İdil kıyıları ve Kırım yarımadası arasında imparatorluk kuran bir Türk boyudur (468-965).
Önceleri, Hazarların kaynakları ve hangi soydan geldikleri kesin olarak bilinmiyordu. Bu konuda değişik görüşler ileri sürülüyordu. Daha sonra incelenen Musevî, Bizans ve Arap kaynaklarına göre Hazar ülkesinde yaşayan halkın büyük çoğunluğunun Uygur, Hazar, Bulgar, Sabir ve Peçenek gibi Türk boyları olduğu açıklandı.
Hazarların, Batı Hun Devletinin yıkıntıları üzerinde devlet kurdukları (468), Göktürk İmparatorluğunun batı kolu olarak gelişme gösterdikleri, Göktürkler ile eş kaynaktan geldikleri anlaşıldı. Türk adını almaları da bu yüzdendir.
Hazarlar, Sasanîler’le sık sık savaşırlardı. Bizans’la aralarında daha çok barışa dayanan bağlantılar vardı. 627 yılında yapılan Bizans-İran savaşında Hazarlar, Sasanîler’e karşı Bizans’ı tuttular. VII. yüzyıl sonlarına doğru Arran Hristiyanlarının Hazarlar üzerindeki dinî baskıları arttı. Yavaş yavaş eski dinleri olan Şamanlığı bıraktılar. İslâmın doğuşundan sonra hızla gelişen Arap saldırıları, kısa bir süre içinde Âzerbaycan’a yayıldı. İstanbul’u kuşatan Emevî ordularına karşı Bizans; Hazar ve Bulgar Türklerinden yardım istedi (718). Bizans’ın yardımına koşan Hazarlar, Arapların tepkisini üzerlerine çektiler. Bu yüzden, bu bölgeyi ele geçiren Araplar, 721-723 yıllarında Hazar topraklarına saldırdılar, başkent Belencer’i aldılar. Bunun üzerine Hazar hanı İdil ırmağı kıyısındaki Akkale ilini başkent edindi. Daha sonra Mervan bin Muhammed, bir ordu ile Belencer’e kadar geldi, şehri yaktı. Derbend’e Arap birlikleri yerleşti. Araplar, bu saldırıların bir süre ardını bırakmadı. 737 yılında, gene Mervan bin Muhammed, yüz elli bin kişilik büyük bir ordu ile Etil şehri üzerine yürüdü. Oldukça korkulu yollardan, derin vadilerden geçen Mervan, bu ordu ile Kür nehri kıyısındaki Kasak şehrinden Hazarların Dağıstan’daki büyük illi olan Semender üzerine yürüdü. Orduyu, biri Derbend, biri de Daryal geçidi olmak üzere iki ayrı yoldan geçirerek birdenbire Hazarlara saldırdı. Hazarlar, bu beklenmedik saldırı karşısında pek tutunamadılar. Mervan bin Muhammed, ordusunu kolayca Etil’e gönderdi, şehri kuşattı. Hazar hakanı, İdil nehrinin öteki kıyısına geçerek, tarhanlardan kurulu 40 000 kişilik bir ordu ile, Arapların nehri aşmalarını önlemek istedi. Mervan, bu çarpışma sonunda, 20 000 aileyi esir alarak Derbend taraflarına sürdü. Anberi adlı kumandanın yönetimi altına verdiği 40 000 kişilik seçme Arap ordusunu da tulumlara bindirerek nehrin doğu yakasına geçirdikten sonra, Hazar Tarhanının ordusunu dağıttı, Tarhanı öldürttü. Bunun üzerine Hazar hakanı, barış istemek ve antlaşma imzalamak zorunda kaldı. Mervan bin Muhammed, Hazar hakanına, Etil’e dönme izni verdi. Ayrıca, İslâm dinini Hazarlar arasında yaymak amacıyla Sabit el-Esadî ve Abdurrahman Hulânû adlı iki Arap hukukçusunu, Hazar hakanının yanında bıraktı. Araplar karşısında başarısızlığa uğrayan Hazarlar, VII. ve VIII. yüzyıllarda Avrupa ve Bizans ülkelerinde durumlarını korudular. Kırım ve Azak ülkelerinde daha da güçlendiler. Kırım Gotları, bu yüzyıllarda Hazarlara bağlıydılar. Başlarında Hazar hakanı tarafından tayin edilen bir vali bulunurdu. Bu genel valilere, Göktürk ve Hazar devletlerinin öteki bölgelerinde olduğu gibi, Kırım’da da tuyun adı veriliyordu. Gotlar, kendi içlerinde bağımsızdı. Daha sonraki yıllarda Hazarlar, yavaş yavaş Gotların bağımsızlıklarına son verdiler (787). Bu arada Hazarlar, Don ırmağı üzerinde, bozkır kavimlerinin saldırılarını önlemek amacıyla, Sarhil adını verdikleri bir kale yaptılar. Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’de, Hazar hakanına bağlı üç kardeş tarafından yaptırılmıştı.
Bu ağır yenilgiden sonra, Hazarlarla Araplar arasındaki gerginlik arttı. Ast Tarkan kumandasındaki 100 000 kişilik bir Hazar ordusu, Kafkas dağlarından hızla güneye indi. Daha önce Arapların saldırısına uğrayan Ermeniye ve Âzerbaycan’a girdi (765). Bütün şehirleri yağma etti. 100 000 Müslümanı esir alarak götürdü. Bununla, Hazar kumandanı, otuz yıl önceki ağır yenilginin öcünü aldı. Güneyde Araplara yenilen Hazarlar, batıda, özellikle Avrupa devletleri karşısında önemli bir varlık olarak kaldılar. 787 yılında Gotların Kırım’daki kalelerini alarak, oradaki hakimiyetlerine son verdiler. Araplar gibi, Bizanslılar da Hazarlarla birtakım akrabalıklar kurma yoluna gittiler. İmparator II. Justinianus, Hazar hakanının kızkardeşiyle, İmparator V. Konstantinos bir Hazar prensesiyle evlendi. Halife Harun-ür- Reşid zamanında Hazar hakanı ve yakınları Musevî dinine girdiler.
Hazar İmparatorluğu, bir yandan Norman-Rus, bir yandan Selçuklu ve Kıpçak saldırıları sonucu sarsıldı. Gittikçe kuvvetlenen Ruslar, Kiev’i Hazarların elinden aldılar (866). Bu olaydan sonra Rusların, Hazar topraklarına yaptıkları akınlar sıklaştı. 965 yılında Svyatoslav kumandasındaki bir Rus ordusu, bütün Hazar şehirlerini yakıp yıktı. Dağılan Hazar halkı, bazı adalara sığınmak zorunda kaldı. Hazarlar, bir süre sonra Azak ve Kırım’da küçük prenslikler kurarak yaşamaya başladılar. Bizans’ın yardımıyla Ruslar buraları da kendi topraklarına kattılar (1016). Aynı yıllarda, Aşağı İdil ve Terek’teki Hazar devletleri de Oğuz (Selçuklular) ve Kıpçakların saldırıları sonunda ortadan kalktı. Geniş bir alana yayılan Hazarlar; Kıpçaklar, Peçenekler, Oğuzlar gibi yeni Türk boylarına karıştılar. Altınordu hakanı Sürbidey Noyan, Etil şehrinde bağımsız yaşayan Hazarların hakimiyetine son verdi (1299), şehrin yakınlarında, Altınordu Devletininin başkenti olan Saray’ı kurdu. Hazar kağanları, sırasıyla şunlardır: Bulan (620-?); Ubaca; Hızkiya; Menaşe I; Hanuka; İshak; Sabulon; Menaşe II; Nisi; Harun I; Menahem; Benyamin; Harun II (?-931); Yusuf (931-965).
Medeniyet
Bazı kaynaklara göre Göktürk, bazı kaynaklara göre Rus veya İbranî yazısı kullandıkları söylenen Hazarlardan günümüze kadar, ancak iki adet yazılı belge kaldı. Bunlardan birisi, Hazar hakanı Yusuf bin Harun tarafından, Endülüslü Musevî devlet ve bilim adamı Hasday bin İshak bin Şaprût’a gönderilen mektuptur (960). Öteki ise bilinmeyen Hazarlı bir Musevî tarafından, hakan Yusuf zamanında (931-965) yazılan bir mektubun, Mısır’da Keniset-el-Şâmi’de bulunan parçalarıdır. Birinci mektupta, hakan Yusuf, şeceresini saymakta, Musevî dinine girmekle ilgili bilgiler vermektedir. Mektupta ayrıca, Hazar ülkesinde yaşayan boyları, bunların yaşayış tarzını anlatan cümleler vardır. Mektuptan anlaşıldığına göre Hazarlar, yarı göçebe, yarı şehir hayatı yaşarlardı. Nitekim, bu bilgileri bazı Arap kaynakları da doğrular. Genellikle yazın çadırlarda, kışın şehirlerde oturuyorlardı. En ünlü şehirleri, Etil, Saksın, Belencer, Sarkil ve Semender’di. Başkent Etil’in, İdil ırmağı kıyısında kurulduğu sanılır. Şehrin batı kesimine Etil (Sarığşın da denir), doğu kısmına Hazarân (Hanbalığ da denir) deniliyordu. Irmağın ortasında, şehrin iki yakasına dubalı köprülerle bağlı bir ada vardı. Şehrin batı bölümü, doğu bölümüne göre daha genişti. Burada hakanın tuğladan yapılmış sarayı vardı. Şehrin uzunluğu 25 km idi ve dört kapılı bir surla çevrilmişti. Şehir, dağınıktı. Evler, Türklerin derme evleri (hargâh, büyük çadır da denir) denen, ağaçtan yapılmış ve üstleri keçe ile örtülü türdendi. Onlar, bu evlere odâde adını veriyorlardı. Pek azı kerpiçten yapılırdı. Hakandan başka hiç kimse tuğla ev yapamazdı. Şehirde ayrıca çarşı ve hamamlar vardı. Sarkil şehrinde yapılan son kazılardan, şehrin dikdörtgen biçimli; ev yapımında kullanılan tuğlaların, Asya kaynaklı olduğu anlaşıldı.
Hazar hakanları, savaşlarda, odâde denilen, çadırlı bir arabaya binerlerdi. Arabanın her tarafı halılarla döşenir, üzerinde sırmalarla örtülü bir kubbe yükselirdi. Kubbenin üstünde, altından yapılmış bir armut bulunurdu. Gelinlerin çeyiz arabaları da, hakanın savaş arabasını andırırdı. Bu arabaların on tanesinin kapıları altın ve gümüş levhalarla kaplı olurdu. Arkadan gelen 20 araba ile her türlü çeyiz eşyası, altın ve gümüş kaplar taşınırdı. Hazarlar, ölülerini suya atarlardı. Bazı söylentilere göre sonraları, ölüleri yakmağa başladılar. Bir hakan öldüğünde her birinde birer kabir bulunan 20 odalı bir ev yapılırdı. Kabirler, ufalanmış taş tozu ile döşenir, içine kireç veya mine konulurdu. Gömme işi bittikten sonra, hakanı gömenler de öldürülerek, öteki odalara gömülürlerdi. Bu iş, hakanın hangi odaya gömüldüğünün bilinmemesi için yapılırdı. Bu geleneğin, Hunlar’da da sürdürüldüğünü gösteren belgeler vardır. Hakanın kabir odası, baştan başa, altınla işlenmiş kumaşla örtülür; bütün işler bittikten sonra suyun altında kalacak şekilde, nehrin suyu kabir eve boşaltılır ve yapı iyice su altında kalır; böylelikle artık, hakanın cesedine insan, şeytan, kurt ve böceklerin zarar veremeyeceğine inanılırdı. Hazar hakanlarından hiçbirinin mezarının bulunamayışı, kendilerinin bu gömme geleneği yüzündendir.
Ekonomi
Etil şehri, Güneydoğu Avrupa ile Asya arasındaki bir alışveriş merkeziydi. Bu şehirde, çeşitli dinlere bağlı yerli halktan başka, ticaret için gelmiş yabancılar da otururlardı. Şehir pazarlarında, çeşitli ülkelerden, çeşitli yerlerden gelen mallar değiş-tokuş edilir, satılırdı. Saksın şehrinde alışveriş, kurşun paralarla yapılırdı. Ayrıca, ekin denilen kumaş paralar (kâğıt para benzeri) da kullanılırdı. Hazarların başlıca ihraç malı, bir çeşit tutkaldı, öteki ticaret mallarının çoğu, Rus ve Bulgar ülkelerinden gelen maddelerdi. Büyük şehirlerin çevrelerinde geniş bahçe ve bağlar vardı. Yerli halk, yazın çadırlarda şehir dışına çıkar, tarımla uğraşırdı. Hazarların, milletlerarası ihraç malları arasında, Hazar süngüleri, Hazar eğerleri, Hazar zırhları önemli yer tutardı. Hazar kılıçları, Ruslar arasında da biliniyordu. Hakanlar, Bulgar ilteberliğinden her evden, her yıl bir samur vergisi alırlardı. Ayrıca, ticaret kervanları ve gemileri, onda bir oranında vergi öderlerdi. Hazar Denizinden gelen gemilerden de gümrük vergisi alınırdı.
Din
Hazarlar, uzun zaman, Şaman dinine bağlı olarak yaşadılar. Ancak, Bizans ve Araplarla olan sıkı ilişkiler, hakanlarla soylu ailelerin Musevîliği benimsemeleri, her üç dinin de ülkede yayılmasına yol açtı. Müslümanlığı da (732-800), Musevîliği de (800-965) resmî din olarak benimsemişlerdir. Hristiyanlık, resmî din olmadı, ancak, Arran metropoliti İsrail’in çalışmaları (677-703) sonucu, bu din de ülkede geniş ölçüde yayıldı. Halk, daha çok Müslüman ve Hristiyan; hanlar, tarhanlar ve onlara yakın çevreler Musevî idi. Hazar’da yedi başkadı vardı. Bunlardan ikisi Müslümanların, ikisi Hristiyanların, ikisi Musevî Hazarların, biri de öteki dinlere bağlı olanların işlerini görüyorlardı. Başkent Etil’de (X. yüzyıl), 10 cami vardı. Müslüman halkın sayısı 10 000 kadardı. Genellikle Bizans sınırındaki ve Kırım’daki Hazarlar Hristiyan, Dağıstan ve Aşağı İdil’de oturanlar Müslümandı. Hristiyanlar (VIII. yüzyıl), teşkilât olarak yedi piskoposluğa ayrılmışlardı.
Yönetim Şekli
Hazarların devlet teşkilâtında, çifte krallık düzeni uygulanıyordu. Devlet başkanı olan hakan, doğrudan doğruya devlet işlerine karışmıyor, devleti sembolik olarak temsil ediyordu. İdare, onun nâibi olan Hakanbeh’in elinde bulunuyordu. Ancak, hakanbehi değiştirmek, görevinden almak, her zaman, asıl hakanın yetkileri arasındaydı. Buna karşılık, orduları, ülkeyi yöneten, savaş açabilen, hakanbeh idi. Vilâyetlerle ilgili işler, memleketin adalet ve iç işleri de onların elindeydi. Büyük hakan da denilen asıl hakanın saltanat süresi, kırk yılı aşamazdı. Bu süre içinde hakan, kendiliğinden ölmezse, maiyeti “bunadı”, “aklı azaldı” gerekçesiyle onu kendi elleriyle öldürürlerdi. Hakan, düşmana karşı giden ordudan kaçıp dönenleri cezalandırır, ordu savaşta yenilirse, Hakanbeh’in gözleri önünde, onun kadın ve çocuklarıyla mallarını başkalarına dağıtırdı. Hakanbehlere, tarkan, yabgu da denilirdi.
Çin kaynaklarına Asya Hunlarından indikleri belirtilen Uygurların bir menşe efsanesine göre ataları Hun hükümdarlarının kızı ile bir kurttan türemiştir. Tabgaçlar devrinde (386-534) Kao-kü (Kao-che) adı ile görülen ve 5. asrın 2. yarısında bir beylik kuran Uygurlar daha sonra bütün yukarı Orta Asya’yı kapladığı anlaşılan Tölesler’in bir kısmını teşkil etmiştir ki, I. Gök-Türk Hakanlığı çağında o durumunu muhafaza ediyor ve o zaman Selenga ırmağı etrafında oturuyorlardı.
7. asrın ilk çeyreğinde Sir-Tarduşlar’ın 6 kabileden kurulu birliğine katılmışlar, sonra P’u-ku, Tongra, Bayırku ve Fu-lo-pu kabileleri Uygur kabilesi etrafında toplanarak, “Uygur” adını almışlardır. Beyleri Erkin ünvanını taşıyordu. Bu sırada 50 bin savaşçı çıkardıkları bilinmektedir.
I. Gök-Türk Hakanlığı’nın çöküşe doğru gittiği yıllarda böylece ortaya çıkan Uygur Beyliği Erkin T’e-kien tarafından idare edildi. Kie-li’nin oğlu kumandasındaki Gök-Türk ordusunu mağlup eden (630’larda) P’u-se zamanında Uygurlar kuvvetlenmiş, bilhassa P’u-se’nin annesi Vu-ho-hun’un ciddiliği ve töre hükümleri hususundaki titizliği sayesinde beylik tamamen nizama girmişti. O zaman “Erkin” yerine İl-teber (Çincede Hie-li-fa) ünvanı kullanılmağa başlandı. İl-Teber’liğin merkezi Tola nehri havalisinde idi.
İl-Teber T’u-mi-tu, Tarduş başbuğunu mağlup ederek arazisini genişletti, sonra göneye Huang-ho’ya kadar varan bir akın yaptı ve neticede Çin imparatoru tarafından tanındı (646). Kendini “Kagan” ilan etti, ülkesini Gök-Türk tarzında teşkilatlandırdı. 647’de Çin tarafından baskı altına alınmak istenen ve neticede Çin’in tahriki ile öldürülen T’u-mi-tu (648)’nun oğlu P’o-çu, Çin’in On-Oklar başına “kagan” yaptığı Holu’yu mağlup ederek Taşkent yakınlarına kadar ilerlerdi (656). Ondan sonra yerine geçen kız kardeşi zamanında gittikçe zayıflayan Uygur Beyliği nihayet Kapagan Kagan tarafından Gök-Türkler’e bağlandı.
745‘de Gök-Türk idaresini yıkarak, Ötükende bir hâkanlık kuran Uygurlar 9 uruğ’dan meydana gelen bir birlik olup Karluk ve Basmıllar’ı da kendilerine bağladıklarından birlikteki kabile sayısı 11’e yükselmişti. Orhun kıyısındaki başkenti Ordubalık (sonraki Kara-balgasun yakınında)’ı kuran ilk Uygur hâkanı Kutlug Kül Bilge 747’de öldü. Yerine oğlu Mo-yen-çur “kağan” oldu (“Tanrıda bolmuş il etmiş Bilge kagan 747-759).
Bugünkü kuzey Moğolistan’da Şine-usu gölü yakınındaki Uygur hâkanlığının ilk devri için çok mühim olan, kitâbeden anlaşıldığına göre, ihtimâl o sırada Basmıllar’ın birlikten ayrılmış olması dolayısıyla 10 kabileden kurulu Uygurlar’ın hâkanı Mo-yen-çur, kuzeyde Kırgızlar’la, batıda Karluklar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmıllar’la, ayrıca Sekiz-oğuz, Dokuz-Tatar ve Çikler’le savaşmış, hâkimiyetini Yenisey kaynakları, Çu-Talas havalisi, iç- Asya ve Kerulen’e kadar yaymış, oğullarını yabgu, şad tâyin etmişti. Fakat asıl Çin üzerinde tesirli oldu.
Karluklar tarafından desteklenen İslâm kuvvetleri ile Çinliler arasında cereyan eden büyük Talas muharebesi (751)’inde Çinliler ağır mağlûbiyete uğramış, Tarım havzasının Uygurlar’a geçmesini sağlayan ve Çin’in Orta Asya’dan çekilmesi ile sonuçlanan bu savaş üzerine, Çin’de büyük hâdiseler olmuştur ki, bunların en mühimi, Türk anadan doğan An-lu-şan adlı bir kumandanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Lo-yang (755) ve Ç’ang-an (757)’ı zapt ederek kendisini imparator ilan etmesi idi. Mo-yen-çur, T’ang imparatoru Su-stung’u destekledi. Lo-yang’ı geri aldı (757). Çin yılda 200 bin top ipek vermeği taahhüt etti.
759’da yerine geçen Bögü Kağan (759-779) , (Tanrıda bolmuş il tutmuş Alp Külüg Bilge Kagan)’da dikkatini karışıklıkların devam ettiği Çin’e çevirmişti. Asıl niyeti T’ang sülalesinin artık sözünün geçmediği Çin’e hakim olmaktı. Uygur ordusunun Çin’de görünmesi ile (762), hakanla akrabalık kurmuş olan Töles menşeli, Çin kumandanı P’u-ku (Buku, Türk ünvanı) Hua-ien tarafından isyancılar zararsız hale getirildi ve Uygur ileri harekatı önlendi ise de, Türk nüfuzu Çin’de çok artmıştı. Başkent ve şehirlerde pekçok Uygur serbestçe ticaret yapıyor, istedikleri kadar ipekli kumaş alıp, istedikleri fiyattan satıyorlardı.
Tibetlilerin hücumuna uğrayan Çin’i korumak üzere P’u-ku Huai-en ‘in daveti ile Bögü’nün yaptığı Lo-yang seferi (763) Türk kültür tarihi bakımından büyük neticeler doğurdu. Hakan Ötüken’e dönerken, Uygurların hayat ve telakkilerinin değişmesi bakımından çok tesiri görülen Mani dinini Türkler arasında yaymak üzere, dört rahibi de beraberinde getirmişti. Böylece hayvani gıdalar yemeği yasaklayan, savaşçılık duygusunu zayıflatan, Hıristiyanlık- Mazdeizm-Budizm karışımı bir din olan Manihizm, haakan tarafından kabul edilerek Türk ülkesinde resmi bir mahiyet kazandı.
Kırgızlar üzerinde de bir zafer kazanan Bögü Kagan, akrabası nazır Baga Tarkan tarafından öldürüldü ve bu nazır hakan oldu (779-789. Alp Kutlug Bilge Kagan). Cesareti ve idaresi övülen, “dünya nizamı için kanunlar hazırladığı” bildirilen bu hakan Kırgızlar’ı tekrar mağlup etti ve bir Çinli prenses ile evlenmesi sonunda, Uygur tüccarlarının Çin’de tahakkümlerinden doğan bazı anlaşmazlıklar ortadan kalktı. Yerine “ay Tangride Kut Bulmuş Kütlü Bilge Kagan” (789-790) ve sonra bunun oğlu Kutlug Bilge (790-795) hakan oldular. Eskiden beri Çin’e karşı ilgi duyan Tibetliler o sırada Beş-balık havalisinde bulunan Şa-t’o (Çöl) Türkleri ile anlaşarak, baskınlara başlamışlardı.
Çin’i korumayı, iktisadî ve kültürel sebeplerle, gelenek haline getirmiş olan Uygurlar, kuvvet göndererek tecavüzleri önlemek istedilerse de başarıya ulaşamadılar. İtibarı sarsılan hakan öldürüldü. Ötüken’de karışıklık çıktı. Fakat 795’te hakan olan, sevilmiş kumandan ve idare adamı Kutluk (795-805), “ay Tangride Ülüg Bulmuş Alp Kutlug Bilge Kagan” ile, sonraki “Ay Tangride Kut Bulmuş Külüg Bilge “ (805-808) zamanlarında bir huzur devri açıldı. İktisadî faaliyet gelişti. İç Asya’nın mühim ticaret şehirlerine nüfuz edildi.
Dış siyaset yönünden zamanı oldukça sakin geçen hakan “Ay Tangride Kut Bulmuş Alp Bilge” (821-824) başkentte Kara-balgasun kitabesini diktiren hakandır ki hükümdarlığı başarılı geçmiş, Türkistan üzerine sarkmak isteyen Tibetlileri durdurmuş, hakanlığa bağlı Karlukların başına yeni bir yabgu tayin etmiş ve ta Sogd bölgesine kadar ticarî münasebetleri geliştirmiştir. Fakat sonra memlekette karışıklık baş gösterdi. Hakan Alp Bilge 832’de öldürüldü, Alp Kütüg Bilge Kagan (832-839)’da nazırının tahrik ettiği bir isyanda telef oldu.
Gittikçe yoğunlaşan Manihaizm tesirleri dolayısıyla Uygurlar’da görülen gevşemeye karşılık, Yenisey bölgesinde yeni bir kudret halinde kendini gösteren ve 20 yıldan beri Orhun bölgesini baskı altında tutan Kırgızlar 840 yılında kalabalık kuvvetlerle Uygur topraklarına girdiler. Kara-Balasan’u zapt ederek hakanı öldürdüler. Ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Ötüken’de devletleri yıkılan Uygurlar kütleler halinde yurtlarını terk ederek Çin sınırlarına ve daha kesif olmak üzere, zengin ticaret merkezlerinin bulunduğu İç-Asya’ya, Beş-balık, Turfan, Kuça vb. sahasına göçtüler.
Hakanın ailesinden iki kadreş tarafından idare edilen bu göçten sonra Uygur tarihinin ikinci safhası başladı. Göç sırasında, başlarında, kendileri tarafından “kağan” seçilen prens Vu-hi Tegin (841846)’in bulunduğu Uygurlar bir müddet bazen Kırgızlar, bazen Çinliler tarafından hırpalandıktan sonra, bir kısmı Çin tabiiyetine girerken, diğerleri, 5. asırdaki eski yurtlarına, batıya doğru yollandılar ve her iki tarafta da devletler kurdular. Fakat bunlar artık “Bozkır Türk Devleti”’nden farklı idiler. Hakimiyeti genişletme düşüncesinde olmamış, büyük siyasî çatışmalara girmemiş, başta Çin hükümetleri olmak üzere, komşuları ile dostluk ve ticaret münasebetlerini devam ettirmeyi tercih etmişlerdir.
Kan-çou Uygur Devleti
Bir kısım soydaşlarının aşağı yukarı 150 yıldan beri sakin bulunduğu Kan-su bölgesine gelerek, buranın merkezi Kan-çou’da yerleşen Uygurlar, Çin ile daha ziyade ticari faaliyetler üzerine kurulu iyi münasebetlerini, imparatorların kızları ile Uygur prenslerinin evlendirilmeleri gibi akrabalık bağları ile de sağlamlaştırmışlardır. Ancak T’ang sülalesine karşı isyanların arttığı 10. asır başlarında Kan-su Uygurları, bağlı oldukları ve merkezi Tun-Huang (ünlü Bin-Buda mağaralarının bulunduğu yer) olan Çin askerî bölgesi ile ilgilerini kestiler. Burada 905 yılında, muhtar bir “devlet” kuran bir asi general “Batı hanları’nın Altın-dağ kırallığı” adını verdiği bu devlete Uygurları tabi tutmak istemiş fakat Kan-çou Uygurları tarafından gönderilen Tegin adlı kumandanın idaresindeki ordu Tun-huang’ı kuşatarak halkı “kıral”ı teslim etmeğe zorlamıştı (911) ki, bu hadise üzerine Uygurların batı kolu da istiklal kazanmıştır.
Kan-Çou ve Tun-huang Uygurları, büyük bir askeri kudret gösterememişler, bu sebeple de haklarında fazla bilgi mevcut olmamıştır. 10. asrın başından itibaren Mançurya ve Kore kabilelerini toplayarak kuzeyde bir baskı unsuru halinde beliren ve bilhassa “5. Sülale” devrinde Çin’in bazı kısımlarını ele geçiren K’itan’lar nihayet bir hanedan (Liao Sülalesi, 907-1211) kurarak Kuzey Çin’de hükümran oldukları zaman, Uygur Devleti de onları (940’tan sonra) ve daha sonra 1028’lerde Tangutlar’ın nüfuzu altına girdi. 1226’da da Cengiz Han Mogolları’nın tahakkümü altına düştü. Kan-çou Uygurları daha o sıralardan beri “Sarı Uygurlar” diye bilinen Türk kavmidir ki, hala batı Çin sahasında yaşamaktadırlar.
8- Karahanlılar
840-1212 tarihleri arasında, Türkistan ve Maveraünnehir’de hâkimiyet kuran ilk Müslüman Türk devleti. Karluk, Çiğil, Yağma ve diğer Türk boylarından meydana gelen Karahanlılar Devleti, devrin İslâm kaynaklarında El-Hâkaniye, El-Hâniye, Âl-i Afrasiyab; başka eserlerde de, Alp-ilig Hanlar, Arslan-Buğra Hanlar unvanlarıyla anılır. Karahanlılar tabiri, batılı şarkiyatlar tarafından, bu sülâlenin kara ünvanını çok kullanmaları sebebiyle verilmiştir. “Kara”, Türkçe’de, kuzey yönünü işaret etmesinin yanında, büyüklük ve yükseklik de ifade eder.
Karahanlılar Devleti, 840 senesinde Uygur Devletinin, Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla, Orta Asya bozkırlarında, Bilge Kül Kadır Han tarafından kuruldu. Kadır Han, Mâveraünnehir’i almak isteyen Sâmânîler Devleti ile mücadele etti. Karahanlılar’ın başlangıç dönemi, ilmî yönden pek açık değildir. Kadır Han’dan sonra, iki oğlundan Bazır Arslan Han, Balasagun’da Büyük Kağan olarak, kardeşi Oğulçak Kadır Han ise, Ortak Kağan olarak Taraz’da devleti idare ettiler. Oğulçak Kadır Han, Sâmânî hükümdarı İsmail bin Ahmed ile devamlı mücadele etti. Sâmânîler, 883 yılında Taraz’da devleti ele geçirince, Oğulçak, Kaşgar’ı merkez yapıp, Sâmânî hakimiyetindeki bölgelere akınlara başladı. Bu akınlar sırasında Oğulçak Kadır Han’ın yeğeni Satuk, Karahanlılar’a sığınan, Ebu Nâsır adlı Sâmânî şehzadesi ve Müslüman din adamları ile tanışarak İslâm dînini kabul etti.
Nuh peygamberin oğlu Yâfes’in torunları olan Türkler, hükümdarlarının Müslüman olmasından sonra, yaradılışlarındaki temizlik ile seve seve ve büyük topluluklar halinde en son ve en mütekâmil din olan İslâmiyeti topluca kabul ettiler. Sekizinci asırda Müslümanlarla tanışıp, içlerinden kısmen bu dini kabul edenlerin bulunduğu Türklerin 10. asırda topluca İslâmiyeti kabulü, netice itibariyle tarihteki birçok hâdiseye yön vermesi bakımından pek önemlidir.
Müslüman olunca Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, doğudaki amcasına karşı mücadelesinde, Müslüman gönüllülerden de faydalandı. Abdülkerim Satuk Buğra Han, 995 senesinde vefat edince Artuç’a defnedildi. Yerine oğlu Musa hükümdar oldu. Onun çok kısa sürdüğü anlaşılan saltanatından sonra hükümdar olan kardeşi Baytaş Arslan Han, doğu kağanı Arslan Han’ı mağlup ederek, sülalenin bu kolunu ortadan kaldırdı ve bütün Karahanlıları birleştirdi. Baytaş Arslan Han, Karahanlı ülkesinde İslâmiyetin yayılması faaliyetlerini tamamlayınca, komşu Türk boylarnı İslâma daveti kendisine gaye edindi.
Baytaş’tan sonra, oğlu ebü’l-Hasan Ali hüükümdar oldu. Bu dönemde devletin batı kısmını kardeşi Buğra Han Harun idare ediyordu. Buğra Han, 990 yılında İsbicâb’ı zaptedip, 992 senesinde Sâmânîlerin merkezi Buhara’ya girdi. Böylece Horasan ve Mâverâünehir, Karahanlıların eline geçti. Şihâbüddevle ve Zâhirüdda’vâ gibi İslâmî ünvanlar kullanan Buğra Han, Kaşgar’a dönerken 996 yılında vefat etti. Yerine Ahmed bin Ali geçti. Halîfe tarafından tanınan ilk Karahanlı hükümdarı Ahmed Han’dır.
Ahmed Han zamanında, Sâmânîler ve onlara bağlı devletçiklerle Karahanlı münasebetini, devletin batı kısmını idare eden İlig Han ünvanlı Nâsır bin Ali sağlıyordu. Özkent’te oturan Nâsır, 996 senesinde Sâmânî kumandanlarından Fâik’in teşvikiyle bu ülke topraklarına sefer düzenledi. Fakat Gazne hâkimi Sebüktekin’in aracılığı ile bu iki devlet, antlaşma yaptı. Bu antlaşmaya göre Sâmânîler, Seyhun sahasını Katvan çölüne kadar Karahanlılara bırakıyor, Fâik de Semerkant valisi oluyordu. Nâsır, 999 senesinde Buhara’yı zaptederek, Sâmânî hânedanı mensuplarını Özkent’e götürdü. Nâsır Han, Gazneli Mahmud ile anlaşınca, Ceyhun nehri iki devlet arasında sınır kesildi. Ayrıca Mahmud Han, aralarındaki dostluğu güçlendirmek için Nâsır’ın kızı ile evlendi. Nâsır, Sâmânîlerin bütün mirasına konmak ve Horasan’ı ele geçirmek istiyordu. Bu yüzden Gazneli Mahmud’un Hindistan seferinden faydalanarak iki koldan Horasan’a girdi ise de yenildi. Hânedan mensubu Hotan Hâkimi Yusuf Kadır Han’dan yardımcı kuvvet alıp, Gaznelilere karşı yeniden askerî harekâta geçti. 1006 senesi Ocak ayının beşinde, Sultan Mahmud’a mağlup oldu. Bu başarısızlık, Karahanlılar arasında aile kavgalarına yol açtı. Nâsır, bağımsızlığını ilan etmek istedi. Nâsır’a karşı, Büyük Kağan Ahmed Han, Gazneli Mahmud’a başvurduysa da, Nâsır bin Ali 1013 yılında vefat etti. Yerine, Arslan İlig ünvanıyla, kardeşi Mensur bin Ali geçti. Büyük Kağan Ahmed Arslan Han’ın hastalığında kendisini büyük kağan ilan eden Mensur Han, kardeşi Muhammed’e de Arslan İlig ünvanını verdi.
Ahmed Arslan Han, Ortak Kağan Yusuf Kadır Han ve Ali Tigin ile birlik olup, hânedanlık kavgasına son vermek için harekete geçti. Ali Tigin, Mensur’a esir düştü. Yedisu bölgesine yapılan düşman karşı, hasta yatağında mücadele eden Arslan Han, Balasagun’a sekiz günlük mesafede, yüz bin çadırdan fazla gayrimüslim göçebeyi mağlup etti. Tufan’a kadar takip ederek ülkesini korudu. Ahmed Han, bu seferden dönüşünde 1017′de vefat etti.
Ahmed Han’dan sonra büyük kağan olan Mensur Arslan Han ise, 1024 senesinde kendi isteği ile saltanatı Yusuf Kadır Han’a bıraktı. Bu sırada Selçuklular’dan yardım alan Ali Tigin, Buhara’yı zaptetti. Yusuf Kadır Han’a karşı, kardeşleri Ahmed ve Ali birleştiler. II. Ahmed, kendisini 1014′te Muizüddevle lâkabıyla büyük kağan ilan etti. Kardeşi Ali ise, Arslan İlig oldu. II. Ahmed Arslan Han; Balasagun, Hocend, Ahsikas, Fergana ve Özkent’e hâkim oldu. Yusuf Kadır Han, Gazneli Mahmud ile görüştü. İki Müslüman Türk devleti arasında dostluk bağları, evlenme yoluyla da kuvvetlendirildi. Bu görüşmede, Karahanlıları ilgilendiren meselelerin yanısıra, Arslan bin Selçuk ve emrindeki Oğuzların da Horasan’a nakledilmesi hususunda karara vardılar. Sultan Mahmud, bir fırsatını bulup, Arslan bin Selçuk’u yakalattı ve Hindistan’da Kalincâr kalesine hapsettirdi. Bu sırada Ali Tigin, bozkırlara kaçtı ve Mahmud’un ülkesine dönmesi üzerine tekrar Buhara ve Semerkand’a hâkim oldu. Yusuf Kadır Han’ın 1032 yılında vefatıyla, oğulları Süleyman, Arslan Han; Muhammed de Buğra Han ünvanlarıyla devletin idaresini ele aldılar. Bu sırada Ali Tigin de Mâverâünnehir’de kendisini Tavgaç Kara Buğra Hakan ilan etti.
Karahanlı hânedanı arasında kıyasıya devam eden mücadele sonucunda, 1042 yılında ülke kesin olarak ikiye ayrıldı. Nâsır bin Ali’nin oğullarından Muhammed Arslan, Kara Hakanlık mevkiinde Büyük Kağan ve İbrahim de Tavgaç Buğra Kara Hakan ünvanını alarak, Batı Karahanlılar devletini meydana getirdiler. Yusuf Kadır Han’ın oğulları da, Doğu Karahanlı devletini idare ettiler.
Doğu Karahanlılar Devleti
Karahanlı Devleti ikiye ayrılınca; Büyük Kağan ünvanıyla, Şerefüddevle lâkaplı Ebû Şüca Süleyman bin Yusuf, merkezi Balasagun ve Kaşgar’ı kendine bırakıp, kardeşlerinden Buğra Han Muhammed’e, Taraz ile İsficab’ı, Mahmud’a ise Arslan Tigin ünvanıyla ülkenin doğusunu verdi. 1043 yılında yapılan aile toplantısında ayrıca, eski Büyük Kağan II. Ahmed Han’a da Mâverâünnehir mülk olarak verildi. Fergana’nın bir kısmı zaptedilerek, Bulgar ile Balasagun arasında yaşayan, on bin çadırdan meydana gelen Türkler, 1043 senesi güzünde, topluca İslâmiyet’i kabul etti.
İslam dininin esaslarına sıkıca bağlı, âdil bir hükümdar olan Süleyman Han, ilim âşığı ve âlimlerin koruyucusuydu. 1056′da kardeşi Ortak Kağan Buğra Han, Büyük Kağan Süleyman Han’la anlaşmazlığa düştü. Muhammed Han, Süleyman Han’ı hapsettirip, büyük kağanlığını ilan etti. On beş ay hükümdarlık yapan Muhammed Han, mevkiini büyük oğlu Hüseyin’e bıraktı. Hüseyin Han’ı, kardeşi İbrahim tahttan indirtip, 1057′de Büyük Kağan oldu. İbrahim Han, 1059′da, hânedandan Yınal Tegin tarafından öldürülünce, Tuğrul Kara Han ünvanlı Mahmud bin Yusuf başa geçti. Mahmud Han (1059-1074, Ortak Kağan Tabgaç Buğra Kara Han ve Hasan bin Süleyman, kaybedilen toprakları geri almak için harekete geçtiler. 1068 yılında iki taraf arasında yapılan antlaşma ile, Seyhun hudut kesilerek, Fergana, Doğu Karahanlılara bırakıldı. 1074′te Mahmud Han’ın yerine, oğlu Ömer geçti ise de, ancak iki ay hükümdarlık yapabildi. Büyük Kağan olan Buğra Han Hasan bin Süleyman (1074-1103) devrinin ilk yıllarında; Buge Budraç kumandasındaki Yabaku ve Basmılların da aynı safta olduğu yedi yüz bin düşmana karşı, Ömer bin Mahmud kumandasındaki kırk bin Müslüman askeriyle, büyük bir zafer kazanıldı.
Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah (1072-1092), 1082′de Mâverâünnehir’i zaptedip Özkent’e gelince, Doğu Karahanlı hükümdarı Hasan Han, onun hâkimiyetini tanıdı. Hasan Han’dan sonra oğlu Ahmed (1103-1128), hükümdar olup, Abbâsî Halifeliği ile münasebetlerde bulundu. Halife Mustahzırbillâh (1094-1118), Ahmed Han’ın istediği beratı verip, ona “Nûruddevle” demiştir. 1128′de Karahıtayları, Kaşgar kenti yakınlarında mağlup eden Ahmed Han, onların batıya doğru ilerlemelerini durdurdu.
Ahmed Han’dan sonra 1128′de hükümdar olan oğlu İbrahim, Karahıtaylardan yardım alarak, rakiplerini yendi. Karahıtaylar, II. İbrahim Han (1128-1158) devrinde Balasagun’u zaptedince, merkez, Kaşgar’a taşındı. Karahıtaylar, kendilerine isyan eden Karlukların üzerine onu gönderdi. 1158′de de, öldürülen II. İbrahim Han’ın yerine oğlu Arslan Han ünvanlı Muhammed ve sonra da torunu Ebü’l-Muzaffer Yusuf geçti. Yusuf Han, 1205′te vefat ettiği sırada, oğlu Ebü’l-Feth Muhammed, Karahıtaylı Kür Han’ın yanında rehin bulunuyordu. Nayman Devleti kurucusu Küçlük tarafından 1207′de kurtarılan Ebü’l-Feth Muhammed, daha sonra Kaşgar’a gönderildi. ancak, Kaşgar’a varmadan, şehirdeki beyler tarafından yolda öldürüldü (1211). Bu durum, Küçlük’ün Karahanlı merkezini işgal edip, katliâm yaptırmasına sebep oldu.
Hânedanlık içi mücadele neticesinde bölünen Doğu Karahanlılar, Moğol Naymanlarca işgal edilerek, hâkimiyetlerine son verildi. Böylece Türk milletine ve İslâma büyük hizmetleri olan Doğu Karahanlılar Devleti, tarihe karıştı.
Batı Karahanlılar Devleti
Karahanlı Devleti ikiye bölününce, Batı Karahanlı Hanlığı, Mâverâünehir ve Hocend’e kadar batı Fergana’yı içine almaktaydı. Büyük Kağanın merkezi, önceleri Özkent, sonraları Semerkand oldu.
Bu devletin ilk hükümdarı I. Muhammed Han, 1052 senesinde vefat edince yerine kardeşi Ortak Kağan İzzü’l-umma Ebu İshak İbrahim Tavgaç Han geçti. Tavgaç İbrahim Han, Doğu Karahanlılardan Şaş, İlak gibi hudut şehirleri ile Fergana’nın bir kısmını aldı. İbrahim Han, âlim olup, iyi bir hükümdardı. Devletin idaresi için lüzumlu kanunları tanzim edip, hırsızları tamamen ortadan kaldırdı. Ahalinin menfaatlerini koruyup, piyasayı düzeltti. Âlimlerin sohbetinde bulunup onların tasvibini almadan kanun koymadı. İbrahim Han, Ortak Kağanken, devlet aleyhinde faaliyetlerde bulunan İsmâilîleri, dâhiyane bir siyasetle ortadan kaldırdı.
İbrahim Han’dan sonra, oğlu Şemsü’l-Mülk Nasr hükümdar oldu. Şaş ve Tünhas hâkimi Şuayb, yeni hükümdara isyan etti. Nasr Han, bu isyanı bastırdı. Bu karışıklıktan faydalanan Doğu Karahanlılar, İbrahim Han’ın zaptettiği yerleri geri almaya çalıştılar ise de, bu mücadele bir antlaşma ile sona erdi. Daha sonra I. Nasr Han, Selçuklular tarafından zaptedilen yerlerin alınması için bir hareket başlattı. Fakat Melikşah’ın Semerkand’a gelmesiyle sulh yapılıp, akrabalık tesis edilerek meseleler halledildi. Nasr Han da, âlimlere hürmet edip, ilim merkezleri inşa ettirdi. Ticaretin gelişmesi için sosyal hayatın bütün lüzumlu müesseselerini içine alan iki ribat yaptırdı.
1080 senesinde Nasr’ın vefatı üzerine, oğlu Ebu Şüca Hızır hükümdar oldu. Hızır Han’ın saltanatı bir yıl kadar sürdü. Yerine geçen Ahmed Han devrinde ulema ile hükümdar arasında bir anlaşmazlık oldu. Bu sırada, Selçuklu Sultanı Melikşah, önce Buhara’yı sonra da Semerkand’ı zaptetti ve Ahmed Han’ı Özkend’de esir alıp İsfahan’a götürdü. Bunun sonucu, Karahanlı ordusunun temelini teşkil eden Çiğil Türklerinin kumandanı Yakub bin Süleyman, Semerkand’a davet edilip hükümdar ilan edilerek, Selçuklulara karşı bir ayaklanma başlatıldı. Bunun üzerine Melikşah, ikinci defa Semerkand seferine çıktı. Bu sefer sonunda Karahanlı devleti, Selçuklulara bağlandı. Karahanlı devlet adamları, Mesud bin Muhammed’i hükümdarlığa getirdi.
Birinci Mesud’un hükümdarlığı devrine ait bir bilgi yoktur. Mesud Han’dan sonra, Selçuklu sultanı Berkyaruk, arka arkaya üç hükümdar tayin etti. Bunlardan üçücüsü olan Cebrâil Han, Selçuklu şehzadeleri arasındaki saltanat kavgalarından faydalanarak, Horasan’ı ele geçirmek istedi. Bu sırada Horasan valisi olan Sencer, Tirmiz şehri için yapılan savaşı kazandı ve Cebrâil Han’ı esir alıp, 1102′de idam ettirdi. Bu zaferden sonra Sultan Sencer, Mâverâünnehir’i yeniden teşkilatlandırdı. Karahanlı sülalesinden olup, Selçuklu sarayında büyüyen yeğeni Muhammed bin Süleyman’ı Arslan Han ünvanıyla Semerkand’da büyük kağan ilan etti. Dayısı Sultan Sencer’in yardımıyla isyanları bastıran II. Muhammed Han, düşmanlarına karşı seferler düzenledi. II. Muhamed Han, saltanatının son zamanlarında felç oldu. Çıkan iç isyanları bastırmak için Selçuklulardan yardım istedi. Fakat yardım gelmeden isyanı bastırınca, Selçuklu yardımını geri çevirdi. Bu durum Sultan Sencer’i kızdırdı. 1130 senesinde Semerkand’a gelen Sultan Sencer, Muhammed Han’ı Merv’e götürdü. Muhammed Han, 1132′de orada vefat etti.
Sultan Sencer, Muhammed Han’ın ölümünden sonra Batı Karahanlı tahtına sırasıyla, Ebü’l-Meâlî el-Hasan bin Ali, Ebu Muzaffer İbrahim bin Süleyman ve Mahmud bin Muhammed’i tayin etti. II. Mahmud Han, Karahıtaylar’la 1137 senesi yazında Hocend yakınında yaptığı muharebeyi kaybedip Semerkand’a çekildi. Karluklar ile ülke içinde anlaşmazlık çıkıp, Sultan Sencer’den yardım isteyince, Karluklar da Karahıtaylara müracaat etti. Sultan Sencer ve II Mahmud Han, 8 Eylül 1141 tarihinde Katvan Muharebesi’nde Karahıtaylar’a yenilip, Horasan’a çekildiler. Karahıtaylar, bütün Mâverâünnehir’i istila edip, Mahmud Han’ın kardeşi Ortak Kağan Tavgaç Buğra Han İbrahim bin Muhammed’i Büyük Kağan ilan ettiler. III. İbrahim Han, Karlıklar ile anlaşmazlığa düşünce, Buhara yakınlarındaki Kallabâz Muharebesinde öldürüldü. Yerine geçen oğlu Mahmud Han, Horasan’a çekildi ve vefatına kadar orada kaldı. Sultan Sencer’in ölümünden sonra Oğuzlar, II. Mahmud Han’a hükümdarlık teklif ettiler. O, önce oğlu Muhammed’i gönderdiyse de, bir süre sonra Oğuzlar’ın hükümdarı oldu. Sultan Sencer’in eski kumandanlarından Nişabur valisi Müeyyeddevle Ay aba, 1163 yılında Horasan’ı ele geçirmek arzusuyla hareket edip, II. Mahmud Han ve oğlu Muhammed’i esir alarak gözlerine mil çektirip hapse attırdı. Baba-oğul, 1164 senesinde hapisteyken vefat ettiler. II. Mahmud ve iki oğlunun hapiste vefatları ile, Karahanlılar’ın hâkimiyeti Ali Tegin’in soyundan gelenlere geçti.
III. İbrahim Han’a halef olan Ali tegin ailesinden Ali bin Hasan, Karluklar ile mücadele edip, reisleri Paygu Han’ı öldürterek, onları iskâna mecbur ve askerlikten men etti. Fakat bu hareketi isyanlara sebep oldu. Ülkedeki isyanları Buhara’daki Hanefî âlimi Muhammed bin Ömer’in vasıtasıyla yatıştıran Ali Han, 1160 senesinde vefat edince, yerine kardeşi Ebü’l-Muzaffer Mesud bin Hasan geçti. II. Mesud Han, iç işlerini düzene soktu. Sarayını âlim ve şairlere açıp ilmin hâmisi oldu. 1178 yılında vefat eden II. Mesud Han’ın yerine kardeşi Fergana hâkimi Hüseyin bin Hasan’ın oğlu İbrahim bin Hüseyin hükümdar oldu. Önce Feryun’da, sonra da Semerkand’da hüküm süren IV. İbrahim Han, Nuretüddünya ve’d-dîn Kılıç Tavgaç Küç Arslan Han ünvanlarıyla büyük kağan oldu. Onun vefatıyla yerine oğlu 1204 senesinde büyük kağan oldu. Osman Han, tedbirli bir insandı. Önce Karahıtaylara tâbi olmasına rağmen, Müslüman Gurlular’ın, Moğollar tarafından yok edilmesini engellemek için gayret sarfetti. Karahıtaylı saldırısına karşı Muhammed Harezmşah ile iyi ilişkiler kurdu. Muhammed Harezmşah’ın kızı ile evlenip, âdet olduğu için bir yıl Harezm’de kaldı. 1211 senesinde Semerkand’a dönen Osman Han, Karahıtaylar’ın gücünden çekinerek onlarla ittifak kurdu. Bu hareketi, Muhammed Harezmşah’ın Mâverâünnehir’i almasına sebep oldu. Yakalanan Osman Han, idam olundu (1212). Osman Han’ın ölümü ile, Batı Karahanlı Devleti sona erdi.
Fergana Kağanlığı
1141 yılında Batı Karahanlı Devleti, Karahıtaylar’ın istilasına uğrayınca, Fergana’da merkezi Özkend olmak üzere müstakil bir Karahanlı devleti kuruldu. İlk hükümdarı, Gelâleddünye ve’d-dîn Hüseyin bin Hasan olup, Fergana kağanları, Türkçe Tuğrul Kara Hakan ünvanını taşırlardı. Ünvanlarında Türk kelimesi de kullanan Fergana Kağanlığı, 1211 veya 1212 senelerinde, Muhammed Harezmşah’ın tâbiiyetine girdi.
Karahanlı Devleti, daha ilk kuruluş yıllarında, tarihî Türk devlet idaresi geleneğine uygun olarak iki büyük idarî kısma bölündü. Bunlardan doğuda kalan kısmın başında hakan bulunur ve her türlü idarî yetkiyi elinde bulundururdu. Batı kısmını ise hakanın hükümranlığı altında, aynı aileden bir han, ona bağlı olarak idare ederdi. Karahanlı devlet teşkilatında, bu büyük ve ortak kağanın yanında, hanedana mensup dört alt kağan ile altı hükümdar vekili vardı. Rütbeler, kademe kademe yükselme esasına göreydi. Her rütbenin değişebilen ünvanları olurdu. Türkçe ünvanların değişmesine rağmen, İslâmî ünvanlar değişmezdi. Hükümdar vekilleri, İrken, Sagun, İnanç ünvanlarını taşırlardı. Hükümdarların yanında “Yuğruş” denilen bakanlar kurulu bulunurdu. Yüksek devlet memuriyetlerinde, başkumandana “subaşı”, maliye bakanına “ağıcı”, saray hâcibine “tayangu” veya “bitikçi” denirdi.
Karahanlılar’da ordu: Selçuklular’da olduğu gibi başlıca dört ana bölümden meydana gelirdi. Bunlar, saray muhafızları, hâssa ordusu, hanedan mensupları ile valiler ve diğer devlet adamlarının kuvvetleri, devlete bağlı Türk teşekküllerine mensup kuvvetlerdi.
Kültür ve Medeniyet: Türk an’anesine göre kurulan Karahanlı Devleti, 10. asırda İslâmiyeti kabulüyle, ilk İslâmî Türk eserlerini meydana getirdi. Hakanî Türkleri adını taşıyan Karahanlılar, Türkler’in millî kültür ve sanat geleneğini ve istidadının güçlü özelliklerini bütünüyle İslâma adayıp bu ilham ile yeni bir üslubun kurucusu oldular. Karahanlı hükümdarlarının ilme hayranlığı, âlimlere saygısı ve onları korumaları neticesinde Türkistan, Mâverâünnehir şehirleri birer medeniyet, kültür beşiği haline geldi. Doğu Karahanlılar devrinde Balasagunlu Yusuf Has Hâcib Kutadgu Bilig, Kaşgarlı Mahmud Dîvanü Lügati’t-Türk, İmam-ı Ebü’l-Fütuh Abdülgafur Tarih-i Kaşgar adı ile, Türk dili, edebiyatı, kültürü ve tarihi için çok mühim eserler yazdılar.
Büyük İslâm hukukçu ve âlimleri, Karahanlılar zamanında yetişti. Bunlardan bazıları şunlardır: Burhâneddin Mergınânî, Şemsü’l-Eimme Serahsî, Şemsü’l-Eimme Hulvânî, Ebu Zeyd Debbûsî, Fahrü’l-İslâm Pezdevî, Sadrüşşehîd, Kâşânî, Ömer Nesefî, Sirâcüddîn Uşî.
Şâh-i Türkistan denilen Ahmed Yesevî hazretleri, İslâm dininin göçebe Türkler arasında yayılmasına hizmet etmiş olup, bugün bile, Rusya, Bulgaristan, Çin ve İran’daki Türkler’in Türklüklerini ve İslâmlıklarını korumalarında tesiri vardır.
9-Gazneliler
Türkler’in tarih boyunca yayıldıkları ve devletler kurdukları ülkelerden birisi de Afganistan’dır. Türkler bu bölgede M.Ö. II. yüzyıldan itibâren devletler kurmağa başlamışlardır. Bu Türk devletlerinden biri olan Gazneliler, isimlerini başkentleri Gazne şehrinden almışlardı, ancak bu devlet tarîhî kaynaklarda Yemînîler ve Sebükteginîler olarak da zikredilmişlerdir.
Sâmânî Devleti (1005)’nin en parlak devrinde büyük sayıda Türk grupları Mâverâünnehir yoluyla İslâm dünyasına getirilmekteydi. Bunların büyük kısmı Abbâsî Halîfeleri ve eyâletlerdeki Arab ve İranlı vâlilerin hizmetinde asker veya muhâfız kuvveti olarak hizmet görmekteydiler. Böylece 9 ve 10. yüzyıllar esnâsında Türk askerlerinin İslâm dünyasının doğu ve merkezî kısımlarına tedrîcî bir girişi vardı. Bu sırada İran’daki iki büyük hânedân, Büveyhîler ve Sâmânîler mahallî kuvvetlere ilâve olarak Türk askerlerini kullanmağa başlamışlardı.
Nitekim 912 yılından sonra Sâmânî Devleti’nin vâlîleri ve kumandanları arasında Türk isimlerine de tesâdüf edilmeye başlamıştı. Bu Türklerin İran dünyâsında askerî lider ve vâliler olarak seçkin bir sınıf teşkil ettiler. Merkezî hükümetin otoritesi zayıfladığı anda, bu Türk kumandanlar devlet içinde kuvvet ve kudreti ele geçirerek yarı-bağımsız bir şekilde hüküm sürüyorlardı.
Sâmânî Devleti zayıflamaya başladığı sırada Sîmcûrîler, Kara Tegin İsficâbî ve Baytuz gibi Türk âile ve kumandanlar bazı bölgede hâkimiyet kurmuşlardı.
Nitekim Gazneliler de, Sâmânî Devleti’nin dağılma ve saray isyanları devresinde durumdan yararlanarak ortaya çıkan Türk âilelerinden birisidir. Sâmânî Devleti içinde Türklerin en mühim şahsiyetlerinden biri olan Horasan orduları kumandanı Alptegin, 961′de Vezîr Ali Muhammed Bel’amî ile birleşerek kendi adayını zorla Sâmânî tahtına oturtmak istedi. Fakat bu arzûsunda başarısızlığa uğradı. Alptegin, bu başasırızlıktan sonra, beraberindeki çok az bir kuvvetle, Doğu Afganistan’daki Gazne şehrine çekilmeğe mecbur kaldı ve mahallî bir hânedân olan Levikleri bertaraf ederek adı geçen şehre hâkim oldu (962). Bu sûretle Gazneliler Devleti’nin temeli atılmış oluyordu.
Gazne şehrinin bulunduğu Afganistan’ın bu bölgesinde Türklerin mevcûdiyetinin İslâm’dan daha önceki devrelere dayandığını kısaca belirtmiştik. Bu bakımdan Gazneliler Devleti sadece Alptegin’in beraberinde getirdiği Türk askerlerine dayanmamaktadır. Muhakkak ki, bu bölgeye önceden gelenler devlete bir temel olmuş, daha sonra kuzeyden gelecek Türkler de Gazneliler’in gelişmesini sağlamıştır.
Levik Hânedânı Gazne’yi kolay kolay elden bırakmamış, Alptegin (öl. 963)’e halef olan oğlu Ebû İshak İbrahim zamanında (966) bu şehri ele geçirmiştir. Ebû İshak, Sâmânî Emîri’nin yardımı ile Gazne’ye tekrar hâkim oldu. Bu sâyede Sâmânîler bu bölge üzerinde hiç olmazsa ismen hâkimiyet kurdular. Ebû İshak İbrahim’in oğlu olmadığından ölümünden sonra devletin başına Türk kumandanlarının geçtiğini görüyoruz. Bunlardan birincisi Bilge Tegin idi.
Bilge Tegin, Gerdiz Kalesi’ni kuşattığı sırada ölmüş (974-5), yerine Böri Tegin (veya Pîrî Tegin) geçmişti. Ancak Böri Tegin’de Gazne’de fazla hüküm sürmemiş, kabiliyetsizliği sebebiyle, Türkler tarafından görevinden uzaklaştırılarak yerine Alptegin’in en çok güvendiği taraftarlarından biri olan Sebüktegin geçirilmişti (977).
Sebüktegin, oğlu Mahmud’a bırakmış olduğu Pend-name’sine göre, şimdi Kırgızistan hudutları içinde bulunan Isık-göl sahillerindeki Barshân bölgesinde dünyaya gelmişti. O’nun Karluk Türkleri’ne bağlı boylardan birine olması çok muhtemeldir. Sebüktegin’in başa geçmesiyle Gazneliler Devleti, hükümdarlığın babadan oğula geçtiği bir hânedânın idâresi altına girmiş oldu. Bir diğer yönüyle Gazneliler Devleti’ni, kuruluş yıllarında yöneten Türk kumandanların yerine artık bir hânedân almış oluyordu.
Sebüktegin, görünüşte Sâmânîlerin bir vâlisi olarak hareket etmesine rağmen, bağımsız Gazneliler Devleti’nin temeli kuvvetli bir şekilde onun zamânında atılmıştı. Çok geçmeden Türklerin kudreti Gazne’den doğu Afganistan’daki Zâbulistân bölgesine yayıldı. Şüphesiz 5 ve 11. yüzyıla kadar merkezî Afganistan’daki Gûr’un erişilmez dağlık bölgelerinde putperestlik devam etmişti. Sebüktegin, Zâbulistân asîlerinden birinin kızıyla evlenerek buradaki mahallî duyguları kendi tarafına çekmeye çalıştı.
Sebüktegin, devletin devamlılığını emniyet altına almak için en iyi yolun dinamik bir genişleme siyâseti izlemek olduğunu görmüş olmalıdır. Nitekim iktidâra geçtikten sonra rakip Türk gulam grupların bulunduğu Büst şehrine bir sefer düzenleyerek ele geçirdi. Aynı zamanda kuzey-doğu Belucistân’daki Kusdar bölgesini Gazneli topraklarına ilâve etti. O hâkimiyetini Toharistân ve Zemîndâver’e kadar genişletmiş ve daha sonra gözlerini Hindistan’a çevirmişti.
Onuncu yüzyılda Lâğân ve Kâbil’e kadar aşağı Kâbil vâdisi kudretli Vayhand Hindûşâhî hükümdârlarının hâkimiyeti altında idi. Bu hükümdârlar İslâm’ın kuzey Hindistan’da yayılmasına bir engel teşkil ediyorlardı. Neticede takriben 986-7′de Kâbil-Lâğmân bölgesindeki çetin savaşlardan sonra Hindûşâhî Râcâsı mağlûb edildi ve Sebuktegin Kâbil nehri boyunca Peşâver’e kadar ilerlemeye ve orada İslâmiyet’in tohumlarını ekmeğe muvaffak oldu.
Sebüktegin’in bundan sonra Sâmânîlerin iç siyâsetinde önemli rol oynamağa başladığını görüyoruz. Türk kumandanlarından Ebû Ali Sîmcûrî ve Fâik ittifâkına karşı, Sâmânî emîri Nûh b. Mansûr, Sebüktegin’i yardıma çağırmıştı (994). Sebuktegin ve oğlu Mahmud Horasan’a gelerek bu isyancıları mağlûb ettiler (995). Bunun neticesinde Sâmânî emîri onlara unvanlar ve ayrıca Mahmûd’a da Horasan orduları kumandanlığını vermişti. Sebüktegin, Gazneli Devleti’nin temellerini sağlam bir şekilde attıktan sonra 997 yılında öldü.
Sebüktegin daha hayatta iken küçük oğlu İsmail’in, tahta çıkmasını kararlaştırmıştı. Ancak yetenekli ve kudretli bir şahsiyete sâhib bulunan büyük oğlu Mahmûd bu kararı dinlemeyerek mücâdeleye girişmiş ve İsmâil’i mağlûb ederek Gazneliler tahtını ele geçirmişti. Mahmûd daha sonra Sâmânî Devleti’nin iç işlerine karıştı. Ayrıca Sâmânîler tarafından tanınmayan Bağdad Abbâsî halîfe el-Kâdir Billâh adına hutbe okuttu.
Halîfe ona Yemîn ed-Devle Emîn el-Mille lâkabını verdi. Diğer taraftan artık Sâmânî Devleti yıkılmak üzere idi. Nitekim 999 yılında Karahanlılar bu devleti ortadan kaldırdılar. Gazneliler ve Karahanlılar bu devletin topraklarını paylaştılar. Mahmûd, Horasan’da iktidârını sağlamlaştırdıktan sonra Sâmânî Devleti’nin hudud bölgelerini, yani Sistân, Cüzcân, Huttal ve Hârezm’i kendi kontrolü altına aldı.
Mahmûd daha sonra bu zamana kadar putperestliğin hâkim olduğu bir bölge olan Gûr’u kontrol altına almağa çalıştı. Buraya birincisi 1011 ve ikincisi 1020′de iki sefer tertiplendi ve bazı mahallî reisler zorla itâat altına alındı. İslâm dîninin esaslarını öğretmek için bölgeye hocalar bırakıldı. Fakat Gûr, Gazneliler tarafından alsâ tam olarak itâat altına alınmamış ve İslâm’ın bu bölgede yayılması ağır bir seyir tâkip etmiştir. Sultan Mahmûd Sâmânî Devleti topraklarının büyük bir kısmı üzerinde hâkimiyetini kabul ettirdikten sonra, Hindistan’a seferler yapmağa ve burada İslâm dînini yaymağa başladı. Yeni ve gelişmekte bulunan başkent Gazne’nin kuzey Hindistan ovalarına hâkim yüksek bir yaylanın tepesinde bulunması bu seferlerin yapılmasında büyük kolaylıklar sağlıyordu.
Mahmûd, Hindistan’a on yedi sefer yaptı, bu seferler onun saltanatının büyük bir kısmını doldurmuştur. Sultan’ın Hindistan seferlerinin en önemlisi, 1025-6′daki Somnât seferi idi. Bu sefer sonunda kazandığı zaferin yankıları sür’atle İslâm dünyâsında yayıldı ve Sultan Mahmûd’un Sünnî İslâm dünyâsının kahramanı olmasına yardım etti. Abbâsî Halîfesi tarafından sultan ve âilesine yeni şeref unvanları verildi.
Sultan Mahmûd, zaman zaman Karahanlılar Devleti ile de savaşmış ve onlara üstünlüğünü kabul ettirmiştir (bk. Karahanlılar kısmı). Hayatının son yıllarında ise Türkmenlerin Âmu-Deryâ (Ceyhun)’yı geçerek Horasan’a yerleşmelerine izin vermiş, fakat daha sonra Türkmenlerin bu bölgedeki halkı rahatsız etmeleri üzerine onları mağlûp etmişti. Ancak Türkmenlere Horosan’da yerleşme izni vermesi Gazneliler Devleti için ileride büyük bir tehlike teşkil etmiştir.
Mahmûd, batı yönünde de devletini genişletmiş ve Irak’daki Büveyhîleri mağlûp ederek Irak-ı Acem’i kendi imparatorluk sınırları içine katmıştı. Sultan Mahmûd 1030 yılında Gazne’de öldü. Sultan unvanını ilk olarak kullanan hükümdârın Mahmûd olduğu rivâyet edilmiştir. O çağdaşlarının nazarında nasıl şöhretini Hindistan’da İslâm dînini yaymakla kazandı.
Sultan Mahmûd’un ölümünden sonra Gazneliler Devleti’nde tekrar taht mücâdelesinin başladığını görüyoruz. Neticede Mes’ûd, kardeşi Muhammed’i mağlûp ederek Gazneliler Devleti’nin başına geçti. Muhammed’in gözlerine mil çekilerek hapsedildi. Mes’ûd, iyi ve cesur bir askerdi. Ancak şiddete taraftar olması ve içkiye düşkünlüğü sebebiyle devlet idâresinde babası kadar başarılı olamadı.
Sultan Mes’ûd, birçok husûslarda babasının kuvvetli karakterinden yoksundu. Maiyeti onun keyfî hareket ve avâreliğinden şikâyetçi idiler. Mes’ûd babasının Hindistan’daki başarısını korumakta kararlıydı. Ancak Karahanlılar Ali Tegin ve Selçuklu tehlikesi karşısında buraya babası kadar çok sayıda sefer tertibleyemedi. Yine de 1033′de bir sefer tertipleyerek Sarsûtî veya Sarsâva kalesini zapt etti.
Daha sonra, Selçuklu tehlikesinin artmasına rağmen, 1037-38 kışında Delhi yakınındaki Hansî kalesine yapılan bir seferi bizzat yönetmekte ısrar etti ve bu kaleyi de ele geçirdi. O Hindistan’a yaptığı seferlerde başarı kazanmasına rağmen, Selçuklular karşısında büyük bir muvaffakiyet elde edemedi.
Neticede, Tuğrul Bey ile Dandanakan’da karşılaştı ve üç gün süren bir savaştan sonra ağır bir yenilgiye uğradı (1040). Mes’ûd, Selçuklular’a karşı koyamamak korkusu ile ailesini ve hazinelerini toplayarak Hindistan’a doğru çekildi. Ancak bu yolculuk sırasında bir ayaklanma sonucu tahttan uzaklaştırılarak kör kardeşi Muhammed ikinci kez tahta çıkarıldı. Mes’ûd ise öldürüldü (1041).
Mes’ûd’un oğlu Mevdûd, babasının intikamcısı ve taht iddiacısı olarak ortaya çıktı ve mücâdelesinde başarılı oldu. Amcası Muhammed ve taraftarlarını mağlûp ederek Gazneliler Devleti’nin başına geçti (1041). Ancak Mevdûd’da Gazneliler Devleti’nin duraklama devrinin kaderini değiştirecek meziyetlere sahip değildi.
O, gerek Hindliler ile ve gerekse Selçuklular ile mücâdele etti ve Selçuklu akınlarını geçici olarak durdurabildi. Mevdûd, komşu devletler ile bir ittifâk meydana getirerek Selçuklular üzerine yürüdüğü bir sırada öldü (1049).
Medûd’da sonra kısa sürelerle oğlu II. Mes’ûd ve I. Mes’ûd’un oğlu Ali tahta geçtiler. 1050 yılının başında Gazneliler tahtında Mahmûd’un oğlu Abdurreşîd’i görüyoruz. Fakat 1053 yılında Tuğrul adındaki bir Türk kumandan Abdurreşîd dahil on bir şehzâdeyi öldürerek Gazneliler Devleti’nin başına geçti.
Ancak onun hâkimiyeti de çok kısa sürmüş ve yine bir Türk kumandan tarafından öldürülmüştü. Daha sonra Gazneliler tahtına I. Mes’ûd’un oğlu Ferruhzâd geçirildi. Sultan Ferruhzâd Selçuklular ile başarıyla mücâdele etmiş ve 1059 yılında ölmüştür. Tahta geçen kardeşi İbrâhîm devrinin en önemli olayı, hiç şüphesiz uzun yıllar devam eden Selçuklu-Gazneli mücâdelesinin bir barış ile sona erdirilmesi idi (1059).
Sultan İbrâhîm, babasının ve dedesinin zamanındaki Gazneliler Devleti’nin parlaklığını yeniden sağlamaya çalışmış ve bu barış sırasında Selçuklu sultanları ile eşit şartlarla müzâkereye girmişti. Daha sonra iki hânedân arasında evlilik münâsebetleri ile bu barış daha da sağlamlaştırıldı.
Sultan İbrâhîm, Hindistan’da bazı kaleler zaptetmiş ve Gûrluların çağrısı üzerine Gûr bölgesini hâkimiyeti altına almıştı. Sikkeleri üzerinde ilk defa sultan unvanı görülen Gazneli hükümdarı İbrâhîm idi. Onun saltanatı kırk yıl sürmüş ve 1099′da ölmüştür.
Sultan İbrâhîm’in yerine oğullarından III. Mes’ûd geçti. Bu hükümdâr devrinde daha çok Hindistân seferi göze çarpıyor. III. Mes’ûd’un 1115 yılında ölümünden sonra, oğlu Şirzâd bir yıl kadar Gazneliler tahtında hüküm sürdü. Daha sonra III. Mes’ûdun oğulları arasında taht mücâdelesinin başladığını ve Gazneli Devleti’nin iç işlerine Selçuklular’ın karıştığını görüyoruz. Şirzâd’dan sonra tahta Arslan-şâh geçti ise de, kardeşi Behrâm-şâh Selçuklu ailesinden Horasan melîki olan Sencer’in yardımını sağlayarak Gazneliler tahtına sâhip oldu (1117). Arslan-şâh önce Hindistan’a geçmiş, sonra Gazneliler tahtı için yeniden mücâdeleye girişmişse de bu uğurda hayatını kaybetmiştir (1118).
Sultan Behrâm-şâh, Hindistan’da daha çok isyancılar ile uğraştı. 1134 yılında önceden ödemeyi kararlaştırdığı yıllık 250.000 dinar vergiyi göndermemesi, Selçuklu sultanı Sencer’in, Gazne üzerine yürümesine sebep olmuştu. Sultan Sencer Gazne’ye kadar ilerlemiş ve Hindistan’a kaçan Behram-şâh’ı affederek yine Gazneliler Devleti hükümdârı olarak bırakmıştı (1136). Behrâm-şâh devrinin olayları arasında Gaznelilerin, Gûrlular ile olan münâsebetleri de dikkati çekmektedir.
Gittikçe kuvvetlenen Gûrlular, nihâyet bir intikam vesîlesi ile Gazne şehrini yaktılar (1151). Behrâm-şâh, yeniden Gazne’ye hâkim oldu ise de (1152), onun zamanı artık Gazneliler Devleti’nin çöküş içine girdiği bir devre idi. Behrâm-şâh, 1157 yılında öldü ve yerine oğlu Hüsrev Şâh geçti.
Sultan Sencer’in Oğuzlar tarafından esir edilmesinin yarattığı kargaşa (1153-1157) ve Gazneliler’in bu Selçuklu sultanının yardımından mahrûm kalması Gûrluların işine yaramış ve bundan yararlanarak süratle hâkimiyetlerini genişletmişlerdi. Neticede Hüsrev-şâh Gazne’yi terk ederek Lahor şehrine yerleşti. Gazneliler bundan sonra Hindistan’daki toprakları üzerinde hüküm sürebildiler. Hüsrev Şâh 1160′da Lahor’da öldü ve yerine oğlu Hüsrev Melik geçti. Nihayet Gûrlular bir hile ile onu esir ederek Gazneliler Devleti’ne son verdiler (1186-7).
Gazneliler devri, kültür bakımından da parlak geçmiştir. Sultan Mahmud ve oğlu Mesud saraylarında devrin en büyük kabiliyetlerini toplamaya çalışmışlar, şairlere hürmet ve sevgi göstermişlerdi. Sultan Mahmud’un sarayında dört yüz şairin bulunduğu rivayet edilmektedir. Edebiyattan başka tarih yazıcılığı da Gazneliler’de çok önem taşımaktaydı. Sultan Mahmud Harizm’i ele geçirdiği zaman ortaçağın büyük bilim adamlarından Biruni’yi Gazne’ye getirtmişti.
Böylece, Biruni, Hindistan’a yapılan Gazneli seferlerine katılma şansı buldu. Onun büyük eseri “Tahkik mâli’-Hind” bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu eser Hinduların inanç ve adetlerini tarafsız olarak inceleyen ilk İslamî eserdi. Bu eserde Hind din, ilim ve coğrafyası hakkında çok geniş bilgi bulunmaktadır.
Gazneli sultanlar, mimari faaliyetleri ile de dikkat çekmişlerdir. Sultan Mahmud ve Mesud dönemi eserlerinden pek azı bugüne kadar gelebilmiştir. Mahmud, halkın yararı için çarşı, köprü, su yolu ve kemerleri ile camiler yaptırmıştır. Sultan Mesud’un kendisi de zaten yetenekli bir mimardı ve yaptırdığı bir sarayın planını kendisi çizmişti.
Gazneliler’in, Türk ve İslâm tarihindeki başlıca rolü, kuzey Hindistan’ın fütühâtına yol açarak İslâm dînine Pencâb’da kuvvetli bir dayanak noktası elde etmesi ve daha sonraki Hindistan fetihlerine bu sûretle sağlam bir zemin hazırlamış olmasıdır. Ayrıca Gazneliler, Hind dünyâsı kültürü ile doğrudan doğruya temas kuranlar olarak târîhe geçmişlerdir.
Yıllar sonra, Pakistan Devleti’nin kurulmasında da birinci derecede etken olmuşlardır. Sultan Mahmûd ve Mes’ûd’un şahsiyetleri ise halkın zihninde büyük Müslüman ve halk kahramanları olarak yerleşmişti. Mahmûd, daha sonraki İran edebiyâtında da meşhûr bir şahıs, adâlet ve insâf timsâli bir hükümdâr olarak yer almıştır.
10-Büyük Selçuklu İmparatorluğu
1 – Kuruluş
Selçuklular, Türk-İslam devletlerinin en büyüklerindendir. Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar. Onuncu yüzyılın sonu ile onbirinci yüzyılın başlarında İslamı kabul ettiler. Selçuklular; Çin’den, Batı Anadolu dahil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sahilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen’den Rusya içlerine kadar yayılan hakimiyetin, muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisidir.
Devlete adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına hakim olan Oğuz Yabgu Devletinin kumandanlarından Dukak Subaşı’nın oğludur. Dukak ölünce, 17-18 yaşlarındaki Selçuk Bey subaşı oldu. Genç yaşına rağmen yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Bey’in devamlı artan bir itibara sahip olması, Yabgu ve eşini telaşlandırdı. Onu başlarından atmak için çare aramaya başladılar. Öldürülmekten çekinen Selçuk Bey, kabilesiyle birlikte oradan ayrıldı. Güney yoluyla, muhtemelen 985 yılı sıralarında, Seyhun nehri kenarında bulunan Cend şehrine geldiler. Bölge ve şehir, İslam ülkelerine geçişte hudut durumundaydı.
Selçuk Bey’in idaresindeki Türkler, kısa zamanda İslamı kabul ettiler. Bu durum, Yabgu ile aralarını iyice açtı. “Müslümanlar, gayri müslimlere haraç vermez” diyen Selçuk Bey, Yabgu’nun haraç memurlarını kovdu ve bağımsızlığını ilan etti. Gayri müslim Türklere karşı savaşmaya başladı. Selçuk Bey’in, bağımsızlığını ilan edip, Yabgu’ya haraç vermeyerek, müslüman olmayanlarla mücadeleye girişmesi, çevrede tanınıp itibar kazanmasına yol açtı. Oğuz Yabgusuna karşı olan Türkler, etrafında toplandı. Müslümanlardan da destek alan Selçuk Bey, Müslüman olmayan Türkler üzerine yaptığı seferlerle şöhret kazandı. Onun bu şöhreti, Maveraünnehir’de üstünlük sağlamaya çalışan müslüman devletlerden birisi olan Sâmânîlerle anlaşmasını sağladı. Sâmânî sultanı, Selçuk Beye, devlet sınırlarını diğer Türk akınlarına karşı korumasına karşılık, Buhara yakınlarındaki Nûr kasabasına yerleşme izni verdi.
Selçuk Bey; Mikâil, Arslan, İsrafil, Yusuf ve Musa adlarındaki oğullarıyla Büyük Selçuklu Devletinin temelini atıp, Tuğrul ve Çağrı adında iki torun bırakarak, yüz yaşlarında vefat etti. Selçuk Bey’in büyük oğlu, Tuğrul ve Çağrı beylerin babası olan Mikâil, babasının sağlığında ölmüştü. İkinci büyük oğlu olan Arslan Bey, babasının yerine geçti. Yabgu ünvanını alarak, Selçuklular da denilmeye başlanan ailesini teşkilatlandırdı. Karahanlılar’ın Sâmânî Devletine son vermesi üzerine, Özkend’den kaçan Sâmânî şehzadelerinden İsmail Muntasır’ın, Arslan Yabgu’ya sığınması, Karahanlılarla aralarının açılmasına sebep oldu. Arslan Yabgu komutasındaki Selçuklular, Karahanlılar karşısında başarılı muharebeler yaptılar.
Selçuklular’ın güçlenmesi, bölgenin hakimi Karahanlılar ile Gaznelileri zor durumda bıraktı. Karahanlı-Gazneli işbirliğiyle 1025′te Arslan Yabgu, Gaznelilerce yakalanıp, Hindistan’daki Kâlencer Kalesine hapsedildi. Bu hadiseden sonra, Selçuklularla Gazneliler arasında açık bir mücadele başladı. Onun esareti yıllarında Selçuklular, ortak hükümdar sistemiyle yönetildi. Musa’yı yabguluğa, Yusuf’un oğlu İbrahim’i de yınallığa getirdiler. Mikâil’in oğulları Tuğrul ve Çağrı beyler, amcalarının hakimiyetini tanımakla birlikte, ayrı bölgelerde yaşamaya başladılar.
Mahir süvarilerden oluşan Selçuklular, kalabalık hayvan sürüleri ve atları için, bol otlaklı, geniş yaylalar aradılar. Bu amaçla zaman zaman, komşuları Karahanlılar ve Gaznelilerin sınırlarına taşıp, yerli halkın şikâyetlerine sebep oldular. Onların bu durumunu kendileri için tehlikeli gören Karahanlılar, Selçuklu ailesi içinde karışıklık çıkarmak istedilerse de başaramadılar. Üzerlerine kuvvet gönderildi. Hattâ Yusuf Bey öldürüldü. Musa Yabgu ile birleşen Tuğrul ve Çağrı beyler, Karahanlı kuvvetlerini yenerek, Yusuf Bey’in intikamını aldılar. Siyasî durum iyice gerginleşti. Bölgede değişiklikler oldu. Bir baskınla Selçuklular bir hayli zayiata uğratıldılar. Bunun üzerine Çağrı Bey, dağılan Selçuklulardan üç bin kişilik bir süvari kuvvetiyle, Gazneli mukavemet mevkilerini aşarak, Doğu Anadolu sınırlarına kadar gitti. Van Gölü havzasından, kuzeyde Tiflis’e kadar uzanan bölgede keşif harekâtı yaptı. Ermeni ve Gürcü kuvvetlerini yenerek, bölgenin otlak ve yaylaklarının keşfiyle, gerekli siyasî, etnik, kültürel ve askerî stratejik bilgileri topladı. Bizans şehirlerine girdi. Keşif harekâtı neticesinde, bölgenin, Selçukluların yerleşmesine müsait olduğunu tespit ederek Tuğrul Bey’e bildirdi.
Selçukluların esir yabgusu Arslan, 1032 yılında, Hindistan’da hapsedilmiş bulunduğu Kâlencer Kalesinde ölünce, Gaznelilerle ilişkiler daha da bozuldu. Musa Yabgu ile yeğenleri Çağrı ve Tuğrul beyler kumandasındaki Selçuklu ve Türkmen güçleri, bölgenin en stratejik mevkiinde yer alan ve Gaznelilere ait olan Horasan’a ani bir taarruzla girerek, Merv, Nişabur ve Serahs havalisini ele geçirdiler. Gazne sultanı Mesud, Selçukluları tanımak zorunda kaldı. Musa Yabgu’ya, Tuğrul ve Çağrı beylere bulundukları yerlerin valiliklerini verdi. 1035 yılında yapılan bu antlaşma, dört ay gibi kısa bir süre devam etti. Yeniden başlayan Gazneli-Selçuklu mücadelesi, daha da şidetlendi. Selçuklular, hafif süvari kuvvetleriyle, Gaznelilerin fillerle takviye edilmiş, ağır techizatlı, çoğu piyadeden meydana gelen ordusuna, gerilla savaşlarıyla çok kayıp verdirdiler. 1038 yılında Serahs civarında yapılan savaşta, Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Gazneli Sultan Mesud, büyük bir devlet adamı, cesur bir kumandan olmasına rağmen, bu yenilgiden sonra Nişabur’u Selçuklulara bırakıp, kesin sonuç alınacak büyük savaşı devamlı geciktirdi. Tuğrul Beyin üvey kardeşi İbrahim Yınal, 1038′de Nişabur’u alıp, Tuğrul Bey adına hutbe okuttu. Nişabur’a gelen Tuğrul Beyi muhteşem bir törenle karşıladı. Tuğrul Bey Sultanü’l-Muazzam (Büyük Sultan), Çağrı Bey de Melikü’l-Mülûk (Hükümdarların Hükümdarı) ünvanını aldı. Büyük Selçuku Devleti’nin kuruluş ve istiklâlini (bağımsızlığını) ilan ettiler. Selçuklu-Gazneli mücadelesi, 23 Mayıs 1040 Dandanakan Meydan Savaşı ve Selçukluların üstünlüğü ele geçirmesiyle neticelendi. 2 – Yükselişi
Dandanakan’ın muzaffer başkumandanı Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy, yani büyük ziyafette, üstün idarecilik vasfı ve keskin siyasî zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Beyi Selçuklu Sultanı ilan etti. Merv, başkent yapıldı. Toplanan kurultayda, fethedilecek yerlerle, idareciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Beye, Bust-Sistan havalisi Musa Yabgu’ya, Nişabur’dan itibaren bütün batı bölgeleri Tuğrul Beye verildi. Çağrı Beyin oğlu Yakutî ile İbrahim Yınal, batı cephesinde görev aldılar. Hanedandan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Cürcân ve Damgan’a, Çağrı Beyin oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havalisine tayin olundular. Görev taksiminin ardından, kısa zamanda, kuzeyde Harezm dahil, Maveraünnehir, Sistan, Mekran bölgesi, Kirman ve civarı, Hürmüz emirliği, hattâ Arabistan Yarımadasında Umman ve dolayları ile Cürcân, Bâdgis, Huttalân tamamen zaptedildi. Tuğrul Bey, Taberistan, Kazvin, Dihistan, İsfehan, Nihavend, Rey ve Şehrezur’u alarak devletin sınırlarını genişletti. 1046′da Gence, 1048′de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havalisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları yenilgiye uğratıldı.
Henüz yeni kurulan devlet, kısa zamanda, Büveyhîlerin işgalindeki Bağdat hariç, bölgedeki bütün İslam topraklarına hakim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdat’ı kurtarmak için, Abbasî halifesi El-Kaim bi-Emrillah’ın davetiyle 17 Ocak 1055′te Bağdat’a girdi. Halifenin, âlimlerin ve sünnî müslümanların büyük memnuniyetle karşıladığı Tuğrul Bey, Büveyhî Hükümdarlığını yıkarak, Abbasî halifeliğini yeniden ihya etti. İslam dünyasının takdirini kazanıp, büyük iltifatlara kavuştu. Halifeliğe karşı yapılan Fatımî saldırılarını bertaraf etti. Halifelik makamına ve Bağdat şehrine hizmetinden dolayı, 25 Ocak 1058′de Tuğrul Beye iki altın kılıç kuşatan Halife, onu, doğunun ve batının hükümdarı ilan etti. Selçuklu sultanının, halife tarafından “Dünya Hakanı” ilan edilmesi, Türklere büyük itibar kazandırdığı gibi, alplik ruhunu okşayarak, İslamı yayma çabalarına daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı yıl Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyan eden üvey kardeşi İbrahim Yınal’ı cezalandırdı. Çağrı Bey, 70 yaşlarında 1060′ta, Tuğrul Bey ise 1063′te yine 70 yaşında vefat etti. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzerine oturtarak, sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans yönetiminde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu.
Tuğrul Beyin oğlu olmadığından, Çağrı Beyin oğlu Muhammed Alparslan, Selçuklu sultanı oldu. Başa geçer geçmez, amcasının veziri Amîdülmülk’ü görevden alarak, yrine Nizamülmülk’ü tayin etti. Sultan Alparslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplarini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp mahallî küçük krallıkları itaati altına aldı. Doğu Anadolu’nun kuzeydoğu ucundaki meşhur Ani kalesini 1064′te fethederek, 16 Ağustos 1064′te Kars’a girdi. Ani, Hristiyan âleminin kutsal yerlerinden biriydi. Bu fetihler İslam dünyasında büyük sevinç kaynağı oldu ve halife Kaim bi-Emrillah, Alparslan’a, “fetihler babası”, yani çok fetheden anlamına gelen “Ebü’l-Feth” lakabını verdi. Sultan, 1065 yılı sonlarında doğuya yönelerek, Üst-Yurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticaret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenler itaat altına alındı.
Alparslan, 1067 senesinde Kirman meliki olan kardeşi Kavurd’un isyanıyla karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırdı. Öncelikle Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasını arzu eden Alparslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî sapıkları ve Önasya’daki Şiî-Fatımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fatımî baskısının İslam ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke şerîfi, Alparslan’a itaatini arz ederek, hutbeyi Abbasî halifesi ve Sultan Alparslan adına okutmaya başladı. Doğuda ve Batıda sistemli bir şekilde yapılan fetih hareketleri; 1067 yılında Anadolu’da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071′deki Malazgirt Savaşına kadar devam etti. Malazgirt Zaferiyle Selçuklulara kapıları açılan Anadolu, Türkiye Türklerinin istikbaldeki yurdu durumuna girdi.
Malazgirt Zaferi sonrasında, Bizans imparatoru Diogenes ile yapılan antlaşma, tahttan indirildiği için uygulanamadı. Sultan Alparslan, antlaşmanın silah zoruyla tatbikini kumandan ve beylerine emrederek, bütün Anadolu’nun fethini istedi. Selçuklu emrindeki Türkmen boyları, Orta Asya’dan batıya sevkedilerek, Doğu Anadolu’daki Bizans hududuna gönderildi. Selçukluların gazâ akınlarına karşı koyamayan Bizans kale ve garnizonları, Türklerin eline geçti. Türk akınları, Marmara Denizi sahillerine kadar uzandı ve fethedilen Anadolu, iskân edildi. Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşması için gerekli bütün tedbirler alındı. Sultan Alparslan, çıktığı Maveraünnehir seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehit edildi. Türk tarihinin büyük sultanlarından olan Alparslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaletiyle temayüz etmişti.
Alparslan vefat ettiğinde, devlet toprakları, doğuda Kaşgar’dan, batıda Ege kıyıları ve İstanbul Boğazına, kuzeyde Hazar-Aral arasından, güneyde Yemen’e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı.
Alparslan’ın yerine oğlu ve veliahtı Melikşah, Selçuklu sultanı oldu. Sultanlığını tanımayan amcası Kavurd ile, Kerez’de yapılan savaşı kazanan Melikşah, birkaç gün sonra Kavurd’un ölümüyle, devlet içinde asayişi kısa sürede sağladı. İç işlerini halleden Melikşah, taht mücadelesindden faydalanarak Selçuklu hudutlarına saldıran Gaznelilerle Karahanlılara karşı sefere çıkıp onları anlaşmaya mecbur etti.
Doğu sınırlarının güvenliğini sağlayan Melikşah, babasının veziri ve kendisinin de hocası olan, sapık ve batınî akımlara karşı sünnîliğin müdafaası için Nizamiye Medreselerini kuran Nizamülmülk’ten vezirliğe devam etmesini istedi. Bu sayede Selçuklu Devletine ve İslam dünyasına çok hizmet etmesine vesile oldu.
Sultan Melikşah, çok sakin, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde çok ciddî, müstesna bir şahsiyetti. Devrinde bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı, Suriye ve Filistin’i yönetimi altına aldı. Anadolu’nun fethi üzerinde hassasiyetle durup, babasının görevlendirdiği amcaoğlu Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Türkmen beylerinden Alp İlig, Artuk Bey, Mansur, Dolat gibi komutanlarla fetihleri sürdürdü. Selçuklu komutanları, Bizans’ın Türklere karşı kurduğu Ölmezler adlı askerî birlikleri mağlup ettiler. Artuk Bey, Bizans kuvvetlerini, 1074′te Sapanca çevresinde yenerek, yüzbinden fazla Türk’ü, İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sahaya yerleştirdi.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah, güneydoğu harekâtıyla, Adana dolaylarını fethetmekle meşguldü. Fırat’ı geçerek Çukurova, Maraş, Tarsus, Antep ve Urfa’ya dağılan Ermeni ve ücretli Frank askerlerini Antakya’da, Gümüştigin de Nizip, Âmid (Diyarbakır) ve Urfa civarında Bizans kuvvetlerini mağlup ettiler.
Artuk Bey, Sultan Melikşah’ın emriyle, Doğu harekâtını idare etti. 1074-1077 yılları arasında Sivas, Tokat, Çorum havalisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını ele geçirdi. Artuk Beyden sonra yerine Danişmend Gazi geçerek, Amasya ve civarını Karadeniz’e kadar aldı. Mengücük Gazi, Şarkî Karahisar, Erzincan ve Divriği havalisini; Ebü’l-Kasım da Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetti.
Orta, Kuzeybatı ve Batı harekâtını Kutalmışoğlu Süleyman Şah idare edip, Bizanslılarla mücadele ve onların âsi kumandanlarıyla ittifak yaptı. Bizanslılar, Balkanlar’daki iktidar mücadelesi ve iç hadiseler üzerine, Selçuklulardan yardım istediler. Yardım talepleri, Selçukluların çıkarları doğrultusunda karşılandı. Süleyman Şah, İznik’e yerleşerek, bu şehri, Türkiye Selçukluları Devletinin merkezi yaptı. Selçuklular, Anadolu’da sahil şehirleri dışunda, Toroslar ve Çukurova’dan Üsküdar’a kadar bütün bölgeye yerleştiler. Bu durum karşısında Avrupalılar, Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan sıkıştırılmasını istediler. Ancak, sonuç alamadılar.
Diyarbakır bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Fahrüddevle Cüheyr’in İsfehan’a gelmesiyle başladı. Fahrüddevle, buradaki Şiî itikadlı Karmatîlerin yola sokulması için çalışan Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle birlikte Diyarbakır’a doğru yola çıktı.
Fahrüddevle’nin komutasındaki birlikler, çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirdi. Diyarbakır, Fahrüddevle’nin oğlu Zaimüddevle emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085′te şehre girmesiyle düştü ve Mervanîler Devleti ortadan kalktı.
Musul’un fethine memur edilen Aksungur ve diğer Türkmen emîrleri şehre savaşmadan girdiler. Fethi takiben Musul’a gelen Melikşah, büyük bir törenle karşılandı. Musul emîrliğine Şerefüddevle’yi tayin etti.
Sultan Alparslan zamanından beri Suriye ve daha güneye yürüyen ünlü Selçuklu kumandanlarından Atsız, seferlerini Melikşah zamanında da sürdürdü. Uzun süre kuşattığı Dımaşk (Şam)’ı 1076 Martında Selçuklu topraklarına kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra, camilerde okunan Şiî-Fatımî ezanını yasaklayarak, cuma hutbesini Halife Muktedî ve Sultan Melikşah adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devletinin “Fatımî Devletinin ortadan kaldırılması” politikasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat, başarılı olamadı ve başarısızlığı Suriye emîrliğinden alınmasına sebep oldu. Yerine, Melikşah’ın kardeşi Tacüddevle Tutuş getirildi.
Sultan Melikşah, kardeşi Tutuş ile Kutalmışoğlu Süleyman Şahın mücadelesi üzerine 1086′da İsfehan’dan hareket ederek, Suriye’de asayişi yaniden tesis etti. Halep valiliğini Aksungur’a, Urfa’yı Bozan’a, Antakya’yı da Yağısıyan’a verdi. 1087 yılında Melikşah, Süveydiye kıyılarından Akdeniz’e ulaştı. Böylece Uzakdoğudan Ortadoğuya kadar hakimiyet kurdu. Dönüşte hilafet merkezi olan Bağdat’ı ziyaret etti. Halife Muktedi tarafından iki kılıç kuşatıldı ve 25 Nisan 1087′de “Dünya Hükümdarı” ilan edildi.3 – Saltanat Mücadelesi ve Çöküş
Selçukluların Türklüğe, İslam dünyasına ve insanlığa yaptıkları hizmetlerle kısa sürede yükselmeleri, düşmanlarını hızlı bir faaliyet içine soktu. Bizanslılarla ve sapık fırkalarla mücadele eden âlim ve kumandanlar suikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önce Selçukluların ünlü veziri Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın fedailerinden bir batınî tarafından; arksından Sultan Melikşah, Bağdat’ta zehirlenerek şehit edildiler.
Melikşah’ın ölümüyle başlayan saltanat mücadelesinde Şam meliki Tutuş, derhal sultanlığını ilan etti. Bu arada Melikşah’ın hanımı Terken Hatun da, küçük oğlu Mahmud’u sultan ve torunu Cafer’i halifenin veliahdı yapmak için bütün gücüyle uğraştı ve 1092′de Mahmud’un saltanatını ilan ederek, namına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada taraftarlarıyla Rey’e çekilen Berkyaruk da sultanlığını ilan etti ve Terken Hatun’un üzerine gönderdiği orduyu Burucerd’de bozguna uğrattı. Terken Hatunun Gence meliki İsmail’i yanına çekmesi de bir yarar sağlamadı.
Terken Hattunun bir suikast neticesinde öldürülmesiyle, saltanat mücadelesi, Tutuş’la Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdüyse de, 1093 yılında vuku bulan uzun mücadeleler sırasında birçok emîr, Berkyaruk tarafına geçti. Bu sayede Berkyaruk, karşısında orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuş’un ölümüyle bütün rakiplerini bertaraf ederek, Bağdat’ta adına hutbe okuttu.
Sultan Berkyaruk zamanında Selçuklu Devleti: a) Irak ve Horasan, b) Suriye, c) Kirman, d) Türkiye Selçukluları olmak üzere dörde bölündü. Ayrıca Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeglikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu İmparatorluğunu toplamaya başladığı bir sırada, Haçlı orduları da Suriye’ye geldi. Berkyaruk, Haçlılara ve onların Antakya Kuşatmasına karşı Kürboğa’yı ve Artuklu beylerini sefere gönderdi. Anadolu’dan geçen Haçlılar, Suriye’ye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak, Şiî-Fatımîlerin, Sünnî müslümanlara karşı Haçlılarla ittifak yapmaları, ayrıca Suriye emîrleri arasındaki güvensizlik ve rekabetler, Tutuş’un oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebep oldu. Neticede ilerlemeye devam eden Haçlılar, Antakya’yı işgalden bir yıl sonra Kudüs’ü ele geçirip, şehirde yaşayan yetmiş bin Müslüman ve Yahudiyi hunharca katlettiler.
Bu arada Gence Meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruk’a saltanat iddiasıyla isyan etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefîdrud’da mağlup olmasına rağmen, Muhammed Tapar’ı arka arkaya dört kez bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdarı Sülemen’i ve Ani emîri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandıysa da, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını, memleketin harap, emîr ve askerlerin yorgun düştüğünü, hazinenein boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez hale geldiğini ve nihayet İslam düşmanlarına fırsat verildiğini beyan ederek, gönderdiği bir elçiyle kardeşini barışa ikna etti. Böylece 1104′te Azerbaycan’da Sefîdrud hudut olmak üzere, Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilayetlerde Muhammet Tapar sultan tanındı. Bağdat, Rey, Cibal, Taberistan, Fars, Huzistan, Azerbaycan, Mekke ve Medine’nin idaresi de Berkyaruk’ta kaldı.
Büyük Selçuklu Devleti, iki devlete ayrılmak suretiyle, Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultanı ortaya çıktı. Ancak bu durum çok uzun sürmedi. Çünkü Berkyaruk, hastalıklı olduğu için 1104 yılında, yirmialtı yaşındayken vefat etti. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimseydi. Ancak, kardeş kavgalarının, memleketin birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğu bir döneme rastlaması Berkyaruk’u çok üzdü. Buna rağmen fırsat buldukça Haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve darbeler vurmaktan geri kalmadı.
Berkyaruk’un vefatından sonra Muhammed Tapar, Bağdat üzerine yürüyerek, fazla zorluk çekmeden 1105′te tek başına sultan oldu. Önce amcasının oğlu Mengübars’ın isyanını bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Batınîlere karşı mücadele etti. 1107′de, Batınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Batınî öldürüldü. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan faydalanan Haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Suriye’de Haçlı devletleri kurmaya başladılar. Sultan Muhammed Tapar, bunların üzerine ordular gönderdiyse de, kumandanlar arasında tam anlaşma sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emîr Mevdud, Şam Ümeyye Camii’nde bir Batınî tarafından öldürüldü. Sultan, Haçlılara karşı Aksungur’u kumandanlığa getirdi. Bu arada kardeşi Sencer’i Suriye ve Horasan’daki Batınîlerle mücadele etmekle görevlendirdi. Alamut üzerine de bir ordu gönderdi. Sultan Muhammed Tapar’ın 1118′de vefatı sebebiyle, bu fesat ocağı ortadan kaldırılamadı. Sultan Muhammed Tapar, İsfehan’da yaptırdığı medresenin bahçesine defnedildi.
İleri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmud’u tahta geçirdilerse de, Melikşah’ın oğlu ve Horasan meliki olan Sencer, yeğeni Mahmud’un sultanlığını kabul etmeyerek, saltanat iddiasında bulundu. 14 Ağustos 1119 tarihinde yapılan Save Savaşını kazanarak sultanlığını ilan eden Sencer, yeğenine evlat muamelesi yaptı ve kendi egemenliğini tanımak şartıyla, Rey hariç, batı ülkelerinin hakimiyetini ona bıraktı.
Sultan Sencer, batı işlerinden çok doğu ile uğraştı. Gaznelilerle savaştı. Karahanlıları kendisine bağladı. Zamanı, Selçukluların son parlak devriydi. Bu arada Büyük Selçuklu Devletini iki büyük tehlike tehdit ediyordu. Bunlardan birisi, batıdan Anadolu ve Suriye’ye saldırmakta olan Haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitaylardı. Sultan, yalnız bu ikinci tehlikeyle uğraştı. Doğu Karahanlılar Devletini yıkarak Seyhun boylarını zorlayan Karahitaylarla çarpışan Sencer, onlarla 10 Eylül 1141 yılında yaptığı Katvan Meydan Savaşını kaybetti. Bu muharebeden sonra, Seyhun nehrine kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti. Katvan Meydan Muharebesiyle, Büyük Selçuklu Devleti tarihinde yeni bir devir başladı ve Selçuklu ülkesi, müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilasına uğradı.
Sultan Sencer’in bu yenilgisinden faydalanmak isteyen Gur hükümdarı Alâeddin Hüseyin, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla, Sencer’e olan tâbiliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Zaten, sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin güç dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer’i endişeye düşürmekteydi. Büyük kuvvetlere sahip olan Gurlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152′de yaptığı muharebede Gur ordusunu yenerek, Katvan’da kaybedilen itibarı yeniden sağladı.
Gur galibiyetinden erişilen ihtişam fazla uzun sürmedi. Vergi tahsili sırasında yapılan haksızlık yüzünden, kendi soyundan olan Oğuzlarla bazı emîrler arasındaki ihtilaflar gittikçe büyüdü. Sultan Sencer, bir kısım emîrlerin ısrarı ile, göçebe oğuzların üzerine yürümek zorunda kaldı. 1153 yılı Mart ayında Belh civarında, Oğuzlarla yapılan savaşı Selçuklular kaybettiler. Bu ağır yenilginin sonunda Sultan Sencer esir düştü. Oğuzlar, Sencer’e esir de olsa sultan gözüyle baktılar.
Esir Sultanı kurtarmak için ilk harekete geçen, onu savaşa sürükleyen Belh valisi Emîr Kumac’ın torunu Müeyyed Ayaba oldu. Sencer, her ne kadar gündüz tahtta oturtuluyor ve zahirî bir iltifat görüyorsa da geceleri demir bir kafeste uyuuordu. Onun adına çok usulsüz işler yapılıyor ve bazı vaadlerde bulunuluyordu. Bu durum karşısında Sencer, 1156 yılı Nisan ayında kaçmaya muvaffak oldu. Fakat ağır Oğuz darbesi altında çöken, iç huzursuzluk ve istikrarsızlığa maruz kalan Büyük Selçuklu Devleti, kendini toplayamadı. Her ne kadar tâbi beyler, Sencer’e kurtuluşundan dolayı memnuniyetlerini ve bağlılıklarını bildirmişlerse de, Selçuklu kumandanları arasındaki mücadele Sultana gerekli imkânı sağlamadı. Sencer, 9 Mayıs 1157 senesinde yetmiş üç yaşında vefat etti. Merv’de daha önce yaptırdığı Dârü’l-Apir’de defnedildi. Onun vefatından sonra Büyük Selçuklu Devletinin İran, Irak, Suriye ve Anadolu’daki parçaları, Selçuklu Hanedanına mensup kişilerce idare edilip, ondördüncü yüzyıla kadar devam edenler oldu. 4 – Devlet Teşkilatı, Kültür ve Medeniyet
Devlet Teşkilatı: Selçukluları meydana getiren Oğuzlar, Orta Asya’dan Maveraünnehir ve Horasan’a gelince bütünüyle İslamiyeti kabul ettiler. Müslüman olmalarıyla eski bozkır kültürünün İslama aykırı olmayan müesseselerini sentezleştirdiler. Türk Devlet geleneğinin esasını teşkil ettiği Selçuklu devlet teşkilatı; Karahanlı, Sâmânlı, Gazneli ve Abbasî devletleri teşkilatlarından geniş ölçüde faydalanmış ve bunları kendi bünyesinde mükemmel bir surette uygulamıştır.
Hükümdar: Töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin tek hakimidir. Sultan ünvanlı hükümdarlara genellikle Sultanülâzam denilirdi. Türklerdeki Hâkan veya Kağan, batıdaki imparator kelimesinin karşılığıdır. Sultan, Türkçe adının yanında İslamî ad da taşırdı. Halife tarafından künye ve lakap da verilirdi. Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hanedan mensuplarınca idare edilirdi. Merkeze bağlı beylik ve atabeglikler vardı. Sultanın hakim olduğu ülkelerde adına hutbe okunur ve para basılırdı. Fermanlara ve dîvanın kararlarına büyük sultanın imzası yerine tuğra çekilip, tevkiî (nişan) yazılır ve emir ondan sonra yürürlüğe girerdi. Harplerde ve devlet ileri gelenleriyle yaptığı seyahatlerde, hakimiyet işareti olarak, başının üstünde atlastan veya altın sırmalı kadifeden yapılmış çetr (hükümdar şemsiyesi) tutulurdu. Çetre, sultanın ok ve yaydan meydana gelen armaları işlenirdi. Hükümdarlık sarayının kapısında veya saltanat çadırının önünde, namaz vakitlerinde, günde beş defa nevbet (mehter) çalınırdı. Sultan, haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenleriyle yüksek mevkili memur ve kumandanları huzuruna kabul edip, ülke meselelerini görüşür ahalinin halinden haberdar olurdu.
Saray Teşkilatı: Sarayda sultanın ailesi ve maiyeti otururdu. Saray teşkilatı ve teşrifatçılık, önceleri Oğuz töresine göre yapılırken, sonraları İslamî hüviyet kazandı. Sarayda, sultanla dîvanlar arasındaki irtibatı Hâcibü’l-hacib denilen Hâcib sağlar; örfî meselelerin hallinde kadıya da yardımcı olurdu. Hâcibler, sultanın güvendiği kişiler arasından seçilirdi.
Emîr-i Candâr: Saray muhafızlarının başı olup, maiyetindeki hassa birlikleriyle sarayın ve sultanın emniyetini sağlamakla görevliydi. Silahdar, merasimlerde sultanın silahlarını taşırdı ve silahhanedeki muhafızların âmiriydi.
Emîr-i Alem: Sultanın “Rayet-i Devlet” denilen bayrağını, saltanat sancaklarını taşımak ve muhafaza etmekle görevliydi. Emîr-i alemin maiyetinde alemdarlar vardı. Yasacı, bayrak ve nevbet takımını muhafaza ve idare ederdi.
Câmedâr: Sultanın elbiselerinin muhafızıydı. Emîr-i meclis, sultanın ziyafetlerini hazırlatıp, teşrifatçılık yapardı. Emîr-i Çeşnigîr, sultanın yemeklerini hazırlayan ve sofra hizmetlerini yapan çeşnigirlerin amiriydi. Şerabdar-ı has, sultanın şerbetlerini hazırlamakla, haftanın belirli günlerinde toplanan mecliste ve yemeklerde hizmetle görevliydi. Serhenk (Çavuş), törenlerde ve sultanın seyahatlerinde yol açardı. Ayrıca, Abdâr, Emîr-i Âhur, Üstadüddâr, Vekîl-i Has, Emîr-i Şikâr, Bazdâr ve Nedimler de sarayda vazifeli kişiler arasındaydı.
Hükûmet: Büyük dîvan denilen “dîvan-ı saltanat”ta devletin umumi işleri görüşülüp yürütülürdü. Selçuklularda büyük dîvandan başka, devletin malî, askerî, adlî ve diğer işlerine bakan dîvanlar da vardı. Dîvan başkanı, sultanın mutla vekili olan Sâhib, Sâhib-i Dîvan ve Hâce-i Büzürg de denilen vezirdi. Vezir bir tane olup, alâmet olarak destâr (sarık) ve altın divit verilirdi. Vezirin dividi, Devâtdâr’da olup, aynı zamanda sır kâtipliği de yapardı.
Selçuklularda, İstifâ dîvanı, malî işlerle ilgilenir, en önemli üyesine Müstevfî denirdi. Tuğra dîvanı, ferman, berat, menşur, mektup dahil, yazışmalara tuğra çekerdi. İşraf dîvanı; Müşrif-i memâlik de denilen müşrifin âmirliğinde genel teftiş yapardı. Dîvan-ı arz’a, Arzü’l-ceyş başkanlık ederdi. Emîr-i ariz de denilen bu zatın başkanlığındaki teşkilat, millî savunma hizmetleri ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamakla vazifeliydi. Şehzadelerin yetişmesiyle ilgilenen atabegler, eyalet merkezlerinde güvenlik hizmetleriyle ilgilenen ve şıhne (veya şahne) denilen askerî valiler, mülkî idareden mesul olan âmiller ve zabıta hizmetleriyle “emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) görevini üstlenmiş olan muhtesipler de hükümet teşkilatı içinde yer alırdı.
Adlî Teşkilat: Adliye; şer’î ve örfî kazâ olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şer’î davalara kadılar bakardı. Kâdı’l-kudât denilen baş kadı, Bağdat’ta bulunur, merkezde mahkeme başkanlığı yapardı. Baş kadı, diğer kadıları da teftiş ederdi. Kadılar, şer’î davalar, tereke (miras), hayrât ve vakıf işlerine bakarlardı. Selçuklu Türkleri, Hanefî mezhebinde olduklarından, davalar ve meseleler, bu mezhebin hükümlerine göre halledilirdi. Yanlış bir karar verilmişse, öteki kadılar, durumu sultana bildirerek, düzeltme yapılır, hatanın önüne geçilirdi. Kadıların yetişmesine çok dikkat edilirdi.
Örfî mahkemelerin başında, Emîr-i dâd denilen adalet emîri bulunurdu. Bunlar, devlete, kanunlara ve emirlere karşı gelenlerin davalarına, siyasî suçlara bakarlardı. Bir nevi olağanüstü mahkemeler demek olan Dîvan-ı mezalim’e başkanlık ederlerdi. Kazaskerler (Kadıaskerler), ordu mensuplarının davalarına bakardı. Dine aykırı görülen her harekete muhtesip, anında müdahale ederdi. Adliye mensupları, bağımsız olup, büyük dîvana ve eyalet dîvanlara bağlı değildiler.
Ordu: Devletin temeli olan ordu, Hassa ordusu ve timarlı sipahilerden meydana eliyordu. sarayda özel oarak yetiştirilip, doğrudan sultana bağlı olan Gulamân-ı saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defa maaş alırlardı. Hassa ordusu; melik, vali, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaşlıydılar.
Sipahiler; süvari kuvvetleriydi. Sipahi ordusu mensuplarından her biri, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (ikta=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu. Selçuklular, askerî iktalar sayesinde, maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmişti. Bu sayede üretimin artmasını, halk ile hükümet arasında yeni askerî ve idarî bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvariden fazla asker besleyen ikta sahipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcudu, 400.000′e kadar çıktı. Bunun 46.000′i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmış durumdaydı. İkta sistemiyle, ülke menfaatlerini âhenkleştirip, kudretli askerî ve idarî teşkilata sahip oldular. Aynı sistem, Osmanlıları da etkiledi. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gâziyân ve çeşitli askerî sınıflar da vardı.
Selçuklu ordusunun gezici hastaneleri ve Çerge denilen hamamları vardı. Orduda hafif silah olarak ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, harbe, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, çekre, zemberek, pala, cevşen (zırh) ve çokal kullanılırdı. Ordunun silahları ülke içinden, en iyi malzeme kullanılarak, sanatında pek mahir ustalar tarafından imal edilirdi. Büyük Selçuklularda deniz kuvvetleri olmamasına rağmen, bağlı devletlerde vardı. Ordunun ihtiyacının karşılanması ve meselelerin halline Dîvanü’l-ceyş bakardı.
Sosyal Hayat: Selçuklularda sınıfsız bir cemiyet hayatı vardı. Sosyal yapı, Ortaçağ Avrupası’ndan tamamen ayrıdır. Toplum; Selçuklu hanedanı ve mensupları başta olmak üzere askerî ve mülkî rical ile devlet teşkilatı dışında kalan ahaliden meydana geliyorsa da, Avrupa’daki gibi sınıf, Hindistan’daki gibi kast sistemi mevcut değildi. Hanedan ve devlet ileri gelenlerinin büyükyetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan halkın, kanun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer’î hükümler karşısında herkes eşitti. Köylü hür olup, toprağın hâs ve ikta oluşuna göre hükümetin himayesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk, topraklar, veraset yoluyla çocuklara geçerdi.
İktisadî ve Ticarî Hayat: Selçukluların hakim olduğu Horasan, İran, Irak, Anadolu ve diğer Ortadoğu ülkeleri bu devirde, ekonomik bakımdan en yüksek seviyeye çıkarak, milletler ve kıtalar arası ticarette köprü görevi görüyordu. Selçuklu ülkesinin her türlü ziraî mahsulün yetişmesine müsait iklim, coğrafî ve doğal zenginliklere sahip olması sayesinde bol mahsul yetişiyordu. Tahıl sıkıntısı çekilmeyip, o günkü şartlarda fiyatı da ucuzdu. Ülke içinde ve dışında, kıtalar ve milletlerarası ticareti emniyetle sağlayan yol ve kervansaraylar yapılmıştı.
Yabancı ülkelerle ticarî anlaşmalar yapılıp, çok düşük gümrük tarifeleriyle ihracat ve ithalat teşvik edildi. Karada eşkiyanın ve açık denizlerde korsanların tecavüzlerine uğrayan tüccarın zararının, hazineden tazmin edilerek garanti altına alınması ticaretin gelişmesinde çok etkili oldu. Devletin tüccara garantisi, her türlü emniyet, huzur ve imkânının yanında ayrı bir teşvikti.
Ticaretin gelişmesi, gümrüklerin azlığı, üretimin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu sebebiyle, Selçuklu ülkesinde zenginlik ve refah vardı. Bol buğday, pirinç ve pamuk tarımı yapılıyordu. Çok hayvan yetiştirilip diğer ülkelere satılıyordu. Bakır, demir, gümüş ve dokuma sanayii için şap madeni çıkarılıyordu. Halı, pamuk ve yünlü dokuma denizci örtüleri, ipek kumaşlar, ipek tül ve mendil dokunup ihraç ediliyordu. Kâşihanelerde zarif çiniler imal edilip, selçuklu eserlerini süslüyordu. Yapılan ve satılan mallar, sıkı kontrolden geçerdi. Her zanaat kolu, bir lonca teşkilatına bağlıydı. Loncalar, meslek ve erbabını kontrol altında tutardı. Lonca reisine Ahî, ahîlerin reisine de Ahî Baba denirdi. Bu teşkilat daha sonra Osmanlılara geçti. Esnaf ve tüccar mallarının alınıp satıldığı, tanıtıldığı, mahallî, millî ve milletlerarası pazarlar kurulurdu. Selçuklular, şeker ve nadide eşya alıp, at, halı, ipek ve maden satarlardı. Devletin gelir kaynakları, arazi vergisi olan harac, ziraat vergisi olan öşür, iltizam, ganimet, bağlı ve komşu devletlerin hediye ve yıllıkları idi. Hayat pahalılığı, yok denecek kadar az olup, 1056 ile 1113 yılları arasındaki yetmişbeş senelik fiyat yükselmesinin oranının toplamı yüzde onu geçmemiştir.
İlim: Selçuklular, İslama tam bağlı, itikatta ve amelde Ehl-i sünnet mezhebine mensuptular. Türkler ekseriyetle itikatta Matüridî, amelde Hanefî mezhebindendir. Ülkede kısmen de itikatta Eş’arî ve amelde Şafiî ve diğer hak mezhep mensupları da vardı. Batınîler gibi sapık fırkalar varsa da, bunlarla âlimlar ve devlet mücadele halindeydi. Devlet, ilim ve âlimlerin yanında olup, gelişmesi için bütün imkânlarını seferber etmişti. Dinî eğitim ve öğretimin yapıldığı medrese, tekke ve zaviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.
Selçuklu medreselerinde, dinî ve fennî bütün ilimler, konunun mütehassısları tarafından okutulurdu. Selçuklular zamanında değerli âlimler yetişip, halâ değerini koruyan orijinal eserler yazıldı. Ebü’l-Kasım Abdülkerim Kuşeyrî, Ebu İshak Şirazî, Ebu Meâlî Cüveynî, İmam-ı Gazalî, El-Hatîbî, Abdullah-ı Ensarî, Vâhidî, Fahru’l-İslam Pezdevî, Serahsî, Yûsuf-i Hemedanî, Şehristânî, İmam-ı Begavî, Kâdı Beydâvî, Abdülkâdir-i Geylanî, Nizamülmülk dahil daha pek çok âlim, Büyük Selçuklu ve onlara bağlı devletlerde çok hürmet ve himaye görüp, değerli eserler vererek insanlığa hizmet etmişlerdir.
Selçuklular, İslamî ilimlerin eğitim ve öğretiminin yapıldığı ve zamanın fen bilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, üniversite mahiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. En büyüğü, Bağdat’taki Nizamiye Medresesi olup, İsfehan, Nişabur, Belh, Herat, Basra ve Amul’da benzerleri vardı. Buralarda aklî ve naklî bütün ilimler öğretilirdi. Medreselerde, mütehassıslarınca okutulan riyaziye (matematik), hey’et (astronomi), hendese (geometri), cebir, fizik, kimya sahalarında derin âlimler yetişti. Rasathaneler kurularak, gök cisimlerinin hareketleri izlendi ve esaslı takvimler yapıldı. Bu sahalarda, edebî yönüyle de tanınan Ömer Hayyam, Muhammed Beyhekî, Ebü’l-Muzaffer İsferâyinî, Vâsıtî, Ahmed Tûsî ve daha pek çok âlim yetişip değerli eserler verdiyse de, onüçüncü yüzyılda İslam ülkelerindeki Moğol tahribatı sebebiyle, bunlardan faydalanma imkânı büyük ölçüde kaybolmuştur. Yazılan pek değerli eserler, Moğolların kanlı çizmeleri altında heba olmuştur.
Selçuklu sultan ve devlet adamlarının destek ve himayesiyle kıymetli edebiyatçı ve şairler yetişmiştir. Selçuklu sarayında, devlet teşkilatıyla edebiyat çevrelerinde genellikle Farsça, medrese çevrelerinde Arapça, Selçuklu hanedanı ve Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı. Nazım ve nesir sahasında kıymetli kitaplarıyla tanınan Meşhur Bostan ve Gülistan sahibi Sadi-i Şirazî, Ömer Hayyam, Enverî, Lami-i Cürcânî, Ebyurdî, Ezrâkî gibi edip ve şairler, nesir ve nazım eserler verdiler. Gazâ ve fetih ruhunu canlı tutan destanî eserler yazdılar. İlmî eserlerde olduğu gibi, edebî eserlerin bazıları, Moğol tahribatı sebebiyle ele geçmemiştir.
Mimarlık ve Sanat: Selçuklu mimarî ve sanat eserlerinin çoğu birer şaheserdir. Batınîler, Moğollar ve asırların tahribatına rağmen kalabilenleri uzmanlarınca halâ hayranlıkla incelenmektedir. Selçuklu sarayı, köşk, medrese, cami, mescit, türbe, kümbet, kervansaray, ribat, han çarşı, tıp fakültesi mahiyetinde her biri şifa yurdu olan hastane, kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersaneler ve diğer sosyal, sivil ve askerî eserler belli başlı Selçuklu mimarî eserlerini oluşturur. Kitabe, hat, tezhip, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim ve seccadeler ise Selçuklu eserlerine ayrı bir zenginlik kazandırır. Çadır şeklinde yapılan kubbeler de Selçuklu mimarî eserlerinin bir başka zarafet ve ihtişam örneğidir. Çadır şeklinde kubbe, türbelerde çok kullanılmıştır. Sultan, evliya, âlim, devlet adamları ve hürmete lâyık kişiler adına yapılan muhteşem türbeler, ülkenin her tarafında mevcuttu.
İlk Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Beyin, Rey’de Künbed-i Tuğrul, İsfehan, Hemedan ve Merv’de diğer sultanların muhteşem türbeleri çok süslü, kıymetli eşya ve mefruşatla doluydu. Bağdat’ta İmam-ı Azam Ebu Hanîfe’ye ve Necef’te Hazret-i Ali’nin makamına muhteşem türbe ve külliyelerin Sultan Melikşah tarafından yapılması, Selçukluların Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt, âlim ve muhterem zatlara saygılarındandır. Selçuklular, Merv, Rey, İsfehan, Hemedan, Bağdat ve Nişabur’da muhteşem saraylar ve camiler inşa ettiler.
İsfehan ve Bağdat’ta rasathaneler kurularak, mîladî Gregorien sisteminden daha sağlam ve hassas olan Celalî Takvimi, Sultan Melikşah’ın “Celaleddin” lakabına nisbetle hazırlandı. İsfehan ve Bağdat’ta, büyük şehirler de dahil, ülkenin her tarafında şaheser vasıfta büyük ve muhteşem camiler yapıldı. Selçuklular zamanında, iki bin kişinin namaz kılabileceği, yirmi bin kişinin vaaz dinleyebileceği kadar büyük camiler yapıldıysa da, bu muhteşem eserler, Batınîler ve Moğollar tarafından tahrip edilmiştir. Melikşah’ın İsfehan’da yaptırdığı Ulu Cami (Mescid-i Cuma), Batınîler tarafından kundaklandı. Yanan beşyüz yazma, paha biçilmez Kur’an-ı Kerim dışında cami, bir milyon altın sarfla tamir edildiyse de eski halini alamamıştır.
Han, kervansaray, çeşme, yol, köprü, ribat, hankâh, hamam, cami ve medreseler ülkenin her tarafında yaygındı. Selçuklularda hükümetin imar ve inşaat işlerini
Emîr-i mîmar yönetiminde bir heyet kontrol ve nezaret ederdi. Ayrıca, büyük abidevî eserlerin, ihtiyaçları vakıf gelirinden karşılanan, daimî bir mimarları bulunurdu.
Oğuz Türklerinin Üçoklu Kınık boyuna mensup Selçuklu hükümdar ailesinden Süleyman Şah tarafından, Anadolu’da kurulmuştur. Malazgirt Zaferiyle, Anadolu kapılarını Türklere açan Sultan Muhammed Alparslan, bu savaşa katılan kumandan ve Türkmen reislerine Anadolu’yu Türkleştirme ve İslamlaştırma görevini verdi. Bunlardan, Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu’nun torunu olup, Anadolu’daki fetih harekâtından sonra Antakya’dan Anadolu’ya girdi. 1074 yılında Konya ve havalisini mahallî Rum despotlarından alarak, fetihlere devamla İznik önlerine geldi. 1075 senesinde İznik’i fethederek, emrindeki kuvvetlerin merkezi yaptı. Böylece Türkiye Selçuklu Devletinin temeli atılmış oldu.
Süleyman Şah, Bizans’ın mahallî ve merkezî tekfurlukları arasındaki çekişmelerden faydalanarak, bölgede hakimiyetini güçlendirdi. İznik’te yeni bir Türk devletinin kurulması, Anadolu’ya gelen Türkmenlerin birleşmesini temin edip, doğudaki Müslüman Türklerin büyük topluluklar halinde bölgeye gelmelerine sebep oldu. Bölgede Türk nüfusunun artarak devletin güçlenmesiyle; Bizans’ın kötü idaresi, bitmek bilmeyen iç savaşlar ve isyanlar sebebiyle perişan olan yerli halk da, Süleymen Şah’ın idaresinde huzur ve sükûna kavuştu. Bu sayede Anadolu Selçuklu Devleti sağlam bir temele oturdu. Hürriyet ve adalete kavuşan yerli halk, kısa zamanda seve seve Müslüman oldu. Çeşitli geyelerle bölgeye gelen Türkmenleri emrinde birleştiren Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Anadolu’da birlik ve hakimiyetini güçlendirmek, Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında toplanmaya çalışan Ermeni gruplarına mani olmak için harekete geçti. 1082 yılında Çukurova’ya giden Süleyman Şah, Adana, Tarsus ve Misis dahil tüm bölgeyi zaptetti. 1084′te Hristiyanlardan Antakya’yı aldı. 1086′da Suriye Selçuklu meliki Tutuş’la yaptığı savaşta yenildi ve savaş meydanında vefat etti. Oğulları, Selçuklu Sultanı Melikşah’ın yanına gönderildi. Devlet bir süre Süleymen Şah’ın İznik’te vekil bıraktığı Ebü’l-Kasım tarafından yönetildi.
Selçuklu Sultanı Melikşah’ın 1092′de vefatından sonra, İran’dan kaçarak gelen Kılıç Arslan, İznik’te merasimle karşıanıp, Türkiye Selçuklu tahtına çıkarıldı.
I. Kılıç Arslan tahta çıkar çıkmaz, davleti yeniden teşkilatlandırdı. İznik’i mamur bir duruma getirdi. İçte otoriteyi sağladıktan sonra, hemen gazâ ve akınlara başladı. Marmara sahillerine yerleşmeye çalışan Bizanslıları bu bölgeden çıkardı. Batıyı emniyete aldıktan sonra doğuya yöneldi ve 1096 yılında Malatya’yı kuşattı. Fakat, bu sırada Haçlıların Batı Anadolu’ya girmesi üzerine, I. Kılıç Arslan kuşatmayı kaldırıp hızla geri döndü.
Avrupadaki meşhur imparator, kral, prens, derebey ve şövalyelerin büyük bir taassupla katıldıkları Haçlı Seferlerinin ilki 1096-1099 yılları arasında yapıldı. I. Kılıç Arslan, Haçlıları, vur-kaç taktiğiyle imha etti. Ancak, İznik elden çıktığı için, Konyayı payitaht (başkent) yaptı. Bizans imparatoruyla antlaşma imzaladıktan sonra, doğu fetihlerine başladı. 1103 senesinde Malatya’yı ele geçirdi. Daha sonra Musul’u da topraklarına kattı. Emir Çavlı, Artukoğlu İlgazi ve Suriye meliki Rıdvan’ın kuvvetleriyle Habur Nehri kenarında yaptığı muharebede yenilerek, nehire düşüp boğuldu. Kılıç Arslan’ın büyük oğlu, Musul valisi Şehinşah, Emir Çavlı tarafından esir alınarak İsfehan’a götürüldü.
I. Kılıç Arslan’ın ölümü ve oğlunun esir düşmesi, Türkiye Selçuklularını çok sarstı. Düşmanları bunu fırsat bilerek, ülke topraklarına saldırdı. Bizanslılar, Batı anadolu sahillerini işgale başladılar. Bu durum karşısında Türkler, İç Anadolu’ya doğru çekilmek zorunda kaldılar. 1110 yılında esaretten kurtulan Şehinşah, Konya’ya gelerek tahta geçti. Şehinşah’ın ve Kayseri emîri Hasan Beyin büyük gayretlerine rağmen, Bizanslılar’ın zulmünden kaçan Batı Anadolu’daki Türklerin, Orta Anadolu yaylalarına çekilmesi durdurulamadı.
1116 yılında Danişmendliler, Sultan Şehinşah’ı tahttan indirip, Şehzade Mesud’u sultan ilan ettiler. Sultan Mesud, Danişmendli tahakkümünden kurtulmaya, Bizanslıları Anadolu’dan atmaya ve birliği sağlamaya çalıştı. 1182 yılında, Batı seferine çıktı. Sonra doğuya seferler düzenledi. Bizanslılar, Türklerin Batı Anadolu’da ilerlemelerini durdurmak için, İmparator Manuel komutasında bir orduyla Konya üzerine yürüdüler. Bu tehlikeli durum üzerine, Sultan Mesud’un oğlu II. Kılıç Arslan, Aksaray’da bir ordu hazırlayarak, Konya önündeki Bizans ordusunun karşısına çıktı. Bizans ordusunu pusu ve tarruzlarla 1145 senesinde ağır bir yenilgiye uğrattı.
Bu sırada İkinci Haçlı Seferiyle Anadolu’ya giren Avrupalılar da Türk kılıçları önünde duramadı. Selçuklu ordusu, Haçlılar karşısında büyük başarılar elde etti. Bu zaferler, istikrar ve yükselme devrini tekrar başlattı. Halka adaletle muamele etmesi sebebiyle, Hristiyanların bir çoğu, Bizans yerine Türk idaresine bağlandı. Bir çok eser inşa ettiren Sultan Mesud, kırk yıl saltanatta kaldıktan sonra, 1115 senesinde vefat etti. Yerine oğlu II. Kılıç Arslan tahta çıktı. O da babasının yolunda giderek, büyük hamleler yaptı. Anadolu’nun siyasî birliğini kurmaya, ekonomik ve kültürel yükselişini sağlamaya çalıştı. Doğu seferine çıkarak, devletin hudutlarını Fırat nehrine kadar genişletti. Bizanslılar ve yardımcı kuvvetlere karşı, 1176 Miryakefalon (Düzbel/Karamukbeli) Meydan Savaşını kazanarak, Anadolu’yu yurt edinen Türklerin bölgeden atılamayacağını ispatladı. Akıncalarını, Batı Anadolu’nun fethiyle görevlendirdi. 1182 yılında, Uluborlu, Kütahya ve Eskişehir havalileri fethedildi. Denizli ve Antalya kuşatıldı. Danişmend arazisi ve Çukurova zaptedildi.
Kazanılan zafer ve başarılarla siyasî birlik ve sınır emniyeti sağlandı. Ekonomik ve kültürel yükselme başladı. Bir süre sonra II. Kılıç Arslan, mücadeleyle geçen uzun saltanat yıllarındaki yorgunluğu ve ihtiyarlığını mazeret gösterip istirahate çekildi. Sahip olduğu toprakların idaresini onbir oğlu arasında taksim etti. Kendisi Konya’da büyük sultan olarak kaldı. Oğullarının her biri bir vilayette yönetimi ele aldı. Bu sırada Selahaddin Eyyubî’nin Kudüs’ü zaptetmesi, Üçüncü Haçlı Seferinin başlamasına sebep oldu. Anadolu’dan geçmeye çalışan kalabalık Haçlı ordusu, şehzadelerin direnişiyle karşılaştı. Yaptıkları çete harpleriyle Haçlı ordusuna büyük kayıp verdirdiler. Fakat çok kalabalık olan Haçlıların bir kısmı, Filistin’e ulaştı.
II. Kılıç Arslan, 1192 senesinde Konya’da vefat etti. Yerine büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Fakat, kardeşleri onun iktidarını kabul etmeyince, aralarında saltanat mücadelesi başladı. Tokat meliki Rükneddin Süleyman Şah, 1196 yılında Konya’yı zaptetti ve saltanatını ilan etti. Birliği sağladıktan sonra Bizans’ı tekrar senelik vergiye bağladı. İç mücadelelerden yararlanarak hudut tecavüzlerine başlayan Ermenileri cezalandırdı. Gürcüler, Saltukluların zayıflamasından istifade ederek, Erzurum’a kadar gelince, Doğu Seferine çıktı. 1201 yılında, Saltuklu Devletine son verdi. Artuklular ve Mengücüklerden aldığı yardımla, Erzurum’dan Gürcistan üzerine sefere çıktı. Sarıkamış yakınlarında, Gürcü-Kıpçak ordusunun baskınına uğradı ve mağlup oldu. Tekrar Gürcistan seferine çıktıysa da, yolda hastalanarak 6 Temmuz 1204 tarihinde vefat etti. Konya’da Künbedhane’ye defnedildi. Yerine oğlu III. Kılıç Arslan geçti. Fakat çok geçmeden Gıyaseddin Keyhüsrev, Türkmen beylerinin davetiyle, küçük yaştaki yeğeni Kılıç Arslan’ın yerine, tekrar Türkiye Selçukluları sultanı oldu.
Gıyaseddin Keyhüsrev, devletin hudutlarını emniyete almak için, Bizanslılar ve Ermenilerle mücadele etti. Dördüncü Haçlı Seferiyle (1204) İstanbul, Latin hakimiyetine girdi. Bizans hanedanı Anadolu’ya kaçıp, İznik ve Trabzon’da iki devlet kurdu. Bizanslılar, Karadeniz kıyılarına yerleşerek ticaret yollarını kapattılar. Gıyaseddin Keyhüsrev, ticaret yolunu açmak için, 1206 yılında sefere çıktı. Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz sahillerine inerek Antalya’yı fethetti. Bu sırada akıncı beyleri, Batı anadolu’da bir çok yeri aldı. Bu fetihler, İznik Bizanslılarını telaşlandırdı. Bizans ordusu ile 1211 senesinde Alaşehir’de yapılan muharebede Selçuklu ordusu büyük zafer kazandı. Savaş bittikten sonra, Gıyaseddin Keyhüsrev, meydanı dolaşırken bir düşman askeri tarafından şehit edildi. Yerine oğlu İzzeddin Keykavus geçti.
İzzeddin Keykavus, saltanatının ilk yıllarında taht mücadelesini halletti. Daha çok iktisadî meselelere, ülkenin imarına ve kültür faaliyetlerine önem verdi. Kervansaray, cami ve medreseler inşa ettirdi. Verem hastalığına yakalanan İzzeddin Keykavus, 1220 yılında Viranşehir’de vefat etti. Sivas’ta yaptırdığı darüşşifanın yanındaki türbesine defnedildi. Yerine kardeşi Alâeddin Keykubad geçti.
Sultan Alâeddin Keykubad zamanı, Türkiye Selçuklularının en kudretli, en müreffeh ve en parlak devri olarak geçti. Anadolu’nun emniyeti içi başta Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere, şehirleri surlarla tahkim ettirdi. Moğol tehlikesine karşı hudutlarda tedbir aldı. Bu işleri sırasında fetihlere de devam etti. Askerî ve ticarî önemi büyük olan Kolonoras kalesini muhasara altına aldı. 1221 senesinde kaleyi fethetti. Buraya, sultanın ismine nispetle Alâiye denildi. Moğol tehlikesine karşı tahkim ve askerî tedbirler yanında diplomatik yola da başvuruldu. Moğol Ögedey Kağan’a elçi gönderip barış yaptı. Alâeddin keykubad, saltanatı zamanında Türkiye Selçuklu Devletini, Moğol istilâ ve zulmünden korudu. Alâeddin Keykubad, 1 Haziran 1237 tarihinde Kayseri’de vefat etti. Yerine İzzeddin Kılıç Arslan’ı veliaht tayin etmesine rağmen, büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev tahta geçti.
II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246), Moğollara Kösedağ’da yenilince (Temmuz-1243), devletin yıkımı başladı. Kösedağ bozgunundan, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılışına kadar olan devrede (1243-1308), Selçukluları büsbütün sindirmek için, Moğol faaliyet ve zulmü devam etti. 1259′da, Kızılırmak hudut olmak üzere devletin ikiye ayrılması, 1262′de Karamanlıların isyan ederek Konya üzerine yürümeleri, 1276′da Moğollara karşı Hatıroğlu İsyanı, 1277′de Mısır Memlûk Sultanı Baybars’ın, Hatıroğlu’nu desteklemek için Anadolu’ya girip Kayseri’ye kadar gelmesi, Karamanoğlu Mehmet Beyin 1277′de Konya’da yeni bir sultanı tahta çıkartma girişimiyle, Cimri hadisesi gibi çeşitli siyasî, ekonomik ve sosyal çalkantılar meydana geldi. Anadolu Selçuklu Devletinin çöküşü başlayınca, Moğol zorbalığının önüne geçmek için Türk beyleri ve Anadolu halkının yer yer mücadelesi görüldü. Çökmekte olan devletin yıkıntıları üzerinde çeşitli Oğuz boyları, Türkmen ve kumandanlar, beylikler kurmaya başladı. Bu beyliklerden, Bizans hududunda kurulan Osmanlı Beyliğinin, Batı Hristiyan âlemine açık fütuhat cephesiyle diğerlerinden farklı stratejik mevkide bulunması; o yönde sürekli genişleme imkânı bulduğu gibi, dar ve sıkışık beyliklerin reislerine yerine göre dostça, bazan da baskı yaparak, bütün Anadolu’yu kendi idaresinde toplamasını, 20. yüzyılın başlarına kadar üç kıtaya hakim olmasını sağladı.
Anadolu Selçuklu Devleti toprakları üzerinde Moğollar, Haçlı istila hareketi neticesi gibi korkunç katliam, yıkım ve dehşet saçıcı hadiselerle bölgeyi işgal ettiler. Moğol istilasıyla, Anadolu Selçuklu Devleti, 14. yüzyılın başında yıkıldı. Anadolu, Moğol kontrolüne girdiyse de, 14. yüzyıldan sonra bölgede Osmanlı hakimiyeti başlayıp, Haçlıların ve Moğolların açtığı yaraları kapamaya çalıştı.
Türkiye Selçuklularını, Oğuzların Üç Oklar kolunun Kınık boyuna mensup Selçuklular kurup yönettiler. Devlet teşkilatı, sağlam bir esasa sahipti. Türkiye Selçukluları; Karahanlı, Büyük Selçuklu ve Abbasîlerin yanında diğer Türk ve İslam devletlerinin teşkilatlarından da büyük ölçüde faydalandılar. Bunları mükemmel bir şekilde kendi bünyelerine uydurdular. Sultanlar, devletin idaresinde hissedilen ihtiyaçlara göre teşkilatlarını genişlettiler ve zaman zaman da yenileme yoluna gittiler. Devletin, hanedan mensupları arasında bölüşülmesinin; bölünmeye ve saltanat mücadelesine sebep olduğu görüldü. II. Kılıç Arslan’dan sonra merkeziyetçilik geliştirildi.
Devlet, önceki Türk hakimiyetlerinde olduğu gibi, hanedanın ortak sorumluluğu altındaydı. Devleti idare eden hükümdarın ise, hanedan mensubu olması şarttı. İsimleri Türkçe ve İslamî idi. Ayrıca, halife ve âlimler tarafından künye ve lakaplar verilirdi. Tahta yeni çıkan sultanlar, halifeye hükümdarlıklarını tasdik ettirirler, adlarına hutbe okutur ve para bastırırlardı. Savaşlarda veya herhangi bir gezide, hakimiyet alâmeti olarak, sultanların başları üstünde, atlastan veya altın işlemeli kadifeden yapılmış bir çetr (şemsiye) tutulur, daima yanında hazır bulunan kös, sultanın kapısında günde beş kez nevbet çalardı. Vilayetlerdeki meliklerin, günde üç nevbet çaldırma hakları vardı. Sultanlar, haftanın belli günlerinde devlet erkânını ve emîrleri huzurlarına kabul eder ve onların görüşlerini alırlardı. Sultan iktaların dağıtılması, kadıların (hakim) tayini, devlete bağlı beylik ve sultanlıkların başına geçenlerin tayinlerini onaylar, hükümete karşı işlenen cürümlerle uğraşan yüksek mahkemeye de başkanlık ederdi. Devletin idaresi, birinci derecede sultana ait olmakla birlikte, bizzat kendisi mevcut kanunlara uyardı. Sultan, adalet mekanizmasının sağlıklı olması için, haftada iki gün halkın derdini dinlerdi.
Sultanlar, sarayda otururdu. Sarayda Hacibü’l-Hüccab, Üstadüddâr, Silahdar, Emîr-i Alem, Câmedâr, Taştâr veya Âbdâr, Emîr-i Çaşnigîr, Emîr-i Ahur, Emîr-i Şikâr, Emîr-i Devât, Emîr-i Mahfil, Serheng-i Nedîm, musahip görev yapardı. Bunlar, sultanın en emniyetli adamları arasından seçilir ve her birinin emrinde askerî kıtalar bulunurdu.
12 – Harzemşahlar
XI. yüzyılın sonlarında Harezm’de kurulan ve 1230′da yıkılan Türk imparatorluğu.
Harezmşahlar soyunun kurucusu Anuş Tigin, Garca adlı bir Türk kölesidir. Garca, Büyük Selçuklu emîrlerinden Bilgi Tigin tarafından, Gürcistan’dan satın alınarak saray hizmetine verildi. Kısa bir süre sonra, başarılı çalışmaları sebebiyle, Harezm valiliğine getirildi. Ölümünden sonra, oğlu Kutbeddin Muhammed, Muhammed Harezmşah unvanıyla, Sultan Sencer tarafından Harezm’e gönderildi. Otuz yıl süre ile Harezm’i yöneten Kutbeddin Muhammed, iyi bir yönetici, anlayışlı bir siyaset adamı idi. Zamanında Harezm, büyük bir ilerleme gösterdi. Kutbeddin’in ölümünden sonra, büyük oğlu Kızılarslan Atsız, Harezmşah olarak görevlendirildi. Atsız, ilk zamanlarda Selçuklulara bağlı kaldı. Sultan Sencer ile birlikte seferlere çıktı. Kendi gücünü arttırmak için, Cend ve Mangışlak gibi, Seyhun ötesindeki sahalara kadar ilerledi. Bir süre sonra Sencer ile arası açıldı. Sencer, Atsız’ı beğeniyordu. Bunan yararlanan Atsız, bağımsızlığını ilan etti. Selçuklu memurlarını hapsederek, mallarına el koyduğu gibi, Horasan yollarını da kapattı. Bu sırada Belh’te bulunan Sencer, büyük bir ordu ile Harezm üzerine yürüdü (1138). Yapılan savaşta, Atsız’ın ordusu yenilgiye uğradı, oğlu Atlığ da esir edilerek öldürüldü. Sencer, Harezm’in yönetimini Süleyman bin Muhammed’e vererek vezir, atabey, hâcib gibi memurlardan meydana gelen bir dîvan kurdu, sonra Merv’e döndü (1139). Bu durum, Harezm halkını gücendirdi. Bundan da faydalanan Atsız’ın çalışmaları sonucu, Süleyman ve adamları, Harezm’den ayrılmak zorunda kaldılar (1140). Bir yıl sonra Harezm hâkimiyetini elde eden Atsız, Sencer’e bağlılığını bildirdi (1141). Sencer, aynı yıl, Karahıtaylarla yaptığı savaşta yenildi. Bunun üzerine Atsız, tekrar bağımsızlığını ilan etti. Horasan üzerine yürüyerek, Sencer’in (Selçuklu) başkenti Merv’i ele geçirdi. 1142′de de Nişapur’u alarak kendi adına hutbe okuttu.
Ancak, Atsız’ın bu başarısı çok uzun sürmedi. Horasan’da hakimiyetini tekrar kuran Sencer’in üzerine geldiğini duyan Atsız, aldığı yerleri boşaltarak Harezm’e döndü. Tekrar, Sencer’e bağlılığını bildirdi (1144). Merv’den aldığı hazineleri geri verdi. Karahıtaylara her yıl 20 000 dinar altın vermeyi kabul etti. Bir taraftan da Sultan Sencer’i öldürtmek için Merv’e iki fedaî gönderdi. Durumu haber alan Sencer, bu suikast teşebbüsünden kurtulduğu gibi, Harezm’e karşı üçüncü defa sefere çıktı (1147). Hazarasb kalesini, iki aylık bir kuşatmadan sonra aldı. Harezm’in başkenti olan Gürgenç önlerine geldi. Bu sırada araya giren bir dervişin ricasını kıramayarak, Atsız’ın atından inip toprağı öperek, kendisini metbu tanıma isteğini kabul etti. Fakat Atsız, atından inmeden, Sencer’in isteğini başıyla selam vererek yerine getirdi. Bunun üzerine Sencer, Merv’e döndü. Horasan üzerindeki niyetlerini bir tarafa bırakan Atsız, Seyhun kıyılarını aldı (1152). Oğuz-Selçuklu savaşında Sultan Sencer, Oğuzların eline esir düştü. Bu olay üzerine Atsız, bir yandan Sencer’i kurtarmağa, bir yandan da Oğuzlarla Sencer’in arasını bulmağa çalıştı. Sencer’in esaretten kurtulmasından sonra, ona tebrik mektubu göndererek, emrinde olduğunu bildirdi. Aynı yıl temmuz ayının otuzuncu güü öldü (1156). Atsız’ın yerine veliaht olan Ebu Feth İl-Arslan geçti. Harezm’de bulunan amcaları İnal Tigin ve Yusuf’u, kardeşleri Hitay Han ile Süleyman Şah’ı öldürten İl-Arslan, rakipsiz olarak Harezmşah tahtına çıktı. Sultan Sencer’in ölümü, Harezmşah Devletini, Doğu İran’ın en güçlü devleti haline getirdi (1157). Sencer’e bağlı mahallî hanedanlar, Oğuz reisleri, Büyük Selçuklu emîrleri, yönettikleri bölgeleri genişletmek için büyük bir çaba gösteriyorlardı. Irak’taki Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Muhammed bin Mahmud’un durumu pek sağlam değildi. İl-Arslan, bu durumdan yararlanarak, bağımsızlığını ilan ettiği gibi, durumu Selçuklu sarayına da duyurdu. Harezmşahlar artık, Selçukluların uydusu değil, dostu oldular.
İl-Arslan, Selçuklu emîrlerinin doğu İran’da yaptıkları muharebelere, zaman zaman, çıkarı için karıştı. Bağdat halifesi ile Irak Selçuklu sultanı arasında aracılık etti. Nişapur’u kendisine merkez yaptıktan sonra Tus, Bistan, Pamyan taraflarını da ele geçirdi. Karahıtaylar, Harezm üzerine yürüdüler (1172). İl-Arslan, öteki Harezmşah hükümdarlarının yaptığı gibi, topraklarını su altında bırakarak savunmak istedi. Aynı yıl, hastalanarak Nişapur’da öldü.
İl-Arslan’ın ölümünden sonra küçük oğlu Celaleddin, Harezmşah tahtına oturdu. Cend’de vali olan büyük kardeşi Tökiş, Celaleddin’in emrini yerine getirmediği gibi, Karahıtaylara sığınarak, askerî yardım talebinde bulundu. Karahıtaylar, Tökiş’in isteğini olumlu karşılayarak, çok kuvvetli bir orduyu onun emrine verdiler. Bunun üzerine Celaleddin Şah ve annesi, Harezm’den ayrılarak, Irak Selçuklularının nâibi Melik Ay-Aba’nın yanına geldiler. Kardeşinin kaçması üzerine Tökiş (1172-1200), kolayca Harezmşah tahtına geçti. Tökiş, ailenin en büyük hükümdarlarından birisi olarak ün kazandı. Saltanatının ilk yıllarında, kardeşi Celaleddin Şah, Melik Ay-Aba ile onun üzerine yürüdü. Tökiş, Subarlı kasabasında Ay-Aba’yı bekledi. Ordusunu pusuya düşürüp yok etti. Ay-Aba’nın başını kestirdi (1174). Celaleddin Şah ve annesi, bu başarısızlık üzerine Dihistan’a kaçtılarsa da, Tökiş, Terken Hatun’u yakalatıp öldürttü. Celaleddin Şah ise Gur sultanı Gıyaseddin’e sığındı. Çok geçmeden Tökiş ile Karahıtayların arası açıldı. Bu durumu öğrenen Celaleddin Şah, Karahıtaylar ile birleşerek Harezm’e yürüdü.
Harezm, topraklarını sular altında bırakarak, başkentte kendisini savundu. Büyük bir savaşı göze alamayan Karahıtaylar, geri çekildiler. Yalnız, Celaleddin Şah’a bir miktar asker vererek Merv, Serahs şehirlerini içine alacak küçük bir emîrlik kurmasına yardımcı oldular. Zaman zaman, kardeşi Tökiş ile dostça geçinen Celaleddin Şah, kardeşinin İran seferinde bulunuşunu fırsat bilerek Nişapur üzerine yürüdü (1187). Başarı sağlayamadan Merv’e dönmek zorunda kaldı. Bir süre sonra burada vefat etti.
Kardeşinin ölümünden sonra Tökiş, bütün Doğu İran ve Horasan’a söz geçirmek ve oraları buyruğu altına almak istedi. Abbasî halifesi Nâsır ile anlaşarak, Selçuklu sultanı II. Tuğrul’u yendi ve öldürttü (1194). Hemedan ile öteki Selçuklu kalelerini ele geçirdi. Selçuklu Sultanlığının yıkılışından sonra Tökiş, kendisine sultan unvanını verdi, kestirdiği sikkelere bu unvanı yazdırdı. Harezmşahların, Batı İran’da üstünlük kurmaları kolay olmadı. Tökiş, öümüne kadar, İran işleriyle uğraşmak zorunda kaldı. Isfahan’ı Kutluğ İnanç’a, Rey’in idaresini onun oğlu Yusuf’a verdi. Büyük emîrlerinden Mayacuk’u atabey yaptı. Kendisi harezm’e döndü. Bu sırada, Halife ordusunun Irak’a yaptığı saldırı püskürtüldü. Yusuf Hanın, Rey’den ayrılmasıyla, Mayacuk yönetimi ele aldı. Durumu düzeltmek için Tökiş, üçüncü defa Irak seferine çıktı (1196). Bağdat ordusunu yendi. Hemedan’ı kendisine sığınmış olan Atabey Özbek’e, Isfahan’ı da oğlu Erbaş’a verdi. 1198′de Mayacuk ayaklandı. Tökiş, onu yendi ve öldürttü. İsmailîlerin elinde bulunan bazı kaleleri aldıktan sonra Harezm’e döndü, orada öldü (1200). Oğlu Alâeddin Muhammed, onun yerine geçti.
Büyük kardeşi Melikşah’ın 1197′de ölümünden beri veliaht olan Alâeddin Muhammed, önce Gur sultanları Şahabeddin ve Gıyaseddin ile savaştı. Tökiş’in ölümünden faydalanan bu sultanlar, Merv ve Tus şehirlerini aldıktan sonra Nişapu’u ele geçirdiler. Hindu Han, Melikşah’ı, Alâeddin’e karşı koz olarak kullanmak için, Merv ve Serahs vilâyetlerinin idarsiyle görevlendirdi. Nişapur’a yürüyen Alâeddin, Gurluları, ülkelerine serbestçe dönmek şartı ile bıraktı. Merv ve Serahs’ı geri aldı. Hindu Han, Gur ülkesine dönmek zorunda kaldı. Harezm’e dönen Alâeddin, bir yıl sonra, Herat üzerine yürümeye karar verdi, fakat Sultan Şahabeddin’in, Harezm’e yürümek için ordu hazırladığını duyunca, bundan vazgeçti. Harezm’e çekilen Alâeddin’in ardından Gurlular da Tus’a geldiler. Kardeşi Gıyaseddin’in ölüm haberini alan Şahabeddin, Gur’a döndü. Bunun üzerine Alâeddin, Herat’ı almak istediyse de başarı kazanamadı. Gur’da durumunu düzelten Şahabeddin, hızla Harezm üzerine yürüdü. Alâeddin, daha önceki savunma usulüne başvurarak, Harezm’in o çevresini sular altında bıraktı. Fakat, Gur ordusu, Harezm tarihinde ilk defa olarak, kırk günde bu bölgeyi geçti ve Alâeddin’in ordusunu yendi. Karahanlı sultanı Osman ve Karahıtay orduları, Alâeddin’in yardımına geldi. Gurlular, ağırlıklarını yakarak geri çekildiler. Onları takip eden Alâeddin, Hazarasb’da, Gurlular’ın sağ kolunu dağıttı, bir çok esir ve ganimetle döndü. Karahıtay ordusu ile Anahod önünde, Şahabeddin’in ordusunu çevirerek, iki gün süren bir savaştan sonra mağlup etti. Zorlukla Anahod kalesine sığınan Şahabeddin, Semerkand sultanı Osman’ın aracılığıyla, büyük bir fidye karşılığında Gazne’ye dönebildi. Karahıtayların başarısı, Harezmşah’ı korkuttu. Bu yüzden, bir süre sonra, Gurlu Sultanı Şahabeddin ile dostluk kurmak için Gazne’ye elçi gönderdi. Hindistan’da büyük başarılar kazanan bu Müslüman hükümdar, dinsiz Karahıtaylar’dan öc almak istediği için, Alâeddin’in dostluk teklifini iyi karşıladı. 1205′te, ordusunun eksiklerini tamamlamak için Hindistan’a bir sefer düzenledi. Dönüşünde de Alâeddin’e haber göndererek, Karahıtaylar üzerine yürüyeceğini bildirdi. Fakat, bir Hintli veya Batınî tarafından hançerlenerek öldürüldü (1206). Onun ölümünden sonra Gurlular yıkıldı. Harezmşah Alâeddin, bu durum karşısında, Nişapur’a emîrler göndererek, Horasan ordusunu Herat’ı almak için görevlendirdi. Kısa zamanda Herat alındı, valiliğine Hüseyin getirildi. Ordusunun başında Belh’e yürüyen Alâeddin, kuvvetli bie kuşatmadan sonra burayı teslim aldı (1207).
Alâeddin’in bu tarihten sonra karşısında bulunan siyasî ve askerî güç, Karahıtaylardı. Harezmşahların her yıl vergi vermek zorunda oldukları bu devleti ortadan kaldırmak, Alâeddin’in en büyük hedefi idi. Bunu gerçekleştirmek isteyen Alâeddin, büyük bir orduyla Mâverâünnehir seferine çıktı. Karahıtayları yenerek, Buhara’yı aldı (1208). Bu tarihten sonra Karahıtaylar bir daha toparlanamadılar. Küçlük kumandasındaki Naymanların, Cengiz’in önünden kaçarak Karahıtay topraklarına girişi, bu devletin yıkılışını kolaylaştırdı. Ayrıca, Semerkand, Alâeddin tarafından zaptedildi (1212). Mâverâünnehir, kesin olarak, Harezmşahların hakimiyeti altına girdi. Gazne’yi alan Alâeddin, bu bölgenin yönetimini, büyük oğlu Celâleddin’e verdi (1215). İran’a sefer yaptı (1217). Fars ve Âzerbaycan atabeylerini itaat altına aldıysa da, Hemedan’dan Esedâbâd yolu ile Bağdat’a gönderdiği ordu, ağır kış yüzünden, ağır bir kayba uğrayarak dağıldı (1218). Bu sırada Cengiz’in zaferlerini duyan Alâeddin, bilgi edinmek için Moğol hakanına bir elçi gönderdi. Cengiz’in gönderdiği elçilik heyetini kabul etti. Cengiz, elçisi aracılığıyla Alâeddin’e, dostluk e ticaret ilişkilerinin sıkılaştırılması dileğini bildirdi. Fakat, bir süre sonra Cengiz’in bir kervanı, Otrar’da, Alâeddin’in Muhammed’in valisi İnalcuk tarafından yağmalanarak, kervanda bulunanlar öldürüldü. Kervandan kaçıp kurtulabilen bir kişi, durumu Cengiz’e bildirdi. Bunun üzerine Cengiz, Harezmşah’a bir heyet göndererek, Gayır Han diye bilinen İnalcuk’un teslimini ve malların tazminini istedi. Alâeddin Muhammed, bu isteği şiddetle reddederek, Cengiz ile savaşa karar verdi. Alâeddin’in bu kararı, Harezmşah İmparatorluğunun birden ortadan kaldırılması, Doğu İslâm dünyasında yüz binlerce Müslümanın ölümü, birçok şehir ve eserin yakılıp yıkılmasıyla sonuçlandı.
Cengiz, Harezmşahlara karşı 200 000 kişilik bir ordu hazırladı. Alâddin Muhammed, kurduğu harp meclisinde, Moğol ordusunun Seyhun nehri kıyısında karşılanması görüşünü kabul etmeyerek, Mâverâünnehir’de savaş yapılmasını kararlaştırdı. Kuvvetlerini, büyük şehir ve kalelere dağıttı. Bu kuvvetlerin başına ayrı ayrı kumandanlar getirdi, kendisi de Horasan’a geçti. Cengiz, ordusunu küçük birliklere ayırıp, Mâverâünnehir’in sağlam kalelerini birer birer ele geçirdi, savunan ve kendini koruyan şehirleri yakıp yıktı. Kısa bir süre içinde Buhara ve Semerkand, Otrar, Sıgnak, Barçlığ, Kend, Cend, Benâkend ve Hocend gibi şehirler, Cengiz’in eline geçti. Mâverâünehir’in en güçlü savunma merkezi olan Semerkand, Türk kumandanının büyük kahramanlık göstermesine rağmen teslim oldu. Cengiz, ordusuna, küçük vilâyetlerin alınmasını emretti. Belh’te bulunan Alâeddin, Irak’a, oğlu Rükneddin’in yanına gitmek bahanesiyle Tus’a kaçtı. Moğollar, her yanda hızla ilerliyorlardı. Nişapur ve Bistâm yoluyla Rey’e gelen Alâeddin, oğlunu da yanına alarak, Devletâbâd yakınlarında Moğolları durdurmak istedi. Yenilerek Abiskun’da bir adaya sığındı. Biraz sonra, burada hastalanarak öldü (1220). Yerine oğlu Celaleddin geçti.
Harezm’e dönen Celaleddin, veliahdlığını tanımak istemeyen bazı Türk kumandanlarının, kendisini öldürteceklerini, Moğolların da yaklaştığını öğrenince Horasan’a kaçtı. Bir süre sonra iki kardeşi Uzlug Şah ve Ak Şah Horasan’a geldiler. Harezm’de toplanmış olan 90 000 kişi, Humar Tigin adlı bir emîrin idaresi altında, Harezmşahların merkezi Gürgenç’i (Harezm-Ürgenç) dört ay savunduktan sonra Moğollara teslim olmak zorunda kaldılar (1221). Celaleddin Harezmşah, imparatorluğun ortasından koparabildiği ve kurtarabildiği insanlarla, Harezmşah devletini, vefatına kadar sürdürdü. Moğolların doğuda ve batıda yayılmasını bir süre geciktirdi.
13-Altınordu Devleti
Cengiz Han’ın 1227′de ölümünden sonra büyük hanlık makamını Ögedey işgal etti. Onun hâkimiyeti, Türk-Moğol Hakanlığı’nın teşkilâtlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kurallar konulmuş, Cengiz’in “yasa”sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235′te devlet işlerini alâkadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda Batı Seferi, yani Doğu Avrupa’nın istilâsı kararlaştırıldı. Bu maksatla bilhassa Türkler’den olmak üzere büyük bir ordu toplandı. Miktarı bilinmeyen bu Moğol-Türk ordusunun birkaç yüz bin kişiden ibaret olduğu muhakkaktır. Fütuhatın başlangıcı 1236 yılına rastlar.
Bu muazzam ordunun başında Cengiz’in torunu, Batu (Çoçi Oğlu) bulunuyordu. Aslında Harezm, Kafkasya ve İrtiş’in batısı büyük oğlu Cuci’ye düşmüştü (1224). Fakat Cuci, Cengiz Han’dan az önce öldü ve ona ayrılan yerler oğlu Batu Han’a verildi. Ona verilen bölgede kurulan devletin adı “Altınordu”, asıl kurucusu da Batu Han’dır. Altınordu adı Moğolca’da çadır demek olan “Orda” kelimesinden gelir. Hanların ordugahında han çadırının üzeri altın kaplama olduğu için, bu çadıra “Altınordu” deniliyordu. Zamanla bu kelime Türkçe’de “Altınordu” şeklinde yazılır.
Hem Altınordulular, hem de “kral sarayı” ve “ordugah” anlamlarında kullanılır. Batu Han’a ait olan yerlere, babasının adından dolayı “Cuci Ulusu” deniyordu. Ulus, “Birleşik İller” anlamında, yani yer adı olarak kullanıyordu.Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirâk edeceklerdi. Ön kıtaların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sobutay’ı (Sübegetey, Sübetey) görüyoruz. Askerlerin büyük bir çoğunluğunu Orhun ile Yayık ve İrtiş aralarında yaşayan Türk kabileleri teşkil ediyordu. İlk darbe Bulgarlar üzerine oldu. Bu hareket 1224′de Bulgarlar’ın Don boyundan dönen Moğol kıtalarına hücumların öcünü almak için yapılmıştı.
Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan uzakta kalan halkın, bu istilâdan zarar görmediği muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığı anlaşılmaktadır. Bu suretle Moğol istilâsından sonra Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey: müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz.
1237 sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol-Türk ordusu Rus bölgesinin istilâsına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu birçok knezliklere bölünmüştü. Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil birer beylik hâlinde hükümet etmekte idiler; artık Kiyef merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; batıda da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı.
İlmen gölü’nün kuzey sahilindeki Novgorod şehri de mühim bir iktisadî ve siyasî merkez vaziyetinde idi. Bu Rus knezlikleri arasında mücadeleler eksik olmadığından Rus yurdu, âdeta, daimî bir anarşi manzarası arz etmekte idi. Batu Han’ın orduları 1237′de Bulgar memleketinden hareketle Suru (Sura) ırmağının baş kısmını geçtikten sonra Ryazan üzerine yürüdüler; bir darbe ile burayı ele geçirdiler; o sıralarda ehemmiyetsiz bir kasaba olan Moskova’yı yaktılar. Vladimir, Suzdal, Rostov ve Volga kıyısındaki Yaroslav şehirlerini zaptettiler; bütün bu şehirler birer kale idi.
Türk-Moğol ordusunun, yalnız açık meydan muharebesinde değil, kaleleri kuşatmak ve zaptetmek hususunda da fevkalâde becerikli oldukları görülüyor. Kışın şiddetine rağmen Batu Han kuvvetleri 2-3 ay zarfında birçok kale ve şehirleri ele geçirdiler. 1238 baharı geldiği zaman bu ordu İlmen gölünün güneyinde, Lovat ırmağına varmış bulunuyordu; fakat mevsimin icabı olarak, daha fazla kuzeye, yani Novgorod istikametine gidilmemiş, orduların güneye dönmesi uygun görülmüştü.
Bu defa Oka nehrine yakın Kozelsk şehrinin fazla direnmesi, ordunun hareketini biraz yavaşlatmışsa da, bu kale zapt ve ahalisi kılıçtan geçirilince, Moğol-Türk kuvvetleri 1238 ilkbaharında Don ile Dnyeper nehirleri arasındaki sahaya gelmişlerdi. Bununla seferin ilk safhası sona erdi. Gayet kısa bir zaman içinde, hem de kış olmasına rağmen, Batu Han “yıldırım” harbiyle Rus yurdunun en mühim kısmını zapt ve Rus knezlerinin askerî kuvvetlerinin dayanak noktalarını imha etmişti. Tarihte ilk defa olmak üzere, doğudan gelen Türk istilâsı, bir darbede Rus knezlerinin siyasî varlıklarını ortadan kaldırmıştı.
Bu Moğol-Türk hareketinin ikinci safhası Kumanlar’a karşı oldu. 1224′de Kalka boyundaki savaştan sonra, Kumanlar Türk-Moğol İmparatorluğunun düşmanları arasında sayılıyorlardı. 1238-39 yılındaki seferlerin neticesinde Don boyu ve bütün Kıpçak sahrasından Kumanlar kovuldu; bir kısmı kuzeydoğu’da Kama Bulgarları arasına gitmiş, kalanları da Macaristan’a iltica etmişlerdi.
Bu suretle, Kama boyundaki Kıpçak ve galiba Kumanlar’la birlikte olan, Yimekler’in gelmesiyle Türk unsuru artmış ve hattâ Bulgarlar bile Kıpçaklaşmışlardı. Bu suretle Moğol istilâsının bir neticesi de Orta İdil boyundaki Türk ahalisinin yeni şekilde karışmasını mümkün kılmasıdır; bugünkü Kazan Türkleri’nin kavmî oluşumları işte bu tarihî olaylarla izah olunmaktadır.
Batu Han, Kumanlar’ın işini bitirdikten sonra, 1240′da Kiyef şehrini, kısa süren bir muhasaradan sonra zaptetti. O sıralarda Kiyef’in zaten büyük bir ehemmiyeti kalmamıştı. Daha batıda olan Vladimir ve Haliç şehirleri de Moğol-Türkler tarafından işgal edilerek bütün Rus yurdu Batu Han’ın eline geçmiş oldu. İstilâ kuvvetlerinin büyük bir kısmı, Kumanlar’ın gittikleri, Macaristan’a yürürlerken, bir kolu da Lehistan’ın güney eyaletleri üzerinden Silezya’ya kadar ilerlediler.
1241 ilkbaharında, Liegnitz yakınında karşılarına çıkan Alman kuvvetlerini yendiler; fakat daha ileriye gidemeyerek, Macaristan’a döndüler. Moğol-Türkler’in bir kolu, hattâ Balkanlar’a girmiş ve Adriyatik sahillerine bile yaklaşmıştı. Bu suretle 1240-41 seferi tam bir başarıyla bitmiş, Batu Han’ın ordusu bütün meydan muharebelerini kazanmış, binlerce kilometre genişliğinde Doğu Avrupa sahasını işgal ile, burada önce mevcut bütün askerî ve siyasî varlıklara son vermişti. Cengiz hayatta iken, batıdaki bütün sahanın Coçi’ye verileceği belli olmuştu; buna göre, Batu Han’ın zaptettiği yerler Coçi ulusu olacaktı.
Batu Han, 1241 yılında İdil’in aşağı mecrasına dönmüş ve nehrin sol sahilinde “Orda”sının (Karargâh) merkezini kurmuştu: Burası Saray adını aldı ve çok geçmeden eski Bulgar ve İtil şehirlerinin yerini tuttuğu gibi, onlardan farklı olarak Doğu Avrupa, Hazar denizi ve Aral denizi civarlarıyla, Batı Sibir’in en mühim siyasî merkezi oluverdi.
Saray şehrinin kurulduğu yer “Cuci Ulusu”nun ortasında ve büyük ticaret yolu üstünde bulunması bakımından, cidden gayet doğru olarak tespit edilmişti. Bu sebeptendir ki, Saray şehri az zaman içinde yükselivermişti.
Cengiz oğulları arasında en değerli kumandan ve dirayetli devlet adamı olarak tanınan Batu Han’ın ancak hakanlığın bütünlüğünü korumak namına Karakurum’daki hakanı tanıdığı ve zahiren ona itaat ettiği anlaşılıyor. Halbuki Batu Han kendi ulusunda istediği gibi icraatta bulunuyordu. Onun hâkimiyeti 1255′de ölümüne kadar sürmüştür. İrtiş boyundan, Aral denizinin kuzey mıntıkası da dahil olmak üzere Kama ve bütün İdil havzası, Özü boyu ve Turla (Dnyestr) mıntıkasına kadar uzanan geniş bir sahada, fütuhatı müteakip yeni bir idare sistemi kuran ve merkezi Saray olan Moğol-Türk ordusuna da gereken nizamı veren Batu Han olduğundan, o, hakkıyla Altın Ordu Devleti’nin kurucusu sayılmaktadır.
Bu devletin teşkilâtı Cengiz yasası ve Büyük Moğol-Türk Hakanlığı’nda tatbik edilen esaslara dayanmakla beraber, mahallî birçok hususların tanzimi ve bu memleketlerde mevcud eski geleneklerin de göz önünde tutulması lâzım gelmekte idi. Eski Bulgar Hanlığı ve Rus knezliklerinde Altın Ordu’nun menfaatlerine en uygun görülen bir sistem tatbik edilmesi lazım geliyordu. Bu bakımdan yeni sistemin Batu Han tarafından başarıyla uygulandığı görülmektedir.
Batu Han, Saray şehrinde oturuyor fakat hukuken, Karakurum’da oturan ve Büyük Hakan olan amcası Ögeday’a (Oktay’a) bağlı bulunuyordu. Ögeday Han’ın yerine Büyük Hakan olan Mengü 1259′da ölünce, Batu Han, Karakurum’la ilişkilerini gevşetti, ama şeklen hala oraya bağlı idi.
Batu Han, Saray şehrinde hüküm sürerken, kardeşi Orda, Doğu Kıpçak yöresini idare ediyordu. İmparatorluğun doğu yöresine Ak Ordu, Batu Han’ın hakim olduğu batı bölgesine ise Gök Ordu denmiş, sonradan Gök Ordu’nun adı Altın Ordu olmuştur. Bugün Altın Ordu diye andığımız devletin ilk adı işte bu Gök Ordu’dur. Devlet ikiye ayrılmış, fakat Ak Ordu hanları Altın Ordu Hanı’na bağlı kalmışlardı.
Batu Han’ın ölümünden sonra yerine küçük kardeşi Berke Han geçti (1257). Berke Han, kendi adına sikke bastırmak suretiyle Karakurum’la ilişkisini keserek bağımsızlığını ilan etti. Ayrıca Yenisaray şehrini kurarak burasını yeni başkent yaptı.
Bu sırada Cengiz Han’ın öteki oğulları birbiriyle anlaşmazlığa düşmüş, Büyük Hakanlık tahtı için kendi aralarında savaşmaya başlamışlardı. Berke Han bu durumu iyi değerlendirdi. Büyük Hakanlık savaşında önce Artık Böke’yı tuttu. Ama bu savaştan Kubilay Han galip çıkmıştı ve bu yüzden Büyük Hanlıkla ilişkisi büsbütün kesilmişti.
Cengiz İmparatorluğu’nun paylaşılmasından Harezm bölgesinin Çağatay Han’a düştüğünü söylemiştik bu ülke Artık Çağatay Ülkesi veya Çağatay Ulusu diye anılıyordu. Şimdi burada Algu Han hüküm sürmekteydi.
Berke Han, Kafkasya’ya bir sefere çıktığı sırada Algu Han sınırlarını Altın Ordu sınırlarını aşacak kadar genişletmiş bulunuyordu. Bu yüzden araları açıktı. Öte yandan İlhanlı hükümdarı Hülagu Kafkasya’ya girince, onlarla savaşmak zorunda kaldı. Bu kardeş hükümdarların ikisi de zengin Azerbaycan topraklarını ellerinde tutmak istiyorlardı. Bu yüzden aralarında savaş çıktı. Berke Han, Hülagu’yu tam bir bozguna uğrattı.
Berke Han’ın İlhanlılarla savaşması, Kıpçak ülkelerinden gelip Mısır’da devlet kuran Kölemenlerle arasında bir yakınlaşmaya sebep oldu.
Kölemen Sultanı Baybars ile dosluk kuran Berke Han, Bizans’la da ilgilenmeye başladı. 1265 yılında, yeğeni Nogay’ın komutasında 20 bin kişilik bir orduyu Tuna’nın güneyine geçirdi. Bizans ordusunu yendi ve imha etti. Bu seferi ile İstanbul’da esir bulunan II. Keykavus’u da kurtararak Kırım’a götürdü.
Berke Han 1266′da ölünce yerine Batu Han’ın torunu Mengü Temür geçti Mengü Temür, Kölemen Sultanı ile iyi ilişkilerini devam ettirdi ve Ögeday ile Çağatay oğulları arasındaki savaşlarda Ögeday’ın oğullarını destekledi. Bu sırada Berke’nin yeğeni Emir Nogay’ın nüfuzu çok artmış, devleti o yönetmeye başlamıştı. Emir Nogay bu nüfuzunu tam kırk yıl korudu ve bu süre içinde Altın Ordu hakanlarını tahta çıkaran ve onları kendi otoritesi altında tutan bir kumandan olarak kaldı.
Mengü Temür’den sonra sırasıyla Tuta Mengü ve Teleboğa tahta çıktılar. 1291 yılında tahta çıkan Tokta Han ise Emir Nogay’ın baskısından kurtulmak için fırsat kolladı ve nihayet 1300 yılında onunla savaştı ve galip gelerek öldürttü. Böylece devletin tek hakimi oldu. O tarihten sonra Aşağı İdil, Yayık ve Embe ırmakları boylarında yaşayan ve Emir Nogay’a bağlı kalmış olan boylara ve kavimlere “Nogaylar” denildi.
Tokta Han 1312′de öldü ve yerine Özbek Han geçti. Özbek Han zamanında Altın Ordu Devleti tamamen bir Türk devleti oldu. Özbek Han, kız alıp vererek Kölemenler Devleti ile akrabalık kurdu. Artık hükümdar ailesi yalnız dil ve kültür bakımından değil, kan bakımından da Türkleşmişti. Halk zaten Türk idi, fakat artık bütün Kuzey Türklerine (Oğuzlara, Bulgarlara, Kıpçaklara ve Kumanlara) Tatar deniyordu ve Türk kültürü de Tatar kültürü olarak anılacaktı.
Tahta çıktığı zaman 30 yaşında olan Özbek Han dinamik bir hükümdardı. Azerbaycan’ı zaptetti. Rus prenslerinden alınan vergi sisteminde değişiklik yaptı. Müslümanlığa da önem verdi ve Saray şehri önemli bir din merkezi oldu. Pek çok medrese ve cami yaptırdı. 1341′de ölen Özbek Han’ın yerine önce oğlu Tini Beğ, onlardan bir yıl sonra da öbür oğlu Cani Beğ, geçti. Cani Beğ Altın Ordu Devleti’nin son büyük hükümdarı sayılır. Onun zamanında devlet daha da güçlendi. İran’daki İlhanlılar Devleti dağıtıldı ve Cani Beğ Tebriz’i tamamen ele geçirdi. Fakat bu devirde Altın Ordu Devleti’nin Kölemenlerle ilişkisi kesildi. Çünkü, Anadolu’da kurulan yeni ve güçlü diğer bir Türk Devleti Osmanlılar, bir yandan Balkanlara geçmiş, bir yandan da güneye yönelmişlerdi.
Cani Beğ 1357 yılında ölünce karışıklıklar başladı. Cani Beğ’in oğlu tahta çıktı ve ancak iki yıl yaşadı. 1360-1380 yılları arasında süren kargaşalıkta 14 han tahta çıktı. Yirmi yıl süren bu karışık dönemden sonra 1380′de tahta çıkan Toktamış Han duruma hakim oldu. 1359′da ölen Berdi Beğ’den sonra Batu Han hanedanı sona ermiş bulunuyordu. Toktamış Han taht üzerinde otoriteyi kurmuştu ama bu arada birçok emir bağımsızlıklarını ve hanlıklarını ilan etmiş bulunuyorlardı. Ayrıca Litvanya ve Podolya prenslikleri de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Emir Mamay Mırza ise kendi başına hareket edecek bir güç ve nüfuza erişmişti ve Özbek Han’ın oğullarından Abdullah’ı tahta çıkardı. Böylece Altın Ordu Devleti ikiye bölünmüş oluyordu.
Toktamış Han, Aksak Timur’dan yardım görerek birliği yeniden kurmuştu. Ayaklanan Rusları ve Litvanyalıları da yenmişti. Bu başarılarını Timur’un yardımlarına borçlu idi. Ama, durumunu düzeltip güçlenince, Timur’la ilişkisini kesmek istedi. Böylece başlayan aralarındaki anlaşmazlık büyüdü. Timur’la Toktamış Han arasında savaş kaçınılmaz oldu. Nihayet 1395 yılında yapılan Terek Savaşı’nda, Timur galip geldi ve Altın Ordu Devleti’ni bir daha belini doğrultamayacak bir şekilde çökertti. Altın Ordu Devleti’nin başına Kutluk Han’ı getirerek çekildi.
Toktamış, batıya kaçarak Litvanya’ya sığınmıştı. Litvanya Kralı Witold’un yardımı ile geri dönüp tahtını ele geçirmeye çalıştı ama Kutluk Han’a yenildi. Litvanya ordusu büyük bir bozguna uğratıldı.
Kutluk Han, 1401′de ölünce, Emir Edige Mırza onun yerine Şadi Beğ’i tahta çıkardı. Bir süre sonra Ediğe Mırza ile anlaşmazlığa düşen Şadi Beğ tahtı bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Yerine Pulat Beğ geçti. 1409′da Rusları da yenen Ediğe Mırza, bundan sonra gücünü kaybetmeye başladı. 1419′da Toktamış’ın oğlu Kerim Berdi ile yaptığı bir savaşı kaybetti ve öldürüldü.
Bu sırada, Litvanya yeniden kuvvetlerini toplamış ve Altınordu Devleti üzerine baskısını arttırmaya başlamıştı. Bu, Altınordu Devleti’nin bölünmesine de yol açtı. 1437′de Uluğ Mehmed’in hakanlığı sırasında devlet ikiye bölündü. Bu bölünme sonunda Kuzeyde Kazan Hanlığı kuruldu. 1441′de Hacı Giray Kırım’da hanlığını ilan etti.
Bölünmeler devam ediyordu. 1486′da Astrahan Hanlığı da kuruldu. Bu kargaşalıktan yararlanan Moskova Prensliği, 300 yıllık Türk hakimiyetinden kurtulmuş oluyordu. 1502′de Kırım Hanı Mengli Giray artık Osmanlılara tabi idi fakat serbest hareket ediyordu. Gittikçe gücünü arttırarak hakimiyet alanını genişletti.
Altınordu’nun son hanı Şeyh Ahmed’in öldürülmesinden sonra bu devlet ortadan kalkmış oldu.
Altınordu Devleti’nin ortadan kalkmasından sonra bir çok hanlık meydana geldi. Ama bunlar Büyük Altınordu Devleti’nin yerini tutamadılar. Altınordu, hem Türk dünyasının hem de bütün Doğu Avrupa’nın en önemli devletlerinden biri olmuş, bütün bu ülkeleri siyaset, ekonomi ve kültür bakımından etkisi altına almıştı.
Altınordu devleti zamanında gerek Bulgar ve gerek Rus yurdunda eski idarede birtakım değişiklikler yapıldı. Her iki memleket Altın Ordu’nun vassalı (tabii) olmakla, birtakım yükümlülüklere tabi tutuldular. Bu bakımdan bilhassa Rus knezliklerinin vaziyeti enteresandır. Moğol-Türk kuvvetleri fazla bir kalabalık teşkil etmediklerinden bütün Rus şehirleri ve köylerini işgal altına alıp Rus yurdunda kalmalarına maddeten imkân yoktu. Bu sebeptendir ki, kendileri için daha elverişli olan bozkır sahalarını işgal etmişlerdi.
Rus knezliklerindeki hâkimiyetleri idame ettirebilmek için de birtakım askerî ve idarî tedbirler alınmakla yetinildi. Evvelâ öteden beri mevcut olan knez idaresini olduğu gibi bıraktılar; Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, knezliklerin hâkimiyetlerini tanıdılar, hattâ istilâdan önceki büyük ve küçük knezlikler bile muhafaza edildi; yalnız şu şartla ki, knezler makamlarını han tarafından tasdik ettirmeğe mecburdular; yani han’ın tabii sayılıyorlardı.
İç intizam ve asayiş yani polislik vazifesi knezlerin eline bırakılmıştı. Bunun dışında: Memleketin umumî asayişine, han’a karşı mükellefiyetlerin yerine getirilmesine ve düşmanca hareketlerin ortaya çıkmasına mâni olmak maksadıyla han tarafından tâyin edilen yüksek memurlar gönderilmekte idi.
Rus yurdundaki 240 yıl süren bu “Tatar” hâkimiyetinin Rus tarihi ve Rus halkı üzerinde çok yönlü tesiri olduğu muhakkaktır. Batu Han’ın buraları zaptettiğinde Rus yurdu tam bir siyasî anarşi içinde çalkandığından, iktisadî ve kültür refahının gerekli şartlarından biri olan iç emniyet mevcut değildi. Altın Ordu tarafından tespit edilen kuvvetli bir disiplin, evvelâ her yerde iç emniyet ve asayişin yerleşmesine neden oldu; yine bu asayişin kurulmasıyla ilgili olarak, Saray ile Rus knezliklerindeki başkanlar ve darugalar, yahut askerî başbuğlar (tümen, bin ve yüz beğleri) arasında muntazam bir münasebet temin maksadıyla, daha Cengiz zamanında kurulan posta usulü, yeni yol sistemi geliştirildi.
O zamana kadar bir tek para sistemi olmayan Rus yurdunda, aynı esaslar üzerinde sikke bastırıldı. Rusça “dengi” (dengi=para, tenke) tabiri, Türkçe tiyin sincap derisi sözünden gelmiştir; gümrükler intizamlı bir hali kondu ki, Rusça “tamojnya” (gümrük) tabiri de Türkçe-Moğolca tamga-damga sözünden gelmektedir. Bunun dışında rus knezlerinin, büyüklerinin ve askerlerinin Saray’a ve hattâ İç Moğolistan’a kadar gitmeleri, birçok Rus büyüklerinin Tatarlar ile düşüp kalkmaları, Ruslar’ın yaşayış, giyim tarzlarında olduğu gibi, düşünüş ve görüşlerinde de Tatarlar’ın tesiri altında kalmalarına sebep olmuştur. Aynı şekilde Altın Ordu’da tatbik edilen kuvvetli bir merkeziyetçi devlet rejiminin ve han otoritesinin, dolayısıyla Rus knezlerine bir örnek teşkil ettiğinde şüphe yoktur.
Rus tarihinde “Tatar boyunduruğundan” bahsetmek o kadar moda olmuştur ki, Sovyet Rus tarihçileri bile bu tâbiri tekrar ele almışlardı. Şüphesiz yabancı bir zümrenin, hele ırk ve dini bakımından büsbütün ayrı olan bir kavmin hâkimiyeti kolay bir şey değildir. Fakat: 240 yıl süren Altın Ordu hâkimiyeti neticesinde Ruslar, dillerini, dinlerini, topraklarını ve idare teşkilâtlarını tamamiyle muhafaza etmekten başka, bütün bunları kuvvetlendirmeğe de muvaffak olduklarına bakılırsa, bu Tatar hâkimiyetinin “boyunduruk” olmadığı anlaşılır. Yalnız yabancı bir zümrede değil, normal hükümet idaresinde bile isyan çıkarsa derhal bastırılır ve bu münasebetle şiddet kullanılır, sırasına göre binlerce kişi öldürülür; mükellefiyetler yerine getirilmediği zaman, güç ve şiddetle bunların icrası için zor kullanılır. Altınordu baskakları ve darugalarının da başka türlü hareket etmedikleri tarihî bir hakikattir.
Altınordu’nun Rus knezliklerindeki hâkimiyetinin, sonraki Rus çarlarının Kazan, Başkurt, Sibir, Kırım, Kafkas ve Türkistan’daki hâkimiyetlerine nispetle kat kat yumuşak olduğunda zerre kadar şüphe yoktur. Müthiş İvan’ın ve Romanof ailesinden gelen Çar hükümetlerinin Türk kavimlerini imha yolunda aldıkları tedbirlerin onda birinin Altın Ordu hanları tarafından alınmadığı muhakkaktır. Rus knezlerine yapılagelen bazı tazyikler ve şiddetler, daha ziyade Ruslar’ın Saray’da, hanlar yanında yaptıkları entrikalardan ileri gelmiştir. Moğol-Türk devleti an’anesinin icabı olarak Altın Ordu’da tam bir din ve dil toleransı vardı.
Metbu kavimler, pek de ağır olmayan mükellefiyetleri doğru dürüst yerine getirdikten sonra, lüzumsuz yere tazyike maruz kalmıyorlardı. Rus kilisesi, Altın Ordu hanlarının verdikleri “yarlık”lar sayesinde tarhanlık kazanmıştı; yani her nevi vergi ve mükellefiyetlerden kurtulmuştu; böyle olmasına rağmen, sonraları Tatarlar’a karşı Rus imha siyasetini besleyen müessese bilhassa kilise olmuştur.
İkibuçuk yüzyıl süren Tatar hâkimiyetinin tesiri meyanında Altın Ordu hanları Rus ahalisi nazarında tam bir hükümdar gibi telâkki ediliyordu; bu yüzdendir ki Rus knezleri ancak Altın Ordu hâkimiyetinden çıktıktan sonra “Çar” lâkabını almağa cesaret ettiler. Batu Han’ın kumandasında fütuhat yapan kuvvetlerin 600.000 kişiden ibaret olduğu söylenmektedir: Bunun ancak 60.000′i Moğol’du; kalan kısmı muhtelif Türk kavimlerinden toplanmıştı; kumanda heyetinin ve bazı memuriyetlerin başında Moğollar bulunmakta idi.
Tatar adının menşeinin Türk olması lâzım gelir. İşte bu sebeptendir ki, Moğol istilâsını yapan bütün kuvvetlere Avrupalılar, Moğol ve Türk fark edilmeksizin “Tatar” demişlerdir. Bu sebepledir ki, Cengiz ordularındaki Türk kavimleri, kendilerine böyle adlandırmasalar bile, yabancılar karşısında böyle görünmeğe başlamışlardır. Çok zaman geçmeden İdil boyunda yerleşen Moğollar kalabalık Türk unsuru arasında eriyip gitmişlerse de, bu sahanın ahalisi Türk olmasına rağmen “Tatar” adiyle tanınmağa başlamışlardır. Moğol istilâsının neticesi olarak İdil-Ural ve Sibirya’da Türk unsuru arttığı gibi, bir dereceye kadar Moğol unsuru da yerli ahali ile karışmıştır; fakat bu zümrenin daha ziyade yüksek tabakaya mensup olduğu anlaşılıyor.
Ahalisi 922′den beri Müslüman olan Altın Ordu’da Batu’nun küçük biraderi Berke Han’ın (1255-1266) Müslümanlığı kabul etmesiyle, bu ülke, tam mânasıyla bir Türk-İslâm devleti haline gelmiştir. Zaten bu mıntıkada 922′den beri İslâm kültürü yayılmıştı. Saray şehri kurulup da Türkistan’la ticaret münasebetleri tekrar kuvvet bulduktan sonra, Altın Ordu’da Müslüman tesirinin birdenbire başka tesirlere üstün geldiğini görüyoruz; neticede Saray hanları Müslüman oldular.
Berke Han’ın hâkimiyet zamanı, Altınordu’nun, Büyük Hakanlıktan ayrıldığı, yani istiklâlini ilan ettiği zamana tesadüf etmektedir; Berke Han kendi namına sikke bastırmakta ve tamamıyla müstakil bir hükümdar gibi hareket etmekte idi. Umumiyetle onun zamanı Altın Ordu’nun en parlak devri olarak tanınmaktadır; Yeni bir “Saray” (Yeni Saray) şehrinin kuruluşu da bunu teyit etmektedir.
Özbek Han (1313-1342) zamanında İslâm dini büsbütün kuvvetlendi. Saray şehri, diğer İslâm memleketlerinin büyük şehirleri gibi camiler, medreseler ve tekkelerle süslenmeğe başlandı; hükümdar sarayında âlimler, şeyhler, seyyidler ve hocalar itibar kazandılar; medreseler ve mektepler açıldı.
Muhtelif İslâm memleketlerinden ustalar çağrılmaya başlandı. Meşhur İslâm âlimlerinden Kutbettin-ür-Razî, Şeyh Sadettin Teftezî ve başkalarının Canibek Han zamanında (1340-1357) Saray şehrinde kaldıkları malûmdur. Nehc’ül-feradis gibi enteresan bir kitabın ya doğrudan doğruya Saray’da veya Saray hanlarının emriyle, yine Altın Ordu hâkimiyetinde bulunan, Harezm’de tertip edilmiş olması, yazı dilinin burada mühim gelişme kaydettiğini göstermektedir.
Altınordu’nun XIII-XIV. Yüzyıllarda siyasî, iktisadî ve kültür bakımından yalnız Şarkî Avrupa’nın değil, umumiyetle Türk dünyasının en mühim mevkilerinden biri olduğunda şüphe yoktur. Bu devletin ahalisinin büyük bir kısmı -Rus yurdu müstesna- halis Türk’tü; ancak üst tabakada Moğol unsur mevcuttu. Bu unsur da kısa bir zaman içinde tamamıyla Türkleşmişti. Devlet teşkilâtı, Cengiz’den çok önce teşekkül eden devlet sisteminden ibaretti. Gök-Türk ve Uygur teşkilâtının mühim unsurlarının Altın Ordu (ve umumiyetle bütün diğer Türk devletlerinde ) mevcut olduğu muhakkak gibidir; hele teşkilât sözleri (ıstılahları)nde Uygarca mefhumların kullanıldığı görülmektedir; bunun içindir ki, Altın Ordu ve sonraki hanlıkların devlet, iktisat ve sosyal teşkilâtlarını öğrenmek, Moğolların kendi iç teşkilâtlarından başka daha evvelki Türk devletleri ve heyetlerinin vaziyetlerini bilmeğe bağlıdır.
Elde mevcut sınırlı kaynaklara göre Altın ordu’da askerlik, ziraat, ticaret, vergi ve her çeşit mükellefiyetleri tanzim eden belirli kanunlar mevcuttu. Cengiz tarafından kurulan teşkilâttan başka, siyasî ve sosyal hayatın her safhasını düzenleyen birçok nizamlar tatbik edilmekte idi. Bu itibarla da Altın Ordu Devleti’ni “yasalı” (kanunlu) bir siyasî varlık olduğu ortadadır.
Ahalinin yalnız göçebe olmadığı, şehirlerin ve köylerin çokluğu ile derhal görülmektedir. Zaten Orta-İdil boyundaki Türkler’in çok erkenden köyler ve şehirler kurdukları malûmdur. İdil’in aşağı mecrasında bulunan Türk-Moğol unsurunun da yavaş yavaş şehir ve köylere yerleştikleri görülüyor. Azerbaycan da dahil olduğu halde Altın Ordu’ya ait sahada şimdiye kadar 25 şehir tespit edilmiştir. Bunlar: Azak, Batçin, Baku, Büler, Bulgar, Derbent, Gülistan (Saray’ın banliyösü), Kırım, Kırım-Cedit, Macar, Macar-Cedit, Mahmûd Âbad, Muhşı, Ordu, Ordu-Cedit, Ordu-Bazar, Recan, Saray, Saray-Cedit, Saraycık, Sığnak-Cedit, Tebriz, Ükek, Hacı-Tarhan (Zeci-Tarhan), Şabran, Şamaha.
Demek ki, Altınordu sadece bir “step imparatorluğu” değildi. Bu sayılan şehirlerin büyük bölümü büyük ticaret merkezleri ve “ihracat ve ithalât” iskeleleri ve transit istasyonları idi. Bilhassa Saray şehrinin büyüklüğü ve güzelliği hakkında şehri bizzat gezen seyyahların elinden çıkan kayıtlar mevcuttur. Bu cins kayıtlar yapılan hafriyat neticesinde tamamıyla tespit edilmiştir. Saray şehrinde mükemmel bir su tesisatı olduğu, bahçelere, evlere varıncaya kadar su borularıyla su getirildiği meydana çıkmıştır; çini tezyinatı, yapıcılık ve bilhassa maden işleme hususunda mühim ilerlemeler elde edildiği, çıkan eserlerle sabittir.
Bu itibarla, Saray şehrinin ve içinde yaşayan ahalisinin (yani yerli Türkler’in), devirlerinin diğer memleketlerinden geride durmadıkları açıktır. Meydana çıkarılan maden eritme ve işletme tesisatının mükemmelliği, Altın Ordu ustalarının, hattâ bu hususta birçok millet ustalarını geride bıraktıklarını gösterir. Bu suretle Saray şehrinde (bilhassa Saray-Berke’de) İtil ve Bulgar şehirlerinin geleneği yalnız muhafaza edilmekle kalmamış, daha da ileriye götürülmüştür. Saray aynı zamanda Türkistan, İran, Anadolu, Bizans, Rus, Ceneviz ve Orta Avrupa’dan gelen tüccarların buluştukları bir merkez olması hasebiyle de büyük bir ehemmiyete sahipti; burada ayrı milletler için ayrı mahaller kurulduğu ve herkese kendi memleketinde alışık olduğu hayata göre yaşamak imkânı verildiğini biliyoruz.
Altınordu’nun merkezi Saray şehri idi. Saray şehrine “Taht ili” denirdi. Batu zamanında tesis edilen Saray şehri, Berke Han zamanında daha müsait bir yere nakledilerek Yeni Saray, yahut Saray-Berke adını aldı (İdil’in sol kollarından biri olan Tsares mevkiine yakın). Hanlar Saray şehrinin “Gülistan” denilen banliyösünde yaşıyorlardı; burası bilhassa hanların kışı geçirdikleri bir yerdi; yazları ise eski âdet üzere “yaylağa” çıkarlar, Don ve Özü arasında kalırlardı. Hanların “yaylak”lardaki ordugâhları da büyük bir şehir manzarası arz ediyor, hanım ve büyüklerin süslü çadırları geniş bir sahayı kaplıyordu.
Keçeden yapılan çadırların (yurt) içi kıymetli halılarla süslü idi; hanın tahtı altın ve kıymetli taşlarla bezenmiş, ayakları gümüşten idi. Bayram ve yortu günlerinde yabancı elçiler merasimle kabul edilirdi; bu münasebetle hanın tahtı etrafında hatunu ve hanedan âzasına mensup büyükler bulunuyordu. Hanın birkaç karısı olurdu; fakat biri Ulu-Hatun, yani baş kadın sayılırdı. Ulu-Hatunların mevkileri gayet yüksek olup, devlet idaresine bilfiil iştirak ederler, hattâ, hanın muvaffakiyetiyle, kendi adlarından “yarlık” verdikleri olurdu. Ulu Hatun Osmanlı sultanlarının saraylarındaki Baş-kadın efendi ve Valide sultana çok benzemektedir; yalnız Valide Sultanın yetkileri daha geniştir.
Hanlar, yalnız Tatar büyüklerinin kızlarını değil, Bizans imparatorlarının ve Rus knezlerinin kızlarını da alıyorlardı; ezcümle Özbek Han’ın karısı Rum kayseri Andronik Paleologos’un kızı idi. Umumiyetle Altın Ordu Devleti’nde kadınların sosyal konumları yüksekti ve bu konuda eski Türk gelenekleri devam ettiriliyordu. Doğu memleketlerinin kadınları ezici tesirleri henüz kökleşmemişti. Hanın hatunları ayrı saraylarda yaşıyorlar, göç ederken kendilerine mahsus çadırları bulunuyordu; hattâ kendilerinin mescit ve camileri, hoca ve imamları olduğu gibi umumî hayatta ayrı muhafız kıtaları da vardı; Altın Ordu kadınları peçe taşımadıkları gibi, umumî hayatta görünürler, hattâ han hatunları âlimler ve şairler meclisine bile devam ederlerdi.
Altınordu Devleti’nde resmi dil Çağatay Türkçesi idi. Önceleri Gök Tengri’ye tapıyorlardı ama kısa zamanda bütün ülke Müslüman oldu. Bir süre sonra devlet tam anlamı ile Türkleşti. Ama bu “Türkleşme” deyimi hükümdar ailesi içindir. Halkın yüzde doksanından fazlası zaten Türk idi. (Kuman, Kıpçak, Bulgar… Türkleri).
Bugün, Tatar adıyla anılan Türkler de Altın Ordu Devleti’nin halkıdır ve Tatar adı “Kuzey Türkleri” anlamında bir genel ad olmuştur. Moğollar çok küçük bir azınlık haline düşmüştü. Askerin büyük çoğunluğu da Türk idi. Moğol azınlığı Türklerle karışmış ve eriyip gitmişlerdi. Ama hanlar Moğol sülalesinden geliyordu. Bunlar da Türklerle evlendikleri için zamanla Moğol etkisi sadece idare şeklinde, teşkilatta kaldı.
Altınordu’nun idare sistemi eski Türk esaslarına dayanmaktadır; bu esaslarda bilhassa bozkır an’anesi ve teşkilâtı mühim bir yer tutuyordu. Ahalinin gittikçe toprağa bağlanması, ziraat, ticaret ve sanayiin gelişmesi üzerine devlet idaresinde bu esaslar da dikkate alınmıştı. Altın Ordu’nun resmi ismi aslında “Büyük Ordu”dur. Bu devlet birkaç kısma yahut “Ulus”a (“ölüş, hisse” bölünürdü; Rusya bile birkaç “Ulus”tan ibaret olduğu gibi, Başkurt, Bulgar, Mokşı elleri de birer ayrı ulus teşkil etmişti; bundan başka Kafkas ve Karadeniz sahaları da ayrı uluslara bölünmüştü.
Ulus, onun başında bulunan türelerin (büyük memur) adını alırdı. Ulus içinde de, Cengiz’in tespit ettiği ve tamamıyla askerî mahiyette olan bir bölüm vardı; ezcümle: Tümen (10 bin), bin, yüz ve on beylikleri; tümen beyi, on bin kişilik kuvveti çıkaran bölgenin başbuğu, bin beyi, bin kişilik kuvvetin başı v.s. Bu bakımdan Altın Ordu gayet intizamlı bir askerî ve mülkî idare teşkilatına sahipti. Halis Türk olan ulusların en yüksek idare (sivil) memuruna Daruga denilirdi, ki vali karşılığı olsa gerektir; Rus uluslarındaki en yüksek Tatar valisi de Baskak adını taşırdı; baskakların idarî merkezine de “yurt” denirdi.
Baskaklar, bulundukları yerde, Rus knezleri ve ahalisinin Altın Ordu’ya boyun eğmelerine nezarete memurdu; bu maksatla onun emrinde asker de bulunurdu. Rus ahalisinden “kafa vergisi” alındığından, ahali sayımı yapılır (ilk sayım 1257′de) ve ona göre baskaklar vergi alırlardı; mal ve mülkten ayrıca aşar (onda bir) da toplanmakta idi. Darugaların da aynı şekilde icrai faaliyette bulundukları görülmektedir; yerli Türk ahalisinin birçok mükellefiyetlere tabi olduğu, yarlıklardan anlaşılıyor. Ancak “Tarhan” olan kimseler, her nevi mükellefiyetten ve vergilerden kurtuluyorlardı. Tarhanlık hakkı da han tarafından verilir ve “Tarhanlık yarlığı” ile tasdik olunurdu.
Hana, devlet idaresinde “Divan” adını taşıyan bir meclis yardım ederdi. Ekseri Türk-İslâm devletlerinde tesadüf ettiğimiz bu müessesenin Altın-Ordu’daki mahiyeti katî olarak bilinemiyor; bilhassa bu divanın yazıcıları (Divan bitikçi’leri) tâbiri yarlıklarda sık sık zikredilmektedir. Dış memleketlere gönderilen elçilere ve yardımcılarına “elçi-keleci” denirdi. Ayrıca yol, vergi, ticaret işlerine nezaret eden memurlar mevcut olup bunların vazifeleri birer birer tâyin ve tespit edilmişti.Ticaretin Altın Ordu’da çok inkişaf ettiğini de söylemiştik; buna bağlı olarak para sistemi de gayet muntazamdı; maden para ile yan yana, kâğıt para usulü de vardı.
Altınordu’nun siyasî tarihi cihetine gelince: Bu hakanlık doğu Avrupa’yı elinde bulundurmakla birçok bakımdan Hazar Hakanlığı’nı andırmaktadır. İşgal ettiği coğrafî vaziyetinin icabı olarak birçok devletlerle siyasî, iktisadî ve kültür münasebetleri tesis etmiştir. Bizans’la, Mısır Memlûkları ve Osmanlılarla münasebetleri olduğu gibi, bilhassa Litvanya-Lehistan Devleti’yle yakın bir münasebet tesis edilmişti. Altın Ordu ile İlhanîler arasında, Hazar Denizi’nin güney sahası ve Harezm yüzünden daimî bir ihtilâf ve rekabet vardı; bunun içindir ki Altın Ordu ile Mısır Memlûkleri arasında sıkı bir dostluk kuruldu; aynı vecihle sonraları, Yıldırım Bayezid ve Toktamış Han’ın her ikisinin de Timur tarafından büyük bir tehlikeye maruz kalmaları üzerine Osmanlı Devleti’yle Altın Ordu arasında yakın bir dostluk hâsıl oldu; her iki memleketten karşılıklı elçiler ve tüccarlar gidip gelmeğe başladılar.
Timur istilâsı Altınordu hanlarıyla Osmanlı sultanlarının, sonraları da iyi münasebetleri devam ettirmelerini sağladı. İkinci Murat ile Fatih Mehmet zamanında da bu dostluk mevcuttu. Altınordu hanlarından olup sonra Kazan Hanlığı’nı kuran Uluğ Muhammed’in, II. Murad’a ve sonraki hanların Fatih Sultan Mehmed’e gönderdikleri bitikleri bunu göstermektedir. Moskova knezliğinin tedricen yükselmesi ve tehlikeli olmağa başlaması üzerine, Altın Ordu ile Litvanya-Lehistan arasında Ruslar’a karşı bir cephe teşkil etmek istendi.
Birçok etkenlerin bir araya gelmesiyle, gittikçe zayıf düşen Altın Ordu, Aksak Timur’un arka arkaya indirdiği üç darbeden sonra (bu seferler esnasında Saray şehri kâmilen yıkılmış ve ahalisi katliâm edilmiştir) Altın Ordu bir daha kendine gelemedi. Hanedan âzası arasında çıkan iç mücadele, ticaret hareketlerinin gittikçe azalması, komşularının kuvvetlenmesi neticesinde Altın Ordu Hakanlığı gittikçe kuvvetten düştü. Altın Ordu’nun son büyük hanı Timur ve Bayezid’in çağdaşı olan Toktamış Han’dır (1376-1391).
Ondan sonra, “Taht-İli”nde (Saray’da) hanlar birbirini sık sık takip etmişler ve karşılıklı şiddetli mücadeleler yapmışlardır. 1480 yılında Saray Hanı Seyyid Ahmet, Moskova büyük knezi III. İvan’ı baş eğmeğe zorlayarak Rusya üzerinde eski hâkimiyetini tekrar kurmak teşebbüsünde bulunmuşsa da, kâfi miktarda kuvvete sahip olmadığı gibi, arkada bazı tehlikeler baş gösterdiğinden, bir meydan muharebesi olmaksızın, Don boyunca çekilip gitmişti. Bundan sonra Rusya üzerindeki 240 yıldan beri devam edip gelen Altınordu hâkimiyeti kendiliğinden kalkmıştır. Zaten Altın Ordu’nun hayatı da sona ermiş gibiydi. 1502′de bu devlet artık tarihe karışmış bunuyordu. Bu hakanlığın harabeleri üzerinde birçok hanlıklar yükseldi; bunlar: Kırım, Kazan, Sibir, Astrahan ve Nogay hanlıkları idi.
14- Timur İmparatorluğu
Timur, kendi adıyla anılan büyük Türk İmparatorluğu’nun kurucusudur. 8 Nisan 1336′da, Türkistan’ın Keş şehrinde dünyaya geldi. Semerkand’ın güneyinde bulunan bu yerin bu günkü adı “Yehr-i Şebz”dir. Babası, Barlas oymağının beyi Turagay (Turgay), annesi Tekine Hatun idi. Barlas boyu Orta Asya’dan gelen bir Türk kavmidir. O devirde Barlas boyu Çağatay Hanlığı’na bağlı idi.
Timur’un babası, 1360′da ölmüş, onun yerine geçen amcası Hacı Barlas ‘da 1361′de öldürülmüştü. Timur, O sırada 25 yaşlarında idi.Cesur, zeki, bilgili bir Türk asilzadesi olan Timur, siyasî ve askerî dehasını gösterecek her fırsattan yararlanacak, kısa zamanda yükselecek ve cihangir olacaktı. Doğu Türk Hakanlığı’nın tahtına çıkacak, imparatorluğun sınırlarını İtil (Volga)’den Hindistan’daki Ganj Nehri’ne, Tanrı Dağları’ndan İzmir ve Şam’a kadar uzatacaktı.
İskender, Sezar ve Dârâ gibi ünlü cihangirlerin seviyesine çıkabilmek için, Timur, hepsi zaferle sonuçlanan 17 sefer düzenlemiş, 27 ülkenin hakanına baş eğdirmiş, onlara baş olmuştu.Böyle bir şahsiyeti çocukluğundan itibaren bazı özellikleriyle tanımak gerekir.
İşte tarihçilerin Timur için söyledikleri:
At binen, kılıç kuşanan, attığı oku yüzük deliğinden geçiren bir çocuk; on iki yaşında savaşa katılan bir bahadır; savaşlardan, savaş talimlerinden arta kalan zamanını okumakla, büyük âlimlerden ders almakla geçiren genç bir idealist; üç yüz kişilik bir kuvvetle on bin kişilik bir orduyu yenen eşsiz stratejist; bir savaşta ayağından yaralanan ve bu yüzden adının sonuna Fars dilinde “topal” anlamına gelen “lenk” sıfatı eklenen bir başbuğ (Türkler ‘Aksak Timur’ Batılılar ‘Tamerlan’ derler); dünya tarihine, özellikle Türk-İslâm tarihini çok iyi bilen, dinin, ilim ve sanatın koruyucusu; Asya’da Türkçe’nin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önleyen, öne geçmesi, örnek olması çığırını açan hükümdar; aman dileyenin dostu, düşmanlarının acımasız baş belası, ama askerlerinin âdeta taptığı hükümdar ve milletinin babası…
Bu kadar değil. Günahını sevabından, zulmünü adaletinden çok göstermek isteyenler de vardır. Kellelerden kuleler yaptığını, şehirleri yakıp yıktığını da hatırlatırlar. Yıldırım Bayezid’le savaşmış ve kardeş orduları birbirine kırdırmış olmakla da suçlanır. Gerçekten Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti bir süre bocalamış ve bir fetret devri geçirmiştir. Fakat aynı tarihçiler, hatta bütün tarihçiler, Timur’un son ana kadar savaşı başlatmamak için, Yıldırım’ın ise başlatmak için gayret gösterdiğini yazarlar.Ey Firdevsî, kalk, kalk da, her satırında kötülediğin mağlup Türk’ü şimdi gör!
Timur’u, Hıristiyan Batı, zalim ve yıkıcı olarak anar. Timur, daha hayatta iken bu suçlamalara cevap vermiştir. O, İlhanlı Devleti’nin ve ona bağlı Çağatay Hanlığı’nın kargaşalıklar, entrikalarla sarsıldığı bir dönemde, yenilmez bir güç olarak ortaya çıkmıştı. Türk, İran ve Arap tarihçileri, bu kargaşalığa Yahudi tüccarların ve Hıristiyan misyonerlerin birinci derecede sebep olduklarını belirtirler. Bu tüccarlar ve bazı misyonerler Avrupa krallarına casusluk yapıyorlardı ve bunlar bütün Türkistan’a dolmuşlardı. Timur bunların faaliyetlerine son verdi. Hindistan’dan Hıristiyan misyonerlerin kovulmasını, bu kıtada Müslümanlığın yayılmasını sağladı. Bunun için Hıristiyanlar ona düşman idi. Timur, işgal ettiği yerlerde, Yunan ve Roma eserlerinin kalıntılarını, putları yıkmıştı. Bu yüzden ona “yıkıcı” demişlerdir.
Ama ona kendi devrinin İslâm âlimleri, “Kutbeddin”,”Sâhib-Kırân-ı Âzam Cennet Mekân” adını da vermiş ve böylece onun, Dinin kutbu, en iler geleni; Kutlu, güçlü ve cennetlik” bir hükümdar olduğunu da söylemişleridir. İsfahan’dan yetmiş bin kişiyi kılıçtan geçirip kellelerini kule gibi yığması da insan kellesinden kule yapan hükümdar” olarak anılmasına sebep olmuştur. Buna kendisinin verdiği cevap şudur: “İsfahan’a bıraktığım memurlarımı ve beş bin kişilik askerimi, isyan edip bir tekini bile sağ bırakmadan kılıçtan geçirdikleri, dinsizlik ettikleri için…”
İran tarihçilerinin, Timur’un daima aleyhinde olmalarının, böylece batıda olduğu gibi doğuda da kötülenmesinin bir sebebi de şudur: Timur, İran seferinde, Şehname’nin yazarı ünlü şair Firdevsî’nin mezarına giderek, “Kalk, kalk da, her satırında kötülediğin mağlup Türk’ü şimdi gör!” demiştir.
Timur’un, İslâmiyete öncelik vermek ve din adamlarını kullanmak suretiyle Türk milliyetçiliğini gerilettiğini söyleyenler de olmuştur. Ama o, kendi devrine kadar Bilge Kağan’dan başka hiçbir Türk hükümdarın göstermediği bir anlayışla, gurur kaynağını şu sözlerle belirtmiştir:
“Biz ki Melik-i Turan, Emîr-i Türkistan’ız,
Biz ki Türk oğlu Türk’üz;
Biz ki milletlerin en kadîmî ve en ulusu
Türk’ün başbuğuyuz!…”
Ankara Savaşı’ndan, Yıldırım Bayezid’i yenerek Bursa’yı yakmasından sonra, Osmanlı tarihçilerinin de Timur lehine yazmaları beklenemezdi. Ama, yüzyıllar sonra, her şeyi daha objektif değerlendirmek mümkündür.
Yaşadığı devirden, cihangirliğinden, yaptıklarından söz etmeden de onun kimliğini belirttiğimiz zaman büyüklüğünü ifade etmiş oluruz:
Timur, Sultan II. Murad Han’ın 1441 yılında yazdığı bir nâme ile kendisini Büyük Türk Hakanı olarak tanıdığını ve tâbi olduğunu bildirdiği âlim hükümdar Şahruh’un babası; şair hükümdar Hüseyin Baykara’nın ve bu gün Ay’ın en geniş kraterlerinden birine adı verilen Ay atlasında Türk adını bulunduran ünlü astronom Uluğ Beğ’in dedesidir.
Timur 25 yaşlarında iken Çağatay Hanlığı valilerinden Kazgan Han’ın emrine girdi ve büyük bir birliğin kumandanı oldu. Kazgan Han onu kızı Olcay Türkân’la evlendirdi. Kazgan Han’ın düşmanları onu pusuya düşürüp öldürdüler. Timur, Kazgan Han’ı öldürtenlere savaş açarak hepsini ortadan kaldırdı. Bu başarıları karşısında Çağatay Hanı onu kendi hizmetine aldı ve Tümen Beyi yaptı
Timur, bundan sonra nüfuzunu, gücünü hızla arttırdı. Hanlarla, beyler arasında sık sık meydana gelen çekişmelere karışıyor, durumu kendi lehine değerlendiriyordu. Devrin âlimleri, Timur’u, devletteki hızlı çöküntüyü durduracak lider olarak görmeye başlamışlardı.1370 yılında Timur, Belh şehrinde, mutlar hâkim ve tam bağımsız bir duruma geldi. Fakat Cengiz soyundan olmadığı ve Cengiz hanedanının büyük prestijinden de yararlanmak istediği için, Cengiz soyunun Çağatay sülalesinden Soyurgatmış Han’ı tahta çıkardı onu, hayatı boyunca kukla bir hükümdar olarak yanında gezdirdi. Şeklen ona bağlı görünüyordu, ama mutlak hâkim kendisiydi.
Belh’te toplanan Kurultay, Timur’ “Kutbeddin” ve Sâhib Kırân” unvanlarını verdi. Timur kısa bir süre sonra başkenti Belh’ten Semerkant’a nakletti. Bundan sonra dört yöne başarılı seferler düzenledi. Çok iyi planlanmış taktikler uyguluyor, yıldırım savaşları yapıyor ve her seferini zaferle sonuçlandırıyordu. 1371-1377 yılları arasında Harezm’e üç sefer, Moğolistan’a iki sefer düzenledi. 1378′de birinci Altın Ordu seferi ile ününü bütün dünyaya tanıttı. 1379′da Harezm’e bir sefer daha yaptı. 1380′de Herat’a girdi ve böylece Harezm ve Horasan tamamen fethedildi. 1389′a kadar yaptığı seferlerle Turfan, Karaşar bölgelerini zaptetti ve Uyguristan’ı kendisine bağladı.
1390 ve 1391 yıllarında tekrar Altın Ordu seferine çıktı. Bu son seferi düzenlemesine Altın Ordu Hakanı Toktamış Han’ın nankörlüğü sebep olmuştu. Çünkü önceki seferlerinde Timur, Toktamış Han’ı desteklemiş onun düşmanlarını bertaraf etmişti. Toktamış Han bu destek sayesinde güçlenince bu defa Timur’a başkaldırmıştı. Bu seferinde, Doğu Avrupa’ya hâkim olan Toktamış’ı yıkmak için onun bütün ülkesini işgal etmek, tahrip etmek zorunda kalmıştı. Bu da, Rusya’nın doğup gelişmesine sebep olacak ve Timur istemeden sebep olduğu bu gelişmeden dolayı daha sonra tarihçiler tarafından suçlanacaktı.
Timur, 1401′e kadar yapılan dört seferle Irak ve Güney Anadolu, 1398-99 seferleriyle Hindistan Delhi Sultanlığı’nı, 1401-1402′ Suriye’yi fethetti. Nihayet 1402′de yapılan Ankara Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ni de mağlup ederek itaat altına aldı.
“Kıymetli bahadırlar sayesinde pek çok yer fethettim ve 27 ülkenin hakanı oldum” diyen Timur hakanı olduğu ülkeleri şöyle sıralıyor: Turan, İran, Rum (Anadolu), Mağrib, Suriye, Mısır, Irak-ı Arap, Irak-ı Acem, Mazenderan, Geylan, Şirvan, Azerbaycan, Fars, Horasan, Cidde, Büyük Tataristan, Harezm, Hotin,, Kâbilistan, Bahter, Zemin, Hindistan… (Yirmi iki yer sayıyor, diğerleri de Gürcistan, Ermenistan gibi Kafkas ülkeleri).
Büyük cihangir, son seferini Çin’e yapacaktı. 1404 yılı kışında her tarafın karla kaplı olduğu bir zamanda yola çıktı. Ömrünün sonuna yaklaştığını seziyor, en büyük cihadı geciktirmemek gerektiğine inanıyordu. Çin sınırındaki Otrar şehrine geldiği zaman durdu. Burada ordusuna büyük bir geçit töreni yaptırdı. Kuğu avı düzenledi. Fakat Timur hastalanmış, yatağı düşmüştü. Hekimbaşı Fazlullah, ona ölüm döşeğinde olduğunu apaçık bildirdi. Bunun üzerine Timur vaziyetini hazırladı. Sayar adamlarını, orduda bulunan torunlarını yanına çağırarak, ölüm döşeğinde bir konuşma yaptı.
Timur Ölüm döşeğinde şunları söyledi:
“Oğullarım,
Milletin refahını, saadetini sağlamak için sizlere bıraktığım vasiyeti ve tüzükleri iyi okuyun, asla unutmayı ve tatbik edin. Milletin dertlerine derman bulmak vazifenizdir.
Zayıfları koruyun, yoksulları zenginlerin zulmüne bırakmayın. “Adalet ve iyilik etmek” düsturunuz, rehberiniz olsun.
Benim gibi uzun saltanat sürmek isterseniz, kılıcınızı iyice düşünerek çekiniz, bir defa çektikten sonra da onu ustalıkla kullanınız.
Aranıza nifak tohumları ekilmemesi için çok dikkatli olun. Bazı nedimleriniz ve düşmanlarınız nifak tohumları saçmaya, bundan faydalanmaya çalışacaklardır. Fakat vasiyetimde size idare şeklini, ana ilkelerini gösterdim. Bunlara sadık kalırsanız taç başınızdan düşmez.
Ölüm döşeğimde söylenen babanızın bu sözlerini unutmayın.
Benden sonra hakan Pir Muhammed Cihangir olacaktır. Ona, bana itaat eder gibi itaat edeceksiniz. Kumandanlarım, şimdi itaat yemini ediniz!”
(Ve bütün kumandanlar, saray adamları, ağlayarak yemin ettiler.)
Timur, 19 Mart 1405 günü vefat etti. Son sözü “Lâilâhe illallah” oldu. Cenazesini mumyalayarak Semerkant’a götürdüler. Sağlığında çok sevdiği torunu Muhammed Sultan için yaptırdığı türbeye, torununun yanına gömüldü.
15- Babür İmparatorluğu
Timur’un torunlarından Zahireddin Muhammed Babür’ün kurduğu Hint-Türk İmparatorluğu bunların en uzun ömürlüsü, en güçlüsü olmuştur.Zahireddin Mahmud Babür, 14 Şubat 1483′te Fergana’da doğdu. Babası, Timur’un torunu ve Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mırza idi. Ömer Şeyh Mırza 1494′te ölünce yerine en büyük oğlu Babür geçti.
Semerkant’ta Büyük Hakanlık tahtında oturan amcasını metbu tanıyordu. Fakat Babür henüz çok gençti ve taht kavgaları da başlamış bulunuyordu. Bu yüzden hayatını güçlükle kurtararak kendine bağlı beğlerle 1504′te Kabil’e gitti. Devletinin başkentini de buraya taşıdı.
1507 yılında, padişah ünvanını alan Babür kendisini Timur’un en büyük varisi ilan etti. Ele geçirdiği yeni toprakları sadık beyleri arasında baylaştırdı. İdare ve orduyu düzene soktu. 1519′da Sind Irmağı’nı geçerek Pencab yöresinde hakimiyet kurdu. 1522′de Sind ve Belücistan arasındaki bölgeye de hakim oldu. 1524′de Delhi Sultanı İbrahim Ludî’nin kuvvetlerini yendikten sonra Lahor’a girdi.
İmrahim Ludî’nin 100 bin asker ve 1000 filden oluşan büyük bir ordusu vardı. Bu ordu ile Babür’ü yok etmek azmiyle üzerine yürüdü. Babür’ün asıl kuvveti ise 13,500 kişilik şeçkin Türkistan atlılarından ibaretti. Ama ateşli silahlara da sahipti. Osmanlı Türlerinden Mustafa Rumi adlı subayın idare ettiği bir topçu birliği vardı. Babür’e savaşı kazandıran bu topçu birliği ve atlı askerleri oldu.
Hinduların ateşli silahları yoktu. Yarım gün süren savaşta, Ludî’nin ordusundan 40 bin kişi ölmüş, büyük bir kısmı esir alınmış, diğerleri de kaçmışlardı. İbrahim Ludi bu savaşta öldü.Bundan sonra Delhi’ye giren Babür, 1526′da Hint-Türk İmparatorluğu’nu kurmuş oldu. 1527′de putperest Hindulardan oluşan bir orduyu yenince “Gazi” ünvanını aldı.
Babür, kendisinin ve askerlerinin Türk oluşu ile iftihar eden, adil, koruyucu bir hükümdardı. Kendisini beğlerine ve kumandanlarına sevdirmişti. Aynı zamanda çok büyük bir edip ve şair idi. Arap alfabesini almış, ama Çağatay Türkçesini, daha doğrusu Orta Asya Türkçesini resmi dil olarak ilan etmişti. (Babürname adı ile meşhur olan hatıratından ve devrinin kültür hareketlerinden bölüm sonunda bahsedilecektir. Burada şu kadarını söyleyelim ki bu eseri hem bizim tarihçilerimiz, hem yabancılar, bütün Türk dünyasında ve bütün zamanlarında Türkçenin en büyük şaheseri sayarlar).
Babür, Delhi’den sonra Agra’yı da almış ve burasını başkent yapmıştı. 1528′de Luknov ve Bengal’i de ele geçirdi. Fakat 1529 sonlarına doğru hastalandı. Devletin ileri gelenlerini huzuruna çağırarak, onlara oğlu Hümayun’u veliaht seçtiğini bildirdi ve kabul ettirdi. 1530′da başkent Agra’da öldü, fakat Kabil’de gömüldü. 1646′da torunu Şahcihan ona Kabil’deki kabri üzerinde muhteşem bir türbe yaptırdı.
Babasının ölümü üzerine tahta çıkan Humayun 26 yıl saltanat sürdü Fakat saltanatının ilk yıllarında tahtına göz dikenlerle ve babasının yendiği düşmanlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Altı erkek kardeşi vardı. Onlara ve öteki akrabalarına geniş araziler ve başka tavizler vererek tahtını korudu.
Öte yandan, Ludî hükümdarı Mahmud Ludi, Afgan emirleri ve bazı racalar ile birleşerek Humayun’a karşı harekete geçti. Gucerat hükümdarını da hareket için tahrik etti. Fakat Humayun Şah ikisini de yendi. Ancak çok geçmeden kardeşler arasında da kavga çıktı. Gucercat valisi olan kardeşi Askerî, başkent Arga üzerine yürüdü. Sonunda barıştılar ama kardeşler arasında birlik yine sağlanamadı.Bu sırada, Ludîlerin yerine Sur Devleti’in kurmaya çalışan Şir-Han, bir gece Agra’ya baskın yaptı ve Hümayun Şah, kardeşlerinden de yardım görmeyince Şah Tahmasb’a (Safevilere) sığındı.
Şir-Han, Safevîleri ortadan kaldırmak için Osmanlılarla anlaşınca Şah Tahmasb da Humayun Şah’ı kendi ordusu ile destekleyerek onun üzerine, yani Hindistan’a gönderdi. Bu Hümayun Şah için iyi bir fırsat oldu. Artan ve toparlanan kuvvetleriyle Kabil, Kandehar ve Bedahşan’ı geri aldı. Babası Babür gibi o da Kabil’i üs yaparak yeniden fetihlere başladı. 1555′te büyük Afgan ordusunu yenerek Delhi’ye girdi. Kardeşleriyle anlaştı ve yeniden İmparatorluğa hakim oldu.
Hümayun Şah, Tahmesb’dan yardım görse de Şiiliğe itibar etmedi ve Safevîleri kendi devletinin geleceğini tehdit eden bir tehlike olarak gördü. Onun için Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a “Padişah Baba” diye hitap eder mektuplar yazdı. Doğunun kendisine bırakılması halinde Safevî tehlikesini birlikte yok edebileceklerini bildirdi. Humayun Şah, babası Babür Şah kadar iyi bir kumandan ve idaresi değildi. Sık sık ayaklanmalar oluyordu. Ama yine de imparatorluğu koruyabilmişti.
1556′da kütüphanesinin yüksek raflarından kitap almaya çalışırken merdivenden düştü ve ağır yaralandı. 28 şubat 1556 günü öldü. Ölmeden önce, o sırada misafiri olan Osmanlı Derya Kaptanı Seydi Ali Reis’in de tavsiyesi ile Bedahşah’da ayaklanan Afgan birlikleriyle çarpışmakta olan oğlu Ekber’e bir name göndererek onu veliaht tayin etmişti. Yine Seydi Ali Reis’in tavsiyesiyle, Ekber’in şavaşı bitirip dönüşüne kadar ölümü gizli tutuldu. Bir ay kadar sonra, ayaklanmayı bastıran Ekber geldi ve tahta çıkarıldı.Ekber henüz 14 yaşındaydı ama sadık kumandanları ve kudretli atabeyi Bayram Han sayesinde başarılı olmuştu. Humayun Şah da babası kadar kudretli olmamakla beraber divan sahibi iyi bir şairdi. Delhi’de güzel bir türbesi vardır.
On dört yaşında tahta çıkan Ekber Şah, 49 yıl saltanat sürdü. Yirmi yaşına kadar devlet idaresinde baş yardımcısı ve yetkili olan atabeyi Bayram Han’ı zorla emekli ederek Hacca gönderdi ve bundan sonra ülkenin tek hakimi oldu. Güçlü bir teşkilat kurdu. Ayaklanmaları dağılmaları önledi. 1578′de Bengal, 1581′de Kabil, 1587′de Keşmir, 1592′de Sind ve 1594′de Kandehar’ı tam olarak itaat altına aldı.
Ekber Şah zamanında, sarayda, Hint tesiri artmaya başladı. Haremine aldığı Hintli kadınların tesiri ve hoşgörüsü ile, Hinduların da vatandaş sayılarak asker ve devlet memuru olmalarını sağladı. Müslümanlarla ordular arasında eşitlik sağlanınca ülkede gerginlikler azaldı. O “halkın devlet için değil, devletin halk için var olduğu” anlayışını benimsedi ve benimsetti. Muazzam nüfusu olan Hindistan’da Türkler küçük bir azınlık durumunda idiler ve daha çok asker ve memur oluyorlardı. Bir çok bakımdan eşitlik sağlandığı için azınlığın çoğunluk üzerindeki hakimiyeti bir mesele olmaktan çıkmıştı.
Ekber Şah, 1603′te hastalandı ve konuşamaz hale geldi. Oğlu Cihangir’i cağırarak ona kendi eliyle kılıç kuşandırdı ve hükümdarlık sarığın giydirdi. Ölümünden evvel Sıkanda’da kendisi için bir türbe inşaatı başlatmıştı. Fakat kat ve piramidi andıran bu türbe oğlu Cihangir tarafından tamamlatıldı ve oraya gömüldü. Ekber Şah 1605′te ölmüştü.
Selim Cihangir Şah, yirmi iki yıl saltanat sürdü. Adil, fakat zevk ve eğlenceye düşkün bir hükümdar idi. Hemen hemen hiçbir askerî başarı elde edemedi ve Kandahar şehrini İranlılara kaptırdı. Devletin ileri gelenleri de kendi nüfuzlarını arttırmak için mücadele etmekten başka bir şey yapmadılar. Cihangir’in yaptığı en önemli iş Ağra ve Lahor arasındaki yol idi.
Zayıf iradeli bir hükümdar olan Cihangir zamanında saray ve entrikalarına kadınlar da karışmaya başladılar. Gevşek yönetimi yüzünden oğulları ile arası açıldı.
İngilizlerin, Hindistan ticaretine el atmaları ve Gucerat’ın Surat limanında tüccarlarının yerleşeceği bir yer açmaları da Cihangir zamanına rastlar (1613). İngiltere’nin bir köprü başı gibi kullandığı bu liman, zaman içinde bütün ülkeyi ele geçirmesini sağlayacaktı.
Cihangir, tahttan indirileceği bir sırada öldü ve oğlu Hürrem Şah, “Şah Cihan” adı ila tahta çıktı (1628).
Evrengzib’in (I. Alemgir’in) 1707′ye kadar süren saltanat döneminde, imparatorluk en geniş sınırlarına ulaştı ve Hindistan’ın tamamı Türk hakimiyetine girdi. Evrengzib koyu bir Müslüman, cesur bir komutan, iyi bir idareci ve yeniliklere açık bir devlet adamı idi. Taht kavgasına girişen kardeşlerini ortadan kaldırdı.
Evrengizb Türk ve Müslüman dünyası ile iyi ilişkilerde bulunmuş, komşuları ile önemli bir meselesi olmamıştır. Halktan alınan vergileri azaltmış, düzeni ve huzuru sağlamıştı. Yemen İmamına, Habeşistan Hükümdarına gümüş ve altın para yardımı yapmıştır.
Fakat, onun zamanında Hindistan ticaretine İngilizlerden sonra Hollandalılar da el atmış, Gucerat limanlarında onlara da bazı imtiyazlar verilmişti. Ülkesinde gittikçe çoğalan yabancı şirketlerin sömürücü tutumlarından şikayetçi idi ama, kendi ticaret gemilerini Hint Denizi’nde korsanlara karşı İngilizler koruduğu ve Hindistan’ın ekonomik menfaatleri onları hoş tutmayı gerektirdiği için gümrük vergileri biraz arttırmaktan başka bir şey yapamadı.
Evrengzib, Hindistan’ın en adil hükümdarı olarak isim yaptı. En büyük kusuru, Türkistan’dan yeteri kadar Türk askeri getirmemiş olmasıdır. Çünkü Türkistan askerleriyle hem çoğunluğun baskısına hem de ülkeyi ele geçirmeye çalışan Batılılara karşı daha güçlü ve başarılı olacaktı.
Evrengzib, 1707 yılında öldü ve bütün Türk devletlerinde kötü bir gelenek halini alan taht kavgaları yine başladı.
Evrengzib’den sonra, kabiliyetsiz şehzadelerin birbirlerine düşmeleri, racaların isyanı, ülkeyi sarstı ve gerileme başladı. Nihayet Alemgir’in (Evrengzib’in ) oğullarından I. Bahadır Şah tahta çıktı. Fakat onun zamanında Racputlar isyan ettiler. Sih’ler de başkaldırdı ve büyük karışıklıklar yarattılar. Bu kargaşalıktan yararlanan Afganlılar bağımsızlıklarını ilan etmekte gecikmediler.
1723′te “Delhi” ve “Haydarabad” şahlıkları olmak üzere ülke ikiye ayrıldı. Bu durumdan yararlanan İran (Avşar) hükümdarı Nadir Şah 1739′da Kuzey Hindistan’ı ve Delhi’yi zaptetti. Çok büyük ganimet aldı. Hint-Türk İmparatorluğu’nun hazinesinden o zamanın parasıyla 700 milyon rupilik kısmına el koydu. Fakat Bahadır Şah’ın torunu yerine bıraktı. İdare Nadir Şah’ın tayin ettiği umumi valinin elindeydi.
1748′de bu defa Afganlı Ahmed Şah Hindistan’a girdi. Sind, Pencap ve Keşmir eyaletlerini hakimiyeti altına aldı.
Artık Babürlü Hakimiyeti iyice zayıflamış, sınırları daralmıştı. 1760′ta II. Alemgir Şah, veziri tarafından öldürüldü ve yerine II.Şah Alem geçti. Bu şah, ülkeye gittikçe yayılan İngilizlerle savaştı. Ama, 1764 Baksar Savaşında yenilgiye uğrayınca, İngilizler idareye hakim oldular ve bundan sonra gelen hükümdarlar bir İngiliz memuru olmaktan ibaret kaldılar.
1766′da, Allahabad Anlaşması’yla pekişen İngiliz hakimiyetinden sonra bazı direnişler, isyanlar oldu. Mesela 1857′de büyük “Sipahi isyanı” çıktı. Ama İngilizler bu isyanı da bastırdıktan sonra 1858′de bütün Hindistan’ı İngiliz İmparatorluğu’na kattılar. 1877′de Kraliçe Victoria resmen Hindistan İmparatoriçesi ilan edildi.
Kendi adıyla anılan imparatorluğun kurucusu, büyük kumandan devlet adamı ve teşkilatçı olan Babür, aynı zamanda büyük bir edip, şair, alim idi. Bilim ve sanat adamlarını koruyor, teşvik ediyordu. “Eğer baban iyi kanun koymuşsa onu muhafaza et, yürürlükte tut, eğer bu kanun fena ise, ihtiyacı karşılamaz duruma gelmişse, yenisini yap” ilkesinden hareket ederek, yararlı kanun ve müesseselere işlerlik kazandırıyor, bunları geliştiriyor, modası geçmiş, yetersiz kalmış olanlarını yürürlükten kaldırıyordu.
Babür İmparatorluğu’nda ekonomik hayat tarıma dayanıyordu. Sebzecilik, tütüncülük, afyonculuk yaygındı. En çok pamuk üretilirdi ve dokumacılık ileriydi. Yün, pamuk ve ipekli kumaşlar, elle yapılan eşyalar Avrupalılara satılır, dışarıdan çok az şey alınırdı. Çünkü ülke, o zamanki nüfusuna yeterli bir ekonomiye sahipti. Bununla beraber, yağmursuz geçen yıllarda büyük kıtlıklar olurdu.
Babür İmparatorluğu’nda büyük şair, edip ve tarihçiler yetişmiştir. Mimarlık çok yüksek bir seviyeye çıkmış, bütün Hindistan çok güzel eserlerle adeta doldurulmuştur. Hindistan’daki bu Türk İmparatorluğu’nu yöneten hükümdarların en büyük hata veya kusuru, devletin geleceğini düşünerek, çok nüfuslu bu ülkede Türk nüfusu çoğaltmamak olmuştur. Mevcut Türkler azınlıkta kalıyor, onlar da orduda ve devlet işlerinde görev alıyorlardı. Bunun sonucu olarak, Babür zamanında Türkçe olan konuşma ve yazı dili Babür’den sonra yavaş yavaş bırakılmış, onun yerini Farsça, daha sonra Urduca almıştır. Urduca (Orduca), çoğunluğu Türklerden oluşan askerlerin, yerlilerle anlaşmak için kullandığı karma bir dil olarak gelişti. Türkçe, Farsça ve değişik Hindu lehçelerinden alınan kelimelerle meydana gelen bu dil, bu gün Pakistanlıların resmi dilidir ve Hindistan’ın büyük bir bölümünde de konuşulmaktadır.
Hindistan’da dini hayat canlıydı. Müslümanlık, yerliler arasında yayılmıştı. Yalnız Delhi’de binden fazla medrese vardı. Türkistan’dan gelen tasavvuf hareketi Hindistan’ı da etkilemiş ve burada Çişti, Nakşibendî, Kadirî, Sühreverdî, Şettarî tarikatları yaygın hale gelmişti.
Fakat, Hindistan’da en ileri giden kültür ve sanat kolları, mimarlık ve edebiyat olmuştur. Bütün dünyanın hayranlığını kazanan Tac Mahal, Hindistan’daki Türk mimarlığının, mimarideki zevk, incelik ve ustalığın sembolü olmuştur. Çağatay edebiyatının en güzel örneklerinden biri sayılan eseri de, bu imparatorluğun kurucusu olan Babür Şah’ın yazdığı Vekayi (Babürname) ile, baş mimarı İstanbullu Mehmed İsa Efendi olan Tac Mahal’i ayrı başlıklarla tanıtacağız.
17 -Akkoyunlular
Akkoyunlu oymağının Doğu Anadolu’ya geliş tarihi hakkında güvenilir bilgiyi, Akkoyunlu hanedanının tarihi olan, Ebû Bekr-i Tihrânî’nin Kitâb-ı Diyarbekriyye’sinde bulmak mümkündür. Devletin kurucusu Karayülük Osman Bey’i, Bayındır Han vâsıtasıyla 52. göbekte Oğuz Hân’a bağlayan yazar, oymağın ilk önce XIII. asrın başlarında Doğu Anadolu’da göründüğünü, Moğol istilâsına karşı koyduklarını, giderek Diyarbekir havâlisine hâkim olup, bu arada Trabzon Rum Devleti’ne ve Gürcülere karşı da seferlere giriştiklerini kaydeder.
Konar-göçer bir Türkmen topluluğu olan Akkoyunlular’ın adlarının besledikleri sürülerden verilmiş olması muhtemeldir. Çeşitli Farsça ve Arapça kaynaklar, Akkoyunlular’ın menşe’lerinden bilgi vermeksizin, Selçuklu ve Artuklu beğlerinden olduklarını ifade etmelerine karşılık yukarda zikredilen Akkoyunlu tarihi olan Kitab-ı Diyarbekriye’de Akkoyunlular Oğuz Han neslinden gelmektedir denilmektedir.
Buna göre, Oğuzlar’ın Bayındır boyunun bir oymağı olan Akkoyunlular’ın Peygamber devrinde (VII. yüzyıl) Kıpçak ülkesine, oradan da Ârran Ovası’na geldiklerini, Selçuklular döneminde bu devletin hizmetine girdiklerini ve Diyarbakır bölgesinin kendilerine ikta olarak verildiğini kaydetmektedir.
Oğuzlar’ın Bayındır boyundan inen Akkoyunlular’ın tarihi 1300 yıllarından itibaren bilinmektedir. Akkoyunlular’dan bilinen ilk tarihi simâ Tur-Ali Bey’dir. Karakoyunlu devletini yıkarak (1469) onun yerine büyük bir Türkmen devleti haline gelen Akkoyunlular’ın bu tarihe kadar başlarında bulunan reisleri şunlardır:
1) Tur-Ali Bey (?-1360): Babası Akkoyunlu Beylerinden Pehlivan Bey’dir. Kendisine bağlı Türkmenler’le Diyarbakır’da yurt tuttuğu bilinmektedir. İlhanlı Gazan Han (1248-1291)’a genç yaşta intisap ettiği ve onun maiyetinde Suriye seferine katıldığı bilinmektedir.
2) Fahreddin Kutlu Bey (1360-1389): Babası Tur-Ali Bey’den sonra Akkoyunlular’ın reisliğine gelmiştir. Devri oldukça hareketli geçmiş, Sivas hakimi Kadı Burhaneddin, Trabzon Rum İmparatorluğu, Mısır Memlûk Sultanlığı ve amansız rakipleri Karakoyunlular’la mücadele etmiştir. 1389 yılında ölen Fahreddin Kutlu Bey’in mezarı Bayburt’un Sinor köyündedir.
3) Ahmed Bey (1389-1397): Fahreddin Kutlu Bey’in oğludur. Babasının ölümü üzerine Akkoyunlular’ın reisliğine getirilmiştir. Uzun süre Kadı Burhaneddin’in yüksek hakimiyetini kabul etmek zorunda kalan Ahmed Bey, 1397 yılında onun tarafından öldürülmüştür.
4) Fahrüddin/Bahaüddin Kara-Yülük Osman Bey (1397-1435): Akkoyunlular’ın Doğu Anadolu’da hakimiyetini perçinleyen reisleridir. Fahreddin Kutlu Bey’in oğullarındandır. Rakipleri ve ağabeyi Ahmed Bey’i öldürten Kadı Burhaneddin’i mağlûp ve katletmiş, daha sonra Karakoyunlu Kara-Yusuf’la Türkmenler üzerindeki hakimiyet ve Doğu-Güneydoğu Anadolu’yu elde etmek için amansız bir mücadeleye girmiştir.
5) Celâlüddin Ali Bey (1435-1438): Kara-Yülük Osman Bey’in veliaht tayin ettiği oğlu olup, babasının yerine Akkoyunlu reisliğine getirilmiştir.
6) Nurüddin Hamza Bey (1438-1444): Kara-Yülük Osman Bey’in diğer oğludur.
7) Cihangir Bey (15/10/1444-1453): Celâlüddin Ali Bey’in oğludur. Hakim olduğu Urfa’dan hareketle Akkoyunlu beyliğini tekrar toplamayı başarmıştı.
Nusretüddin Ebû-Nasr Uzun Hasan Bey (1435-6/1/1478): Akkoyunlular’ı bir devlet haline yükselten, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey olmuştur.
Karakoyunlular’ın büyük hükümdârı Cihân-şâh’ı (1467), Türkistan hükümdârı Ebu Said’i (1469) ortadan kaldırarak bütün İran’a, Irak’a, Kafkasya’ya ve Doğu Anadolu’ya sahip oldu.
Batı Anadolu’ya doğru olan hedefi Osmanlı hükümdârı Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) karşısında aldığı Otlukbeli (11 Ağustos 1473) yenilgisi ile neticesiz kaldı. Bu yenilgiye rağmen ayakta kalmayı başaran Uzun Hasan, Orta ve Batı Anadolu’dan tamamen elini çekmekle beraber Tebriz taht merkezi olmak üzere diğer Akkoyunlu topraklarını elinden bırakmadı.
1478 yılında vefat eden Uzun Hasan, büyük devlet adamlığı vasfı yanında memlekette uzun süreden beri ihmal edilmiş olan imâr faaliyetlerine hız verdi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu harap eden aşiret kavgalarına, mera, otlak anlaşmazlıklarına son verebilmek için birçok kanunlar düzenledi. Bu kanunlar uzun süre bölgede “Hasan Padişah Kanunları” olarak anılagelmiştir. Osmanlılar dahi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini ele geçirdikleri zaman bu kanunlarda çok az değişiklikler yaparak yürürlükte bırakmışlardır.
9) Sultan Halil (6/1/1478-24/12/1490):Uzun Hasan Bey oğlu.
10) Sultan Yâkub (15/7/1478-24/12/1490): Uzun Hasan Bey’in diğer oğlu olup, son dirayetli Akkoyunlu hükümdârıdır. Ölümünden sonra devlet inkırâza yüz tutmuştur.
Sultan Yakub’dan sonra sırasıyla Sultan Baysungur (24/12/1490-1492 Mayıs), Sultan Rüstem (Mayıs 1492-1496 yılı başı), Sultan Dâmâd/Ahmed Göde/(1496 başı-1498), Sultan Mehmed (1498-1500), Sultan Elvend (1500-1504), Sultan Murad (1504-1508) hükümdârlık yapmışlardır. Akkoyunlu devletine diğer bir Türk teşekkülü olan Safevî hanedanı son vermiştir.
(1206-1413)
Bu siyâsî teşekkül, Gur hükümdarı Muizzüddin Muhammed’in 1192′de kuzey Hindistan’a vâlî tâyin ettiği Kutbüddin Aybeg tarafından kurulmuştur (1206). Daha vâli iken Aligarh’ı, Benares’i ve ünlü Bihâr kalesini ele geçirmiş olan Aybeg, Lahor ile Pencâb bölgesini de Tâcüddin Yıldız’dan aldı. 1210′da atından düşerek öldüğü zaman Bedâun’da damadı İl-tutmuş, Uc’da öteki damadı Kabaca, Bengal’de onun tâyin ettiği Kaymaz bulunuyordu.
Aybeg’in erkek çocuğu yoktu. Şemsüddin İl-tutmuş, bütün kuzey Hindistan’ı elinde toplayarak “Şemsiyye”hânedanını kurdu (1211-1266). Devleti, Delhi başkenti olmak üzere, büyük kısmı ile Pencâb’ı, Multan’ı, Lahor’u ve kuzeyde Gazne’ye kadar uzanan bölgelere ihtiva ediyordu. Celâleddin Harezmşah’a karşı ülkesini koruyan ve Moğollar’dan kaçan kalabalık Türk kitlelerini memleketine kabûl etmek suretiyle, kuzey Hindistan’da Türk kültür hayatının devamını sağlayan İl-tutmuş, 1235 yılına kadar Bengal, Gwalior’dan başka Uccayn’ı da kendine bağladı ve Halife kendisini “Hindistan Sultanı” olarak tanıdı (1229). Ölümünden (1236) sonra, kaabiliyetsiz oğlunun yerine kızı Raziyye Sultan oldu (1236-1239).
Fakat, babasının yetiştirmiş olduğu “Çihigân” diye anılan kırk kumandan karışıklık çıkardılar. Bunlar otorite tanımaz kimseler olmakla beraber yurtlarına Moğolları sokmayacak kadar vatansever idiler. Nihayet Şemsiyye âilesinden Nâsırüddin Mahmûd inzibatı sağlamak için 40′lardan Uluğ Han diye anılan Balaban’ı iş başına getirdi. Nâib sıfatiyle faydalı işler gören Balaban, Mahmûd’un 1266′da ölümü ile kendisi Delhi sultanı oldu.
Moğol hücumlarını durdurdu, Lahor’dan Moğol baskısını uzaklaştırdı, memleketi imâr etmeğe çalıştı. Yerine torunu geçti (1287-1290). Fakat kısa zamanda iktidar devletin askerî gücünü meydana getiren Kalaç Türkleri başbuğlarından Celâlüddin Fîrûz’a intikal etti. Fîrûz, Moğol akınlarını püskürttü (1291). Yeğeni Muhammed Kalaç, Dakkan üzerine bir sefer yaptırdı. Bu ordu Deogir devleti merkezine (bugün Devlet-âbâd) girmeğe muvaffak oldu (1295). Fîrûz’un yerine geçen Muhammed Kalaç (1296-1316) bütün Malva bölgesini, Raçputana’yı, Gücerat’ı zapt etti. “Sultan-ı a’zam” diye anılıyordu. Ölümü üzerine çıkan karışıklıklar içinde Giyâsüddin Tuğluk iktidara geldi.
Asayişi sağlayan, teşkilâtı nizama sokan, su kanalları açtıran Tuğluk, Bengal’e de tamamiyle hâkim oldu. Telingana’yi Delhi’ye bağladı. Başkentin adını Sultanpûr’a çevirdi. Oğlu Muhammed Tuğluk (1325-1351) bir aralık devlet merkezini çok güneydeki Deogir’e nakletti. Çok mağrur bir adamdı. Çin’i zapt etmeği düşünüyordu. Huzursuzluk baş gösterdi. Bengal devletten ayrıldı (1339). Fîrûz Tuğluk zamanı (1351-1388) bir nevi toparlanmakla geçti. Kuzeyde Timur hâkimiyeti dolayısiyle Hindistan’a Türk akını kesilmişti.
Yerli kuvvetlere dayanmak gerekiyordu. Bu sebeple koyu bir din politikası tâkip eden Fîrûz’dan sonraki on yıl içinde (1397′ye kadar) Delhi tahtına yedi kişinin çıktığı görüldü. Vilâyetler istiklâllerini ilân ettiler. Nihayet Delhi’de idare Afganlı Seyyid âilesinin eline geçti (1414).
19-Doğu Türkistan Uygur Devleti
İç Asya’ya doğru göçen Uygurların başında, Vu-hi Tegin’in kardeşi, Ngo-nie Tegin bulunuyordu. Kendisi 13 Uygur kabile birliğinin son “kagan”ı (846-948) kabul edilmektedir. Batıya gelen Uygur kolu Tanrı Dağları, Beş-balık, Turfan taraflarına yerleşerek, 840’da Kara-Balasagun’da istilacılar eli ile öldürülen Uygur hakanının yeğeni, Mengli’yi “kagan” (Ulug Tangride Kut Bulmış Alp Külüg Bilge) seçtiler (856). Tibetliler’in hücumuna karşı, nüfuzu altında tutmak istediği bu bölgede kendisine bir dost arayan Çin, bu Uygur Devleti’ni derhal tanıdı. 873’e doğru “kagan”ın Buku Cin olması muhtemeldir.
T’anglar, ismen de olsa, kendilerine bağlı ve siyasetlerine uygun bir tutum içinde bulunan bu Uygur devletinin, meşru Çin idaresine isyan eden Turfan, Beş-balık askerî valilerini ortadan kaldırarak Hami’ye kadar hakimiyet kurmalarına şüphesiz müdahale etmiyorlardı. Bu suretle siyasî nüfuzu gittikçe artan ve İç-Asya’nın ticaret yolları üzerinde olması ile de iktisaden gelişen Uygur Devleti aynı zamanda Manihizm’in bölgede yayılmasına vasıta oluyordu. Nitekim T’anglar’ın yıkılışı sırasında Tun-huang askeri bölgesini işgal eden Çin’li kumandan, yukarıda bahsettiğimiz muhtar “devlet”ini kurarken “Beyaz elbise giyen Gök-oğlu” lakabını almıştı (Maniheistler beyaz giyiyorlardı). Fakat bilindiği gibi, Kan-çou Uygurları bu muhtar “devlet”e son vermişler (911), bu tarihten itibaren Doğu Türkistan Uygur Devleti de müstakil olmuştu.
Bundan sonra, güneyde Tibet, Batı Türkistan’da Karluk bölgesi ile sınırlı ve başlıca şehirleri Turfan, Kaşgar, Beş-balık, Kuça, Hami (Urumçi) olan ülkelerini müdafaa ile yetinerek sanat, edebiyat ve ticaret sahasında yükselen bu Uygur Devleti ile ilgili siyasi hadiseler hakkında fazla bilgi görülmüyor. Ancak 947’lerde başkentin Hoço (Doğu Türkistan’da Kara-hoca = Kao-Ch’eng) şehri ve yazlık merkezin de Beş-balık (Pei-ting) olduğu ve “Gün Ay Tangride Kut Bulmış Ulug kut onanmış, alpın, erdemin, il tutmuş Alp Arslan Kutlug Kül Bilge Tangri Han”ın devleti idare ettiği biliniyor. Uygur hükümdarlarına “ıduk-kut” lakabı verilmiş ve başkent Iduk-kut (İdi-kut) şehri diye anılmıştır.
Uygurlar hakkında en ilgi çekici bilgiye, Çin’deki Kuzey Sung imparatoru tarafından 981’de Kara-hoça’ya elçi olarak gönderilen Wang-ye tö’nün seyahat notlarında tesadüf edilmektedir ki kültür tarihi bakımından büyük değer taşır.
Doğu Türkistan Uygur Devleti’nde, doğu Uygur kolunda olduğu gibi, Budizm çok yayılmış, hatta Maniheizm’den üstün bir mahiyet almış, bunun yanında Nasturi Hıristiyanlık ve başlangıçta pek az olmak üzere İslamiyet tesirlerin göstermiştir. Müslüman-Türk Karahanlılar, Kaşgarlı Mahmud’un eserinde (1074) “kâfir” diye bahsedilen Uygurlar’la mücadele ediyor ve Uygur memleketinde İslamiyeti yaymağa çalışıyorlardı. Sonra İslamiyet Çin’e Uygurlar vasıtası ile girdiği için oradaki ilk Müslüman Çinlilere Huei-ho (Uygur) denilmiştir.
Doğu Türkistan Uygur Devleti (1209)’da Cengiz Han’a bağlandığı zaman, o tarihe kadar Kara-Hitaylar’a tabi durumunda olan Iduk-kut Barçuk Art-Tegin bulunuyordu. İslam kaynaklarında daima “Dokuz-oğuz” diye bahsedilen Uygurların hakimiyeti fiilen sona ermekle beraber, Moğollar tabiiyetinde olarak Uygur sülalesi, İduk-kut unvanı ile, Çin’de Ming devrinin başlarına, son Uygur İdi-kut’u Ho-şang, Ming sülalesi kurucusuna teslim oluncaya kadar (1368) devam ettiği gibi, birçok Uygur, Cengiz Moğolları devletinde yüksek idari vazife almış ve Uygur medeni tesirleri Asya’nın doğusu ve batısında asırlarca hissedilmiştir.
20-Eyyubîler Devleti (1171-1252)
Tarihte Türkler’in kurdukları hanedanlardan birisi de Eyyûbîler’dir. Hanedân’ın kurucusu Selâhaddin’in babasının adından dolayı tarihte Eyyûbîler olarak bilinen bu Türk devleti, günümüzde bölgede sun’î olarak yaratılmak istenen bir millete, olmayan tarihinin yerine ikâme edilmeye çalışılmaktadır. Bunun başlıca sebebi Eyyûb’un babası Şadî’den önceki ailenin soyunun, tespit edilememiş olmasıdır.
Bu sebeple bazı tarihçiler, Selâhaddin’in hemen ölümünden sonra (1193), bu hanedanı Araplaştırmaya uğraşan devrin Arap asıllı tarihçilerinin etkisinde kalarak, Selahaddin Eyyûbî’nin menşeini Araplaştırmaya çalışmışlardır. Diğer yandan özellikle bölücü unsurlar ve bunların ideologları da, kendilerine yeni millî tarih yaratmak gayesiyle, bu hanedanın Türk’ten ayrı başka bir millete ait olduğunu iddia etmektedirler.
Tarihî gerçeklere baktığımızda, bu iddiaların hiçbir geçerli tarafının olmadığını görürüz. Devletin kurulduğu coğrafî bölge Mısır ve çevresidir. Halkın büyük çoğunluğu Arap olmakla beraber, ordu ve idareci zümre Türk çoğunluğun kontrolündedir. Aynı bölgede daha önce Tolunoğlu Ahmed kendi hanedanını kurmuş (875) ve bu hanedan 905 yılına kadar devam etmişti.
Daha sonra, yine başka bir Türk komutanı Toğaçoğlu Muhammed Ebu Bekir, tarihte İhşidî adıyla anılan hanedanı kurmuş ve bu hanedan (935-969) yılları arasında bölgeye hakim olmuştur. Her iki Türk hanedanı, Abbasî halifeliğinin bir politikası olarak Türk komutanları ile Türk askerlerine, orduda büyük yer vermelerinin sonucunda doğmuştur. İhşidîler’i 969 yılında yıkan Şiî Fatımî devletine de Selahaddin Eyyûbî, Musul Atabek’i Nureddin Mahmud Zengî’nin bir Türk komutanı olarak Mısır’a gelmiş ve son vermiştir (1171).
Bağlı bulunduğu Nureddin Mahmud’un ölümüne kadar (1174), Nureddin Mahmud’un bir valisi olarak hareket eden Selahaddin bilâhare istiklâlini ilân etmiştir. Eyyûbî Türk devletine son veren ve yerine Türk Memlûk devletini kuran İzzeddin Aybeg de, Mısır’daki Türk ordusu komutanlarından birisidir. Bu tarihî gerçekler, halkın çoğunluğunun Arap olmasına karşılık, ordunun ve hanedanın Türkler’de kaldığını, açıkça göstermektedir.
Eyyûbî hanedânı üyelerinin büyük çoğunluğunun adları, en eski Türk adlarıdır. Selahaddin’in ağabeyinin adı Turanşah’tır. Kardeşlerinin adları ise, Tuğtekin ve Böri’dir. Selâhaddin’in dayısının adı, Şihabeddin Mahmut b. Tüküş idi. Selahaddin’in annesi ise özbeöz Türk’tür. Gene Selâhaddin’in hanımlarından birisi olan Unar Bey kızı İsmetüddin Amine Türk’tür. İki eniştesi de Türk’tür. Bunlardan birisi, Unaroğlu Sadeddin Mesut; diğeri ise Muzafferüddin Gökbörü idi.
Eyyûbî hanedanının bir Türk hanedanı olduğunun en açık delillerinden birisi de, devrin şairlerinden İbn Senâül-mülk’ün, Haleb’in Selâhaddin tarafından alınmasından sonra yazdığı medhiyesidir. Bu medhiyenin bir beyitinde, şair şöyle demektedir: “Arap milleti, Türkler’in devletiyle yüceldi. Ehl-i Salip (Haçlı) davası, Eyyûb’un oğlu tarafından perişan edildi.”
Eyyûbî hanedânının devlet teşkilatı, Karahanlı ve Gazneli Türk devletlerinde başlayan ve Selçuklular’la gelişen teşkilatın aynıdır. Sultan, Divan, Meşveret yani Kurultay, Üstâzüddâr (saray idaresi, şarapdarlık, çeşnigîrlik gibi görevleri yürüten kişi), Hâcîblik, Silâhdârlık, Emîrahurluk, Davâdârlık, el-mükebbis, taşdarlık, çavuşluk gibi saray teşkilâtı, Türk-İslâm devletlerinin bir devamıdır. Adliye işlerine bakan kazaskerlik müessesesi bilindiği üzere Osmanlılar’da devam edecektir.
Eyyûbî ordusunun temelini ve büyük çoğunluğunu Tavâşî adı verilen Türk memlûkları teşkil etmekte idi. Bu Türk ordusu, bağlı bulundukları komutanların adlarına göre el-Nuriyye, el-Esediyye, el-Necmiyye, el-Salâhiyye gibi adlarla adlanırlardı. Selâhaddin devrindeki bu Türk Memlûklu ordusu komutanları arasında Bahaeddin Karakûş, Şerefeddin Karakuş el-Takavî, İzzettin Cavlı, Şarimüddin Kutluaba, Hüsameddin Sungur el-Halâtî gibi Türkler bulunmakta idiler.
Hakimiyet alâmetlerinden birisi de, bilindiği üzere bayraktır. Eyyûbîler’in bayrağı sarı renkte idi. Amblemi de kartaldı. Eyyûbî hanedânı Türk geleneklerine uyarak, açık sarı rengi kendi hakimiyet rengi olarak kabul etmişti. Ayrıca bayrağına, bir Türk amblemi olarak kartalı koymuştu. Kartal, Eyyûbîler’den başka Selçuklular’ın, Artuklular’ın da devlet sembolü olmuştur.
Türk hakimiyet sembollerinden birisi de mehter’dir. Eyyûbî sarayında da Türk geleneklerine göre yer alan mehter, nevbet vurur ve büyük saygı görürdü. Hatta Selâhaddin, gözde cariyelerinden birisini, sarayın yüksek memurlarından birisi olan mehterbaşı ile evlendirerek, bu kuruluşa verdiği değeri göstermişti.
Selâhaddin’in hayatta bulunduğu sürede, büyük bir Türk-İslâm devleti özelliğini gösteren Eyyûbî hanedânı, Selâhaddin’in ölümünden sonra, oğulları ve kardeşleri arasında paylaşılmıştır. Mısır’daki son Eyyûbî hükümdârı Turanşah, Türk Memlûk komutanlarından Aybeg tarafından ortadan kaldırılmıştı (1250).
21-Karakoyunlular Devleti
On dördüncü asrın ikinci yarısında, Doğu Anadolu’da devlet kuranbir Türkmen hanedanı. Karakoyunlu oymağı, Karakoyunlu devletinin çekirdeğini teşkil etmiştir. Sa’dlu, Baharlu, Duharlu, Karamanlu, Alpagut, Çakırlu, ayunlu, Bayramlu, Ağaç-eri, Düğer ve Hacılu oymakları halkları da Karakoyunlu Devletinin ahâlisiydi. Yaklaşık otuz bin çadırdan oluşan Karakoyunlular, Cengiz Han’ın hücumu üzerine, Töre Bey idaresinde, Türkistan’dan Mâverâünnehir’e, oradan da İran yoluyla doğu Anadolu’ya göç etmişlerdi. Töre Bey, Kara Yusuf’un yedinci atası olup, Oğuz Han’ın torunlarındandı.
Karakoyunluların siyasî bakımdan ehemmiyet kazanması, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümü ve içeride Moğol noyanlarının bir mücadeleye girişmeleri ile başlar. Karakoyunlular, ilk zamanlarda, Trak’taki Celâyir ailesinin ve Çobanoğulları’nın hizmetindeydiler. On dördüncü yüzyılın başlarında, Karakoyunluların reisleri, Bayram Hoca idi. Bayram Hoca, Sincar hâkimi Pîr Muhammed’i öldürerek emîrliği ele geçiren Hüseyin Bey’in mâiyetinde bulunuyordu. Daha sonra Hüseyin Bey’i ortadan kaldırarak yerine geçti (1351). Hüseyin Bey’in ölümünden sonra, Türkmenlerin büyük bir kısmı, Bayram Hoca’nın emîrliğini tanıdılar.
1370 yılından itibaren fetih hareketine girişen Bayram Hoca; Sürmelü, Alakilise, Hoy ve Nahcivan havâlilerine hâkim oldu. 1374′te Musul’u zaptetti ve şehir, devletin yıkılışına kadar Karakoyunlu hanedanının elinde kaldı.
Erzurum’dan Musul’a kadar uzanan sahayı hâkimiyeti altına alarak, Karakoyunlu kabîlesini tarih sahnesine çıkaran Bayram Hoca, 1380 senesinde ölünce, yerine kardeşi Türemişîn oğlu Kara Mehmed geçti. Kara Mehmed, Celâyirlilere bağlı kalmak şartıyla, babasından kalan yerleri elinde tutmayı başardı ve kızını Celâyirli sultanı Ahmed’e vererek, bu bağlılığını kuvvetlendirdi. Kara Mehmed Bey, 1383 yılında Musul hacılarının yolunu kesip mallarını yağmalayan Caber hâkimi Salim Bey’in üzerine yürüdü. Onu büyük bir bozguna uğrattı ve arazisini yağmaladı. 1387 senesinde, Erzincan emîri Mutahharten ile Akkoyunlular arasında başlayan mücadele, Mutahharten’in mağlubiyetiyle sonuçlanınca; Erzincan emîri, Kara Mehmed’den yardım istedi. Akkoyunlular ile öteden beri mücadele içinde olan Kara Mehmed, Mutahharten’in yardımına koştu ve Akkoyunluları ağır bir yenilgiye uğrattı. Akkoyunlu Ahmed ve kardeşi Hüseyin beyler, Kadı Burhaneddin’e sığındılar.
Kara Mehmed Bey, 1307′de Karabağ üzerinden Anadolu’yu istilâya teşebbüs eden Timurlu kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bir çok Timurlu emîri, bu çarpışmada öldürüldü. 1388 yılında Tebriz şehri için, Kara Mehmed Bey ile Celâyirli emîrlerinden Şebli ve Şah Ali arasında büyük bir mücadele başladı. Şebli komutasındaki Celâyir ordusuyla, Heştrud’da karşılaşan Karakoyunlular, bu orduyu büyük bir bozguna uğratırken, Şebli’yi de öldürdüler. Bu hadisenin akabinde Kara Mehmed Bey, Kara Hasan adındaki bir Türkmen emîriyle giriştiği mücadele sırasında 1389 yılında öldürüldü.
Kara Mehmed Bey’in ölümünden sonra yerine Kara Yusuf geçti (1389). Hükümdarlığının ilk yılları iç karışıklıklarla geçen Kara Yusuf Bey, 13922de Timur Han’ın (1370-1405) tabiiyet teklifini kabul etmeyip mücadeleye girişti. Timur Han’ın Anadolu’dan ayrılmasını fırsat bilerek, Erciş’i ele geçirdi. Timur Han’ın Van ve çevresinin idaresine tayin ettiği Emîr İzzeddin Şîr, yanındaki Çağatay askerleri ile birlikte, Kara Yusuf’un üzerine yürüdü. Yapılan küçük çapta çarpışmanın ardından iki taraf arasında barış sağlandı. Kara Yusuf, geri çekilirken Avnik emîri Atlamış’ın dört yüz atlı ile İzzeddin Şîr ve Çağatayların yardımına gittiğini gördü ve Erciş Ovasında bir gece baskını ile Atlamış’ı esir alarak, askerlerinin büyük bir bölümünü öldürdü. Kara Yusuf daha sonra, Atlamış’ı, Memlûk Sultanı Berkuk’a gönderdi ve orada hapsedildi.
Timur Han, Hindistan seferini büyük bir başarı ile tamamlayarak yeniden Doğu Anadolu’da görülünce, Kara Yusuf, Van Gölü çevresindeki atalarından kalma yurdunu boşaltarak Musul’a çekildi (1399). Timur Han’ın Bağdat’ı ele geçirmek için ordu göndermesi üzerine Sultan Ahmed Celâyir, yanında bulunan az sayıda asker ile Bağdat’tan ayrılarak, Musul’da bulunan Kara Yusuf’un yanına gitti. Bu sırada Sultan Ahmed’e tâbi olan kaleler, Timur Han’ın gönderdiği ordu tarafından ele geçirildi. Timur Han’ın ordusu Bağdat’tan ayrılınca, Kara Yusuf ve Sultan Ahmed, hiçbir güçlükle karşılaşmadan şehre hâkim oldular. Ancak, bu sırada Bingöl yaylasında bulunan Timur Han’ın, kendilerini arkadan çevirme planını öğrenince, Sultan Ahmed ve Kara Yusuf, Memlûk sultanına iltica etmeye karar verdiler. Memlûk sultanına bu durumu bildirmek için elçiler gönderdiler. Elçilerin dönüşünü beklemeyen Kara Yusuf ve Sultan Ahmed, yanlarında emîrleri ve kuvvetleri olduğu halde Kahire’ye doğru yola çıktılar. Memlûkların Halep nâibi Demirtaş’ın yollarını keserek, Suriye’ye girmelerine mani olmak istemesi üzerine iki taraf arasında şiddetli bir muharebe oldu. Demirtaş, ağır bir bozguna uğradı. Bu muharebenin neticesinde Kara Yusuf ve Sultan Ahmed’in, Memlûk sultanına sığınma yolları kapandı. Bu yüzden iki hükümdar, Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid Han’ın yanına gitmeye karar verdiler. Fakat, aralarında çıkan anlaşmazlık yüzünden birbirlerinden ayrıldılar. Kara Yusuf, memleketine geri döndü. Timur Han ise, onların hareketlerinden günü gününe haber alıyordu. Gönderdiği kuvvetler, Sultan Ahmed Celâyir’e ani bir baskın düzenleyerek mağlup ettiler. Sultan Ahmed, bütün ağırlıklarını kaybettikten sonra, güçlükle Osmanlı sultanına sığınabildi. Kara Yusuf Bey de, Timur’un 1400′deki Yakın Doğu seferinde, Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid Han’ın yanına gitti, ondan himaye ve iltifat gördü. Kendisine Aksaray havalisi, maişet ve ikamet yeri olarak verildi. Bu durum, Timur Han ile Yıldırım Bayezid Han arasında yapılan 1402′deki Ankara Savaşının sebeplerinden biri oldu.
1402 yılında Yıldırım Bayezid’le yaptığı Ankara Meydan Muharebesini kazanan Timur Han, Karakoyunlu emîri Kara Yusuf’a kesin bir darbe indirdi. Timur Han’ın ordusu karşısında bozguna uğrayarak, muharebe meydanından güçlükle kaçan Kara Yusuf, nâibi Şeyhü’l-Mahmudî’ye sığındı. Dımaşk nâibi, önce Kara Yusuf’a, sonra da buraya gelen Ahmed Celâyir’e iyi bir kabul gösterdi. Fakat, bir süre sonra Timur Han’ın, Memlûk sultanına yaptığı tehdit ve baskılar etkisini gösterdi. Memlûk sultanı Ebu’l-Ferec, Dımaşk nâibinden Kara Yusuf ve Ahmed Celâyir’in öldürülmelerini istedi. Ancak, nâib bu emri yerine getirmedi ve sadece hapsetmekle yetindi. Bir sene kadar hapiste kalan Kara Yusuf, buradan çıktıktan sonra, Van hâkimi İzzeddin Şîr üzerine yürüyerek Van bölgesini ele geçirdi. Onun eski ülkesine sahip olması üzerine, dört bir yana dağılan Türkmen emîrleri, tekrar bayrağı altında toplandılar. Kara Yusuf’un bu faaliyetlerine Âzerbaycan ve Irak Arab hükümdarı Miran Şah oğlu Ebu Bekr karşı çıktı. İki ordu çok geçmeden Nahcivan’ın batısında karşılaştılar. Ebu Bekr’in ordusu yenildi ve kuvvetlerinin pek çoğu Aras nehrinde boğuldu. Buzaferle şöhret ve gücü bir kat daha artan Kara Yusuf, Tebriz ahalisinin isteği üzerine şehir önüne gelerek yaptığı muharebede, Ebu Bekr’in babası ve Timur’un oğlu Miran Şah’ı öldürdü ve şehri ele geçirdi. Bir süre sonra Ebu Bekr’le karşılaşan Kara Yusuf, onu tekrar mağlub etti. Bu muvaffakiyetle Kara Yusuf, Timur İmparatorluğunun önemli bir parçasını alarak, Karakoyunlu Devletini kurdu.
Kara Yusuf’un Ebu Bekr’e karşı kazandığı ikinci ve parlak zaferden sonra, başta Irak emîri Bistam Bey olmak üzere bütün emîrler ona bağlılıklarını bildirdiler. Daha sonra Bistam Bey’i Irak-ı Acem’in fethine memur eden Kara Yusuf, Aladağ’a gitti. Bistam Bey, Sultaniye’yi fethedince, Kara Yusuf, onu Irak-ı Acem valiliğine tayin etti. 1409 yılında, “zaptolunmaz” olarak vasıflandırılan Alıncak Kalesi, Karakoyunluların eline geçti.
Bu sırada Sultan Ahmed Celâyir, Karakoyunlulara ait Tebriz’e girerek şehirdeki Türkmenlerin çoğunu katletti. Durumu öğrenen Kara Yusuf, Âzerbaycan’a girerek, Tebriz yakınlarında karargâh kurdu. İki ordu arasında vuku bulan savaşta, Sultan Ahmed, askerlerinin büyük bir kısmıyla, Karakoyunluların eline esir düştü. Sultan Ahmed, ordu komutanlarının ısrarıyla öldürüldü (1410). Kara Yusuf, bu zaferden sonra oğlu Pir Budak’ı hükümdar ilan etti. Irak-ı Arab üzerine sefer düzenleyip, bölgeyi ele geçirdi. Oğlu Şah Mehmed’i Bağdat’a vali tayin etti. Daha sonra Âmid (Diyarbakır), Ergani üzerine yürüdüğü sırada, önüne çıkan Akkoyunlu beyi Kara Yülük Osman’la savaşıp, omu mağlup ve barışa mecbur etti. Akkoyunluların müttefiki olan Şirvan ve Gürcistan hükümdarlarını da yendikten sonra, Irak-ı Acem’i tamamen ele geçirdi.
1420′de Ucan’da vefat eden Kara Yusuf Bey’den sonra, Karakoyunlulara bütünüyle hâkim olabilecek bir şehzadenin bulunmaması, birliği sarstı. Hükümdar ilan ettiği Pir Budak, kendisinden önce vefat etmişti. Karakoyunlu beyleri, cesur bir bey olan Kara Yusuf’un ikinci oğlu İskender Mirza’yı hükümdar ilan ettiler.
İskender, başa geçer geçmez, Âzerbaycan ve doğu Anadolu’yu işgal etmekte olan Şahruh’la Eleşkird mevkiinde yaptığı savaşı kaybetti. Şahruh’un Âzerbaycan’a dönmesinden sonra, Tebriz’e gitti. Kardeşi İsfahan Mirza’nın elinde bulunan bu şehri zaptetti. Daha sonra Bitlis ve Ahlat çevresini ele geçirdi. Şemahi ve Şirvan civarına akınlar düzenledi ve Timurlu sultanı Şahruh’u uzun süre uğraştırdı. Bir süre sonra İskender’in kardeşleri, Şahruh tarafına geçtiler. Bunun üzerine Şahruh, 1434 senesinde Âzerbaycan üzerine yürüdü. İskender, üzerine gelen bu güçlü orduya karşı koyamadı. Erzurum üzerinden batıya çekildi. Bu sırada yolunu kesen Akkoyunlu beyi Kara Yülük Osman’ı Erzurum kalesi önlerinde yapılan savaşta yaraladı ve ölmesine sebep oldu. İskender, daha sonra, Osmanlılara ait Tokat kasabasına sığındı. Osmanlı Devletine sığındıktan sonra, Karakoyunlu hükümdarlığı, Şahruh’un yanında bulunan Cihanşâh’a verildi. Bu yüzden Karakoyunlu devleti, Şahruh’un ölümüne kadar Timurluların himayesinde kaldı. Şahruh çekilince, İskender, kardeşi Cihanşâh ile uğraşmaya başladı ise de, Sofuâbâd mevkiinde yapılan muharebede yenildi (1438). Nahcivan taraflarındaki Alıncak kalesine sığındı. Fakat, orada oğlu Kubad tarafından öldürüldü (1438).
İskender’in ölmesiyle rakipsiz kalan Cihanşâh, Karakoyunlu hükümdarı oldu. Gürcüleri mağlub ettikten sonra, hâkimiyetini tanımayan Bağdat’ı, 1444 senesinde ele geçirdi. Şahruh’un ölümüne kadar, ona bağlılığını muhafaza etti. Sonra Timur evlatları arasındaki taht mücadelelerinden faydalanarak, Kars ve Kirman eyaletlerini ele geçirdi (1457). Horasan ve Herat’ı ele geçirdiği sırada, oğullarından Hasan ve Pir Budak isyan ettiler. Cihanşâh, bu isyanlarla uzun süre uğraştı.
Devlet teşkilâtı: Karakoyunlular, devlet teşkilâtı hususunda, tamamıyla Celâyirli ve İlhanlı devlet an’ane ve müesseselerine bağlı kaldılar. Bu devlette hükümdar seçiminde, aile ve aşiret reisleri etkiliydi. Devleti teşkil eden aile efradı ve aşiret reisleri tarafından kim uygun görülürse, idare onun eline verilirdi. Devlet işlerinin mercii, Büyük Dîvan idi. Reisine Sahib-i Dîvan denilirdi. Bunun emrinde Sahib-i Âzam denilen reisler de vardı. Vilâyetler, hem ikta, hem de idare olarak, hanedan ailelerinden olanlara ve emîrlere verilirdi. Bunlar, iktanın gelirine göre asker beslemek zorunaydılar. En önemli vilâyetlerinden olan Fars, Yezd, İsfahan ve Bağdat’tan her biri bir şehzade tarafından idare edilmekteydi. Bu şehzadelerin çok kalabalık maiyetleri ve muntazam saray teşkilatları vardı.
Karakoyunlu Devletinde ordu, yaya ve atlı kuvvetlerden meydana geliyordu. Beylere bağlı tımarlı askerle, ayrıca önemli bir yekûn teşkil eden tımarlı sipahi ve çerik denilen aşiret kuvvetleri, devletin esas askerî gücünü oluşturuyordu. Ordu, günümüzdeki takım, bölük, tabur ve alay gibi, koşun, tip ve fevc diye bir takım gruplara bölünmüştü. Harp esnasında öncü birliklerine pişdar denilirdi. İhtiyat ordu karargâhına uruğ denilmekteydi. Hükümdarın maiyetindeki kapıkulu askerleri, maaşlarını dîvandan alırlardı. Kara Yusuf Bey, askerlerinin maaşlarını tam zamanında almalarına çok dikkat ederdi. Bu iş için ayrıca bir teşkilât da kurmuştu.
Kültür ve medeniyet: Karakoyunlu hükümdarları, savaşların yanında, ülkenin imar ve ihyası için de çalışmışlardır. Cihanşâh, adalet ve imarcılığı ile meşhur olmuştur. Saltanatı devrinde Tebriz’i mâmur bir belde haline getirmiştir. Timur Han tarafından ortadan kaldırılmasına rağmen, o devirde tekrar ortaya çıkan Hurûfîlik adlı sapık fırkanın önüne geçen Cihanşâh, Tebriz’de bulunan Hurûfîlerin çoğunu ortadan kaldırarak, büyük hizmette bulunmuştur. İlme ve âlimlere saygılı olup, ilim adamlarını koruyup gözetmiş, medrese ve camiler yaptırmıştır. Tebriz’de muhteşem ve müzeyyen bir cami yaptıran ve memleketin çeşitli yerlerini âbideler ile süsleyen Cihanşâh, şairleri himaye etmiş ve kendisi de Hakîkî mahlâsıyla Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır. Onun oğlu, Bağdat valisi Pir Budak da şairdi. Meşhur âlimlerden Celâleddin Devânî, Akkoyunlulara intisab etmeden önce, Tebriz’de Cihanşâh’ın medresesinde müderrislik yapıyordu. Devânî, Farsça yazdığı Risale-i Hurûf adlı eserini Cihanşâh adına telif etti. Yine Şeyh Şücâeddin bin Kemaleddin Kirmânî, Hadîkat-ül Meârif adlı eserini Cihanşâh adına kaleme aldı.
Cihanşâh’ın Tebriz’de tamamen mermerden yaptırdığı ve çinilerle süslediği Gökmedrese, diğer adı ile Muzafferiye Medresesi çok ünlüdür. Medresenin özellikle kapısı, bir sanat harikasıdır. Tebriz’de, Cihanşâh’ın hanımının yaptırdığı, Büyük Cami ve medresesi vardır.
Karakoyunlular, itikad bakımından Şiîliğe meyilli olduklarından, gerek Memlûk Devleti, gerekse Akkoyunlular ve diğer Sünnî devletler bunların aleyhinde idiler. Özellikle Akkoyunlularla olan mücadelelerinin sebeplerinden biri de aralarındaki mezhep farkıdır. Buna rağmen, Karakoyunlu paralarında, ilk dört halifenin adları ve Kelime-i Şehadet yazısı görülmektedir.
Karahanlılar Devleti
840-1212 tarihleri arasında, Türkistan ve Maveraünnehir’de hâkimiyet kuran ilk Müslüman Türk devleti. Karluk, Çiğil, Yağma ve diğer Türk boylarından meydana gelen Karahanlılar Devleti, devrin İslâm kaynaklarında El-Hâkaniye, El-Hâniye, Âl-i Afrasiyab; başka eserlerde de, Alp-ilig Hanlar, Arslan-Buğra Hanlar unvanlarıyla anılır. Karahanlılar tabiri, batılı şarkiyatlar tarafından, bu sülâlenin kara ünvanını çok kullanmaları sebebiyle verilmiştir. “Kara”, Türkçe’de, kuzey yönünü işaret etmesinin yanında, büyüklük ve yükseklik de ifade eder.
Karahanlılar Devleti, 840 senesinde Uygur Devletinin, Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla, Orta Asya bozkırlarında, Bilge Kül Kadır Han tarafından kuruldu. Kadır Han, Mâveraünnehir’i almak isteyen Sâmânîler Devleti ile mücadele etti. Karahanlılar’ın başlangıç dönemi, ilmî yönden pek açık değildir. Kadır Han’dan sonra, iki oğlundan Bazır Arslan Han, Balasagun’da Büyük Kağan olarak, kardeşi Oğulçak Kadır Han ise, Ortak Kağan olarak Taraz’da devleti idare ettiler. Oğulçak Kadır Han, Sâmânî hükümdarı İsmail bin Ahmed ile devamlı mücadele etti. Sâmânîler, 883 yılında Taraz’da devleti ele geçirince, Oğulçak, Kaşgar’ı merkez yapıp, Sâmânî hakimiyetindeki bölgelere akınlara başladı. Bu akınlar sırasında Oğulçak Kadır Han’ın yeğeni Satuk, Karahanlılar’a sığınan, Ebu Nâsır adlı Sâmânî şehzadesi ve Müslüman din adamları ile tanışarak İslâm dînini kabul etti.
Nuh peygamberin oğlu Yâfes’in torunları olan Türkler, hükümdarlarının Müslüman olmasından sonra, yaradılışlarındaki temizlik ile seve seve ve büyük topluluklar halinde en son ve en mütekâmil din olan İslâmiyeti topluca kabul ettiler. Sekizinci asırda Müslümanlarla tanışıp, içlerinden kısmen bu dini kabul edenlerin bulunduğu Türklerin 10. asırda topluca İslâmiyeti kabulü, netice itibariyle tarihteki birçok hâdiseye yön vermesi bakımından pek önemlidir.
Müslüman olunca Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, doğudaki amcasına karşı mücadelesinde, Müslüman gönüllülerden de faydalandı. Abdülkerim Satuk Buğra Han, 995 senesinde vefat edince Artuç’a defnedildi. Yerine oğlu Musa hükümdar oldu. Onun çok kısa sürdüğü anlaşılan saltanatından sonra hükümdar olan kardeşi Baytaş Arslan Han, doğu kağanı Arslan Han’ı mağlup ederek, sülalenin bu kolunu ortadan kaldırdı ve bütün Karahanlıları birleştirdi. Baytaş Arslan Han, Karahanlı ülkesinde İslâmiyetin yayılması faaliyetlerini tamamlayınca, komşu Türk boylarnı İslâma daveti kendisine gaye edindi.
Baytaş’tan sonra, oğlu ebü’l-Hasan Ali hüükümdar oldu. Bu dönemde devletin batı kısmını kardeşi Buğra Han Harun idare ediyordu. Buğra Han, 990 yılında İsbicâb’ı zaptedip, 992 senesinde Sâmânîlerin merkezi Buhara’ya girdi. Böylece Horasan ve Mâverâünehir, Karahanlıların eline geçti. Şihâbüddevle ve Zâhirüdda’vâ gibi İslâmî ünvanlar kullanan Buğra Han, Kaşgar’a dönerken 996 yılında vefat etti. Yerine Ahmed bin Ali geçti. Halîfe tarafından tanınan ilk Karahanlı hükümdarı Ahmed Han’dır.
Ahmed Han zamanında, Sâmânîler ve onlara bağlı devletçiklerle Karahanlı münasebetini, devletin batı kısmını idare eden İlig Han ünvanlı Nâsır bin Ali sağlıyordu. Özkent’te oturan Nâsır, 996 senesinde Sâmânî kumandanlarından Fâik’in teşvikiyle bu ülke topraklarına sefer düzenledi. Fakat Gazne hâkimi Sebüktekin’in aracılığı ile bu iki devlet, antlaşma yaptı. Bu antlaşmaya göre Sâmânîler, Seyhun sahasını Katvan çölüne kadar Karahanlılara bırakıyor, Fâik de Semerkant valisi oluyordu. Nâsır, 999 senesinde Buhara’yı zaptederek, Sâmânî hânedanı mensuplarını Özkent’e götürdü. Nâsır Han, Gazneli Mahmud ile anlaşınca, Ceyhun nehri iki devlet arasında sınır kesildi. Ayrıca Mahmud Han, aralarındaki dostluğu güçlendirmek için Nâsır’ın kızı ile evlendi. Nâsır, Sâmânîlerin bütün mirasına konmak ve Horasan’ı ele geçirmek istiyordu. Bu yüzden Gazneli Mahmud’un Hindistan seferinden faydalanarak iki koldan Horasan’a girdi ise de yenildi. Hânedan mensubu Hotan Hâkimi Yusuf Kadır Han’dan yardımcı kuvvet alıp, Gaznelilere karşı yeniden askerî harekâta geçti. 1006 senesi Ocak ayının beşinde, Sultan Mahmud’a mağlup oldu. Bu başarısızlık, Karahanlılar arasında aile kavgalarına yol açtı. Nâsır, bağımsızlığını ilan etmek istedi. Nâsır’a karşı, Büyük Kağan Ahmed Han, Gazneli Mahmud’a başvurduysa da, Nâsır bin Ali 1013 yılında vefat etti. Yerine, Arslan İlig ünvanıyla, kardeşi Mensur bin Ali geçti. Büyük Kağan Ahmed Arslan Han’ın hastalığında kendisini büyük kağan ilan eden Mensur Han, kardeşi Muhammed’e de Arslan İlig ünvanını verdi.
Ahmed Arslan Han, Ortak Kağan Yusuf Kadır Han ve Ali Tigin ile birlik olup, hânedanlık kavgasına son vermek için harekete geçti. Ali Tigin, Mensur’a esir düştü. Yedisu bölgesine yapılan düşman karşı, hasta yatağında mücadele eden Arslan Han, Balasagun’a sekiz günlük mesafede, yüz bin çadırdan fazla gayrimüslim göçebeyi mağlup etti. Tufan’a kadar takip ederek ülkesini korudu. Ahmed Han, bu seferden dönüşünde 1017′de vefat etti.
Ahmed Han’dan sonra büyük kağan olan Mensur Arslan Han ise, 1024 senesinde kendi isteği ile saltanatı Yusuf Kadır Han’a bıraktı. Bu sırada Selçuklular’dan yardım alan Ali Tigin, Buhara’yı zaptetti. Yusuf Kadır Han’a karşı, kardeşleri Ahmed ve Ali birleştiler. II. Ahmed, kendisini 1014′te Muizüddevle lâkabıyla büyük kağan ilan etti. Kardeşi Ali ise, Arslan İlig oldu. II. Ahmed Arslan Han; Balasagun, Hocend, Ahsikas, Fergana ve Özkent’e hâkim oldu. Yusuf Kadır Han, Gazneli Mahmud ile görüştü. İki Müslüman Türk devleti arasında dostluk bağları, evlenme yoluyla da kuvvetlendirildi. Bu görüşmede, Karahanlıları ilgilendiren meselelerin yanısıra, Arslan bin Selçuk ve emrindeki Oğuzların da Horasan’a nakledilmesi hususunda karara vardılar. Sultan Mahmud, bir fırsatını bulup, Arslan bin Selçuk’u yakalattı ve Hindistan’da Kalincâr kalesine hapsettirdi. Bu sırada Ali Tigin, bozkırlara kaçtı ve Mahmud’un ülkesine dönmesi üzerine tekrar Buhara ve Semerkand’a hâkim oldu. Yusuf Kadır Han’ın 1032 yılında vefatıyla, oğulları Süleyman, Arslan Han; Muhammed de Buğra Han ünvanlarıyla devletin idaresini ele aldılar. Bu sırada Ali Tigin de Mâverâünnehir’de kendisini Tavgaç Kara Buğra Hakan ilan etti.
Karahanlı hânedanı arasında kıyasıya devam eden mücadele sonucunda, 1042 yılında ülke kesin olarak ikiye ayrıldı. Nâsır bin Ali’nin oğullarından Muhammed Arslan, Kara Hakanlık mevkiinde Büyük Kağan ve İbrahim de Tavgaç Buğra Kara Hakan ünvanını alarak, Batı Karahanlılar devletini meydana getirdiler. Yusuf Kadır Han’ın oğulları da, Doğu Karahanlı devletini idare ettiler.
22-Karluklar
İlk olarak Çin yıllığı T’ang-shu (7. asır)’da zikredilen (Ko-lo-lu) ve adları Karlık (kar yığını) manasına gelen Karluklar’ın Türk soyundan geldikleri ve Gök-Türkler’in bir boyunu teşkil ettikleri aynı Çin kaynağında belirtilmiş ve oturdukları saha olarak da Altaylar’ın batısındaki Kara-İrtiş ve Tarbagatay havalisi gösterilmiştir. On-oklar’ın bir kısmının meydana getirdikleri anlaşılan Karluklar bu arada üç kabileden kurulu birlik halinde bulunuyorlardı (Üç-Karluk). Daha İstemi Kağan zamanında Türk hakimiyetinin Hazar’ın kuzeyi ve Maveraünnehir’e doğru genişlemesinde şüphesiz büyük rolleri olmuştur. Her iki Gök-Türk hakanlığı devrinde Karluklar’ın durumu yukarıda açıklanmıştı. 630-680 yılları arasında, diğer Türk boyları, gibi, bunların da zaman zaman Çin’e başkaldırdıkları görülmektedir.
640 sıralarında Turfan’ın kuzeyine kadar Karluklar Çinliler tarafından mağlup edilerek (650), P’ei-ting eyaleti (Tanrı Dağları’nın kuzey sahası)’na bağlandılar. Fakat boya bağlı her kabile kendi reisleri tarafından idare ediliyordu. Bu haberi veren Çin kaynaklarının, 665’e doğru Karlukların Çin nüfuzundaki ne Batı ne Doğu Gök-Türk kanadına bağlı olmaksızın yaşadıklarını kaydetmesi dikkate değer. Evvelce Kül-Erkin ünvanını taşıyan Üç-Karluk beyi bu tarihlerde “Yabgu” ünvanını almıştı ve kuvvetli bir orduya sahip idi.
Daha sonra Kapagan Kagan tarafından II. Gök-Türk hakanlığına bağlandığını gördüğümüz Karluklar, Çin’in de teşvik ve tahriki ile Gök-Türklere karşı ayarlanarak şiddetli mücadelelerde bulunmuşlardı. Bilge Kagan’ın ölümünden sonra, tekrar faaliyete geçerek Uygur ve Basmıllar’la birlikte, Gök-Türk hakanlığının yıkılmasında müessir oldular. Basmıllar hakim duruma geldikleri sırada (742) “Sağ yabgu” mevkiini alan Karluk başbuğu, Uygur hakanlığının kurucusu Kutlug Kül Bilge zamanında daha üstün sayılan “Sol Yabgu”luğa yükseltildi. Fakat bu Karlukların tamamını temsil etmiyordu. Beş-balık havalisinde oturan Karlukların kendi seçtikleri ayrı bir yabguları vardı: Ton-Bilge. Ancak Ötüken’de yeni kurulan Uygur hakanlığı bütün Karluklar tarafından üst tanınıyor ve yabgular hakana bağlı bulunuyorlardı.
Batıda Emevi-Arap ilerlemesini durdurmuş olan Türgiş hakanlığının çöküntüye doğru gittiği tarihlerde Orta Asya Türk ülkelerinin korunması gibi bir tarihi vazife, bu defa, Karluklar’a düşmüştü. Gerçi Maveraünnehir yine Arapların nüfuzu altına girmiş ve Seyhun ötesinde bazı Arap ilerleme teşebbüsleri görülmüştü, fakat bunda artık eski devir Emevi istilacılığını müşahede etmek müşküldü. Zira gittikçe hızını artıran Abbasi propagandası, Emevîlerin imtiyazlı “Arap milleti adına fetih” düsturu yerine bütün İslamlar arasında farklılığın kaldırılması ve eşitlik düşüncesini yayıyordu.
Böylece Arap bakısının iyice hafiflemesi Çinlileri Orta Asya’da bir iktidar boşluğu husule geldiği zehabına götürmüş, bundan dolayı Çinliler eski Orta Asya siyasetlerini canlandırarak, Karluklar’ın dahil bulunduğu bölgeye yeniden el koymak istemişlerdi. Bu suretle neticede meşhur Talas muharebesi meydana geldi (751 Temmuz). İslamlarla Çinliler arasında cereyan eden bu savaşa kadar Karluklar T’ang’lar tarafını tutmakta idiler Fakat onların gittikçe açığa çıkan siyaseti karşısında son anda, Araplarla işbirliği yaparak, Çinlilerin ağır mağlubiyete uğramasını sağladılar. Tarım havzasından itibaren batı Karluklar’a, doğu bölgesi Uygurlar’a ait olmak üzere Orta Asya’nın yeniden Türk hakimiyetinde kalmasını temin eden bu savaşta uğradığı hezimet yüzünden Çin ağır iç buhranlara sahne olmuş ve artık bir daha batı ile ilgilenememiştir.
Karluklar, kısa bir müddet, Uygurlar’la Orta Asya’da iktidar yarışına giriştiler ise de, Uygur Kağanı Mo-Yen Çur karşısında tutunamayarak (756) Tarım bölgesinden ayrıldılar, daha batıya çekildiler ve 7-8 yıl içinde Tarbagatay ve Cungarya’ya 766’da da çöken Türgiş hakimiyetinin yerine, Talas sahasına yerleşmek suretiyle eski Batı Gök-Türk hakanlığı sahasında hakimiyet tesis ettiler. Başkentleri Balasagun idi. Ötüken’in üstünlüğünü tanımakta devam ediyorlar, aynı zamanda, siyasi bir isim olarak “Türkmen” adını da taşıyorlardı.
Kendi soylarını Göktürk hakan ailesi Aşına sülalesine bağlayan Karluk yabguları, hakimiyetin “Kutlu Ötüken” ülkesi ile sıkı alakası inancını muhafaza ediyorlardı. Fakat Uygur Hakanlığı orada yıkılınca (840), Kırgızlar’ı dikkate almayan Karluk yabgusu, Türk hakanlarının “meşru halefi” sıfatı ile kendini “Bozkırların kanunî hükümdarı” ilan ederek Kara Han ünvanını aldı ve merkez olarak da eski Türgiş başkenti Balasagun yanındaki Kara-ordu (veya Kuz-ordu)’yu seçti. Böylece gelecekteki büyük Kara-Hanlı Devleti’nin temelini atmak gibi ikinci bir tarihi rol oynayan Karluklar o sırada İslam dünyasının en yakın komşuları olduklarından, Arapça-Farsça eserlerde kendilerinden çok bahsedilmiş (Karluh, Halluh) ve Hududü’l-Alem (10. asrın son çeyreği)’da verilen bilgiye göre Karluk ülkesi: doğuda Tanrı Dağları, Yağmalar ve Oğuzlar, kuzeyde Tohsılar, Çigiller ve Dokuz-Oğuzlar, güneyde Yağmalar’ın bir kısmı ve Maveraünnehir ile sınırlanmış çok bakımlı bir memleket olup “Türk ülkelerinin en güzeli” idi. Eserde burada mevcut olan 15 şehir ve kasabanın adları sayılmakta ve Türk kabileleri zikredilmektedir.
Karahanlı Devleti’nin esas kütlesini meydana getiren Karluklar, bu hanedan üyeleri arasında mücadeleler baş gösterdiği tarihlerde devlete karşı cephe alarak huzursuzluk çıkarmağa başladılar ki, bu tutumlar Kara-Hitay hakimiyetinin Orta Asya’da çabucak gelişmesinde tesirli olmuş görünmektedir. Kara-Hitay hükümdarı Yel-lu Ta-şih (Kür-Han) 1137’de Semerkant Kara-Hanlı hanı Mahmud’u mağlup ettiği zaman, bu han tarafından dayısı olan Büyük Şelçuklu Sultanı Sencer’e yapılan şikayet, uğranılan mağlubileyette Karluklar’ın dahli olduğunu göstermektedir.
Sultan Sencer de Karluklar’ı takip etmek için çıktığı seferde karşısında Kür Han’ı bulmuştu. Sencer’in bu savaşta mağlubiyeti (1141 Katavan Savaşı) çok mühim bir hadise olarak, “put-perest” Kara-hitaylar’ın ta Horasan sınırlarına kadar sokulmalarını intaç etmişti. Harezmşahlar (İl Arslan zamanı) ile Kara-hitaylar arasında da bir çok anlaşmazlıklara sebep olan Karluklar’ın, bu arada Başbuğları Yabgu Han öldürüldü (1157), diğer bir Karluk başbuğu Ayyar Bey, Kara-hitaylar tarafından esir edildi. (1172).
Maveraünnehir sahasındaki bu karışıklıklara sebep oldukları görülen Karluklar’a karşı Harezmşah Ala-üd-din Tekiş (1172-1200) bozkırlar bölgesine el atarak Kanglı ve Kıpçak gibi diğer Türk boyları ile kendini takviye ihtiyacını duydu. Bununla beraber, az sayıda da olsa, Harezmşahlar ordusunda hizmet gören Karluklar’ın, Türkistan’da ve Kar-Hanlı tabiiyetinde olmak üzere bir beyliğe sahip bulundukları anlaşılıyor. Moğol istilası başladığı sıralarda (1215) merkezi Kayalıg (İli Nehri’nin doğusunda) olarak, devam eden bu beyliğin başında II. Arslan Han vardı. Arslan Han, Uygur İdi-kut’u Barçuk ile birlikte bütün Asya ülkelerini baştan başa çiğneyen Moğollar’ın hükmü altına girmiştir. Cengiz Han’a itaat eden ilk Müslüman hükümdar olup 1221’de ölen bu Karluk “hanı”nın oğluna da, Özkent şehri verilmişti. Cengiz Han zamanı Moğol devleti idaresinde vazife almış Karluklar görülmektedir.
23- Kimekler
Ortaçağ’da Türk Anayurdu’nun batı kesiminde yaşayan Kimekler (Kimegler), eski ve büyük bir Türk ulusudur. VIII. yüzyıl ortalarından XI. yüzyıl ortalarına değin süren bir devlet de kurmuşlardı.
Kimekler’in yaşamış olduğu bölgenin yerli tarih kaynakları son derece kıttır. Orada yürütülen arkeoloji araştırmaları pek yetersiz bulunduğu gibi, yazılı tarih kaynakları da henüz ele geçmediğinden, Kimek Ülkesi’nin iç haberleri yoktur. Kök-Türk çağı yazıtlarında (VIII. yy.) Kimekler veya bu boy birliğinde bulunan öteki boylar üzerinde bilgi verilmemektedir.
Komşu bölgelere ait yabancı kaynaklar da titizlikle taranarak, incelenmemiştir. Çinlilerin kuzeybatı yönünde ve oldukça uzakta bulunmalarına rağmen onların Kimekler’i bildiklerini Saray Yıllıkları’ndaki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bazı eski kayıtlarda, IX. ve X. yüzyıla ait İslâm coğrafya eserlerinde bulunuyor. Bunlar düzenli ve etraflı değil, tüccar ve gezginlerden derlenmiş küçük bilgilerden ibarettir.
Kimek (Kimäk) boy adı, Kime (kéme) “gemi” sözcüğünün ilk şekli olan “Kimeg”den alınmış olabilir. Bilindiği gibi onlar Ertiş (Irtış) ırmağı’nın iki yanında yaşamışlardı. İşte bu büyük akarsuyu geçmek için, onların kullandıkları bir tür gemiden alarak komşularınca verilmiş olabilir. Türk boy biliminde böyle kullanılan hayvan veya eşyanın boya ad olarak verildiğini biliyoruz. Nitekim biçimce buna benzeyen “Kanglı” ve “Kayıg” adlı boylar da eski kaynaklarda geçmektedir.
Kimekler tarih sahnesinde Ertiş’in orta boyunun iki yanında ve daha çok doğu yöresinde iken görünmüşlerdir. Burası Türk Anayurdu’nun batı kesimidir. Kimekler’in ilk yurtları, belki yine burası idi. Belki de Ertiş’in doğusundaki Altaylar’dan yayılarak, buraya indiler. Türk ilkçağı başlarında Ertiş boyunda başka Türk boyları bulunduğuna göre, bu ikinci ihtimal daha mümkün görünüyor.
Kimekler, yakın komşuları Fars destanı tarihinde yer almıştır. Gerçekten Kimekler’in Turan ötesi komşusu olan Farslar’ın eski destanlarında bu ulusun adı geçmektedir. Fars söylentilerini derleyerek “Şehname” adlı büyük eserini ortaya koyan ünlü şair Tus’lu Firdevsî (935?-1020?) Turan’ın büyük hükümdarı Afrasyab (Alp Er Tunga)’ın İran Hükümdarı Keyhusrev’e yenilip, geri çekildiğinde, Kimek ülkesine ve “Derya-yi Kimek”e gittiğini anlatır.
VII. Yüzyılda
Bu yüzyılda Kimekler’in Altay dağlarının kuzey batısında ve Ertiş (Irtış) ırmağının orta kıyılarında yaşadıkları anlaşılıyor. Bu durumda, Batı Kök-Türk Kağanlığı’nın sınırları içinde ve onların hakimiyeti altında olmalıdırlar. Yüzyıl boyunca Batı Kök-Türk Kağanlığı zayıfladığı ölçüde, onun idaresi altında bulunan boylar, bağımsızlığa doğru gidecekler ve kendi idarelerini kazanacaklardır. Yine bu arada yüzyılın sonlarına doğru Çu havzası merkez olmak üzere Türgiş devleti de kurulacaktır.
VIII. Yüzyılda
Yüzyılın ortalarına değin İli havzası, Batı Türkleri’nden bir bölük olan Türgişler eline geçmiş bulunuyordu. Geçen yüzyılın sonlarına doğru, kurulan bu Türgiş Kaganlığı’nın, hâkimiyet alanı İrtiş’in orta havzalarına uzanmış olsa gerektir. Bununla birlikte Türgiş-Kimek münasebetleri üzerinde hiç bir bilgimiz yoktur. Öte yandan Gök Türk çağı yerli kaynaklarından olan ve yüzyılın ilk yarısına ait yazıtlarda “İrtiş” adı birkaç kere anılır ise de, onun kayıtlarında hangi boyların yaşadığı belirtilmemiştir.
Yüzyılın ortasında, doğu ve batıdan uzanmış iki istila ordusu, Arap ve Çin orduları karşı karşıya geldi. Her ikisi de bölge için hakimiyet mücadelesinde idi. Kimekler’in güneyinde yaşayan Karluklar’ın, 751 yılı yazında Talas yakınında yapılan büyük savaşta Araplar yanında yer almasıyla, Çinliler büyük bir yenilgiye uğrayıp çekildiler. Bununla birlikte Arap kumandanı da, bölgedeki hakimiyetini kuramadı. Böylece Isık Köl’ün batısında uzanan Talas yöresi adı geçen Karluklar’ın idaresi altına girdi. Oradaki bazı boylar, otlaklarını bu yeni hakime bırakarak kuzeybatıya doğru çekilmek zorunda kaldı. Karluklar’ın gittikçe güçlenmesi sonucu, 765 sıralarında Türgiş devleti de artık kesin olarak dağıldı. Bununla Çu havzası onların sınırı içine giriyordu. Öte yandan daha 745′lerde Uygur, Kartuk ve Basmıllar’ın akınlarıyla doğudaki Gök-Türk Kağanlığı da çökmüş bulunuyordu.
Doğu ve Batı Türkistan’da arka-arkaya gelen bu olaylar sonucu Orta Asya’daki siyasî durumun değişmesi sırasında, Kimekler de VIII. yüzyıl ortalarında bağımsızlıklarını almış ve devletlerini kurmuş olmalıdırlar. Onların bir çok boydan kurulmuş bir ulus olduğunu biliyoruz. İşte gerek bununla ilgili sonraki haberler, gerek çağın benzer Türk devletleri göz önünde tutulduğunda, bu devletin göçer evli büyük boylardan kurulu birlik niteliğinde olduğu anlaşılıyor. Devlet idaresinde “Hakanlı” derecesinde bir teşkilat kurmuş olan boy birliğinin en kalabalık boyu belki daha başta Kıpçaklar idi.
Kimek devleti ile ilgili en eski bilgi Arap elçisindendir. Emeviler’in yıkılışı ve Abbasîler’in çıkışı sıralarında Halife tarafından Tokuz-Oğuz Hakanı’na elçi olarak gönderilmiş Bahroğlu Temim (Temim b. Bahr el-Muttavvi’î), raporunda Kimekler’i de gördüğünü, hükümdarlarını ve göçer evli hayatlarını anlatarak belirtilmiştir (760-800?).
Bu yüzyılın son çeyreğinde Oğuzlar’ın Doğu Türkistan’ın Selenge bölgesindeki yerlerinden batıya doğru hareketle, bir aralık Kara ve Ak Ertiş’de Kimekler’in güneyinde komşu kaldıklarını, Arap kaynaklarının Abbasî halifesi Mehdî çağına (775-785) ait haberlerinden öğreniyoruz. Arap tarihçisi Ali el-Mes’ûdî, Oğuz, Karluk ve Kimekler’in birleşerek Peçenekler’e karşı mücadeleye giriştiklerini anlatır.
Ona göre adı geçen boylar, Aral gölü kuzeyi ile Hazar arasında yaşayan Peçenekler ile Peçni, Bacgırd (Başkurd) ve Nugerde adlı boylar üzerine saldırmışlardır. Bu Peçenekler’in doğusunda Kıpçaklar ile Oğuzlar bulunuyordu. Amansız bozkır mücadelesi sonunda Peçenekler, yenilmeleri sonucu otlaklarını (ve yurtlarını) onlara bırakıp batıya doğru çekilmeye başlayacaklardır. Böylece Peçenekler’i biz daha sonra doğu Avrupa’da, Kuzey Kafkaslar’da ve Hazarlar arasında yer almış göreceğiz. Bu haberlerden anlaşılıyor ki, batıya gelen Oğuzlar, eski yakınları olan boylar ile birleşerek, kendilerine yurt bulmak üzere adları geçen boylara karşı mücadeleye girmişlerdir. Bu bozkır mücadelesi, VIII. yüzyıl sonları veya IX. yüzyılın başlarında Oğuzlar’ın yeni yerlerine yerleşmesiyle bitmiştir. Büyük bir kısmı Avrupa’ya doğru göçe başlayan Peçenekler’den, eski yerlerinde kalan az sayıdaki uruklar ise, yeni gelen Oğuz ulusu içine gireceklerdir. Bunları Oğuzlar’ın sonraki 24′lü boy düzeninde buluyoruz.
IX. Yüzyılda
Bu yüzyıl sırasında, yine Ertiş ırmağı boyunda ve bugünkü Kazakistan’ın kuzeydoğu illerinde, fakat çok daha yayılmış olarak, büyük Kimek devleti varlığını sürdürdü. İslâm coğrafyacılarının Ortaasya’dan ilk bilgileri derlediği sırada Batı Türkistan’ın kuzeydoğusunda henüz İslâm’ı kabul etmemiş bir çok Türkboyu göçerevli yaşıyordu. Coğrafyacılar, Oğuzlar (Guz)’ın kuzey doğusundaki çok geniş bozkırda ve Ertiş ırmağı boyunda Kimek adlı büyük bir Türk ulusunun bulunduğunu, onların batıda İtil veya Kama Irmağına değin uzanan yerleri idareleri altında tuttuklarım belirtiyorlar. Bu durumda Türkistan’ın kuzeyinde batıdan doğuya sırasıyla Oğuz devleti, Kimek devleti ve Kırgız Beyliği’nin bulunduğu anlaşılıyor.
Kuman-Kıpçak meselesi üzerine eğilenlerden Çek bilgini D.A.Rasovsky, bu IX. ve X. yüzyılda Ertiş ile Ural arasında yaşayan Kimek boyunun aslında Kuman olduğunu, bunların bir oymağını Kıpçaklar’ın teşkil ettiğini, X. yüzyıldan başlayarak bu Kıpçak adının yavaş yavaş bütün Kimekler’e ad olduğunu ileri sürmüştü.
X. Yüzyılda
Onuncu yüzyılda Batı Sibirya’nın Güney yarısında Kimek Hakanlığı,büyük bir ulus halinde hayatına devam ediyordu. Ülkenin batı kesiminde Yayık (Ural) ırmağı’na değin uzanan yörede, birlikten bir boy olan Kıpçaklar yayılmışlardı. Komşuları olarak doğuda Kırgızlar, güneydoğu’da Karluklar, güneybatı’da Oğuzlar bulunuyordu. Kimek devletinin sınırları, yüzyılın ikinci yarısında güneyde Seyhun boyundaki Savran kasabasına,batıda ise Ak İtil ırmağı kaynaklarına dayanmıştı.
Yüzyılın başında kuzeydoğu Çin’den çıkmış olan bir Moğul boyu olan Kıtanlar (K’itan, Kıtay, Khitay) bir devlet kurdular (916). Bunun sonucu olarak oradaki bazı Türk boyları batıya çekilmeye başlamıştır. Kıtan sürüleri, 924 yılında Selenge havzasını işgal ettiler ve Karabalık (Kara-Balgasun) kentine de girdiler. Onların akınları sırasında, 840 yılından beri oralarda bulunan Kırgızlar da sürülüp atıldı. Yukarı Kem (Yenisey) ve Kobdo yöresi bozkırına geçen Kırgızlar ise, oradaki Türk boylarını batıya sürdüler.
Yüzyılın ortalarında Kimekler’in batıya doğru yayılması sürüp gitti. Batı kesimindeki boylar, Ural sıradağlarının güneybatı yöresine. Çim (Emba) ve Yayık (Ural) ırmakları vadilerine hakim oldular. Bu arada Hazar denizi kıyısına da ulaştılar. Coğrafyacı Istahrî (933-51)’ye göre. Kimek ile Guz (Oğuz) arasındaki sınırı İsil (Atıl, İtil?) ırmağı çizer.
Son araştırmalara bakılırsa X. yüzyılda Orta Asya’daki Türk boyları şöyle dağılıyordu: En doğuda Nanşan yöresinde Sarı-(Uygur) lar, onların batısında Kaşgar’a değin uzanan alanda Karahanlılar Hakanlığı, Isık göl havzasında Türkmenler ve Karluklar, kuzeyde Altaylar’a varan yörede Kimekler, bunların doğusunda Kırgızlar, Kimekler’in batı kesiminde Tobol-İşim havzasında Kıpçaklar, onların güneyinde Ertiş-Seyhun-Yayık arasında Oğuzlar.
Kimekler için bir bölüm ayrılmış bulunan Hudûdü’l-Âlem (982)’de, onların hükümdarlarına “Hakan” denildiği belirtilir. Bu kayıt, Kimekler’in bağımsız devletini ve bu devletin niteliğini açıkça göstermektedir.
XI. Yüzyılda
Güneybatıya sarkmaya devam eden Kimekler ve Kıpçaklar, yüzyılın başlarında Seyhun’un orta ve aşağı kıyılarına da hakim oldular. Aşağı Ertiş-İşim Tobol havzasında bulunan Kıpçaklar, çoğalarak daha geniş bir alana yayılmışlardır. Bu sıralarda batı komşuları Hazarlar içine girdikleri de düşünülebilir.
Yüzyılın başlarında Kıtanlar’ın batıya doğru akınları gelişmeye başlamıştır. Bu sıralarda Kumanlar’ın ilk yurtlarından batıya doğru göçleri de, Kuzey Çin’deki Kıtan devleti’nin bu baskısına bağlanmaktadır, Şerefüzzemân Tâhir Mervezî (1120?)’nin aktardığına göre, Kunlar Kıtay (Kıtan)’dan korkarak göçtüler. Arkadan gelen Kaylar, onları daha ileriye sürdü. Onlar Sarı’yı, onlar Türkmenler’i, onlar Oğuzlar’ı, onlar Peçenekler’i iterek yurtlarını aldılar, işte bu sıralarda, Aral Hazar bölgesindeki Peçenekler’in kuzeyinde Hazarlar, doğusunda Kıpçaklar, güneyinde Oğuzlar bulunuyordu, İbn el-Esîr’de anlatılan 1012-13′de Türkler’in Çin’den çıkışı haberi de yine bu Kun ve Sarı (Uygur)ların Türkmen yurduna gelişi olmalıdır.
Gerçekten, 1004 yılında Çin ile barış yapan Kıtanlar, önce Kore ve sonra Gobi üzerine döndüler. Bu sonuncu bölgeden de, 1009 yılında Uygurlar üzerine yürüdüler ve onlardan Batı Kansu ile Kan-çov ve Suçov kentlerini aldılar. 1017 sırasında Kıtan sürüleri, Karahanlı devleti sınırları içindeki Kaşgar bölgesi ile Isık Köl yöresine de girmişlerdir. Çağın kaynaklarına bakılırsa, Kıtanlar 300 bin çadır halkı halinde (toplamı belki iki milyona yakın nüfus) Karahanlı ülkesini istilaya başlamış oluyordu. Bazı öncüleri ise Isık Köl’ün batısında bulunan başkent Balasagun’a sekiz günlük yere yaklaşmışlardır, işte bu ağır akın ve istila, Orta Asya’daki Türk boyları arasında yeniden büyük bir boylar göçü doğurdu. Göçebe Kıtanlar’ın bütün varlıklarıyla Türk boyları yurtlarına saldırışı, gerçekten ağır bunalıma yol açmış ve Türk boyları da bir birbirini yerlerinden sürerek, büyük bir göçe başlamışlardır.
XI. yüzyılın ilk yarısındaki büyük boylar göçü, Kimek ulusu üzerinde de kötü tesir bıraktı. Boybirliğinde ağır bir bunalım doğdu ve birlik bozuldu, öyle anlaşılıyor ki, yüzyılın ortalarına doğru ülke içindeki karışıklar çoğaldı ve zayıflamış bulunan merkezî idareye karşı baş kaldırmalar arttı. Öte yandan büyük nüfusa sahip Kıpçaklar’ın çevredeki boylar üzerinde hakimiyet kurmaya girişmesi, ayrıca bunlardan bir kısmının batıya doğru göçe başlaması, Kimek devleti’ni çözmüş olmalıdır. Boy birliğinin dağılışı ve merkezî idarenin çöküşü o derecede anî ve kesin olmuştur ki, yüzyılın ikinci yarısında Kimek devleti ve ulusunun adı bile unutulmaya başlamıştır. Onun yerini en kalabalık boy olarak Kıpçaklar aldı. Bu son husus, yurtta kalan Kıpçaklar’ın üstün sayılarıyla belki boy birliği idaresini ellerine geçirmeleri demek olabilir. Kimek ülkesindeki bütün boylar da bu Kıpçaklar’a bağlanmıştır.
Değerli eseri “Dîvanü Lügati’t-Türk’ü yüzyılın ikinci yarısı ortalarında bitiren Karahanlı ülkesinden Kâşgarlı Mahmud Beg, Kimekler’den hiç söz etmez. Bu eserde, sadece, Kimek boy birliğinden olan ve yine Ertiş boyunda yaşayan Yimekler (Yemekler) tanıtılmış ve onların da Kıpçaklar’ın bir “cifi (oymağı) olduğu belirtilmiştir. Ancak Kaşgarlı, bu bilgiye hemen şunu da katmıştır: “Bizce onlar Kıfçak’tır, ama Kıfçak Türkleri kendilerini ayrı sayarlar.” Bu küçük açıklama bazı mühim hususları akla getirmektedir: Kimek boy birliği artık iyice dağılmış ve o toplayıcı ad unutulmuştur. Birlikten belki sadece Kıpçaklar ile Yimekler yerlerinde kalmışlardır. Pek kalabalık olan Kıpçaklar ise, kendilerini ayrı belki de üstün saymaktadırlar.
Kimek ulusu, benzerlerinde olduğu gibi, bir çok Türk boyunun birleşmesinden ortaya çıkmış idi. XI. yüzyılın ortalarında olan dağılma sonunda, bu birliğin boylarından bazılarını ya tek başına kalmış veya başka boy birlikleri içine girmiş bulmaktayız.
Birliğin en kalabalık boyu olan Kıpçaklar, batı Sibirya bozkırı ile Hazar Denizi kuzeyinde yayılmışlardı. Bunlardan bir kısmı Kumanlar ile birlikte orta Avrupa’ya doğru uzandı. Ve orada yeni bir boybirliği devleti kurdu. Kendi alanlarında kalanlar ise, XV. yüzyılda yeni etnik toplumlar kurulana değin varlıklarını sürdürdüler.
Kimekler’in durumu da Kıpçaklar’ınki gibi oldu. Bir kısmı yerlerinde kalırken, bir kısmı Kıpçaklar yanında Doğu Avrupa’ya geçti. Muhammed Nesevî (1241)’nin verdiği bir malumatta, Yimekler’in XII. yüzyılda Seyhun boyuna indiklerini ve oralarda Harezmşahlar devleti hizmetine girdiklerini öğreniyoruz. Bu devletin bazı askerî sefer ve başarılarında büyük rol oynamışlardır. Avrupa’ya giden Yimekler’den bir bölüğünü daha sonra, XIV. yüzyıl başlarına ait bir başka bilgiye göre, Altınordu Devletindeki Kıpçaklar arasında buluyoruz.
Birlikten başka bir boy olan Bayandurlar, galiba çok kalabalık ve yaygın değil idiler. Bunlar sadece Oğuz ulusu içine girdiler. Daha sonra Türkiye’ye doğru akan Oğuzlar arasındaki Bayandurlar’dan Akkoyunlu soyu XV. yüzyıl başlarında Doğu Anadolu ve Azerbaycan’ı içine alan bir devlet kuracaktır.
Kimek boy birliğinin öteki boylarının dağılıştan sonraki durumu üzerinde şimdilik bilgimiz yoktur. XIX. yüzyıl ile XX. yüzyıl başında Orta Asya’da yaşayan Türk boyları ve urukları arasında Kimek boy adına rastlamıyoruz.
Kaynaklarımızdan anlaşıldığına göre Kimek ülkesi, Batı Sibirya ovasında içinde kalan geniş bir bozkır alanı idi.
Ülkenin asıl merkezini Ertiş’in orta boyu teşkil etmekteydi. Birlikteki boyların nüfusu arttıkça ve bunlar da yayıldıkça sınırlar genişlemiştir. Bu Türk ülkesinin sınırlarını belirleyen bazı bilgileri İslâm coğrafyacılarının küçük kayıtlarında buluyoruz. Coğrafyacı Muhammed el-Mukaddesî, X. yüzyılda Güneybatı sınırının Seyhun havzasındaki Sabrân ile Şağlcan kasabaları yakınlarından geçtiğini söyler. Bunlardan Savran (Sabran), Oğuz (Güz) ve Kimek yurtları sınırına bakan bir kasabadır. Şağlcan ise, Kimek ülkesi sınırında, etrafı sur ile çevrili büyük ve zengin bir kasabadır. İbn Havkal’ın kayıtlarından da bu sınırın Batıda Ak-İtil ırmağı başlarına uzandığı sanılıyor.
Kaynaklarımızın çeşitli haberlerinden Kimek ülkesinin komşularını da öğrenebiliyoruz. Bunlara göre, ülkenin doğusunda Kırgızlar (Kırgız Begliği) vardı. Onların bugünkü Altaylar ile daha doğusunda bulundukları biliniyor. Batıda Peçenekler yaşıyordu. Hudhüdü’l-Alem (982)’de bu Peçenek yurdunun her haliyle Kimekler’inkine benzediği belirtilmiştir. Peçenekler’in yerini sonradan Oğuzlar (Oğuz Devleti) aldılar.
Güneydoğudaki Tokuz-Oğuzlar ile aralarında bir bozkır (sahra) uzanırdı. Yine güneyde Kara Ertiş yöresinde, muhtemelen Oğraklar bulunmaktaydı. Güneybatı yönündeki alanda ise, Karluklar, Türkmenler ve Oğuzlar yayılmışlardı.
Kimek ulusu, kaynakların açıkça anlattığı gibi, bir boy birliği teşkil ediyordu. Bu kuruluşta onların bir çok boy ve uruktan meydana geldiği muhakkaktır. Ancak Kimek ulusundaki boy düzenini, bütün bölüntülerin adlarını ve sayısını hiç bir kaynakta bulamıyoruz. Hudûd (982)’a göre, Kimek ülkesi on bir (bir de Hakan bölgesi varsa, on iki) bölge (İl)’den kurulmuş idi. Bunların her biri ulusu meydana getiren boylara ait ise, düzende o sayıda büyük boy bulunuyor demek olmalıdır. Halbuki Gerdizî (1050), muhakkak daha eski bir kaynaktan aktardığı Kimek destanında yedi boyun adını vermiştir. Bu iki kaydı birleştirirsek, Kimek boy birliğinin başlangıçta yedi boy ile kurulduğunu, sonraki katılmalar ile bunun on ikiye çıktığını düşünebiliriz.
Gerdizî’nin aktardığı destân’a göre, hepsi kişi adı kökünden olan boy adları şöyledir: İmi-Eymi-İmey, İmek-Emek (Yimek), Tatar, Balandur (Bayandur), Khıfçak (Kıpçak), Lankaz-Lanıkaz, Aclad
.
Uzun süre birlik içinde kalan Kıpçaklar, sonraları Batı Sibirya’dan Orta Avrupa’ya uzanan pek geniş bozkırların hakimi olmuşlardır. Onların Kumanlar ile ayrı bir boybirliği devleti de kurduklarını biliyoruz. Altınordu öncesi ve sonrası etnik kuruluşların içinde bu boyun büyük yeri vardır.
Haklarında az bilgimiz olan Yimekler’i Kaşgarlı Mahmud Beg tanıyordu. Birlik dağıldıktan sonra bir kısmı Seyhun boyuna inmişler, bir kısmı da Altınordu’daki Kıpçaklar içinde görülmüşlerdir.
Kimek boy birliğine sonradan hangi boyların katılmış olabileceğini açıkça bilemiyoruz. Bununla birlikte Kimek ülkesindeki üç bölgeden birinin adı olan “Kırkızhan” dikkate alınırsa, birliğe bir Kırgız boyunun da katılmış olduğu anlaşılıyor. Oğuzlar’a komşu bölgede yaşayan ve sonraları Kıpçaklar ile birlikte bulunduğu görülen Kanglı boyu da bu birliğe katılmış olabilir. Nitekim yurtları Kıpçaklar’ınkine pek yakın idi.
Kimekler’in VIII. yüzyılın ortalarında, Doğu Gök-Türk ve Türgiş devletlerinin tarih sahnesinden çekilmeleri üzerine bağımsızlıklarını ilân eden öteki Türk boyları gibi, bir devlet kurduklarını biliyoruz. Ancak bu devlet ne nitelikte idi? Çünkü Türk ilk çağı boyunca Türkler’de iki türde devlet yapısı görülmüştür.
Bunlardan birincisi derecesi bir-iki boydan kurulan “Boy begliği”, ötekisi büyük boylar birliğiyle oluşan “Hakanlı devlet” yüksekliğinde idi. Bu ikincisi, pek çok büyük boyun katılmasıyla geniş bir alana hükmeden ve idaresi aristokrat nitelikte tek bir soya dayalı devlettir. Devlet özelliği bakımından daha köklü, daha geniş teşkilatlı ve daha büyüktür.
Kaynaklarımızdan Ali el-Mes’ûdî, “Murûc” (943) ile “Tenbîh” (956) adlı eserlerinde, onlardan “Kimek Yabguluğu” olarak söz etmiştir. Aynı yüzyılda ve bu devlete daha yakın yerde yazılmış “Hudûd” (982)’da Kimek hükümdarının unvanı “Hakan” olarak verilmiştir. Gerdîzî (1050) ise, herhalde eski bir kaynaktan alarak başbuğlarına “Baygu (Yabgu)” unvanını veriyor. Bu kayıtlara bakılırsa, ister Yabgu, ister Hakan olsun, ikisi de Kimekler’in Hakanlı devlet düzenine sahip bulunduğunu ortaya koymaktadır.
O halde, özet olarak, Kimek devlet yapısı Hakanlık derecesindedir. Bir çok büyük boyun birliğinden kurulmuştur. Devlet idaresi aristokrat nitelikte ve Hakan soyu elindedir. Bu büyük devlet göçer evli hayvan besleyici boyların iktisadını ve hukukunu ön planda tutar. Bölgelerde Hakan soyundan kişiler veya birliği oluşturan boyların beyleri hakimdir.
Kimek Devleti’nin devlet teşkilatını bize kısaca Hudûd tanıtıyor. Verdiği bilgiye göre, ülkenin başında “Hakan” unvanlı bir hükümdar bulunuyordu. Onun idaresi altındaki ülke on bir (belki kendisininki ile on iki) İl’e ayrılmıştır. Her ili kendi hâkimi idare etmesiyle, illerde on bir “âmil” vardır. Bu orun, idarecinin kendi soyuna mahsustur. Yeri, çocuklarına veraset yoluyla verilir. Her il’in de kendi içinde boy ve uruklara ayrılmış bulunacağı da düşünülebilir.
Kaynaklarda geçen bazı unvanlardan Kimek Devleti’nin üst orunları hakkında bilgi edinebiliyoruz. Bu unvanları zaten ilk ortaçağ’daki Türk devletlerinde de bulmaktayız. Unvanların başında “Hakan” geliyor. Eski ve asıl şekli “Kağan” olan bu unvan, bağımsız devlet başkanına verilirdi. Hakan’ın saraydaki eşi olan kadın “Hatun” ilk çağlardan beri bütün Türk devletlerinde kullanılmıştır. “Yabgu” (Kimek destanı vb.) ve “Şad” (Kimek destanı) unvanları, oldukça eski bir geçmişin eseri olarak, Hakan’ın yakınlarına, kendi idaresindeki ülkenin bir bölümünü idare etmek üzere verdiği bir vazife unvanı idi. Ancak bunlar yer ve zamana göre, biri önde öteki arkada tutulmuştur. Yüksek seviyedeki başka bir unvan da “Tutug” (bir okuyuşa göre: Totok)’dur (Kimek destanı ve Mücmelü’t-Tevarih). Bu, bir bölgenin askerî-mülkî idarecisine verilirdi.
Kimekler, gerek kaynaklarındaki bilgilerden ve gerek günümüze kalan dil kalıntılarından açıkça anlaşıldığı üzere, Türk diliyle konuşuyorlardı. Elimizdeki dil kalıntıları dikkatle incelenince, Kimek Türkçesinde iki ağız bulunduğu da ortaya çıkıyor. Ülke nüfusunun büyük kısmı, komşu Oğuzlar ile birlikte Ana-Türkçe (Y-Türkçesi) konuşmakta idi. En kuzey batıda bulunan bir kısım Kıpçaklar ile bir kısım Yimekler ise, Bulgar Türçesi (S-Türkçesi) tesirinde bir ağıza sahip idiler.
İlk çağlar boyunca bütün Türk devlet ve boylarında olduğu gibi, Kimekler’de de Kamlık (Şamanizm) dini hakim bulunuyordu. Onların Gök’e (Tanrı’ya) taptıkları, Atalar ruhu’na ve Ateş’e de büyük saygı gösterdikleri biliniyor. Kimekler’de “Su kültü” bulunduğu Gerdizî’nin aktardığı Kimek destanından ortaya çıkıyor. Orada belirtildiği üzre, onlar Ertiş ırmağı’nı ulu Tanrısı sayarlarmış. İshak ibn el-Hüseyin (XI. yy)’ in yazdığına göre de Kimekler ölen kişilerin cesetlerini yakarlar ve küllerini büyük akarsulara (Ertiş ırmağına) dökerlermiş. Ünlü Arap gezgini, Ebu Dulaf (Mis’ar b. Muhalhil, 941) Kimekler’de bir Yada taşı bulunduğunu haber veriyor.
Kimek ocakları (âile)’nda ataerkil hakimiyet vardı. Bu, ilk çağdan gelen bütün Türk boylarında böyledir.
Onlarda hayat tarzlarından başlıca iki unsurun hakim bulunduğu anlaşılıyor. Nüfusun büyük çoğunluğu, göçerevli bir hayat tarzı sürdürürdü. Kuzey kesimindeki ormanlık yerlerde yaşayan Kimekler, oldukça yerleşik bir yaşayışa sahip idiler. Sayıca çok az olan bu oturaklar, daha çok avcılık ile geçinirlerdi. Bu oturaklar dışındakiler, hayvan besleyiciliği (çobanlık) ile meşgul olurlar, geçimlerini bunların ürünleriyle sağlarlardı. O halde Kimek Devleti’nin asıl iktisadî yapısı bu hayvan besleyiciliğine ve onlardan alınmış ürünlere dayanmaktaydı. Geçimlerinin bir yolunun da avcılık olduğu bilinmektedir. Kimekler samur (semmûr) kakım ve sincap gibi kürklü hayvanları avlarlardı. Onların kışın karlı günlerinde kürk hayvanı avına çıktıklarını Mervezî anlatır. Avcılık, yerleşik Kimekler’de asıl geçim, göçer evlilerde ise yardımcı meşguliyet olarak kabul edilmişti. Ocakların bütün servetlerini büyük hayvan sürüleri teşkil ederdi. Besledikleri ve ürettikleri hayvanların başında at, sığır ve koyun gelirdi. Gerdîzî’nin anlattığına göre, Ertiş ırmağının yukarı boyunda binlerce vahşi at bulunuyordu. Kimekler, kementler ile bu atlardan yakalar ve ehlileştirirlerdi. Yine bu kaynak, onlarda deve bulunmadığını, getirilse bile çok yaşamadığını belirtir.
Göçer evli Kimekler’in besledikleri büyük sayıda ki hayvanları kışın kendi sert iklimlerinde korumaları çok güç olurdu. Oğuzlar ile iyi anlaştıkları yıllarda kış şiddetli olunca hayvan sürülerini alır, Oğuzların yaylalarına geçerlerdi. Sert soğuklarda bineklerini götürdükleri bir bölge Oğuz yurduna yakın Ak tag (Ök tag) idi.
Göçer evli Kimekler, hayvan besleyicisi olmaları dolayısıyla yılı yaylak ve kışlak denilen belli iki yöre arasında yarı göçebe geçirirlerdi. Yazın yaylakta otlaklarda, sulak yerlerde ve çayırlarda dolaşırlardı. Bu hayat tarzının bir gereği olarak büyük çadırlar altında barınırlardı. Keçeden yapılmış büyük otağlardan küçük çadırlara kadar değişik barınakları vardı. Kışın karlı günlerini soğuktan korunabilen vadi ve su kenarlarındaki kışlaklarında geçirirlerdi. Orada toprak altında ağaçtan su hazineleri yapmışlardı. Soğuğun şiddetlendiği günlerde sular donunca, kendileri ve hayvanlar bunlardan yararlanırdı.
Hudûd yazarı, Kimekler ile Kırgızlar’da giyimin tamamen aynı olduğunu belirtir. Bu tarz giyimin, zaten göçer evli yaşayışın gerektirdiği hususlara uygun birimlerden oluştuğuna göre, eş olması çok tabiidir Karda Kimekler’in kayak kullandıkları da belirtilir.
Kimekler’in yiyeceklerinin başında hayvanlardan elde ettikleri besinler gelirdi. Bol miktarda koyun, sığır ve at eti yerler, sütlerini de içerlerdi. Yaylakta semirtilmiş hayvanların eti ve sütü en iyi gıdadır. Etler kurutulup saklanarak kışın da yenirdi. Bu et kurutma usulü, bugün bizde de yapılan “pastırma” biçiminde olmalıdır, içecekleri arasında süt ve bundan yapılmış olan besinler vardı. Kimekler, at sütü de içerler ve bundan hazırladıkları mayalı içkiye de “kımız” derlerdi. Kımız, besin değeri yüksek bir içkidir.
Kimekler’in başta komşuları olmak üzere, birçok millet ile alış-veriş yaptıkları anlaşılıyor. Çevre ülkeler ile canlı hayvan ve ürünleri (et, deri, yapağı, halı, dokuma vb) üzerine ticaret yapılırdı. Ayrıca, avladıkları kürklü hayvanların postlarını da ihraç ederlerdi. Bunlara karşılık dışarıdan başka ihtiyaç maddeleri alırlardı. Ticarette paradan çok, değiştokuşun esas alındığı düşünülebilir, İslâm tüccarlarının Oğuz, Kimek ve Kırgız illeri gibi ana yollar dışında kalmış olan Türk yurtlarında toplu halde çetin yollarda aylarca dolaşarak ticaret yaptıklarını, pazar açtıklarını biliyoruz. İslâm coğrafyacılarının haber kaynağı olan bu tacirlerin güvenlik içinde dolaşmaları da ayrıca dikkate değer bir husustur. Gerdizî ile Mervezî, Kimek ülkesinde tuz bulunmadığını, bunu dışarıdan temin ettiklerini belirtirler. Bu madde onlar için o derecede değerli idi ki, samur kürk ile değiştirmeye razı oluyorlardı.
24- Kırgızlar
Adlarının menşei ve manası hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüş olan Kırgızlar Çin kaynaklarında K’i-ku, Kien-kun adları ile zikredilmekte ve Hanlardan (M.Ö.206-M.S.220) beri mevcudiyetleri bildirilmektedir. Asya Hunları zamanında kuzey-batıda Baykal’ın batısında İrtiş Nehri havalisinde bir Türk kavmi olan Ting-lingler’le karışık olarak oturmuşlardır.
Fakat Kırgızlar kaynaklarda Türk asıllı gösterilmekte ve tahminen 5-6. asırlarda, Türkleşmiş kavimlerden sayılmaktadır. 6. asır sonlarında Çin kaynaklarında Hia-kia-sseu diye zikredilen Kırgızların Gök-Türk hakanı Mu-kan zamanında, 560’a doğru, hakanlığa bağlandıktan sonra (630-680) arasındaki fetret devrinde müstakil bir “kagan”a sahip olmalarından anlaşılıyor. II. Gök-Türk hakanlığı devrinde tekrar Gök-Türk idaresine alınan Kırgızlar, Mo-yen-çur Kağan tarafından Uygur hakanlığına bağlanmış (758), fakat 840 yılında şiddetli bir hücumla Uygur devletini yıkarak Ötüken’de kendi devletlerini kurmuşlardı.
Ancak orada fazla kalamadılar. 920’de bütün Moğolistan’ı ele geçiren K’i-tanlar (Çin’de Liao sülalesi) Kırgızları Ötüken bölgesinden çıkartıp, eski yurtlarına sürdüler. K’i-tanlar ve devamları olan Kara-Hitayların Yenisey havalisine kadar sokulamadıkları anlaşılıyor. Cengiz Han Moğolistan’ı idaresi altında birleştirmek istediği için, Merkit ve Naymanlar’la olan savaşları sırasında Kırgızları da itaate almıştır (1207) ki bu suretle Kırgızlar Cengiz Han Moğolları’na itaat eden “ilk Türk kavmi” oluyorlar. 1217’de Moğollar’a karşı direnmek istedikleri için, ertesi yıl, Yenisey’i buz üzerinden geçen, Cengiz’in oğlu, Coçi tarafından tenkil edilen Kırgızların artık “hakan”ları olmamıştır.
Tolui ulusuna dahi edilen iki kısım halinde yaşamaya devam ettiler. Kırgız kavminin, Uygur Hakanlığı’nı, yıkarak işgal ettiği Ötüken’de tutunamayıp, buranın Moğol K’i-tanlara geçmesine ve tam idrak ve intibak edemediği “Orhun kültüründen ortadan kalkmasına” sebep olmak, dolayısı ile eski Türk Hakanlar yurdunu, bir daha geri gelmemek üzere Moğollar’a intibak ettirmek suretiyle Türk tarihinde oynadığı menfi rol dikkatten kaçmamıştır. Nitekim Karluklar Ötüken’de Kırgız hakimiyetini reddetmişlerdir.
Büyük Selçuklu Devletinin kurulmasında önemi büyük olan Dandanakan Savaşı kazanıldıktan sonra Merv’de toplanan Selçuklu büyükleri, o zamâna kadar ele geçirilmiş ve geçirilecek toprakların idâresini hânedân üyeleri arasında paylaştırdılar. Bu paylaştırma sırasında Tabes vilâyeti ile Kirman bölgesi ve Kuhistan havâlisi Kara Arslan Kavurd Beye verilmişti. Melik Kavurd, mâiyetinde bulunan beş-altı bin Türk süvârisi ile kendisine verilen Kirman bölgesine girdi. Bölgeye hâkim bulunan Büveyhî emîrinin nâibi Behram bin Leşkeristân, Türklere karşı koyamayacağını anladı ve Kirman’ın merkezi olan Berdesîr’e çekilerek müdâfaaya başladı. Bir süre sonra Melik Kavurd ile anlaşmak mecbûriyetinde kaldı. Behram, eman dileyerek şehri teslim etmeye ve kızını Kavurd Beye vermeye râzı oldu. Bunun üzerine Kirman 1048 senesinde Kavurd’un idâresi altına girdi. Böylece 1186 yılına kadar devam edecek olan Kirman Selçuklu Devletinin temeli atılmış oldu. Melik Kavurd’un hâkim olduğu Serd-sîr bölgesi, burada yaşıyan halkı besleyecek kadar verimli değildi. Kirman’ı besleyen Germ-sîr bölgesi, Kufs denilen dağlı kavmin elinde idi. Melik Kavurd, tâkib ettiği siyâset netîcesinde âni bir baskınla Kufs kavmini dağıtarak Kirman’a tamâmiyle hâkim oldu (1051).
Melik Kara Arslan Kavurd. Hürmüz Emîri Bedr Îsâ Çâşû’nun sağladığı gemilerle Umman’a sefer düzenledi. Bu Selçuklu târihinde gerçekleştirilen ilk deniz aşırı seferdi. Selçuklu ordusu Umman sâhillerine çıktığı zaman, şaşkınlık içinde kalan Büveyhî emîri, askerini toplamaya fırsat bulamadı ve gizlenmeyi tercih etti. Kavurd, hiçbir mukâvemetle karşılaşmadan Umman’a hâkim oldu.
Kavurd bundan sonra Fars bölgesi üzerine sefere çıktı. Fars bölgesinde o sırada Şebânkâre emirlerinden Fazlûye hâkimdi. Kavurd, ilk önce bölgenin merkezi olan Şîrâz üzerine yürüdü. Fazlûye şehri terk ederek Cehrem Kalesine sığındı. Şîrâz’ı ele geçiren Kavurd, 1062 yılında Fars bölgesine de hâkim oldu.
Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Beyin 1063 yılında ölümü üzerine Kavurd da amcasının yerine sultan olmak için harekete geçti. Fakat kardeşi Alparslan’ın tahta çıktığını haber alınca İsfehan’dan geri dönerek onun sultanlığını tanıdı. Bu sırada Fazlûye, Fars’ı tekrâr ele geçirmek için harekete geçti ise de, Kavurd’a mağlûb olarak geri döndü. Bunun üzerine Sultan Alparslan’dan yardım istedi. Kavurd’un daha fazla kuvvetlenmesini ve hâkimiyet sâhasının genişlemesini istemeyen Sultan Alparslan, Fars üzerine yürüyerek, bölgeyi Fazlûye’ye iâde etti. Bir süre sonra Melik Kavurd, vezîrinin teşviki ile isyân etti. Alparslan bu durumu öğrenince, hemen Kirman üzerine yürüdü. Öncü kuvvetler arasındaki muhârebeyi kaybeden Kavurd kaçtı ise de, Sultan Alparslan tarafından affedildi.
Melik Kavurd 1073 yılında bu defa Sultan Melikşah’la giriştiği mücadeleyi kaybetti ve öldürüldü. Kavurd, âdil bir komutan ve devlet adamı idi. Cömertliği ve iyi idâresi ile halkı memnûn etmiş, zamânında Kirman halkı bolluk ve refâha kavuşmuştu. Onun zamânında Kirman, en parlak devirlerinden birini yaşadı. Melik Kavurd’un vefatı üzerine yerine geçen oğlu Kirmanşah’ın hükümdârlığı bir sene sürdü.
Kirmanşah’ın ölümünden sonra, Kavurd’un küçük oğlu Hüseyin tahta geçti. Fakat Hemedan’da tutuklu bulunduğu hapisten kaçan Kavurd’un diğer oğlu Sultanşah, kardeşini tahttan indirerek yerine geçti (1074). Bir süre sonra Sultan Melikşah büyük bir ordu ile Kirman üzerine yürüdü. Kaynaklarda bu seferin sebebi zikredilmemektedir. Kalabalık Selçuklu ordusuna karşı koyamayacağını anlayan Sultanşah, Melikşah’ı kendisi karşılayarak, ona büyük hediyeler takdim etti. Bunun üzerine Melikşah, onu affederek yerinde bıraktı ve itâat edeceği husûsunda verdiği sözde durması için yemîn ettirdi. Melikşah, Berdesir önünde on yedi gün kaldıktan ve kızlarından birini Sultanşah ile evlendirdikten sonra İsfehan’a döndü(1080) Sultanşah, 1085 senesi Ocak ayında hastalanarak öldü.
Sultanşah’ın yerine kardeşi Turanşah geçti. Turanşâh, askeri için kışlalar yaptırdı. Çeşitli îmâr faaliyetlerinde bulundu. Diğer yandan Kavurd’un ölümünden sonra Kirman Selçukluları, Fars eyâletinin hâkimiyetini kaybetmişlerdi. Sultan Melikşah, bu bölgenin idâresini Emirüddevle Humar Tigin’e vermişti. Bu emîrin idâresi sırasında Fars bölgesinde âsâyiş bozulmaya başladı. Durumdan faydalanan Turanşah, Fars üzerine iki sefer düzenledi. Birincisinde mağlûb oldu ise de, ikincisinde zafer kazanarak bu bölgeyi ele geçirdi. İsyan eden Umman halkını itaat altına aldı.
Çok âdil ve iyi ahlâklı olan bir hükümdâr olan Turanşah on üç senelik bir saltanattan sonra 1097’de öldü.
Turanşah’ın yerine oğlu İranşah geçti. İranşah çevresindeki bâzı kişilerin etkisi ile bir müddet sonra sapık Bâtınî yolunu kabul edince, halka kötü davranmaya başladı, kâdı ve âlimlerden bâzısını öldürdü. Bu duruma dayanamayan halk, şeyhülislâm ve kâdılara mürâcaat etti. Şeyhülislâm ve zamânın kâdıları, davranışları sebebiyle, İranşah’ın tahttan indirilmesi için fetvâ verdiler. Halk, verilen fetvâ üzerine ayaklandı. İranşah önce af diledi. Sonra kaçmaya çalıştı ise de, yakalanarak öldürüldü (1101). Bu olaylar ve şehzâdeler arasındaki taht mücadeleleri Kirman Selçuklu Devletini yıkılma noktasına getirmişti. Ancak bu sırada tahta çıkan Kirmanşah’ın oğlu birinci Arslanşah, Sultan Sencer’in hâkimiyetini tanıdı. Saltanatta bulunduğu 1101-1142 yılları arasında Kirman Selçukluları parlak bir dönem yaşadı. Fars bölgesini hakimiyeti altına aldı. Îmâr faaliyetleri arttı. Arslanşah 1142’de isyan eden oğlu Muhammed tarafından tahttan indirildi.
Muhammed (1142-1156) ve ondan sonra tahta çıkan Tuğrulşah (1156-1170) dönemlerinde saltanat mücâdeleleri ve iç karışıklıklar sonucu devlet zayıflamaya başladı. Önce Irak Selçuklularının hâkimiyeti altına giren devlet 1180 yılından îtibâren Oğuzların saldırılarına mâruz kaldı. Bilhassa Tuğrulşah’ın oğulları İkinci Arslanşah, Behramşah ve İkinci Tuğrulşah arasında çıkan saltanat mücâdelesinden faydalanan Oğuzlar Kirman’a üst üste akınlar düzenlediler. 1186 senesinde Kirman’a giren Oğuz Beyi Melik Dinar İkinci Muhammedşah’ın Irak’a gitmesinden de istifade ederek Kirman Selçuklu Devletine son verdi.
Kirman Selçuklularının başında bir melik bulunmakta idi. Melikten sonra atabeg gelirdi. Atabeg, vilâyetleri idâre ile görevlendirilen, henüz küçük yaşta olan şehzâdelere hoca sıfatıyla tâyin ediliyor ve onların devlet işlerinde yetişmelerini sağlıyordu. Saray teşkilâtı Büyük Selçuklulardaki gibiydi. Sarayda; Üstâd-üd-Dâr, Silâhdârlık, Ahurdarlık, emîr-i câmehane, Hansâlârlık, Candârlık, Bâzdârlık, Nedîmlik, serhengler, Saray muallimliği, Mutripler, Sâkîler ve Hademeler bulunurdu.
Devlet teşkilâtı da Büyük Selçuklu Devletininki gibiydi. Devlet işleri Dîvân-ı Âlâ’da görüşülüp, karâra bağlanırdı. Bundan başka Büyük Dîvân, İnşâ Dîvânı, İstifâ Dîvânı, İşrâf Dîvânı, Dîvân-ı Arz, Berîd Dîvânı adını taşıyan çeşitli devlet işlerinin görüldüğü kuruluşlar da vardı.
Kirman ordusu, çeşitli unsurlardan meydana gelirdi. Ordunun çekirdeğini çeşitli boylardan toplanmış Türklerin teşkil ettiği boy birlikleri meydana getiriyordu. Gulâmlar, (kölelikten yetiştirilenler) ordunun ikinci büyük kısmını meydana getiriyordu. Her sultânın, şehzâde, atabeg, emir, sivil ve askerî devlet erkânının kendilerine bağlı gulâmları vardı. Bunlar sâhipleri tarafından yetiştirilirlerdi.
Kirman Selçuklu melîkleri, kültür ve îmâr faaliyetlerine çok önem vermişler, halkın kültür seviyesinin yükselmesi için büyük gayret göstermişlerdi. Melikler ve devlet adamları bir çok âlim, şâir ve ilim adamını himâye etmişlerdir. Efdaleddîn Ebû Hamid Ahmed, Ezrâkî, Burhânî, Ebü’l-Hüseyn Kutbulevliyâ, Şeyh Cemâleddîn Ahmed, İmâm Ebû Abdullah Muhammed, İsmâil bin Ahmed Nişâbûrî, Şeyh Burhâneddîn Ebû Nasr Ahmed, Kâdı Ebü’l-Âlâ Ali Semânî, Kirman Selçukluları zamânında yetişen belli başlı âlimlerdendir.
Kirman Selçuklularında îmâr faaliyetleri Kavurd zamânında başladı. Kavurd, önce Sîstan ve Derre yolu üzerine bir derbend inşâ ettirdi ve Derre’ye bir han ile hamam yaptırdı. Melik Kavurd’un ölümünden sonra îmâr faaliyetleri bir süre durdu ise de Birinci Turanşah devrinde yeniden başladı. Önce kendisi için bir saray ve köşk, bu sarayın güney kısmında Ulu Câmi ve birbirine bitişik olmak üzere medrese, hankâh, bîmâristân, hamam ve ribat gibi hayır kurumları yaptırdı. Birinci Arslanşâh da babası gibi îmâr faaliyetlerine devâm ederek, Berdesir, Bem ve Ciruft şehirlerinde medrese, ribât ve mescitler yaptırdı. Onun yaptırdığı en önemli eser, Mescid-i Melik’deki kütüphânedir. Bu kütüphânede fen ilimleri ile ilgili beş bin kitap vardı. Kirman Selçukluları da, onların atabegleri de îmâr faaliyetlerinde bulundular. Kirman’da bugün var olan ve Selçuklu devrinde yapıldığı anlaşılan, fakat kimin yaptırdığı bilinmeyen birçok sanat eseri bulunmaktadır.
27-Memluklar
Her neferin en yüksek mevkie çıkması mümkün olan bu Türk Devleti, Arapça kaynaklarda daima Türkiye Devleti (=ed-Devletü’t-Türkiyye) olarak zikredilmektedir. Memlûk Devleti teşkilâtında en kabiliyetli gençlerin sivrilmeleri, idare tarzının esasını teşkil ettiği cihetle, ancak fevkalâde hasletlere sâhip kimseler işbaşına geçebilirdi. Bu yüzden akranları arasında en mümtaz olanlardan seçildikleri gibi, gayet itinalı bir askerî terbiyeye tâbi tutulmak suretiyle yetişen emîrlerin, Bahriye Memlûkları’ndan ayrı olarak teşkil ettikleri gruplar sayesinde, devleti merkezîleştirerek, teşkil ettikleri ordular, yakın-Doğu tarihinde mühim bir rol oynamağa muvaffak olmuş, Mısır ise, her türlü tecavüzden masun kalarak iktisaden ve fikren mütemadî bir surette inkişâf etmiştir.
Bununla beraber, başlangıçta ufak iktâlara sahip olan onlar, yüzler emirlerinin, hârici tehlikeler karşısında birleşmelerine rağmen, birbirleri ile olan rekabetleri sebebiyle ayrı ayrı hususî Memlûk grupları teşkil etmeleri, kuvvetleri gittikçe azalan Bahriye Memlûkları’nın zararına oldu.
Bahriye Memlûkleri’nin ilk sultanı olup el-Melikü’s-Sâlih’in Türk asıllı dul zevcesi Şeceretü’d-Dürr ile evlenerek iş başına geçen Aybey et-Türkmânî (1250-1257), başlangıçta Bahriye Memlûkleri’nin muhâlefeti ile karşılaştı. Zira el-Melikü’s-Sâlih âilesine sâdık kalan bu grup, Aybey’in Atabey olarak kalacağını, devletin başına da Eyyûbiler’den bir melikin getirileceğini ümid ediyor idi. Oğuz-Türkmen grubu ile Bahriye Memlûkları arasında çıkan anlaşmazlık dikkate şayandır. Aybey’in yeni bir Memlûk Grubu (=el-Muizzî) teşkil etmesinin, bu muhâlefeti arttırdığı söylenebilir. Nitekim, karşı koyup şiddetle cezalandırılan Bahriyeliler’den bir kısmı, Suriye’deki feodal Eyyûbî meliklerinin yanına gittiği gibi, diğer bir kısmı da Kerak, Dımaşk (Şam) ve Filistin’e yayılmış, yüz otuz Bahriyeli de Anadolu Selçuklu Sultanına ilticâ etmiştir.
İşte bu Bahriyeliler’den Dımaşk’a sığınanlar Eyyûbîler’den el-Melikü’s-Sâlih İsmail (1202-1251)’i Atabey’e karşı teşvik etmişlerdi. Fakat Oğuz-Türkmenlerin yardımını sağlayan Aybey, kendisine karşı harekete geçen Eyyûbî meliklerini Abbâse’de mağlup etmeğe muvaffak oldu. Fakat çok geçmeden, Aybey’in Kıpçak veya Harezmli kölesi, Saltanat Nâibi Kutuz, Muizzîler’le birlikte hareket ederek, Aybey’i bertaraf etti ve Bahriyeliler’in Mısır’a gelmelerini sağladı.
Bu suretle Bağdad’ı alıp Abbasî Hilâfetine son veren Moğollar’ın sebep oldukları siyasî buhran sırasında Muizzî ve Sâlihîler’in gayretleriyle iş başına geçen Kutuz (öl. 1260), Bahriyeliler’i kendi tarafına çektiği gibi, mühim bir mânevî nüfûz kazanarak, Gürcü ve Ermeni süvarileri tarafından desteklenen Moğollar’ı Ayn Câlût’ta müthiş bir hezimete uğrattı (1260). Memlûkler gibi İslâm âlemi için Ayn Câlût savaşının maddî ve manevî sonuçları büyük oldu.
Moğollar’ın Suriye’den sonra Mısır’ da elde ederek, Franklar ile işbirliği yapmaları önlendiği gibi, yerli halkın Memlûkler’e karşı itimadı arttı; Mısır, Türkler sayesinde, İslâmiyetin ve Moğollar önünden kaçan halkın yegâne melcei (sığınağı) hâline geldi. Fakat, Kutuz’un da yeni bir Memlûk grubu kurması aleyhine oldu. Kendi soyundan Borlular’ın desteklerini sağlayan Baybars, Kutuz’u öldürüp (22 Ekim 1260) Bahriyeliler’in yeniden iş başına geçmelerini sağladı.
Kıpçak boylarından Borç-oğlu veya Borlu boyuna mensup olup Ayn Câlût’ta esas rolü oynayan Baybars et-Türkî (1233-1277), ilk iş olarak, Kutuz’un koymuş olduğu ağır vergileri kaldırdı; Bahriyeliler’e iktâlar verdi. Ayrıca irsî reislerinin emir ve idaresi altında yaşayan Türkmen boy ve uluslarını, küçük parçalara ayırarak, ayrı ayrı sahalara iskân etti (1264).
Bütün geçitler, dar boğazlar Türkmenler (sonradan: Halep ve Şam Türkmenleri) tarafından tutulduğu gibi, sahiller de diğer Türkmen gruplarının (Lübnan’da: Kesrivan Türkmenleri) kontroluna geçti. Baybars, el-Melikü’s-Sâlih gibi Memlûk Devletini merkezîleştirmeğe çalışarak, idarî, askerî ve ticarî bakımdan büyük faydalar temin eden bir takım tedbirler aldı; yeni bir teşkilât kurdu; kendi ismine nispetle ez-Zâhirî adını alan ırkdaşlarından mürekkep yeni bir Memlûk grubu meydana getirdi.
Öte yandan Moğollar’ın istilâsında bulunan yerlerden gelmiş Türkler, Memlûk Sultanlığı’na ilticâ ederek, para ve zeâmet karşılığı askerî grupları teşkil ettiler. Bu suretle belli-başlı iktâlara sahip olmak suretiyle gitgide çoğalan Memlûk grupları, çok geçmeden, kendi beylerinin emrinde, devletin mukadderatına hâkim olmakta geçikmediler.
Baybars, bilhassa, Hıristiyanlar ile Ayn Câlût’un intikamını almak hevesinde olan Moğollar’ın müşterek bir hareketlerini göz önünde tutmuş, kuzeyde Küçük Ermenistan krallığı, sahillerdeki Franklar, Kıbrıs Krallığı, nihayet tâkip ettiği sünnî siyaset yüzünden Suriye ve Mısır’daki İsmâîlîler, Nuseyrîler gibi kuvvetli şiî unsurlarla savaşmak zorunda kalmıştır.
Baybars’ın ölümü üzerine (1277), yerine oğlu Berke, sonra da Sülemiş geçmiş ise de, bunları bertaraf eden Kıpçaklı Kalavun (öl. 1290), Moğollar ve Franklar’la savaşmış, Kastilya Kralı Alfons ve Sicilyalı Jacob ile bir nevi tedâfüî ittifak yapmıştır. Ayrıca Şamamûm emrindeki Nubyalılar ile de savaşan Kalavun, 1290′da Akkâ’yı fethe hazırlanırken vefât etmiştir.
Kalavun ve halefleri 1382′ye kadar beş nesil boyunca hüküm süren bir nevi saltanat-hânedânı kurmağa çalışmış ve bunda da muvaffak olmuştur. Ancak hânedânını devam ettirmek gayesiyle, el-Melikü’s-Sâlih’i taklit ederek, Türk Memlûk gruplarının varlığına rağmen, ayrı cinsten olan Çerkesler’den yeni bir Memlûk grubu teşkil etmesi neticesinde, hânedânı bu Memlûklara istinad ettiği cihetle, Karadeniz limanlarında kurulmuş olan büyük pazarlardan, Venedik ve Ceneviz gemileri ile Mısır esir pazarlarına sevk edilen Çerkes memlûkları gittikçe çoğalarak zamanla Mısır’ın mukadderatını ellerine geçirdiler.
Kalavun’un on iki bin Memlûk arasında seçerek el-Mukaddem dağından derin bir hendek ile ayrılmış olan Kal’atu’l-Cebel (=dağ kalesi)’e yerleştirdiği üç bin yediyüz Âs ve Çerkes, kale burçlarına nispetle Burcîye Memlûkları (=el-Memâlîku’l-Burcîyye) adını aldı. Hemen ilâve edelim ki, Çerkesler’in gittikçe çoğalıp diğer Memlûklar’a üstünlük sağlamaları hususu, çok geçmeden Kalavun-oğulları’nın da dikkat nazarlarını çekti.
Filvâki, hükümdarlar yeni Memlûk grupları teşkil ederek muvazene tesisine muvaffak olmuşlarsa da, gerek bu grupların, gerekse yeni unsurlarla beslenmek suretiyle teşekkül eden Türkmen gruplarının Çerkesler’le mücadelesi Berkuk’un zamanına kadar devam etti. Büyük Türk hükümdarı el-Melîku’n-Nasır Mehemmed (1293-1341) üçüncü saltanatında Çerkes Memlûkların çoğalmaları meselesini ele aldı.
1315 senesinde tanzim ettirdiği Kadastro (Revku’n-Nâsırî)da mevcut on beş vilâyetin Çerkesleri’ni tespit ettirerek, kimliklerini araştırdı; sayılarını azalttı. Bunun üzerine Mısır ve Suriye’nin belli başlı önemli noktalarını ellerine geçirmeğe muvaffak olan Şam ve Halep Türkmenleri, Memlûk ümerâsı arasında yeniden mühim bir mevki elde etmeğe başladılar.
Nitekim, Mısır-Anadolu münasebetlerinin çok sıklaştığı bir devirde, Kosun, Şeyhûn, Altunbuğa, Aydoğmuş ve Mancak gibi Anadolulu emirler (=er-Rûmî), bu devir olaylarında önemli roller oynadıkları gibi, Türkçe de dinî ve hukukî sahalarda büyük bir önem kazandı. Mısır’a gelen bu Türk ümerânın teşkiline muvaffak oldukları Memlûk grupları, umûmiyetle, muhtelif Türk boy ve oymaklarına mensup Türkmenler’den teşekkül ediyordu; bunların Mısır’a gelmelerine de, el-Melîku’n-Nâsır Mehemmed’in Güney Anadolu beylikleri, bilhassa Karaman-oğulları ile yakın teması sebep olmuş idi.
Öte yandan el-Melîku’n-Nâsır’ın Deşt-i Kıpçak ile olan diplomatik münasebetleri, Altunordu hükümdarları üzerinde Müslümanlık bakımından mühim tesirler icrâ ettiğinden Kırimî, Sarâyî, Gülüstânî nisbelerini kullanan bu mıntıka halkından bir kısmı, Mısır’a gelerek, Memlûk Sultanlığı’nın hizmetine girmişlerdir. Melîku’n-Nâsır’ın batı hakkındaki bilgisi de gayet geniş idi. Nitekim, 1336′da Kahire’ye gelen Johannis de Mandeville, el-Melîku’n-Nâsır’ı görüp onunla mülâkat etmiş ve bu sultanın batı hakkındaki fikirlerini öğrenerek hayrete düşmüş idi.
Umûmiyetle Hanefi mezhebinde olup el-Melîku’n-Nâsır’a bağlı bulunan Suriye’nin seçkin Nâibleri (=Vali), bu hükümdarın vefâtını müteâkip (1341), oğullarının Memlûk Sultanlığı tahtına çıkmalarında mühim roller oynadılar, fakat Halep ve Şam Türkmenleri’ne istinad etmek suretiyle 1360′da Nâsır’ın oğlu Hasan’ı bertaraf eden Nâiblerden Yulbuga el-Umerî, saltanat nâibi olarak, Memlûk Sultanlığı’nın mukadderatına hâkim oldu; Aybey, Kutuz ve Kalavun’u taklid ederek, satın aldığı kölelerden Çerkesler’in ekseriyette bulunduğu yeni bir Memlûk grubu (=Yulbugâviye) teşkil etmekle mevkiini sağlamlaştırmak istedi. Bununla beraber, Türkmenler’e mensup emirler, Kalavunoğulları’nı da elde etmek suretiyle, bu yeni Memlûk grubu ile mücadeleye giriştiler; bunlardan biri olan Taybuga et-Tavil (uzun), bütün nüfuzu elinde toplayarak Yulbuga’yı öldürttü (1367). Yulbugâviyeler Suriye’ye sürüldü.
Kahire’deki malları müsadere edildi. Fakat, Memlûk Sultanı Şâban’ın bir süre sonra, Yulbugâviler’i Mısır’a çağırması, bunların yeniden çoğalarak nüfûzlarının artmasına ve çok geçmeden kendi şefleri Berkuk’un etrafında toplanmalarına sebep oldu.
İşte Yulbugâviyeler’in tabiî şeflerinden biri olan Berkuk, efendisi Yulbuga’yı taklid etmek suretiyle, satın aldığı kendi cinsi Çerkesler’den yeni bir Memlûk grubu teşkil etmeğe muvaffak oldu. Zâhirî Memlûkları (=Memâlîkü’z-Zâhiriyye) ismini alan bu Memlûk grubu, gittikçe çoğalarak, Mısır’daki Çerkes ekseriyetinin artmasına ve hâkimiyetin bunlara geçmesine sebep oldu.
Bu suretle Çerkesleri iş başına getirmeye muvaffak olan Berkuk, kara yollarının emniyetini ve ticâret kervanlarının sâlimen Mısır’a gelmelerini temin ettiğinden el-Kârimî tüccârlarının da desteği ile 1382′de saltanata geçti. fakat Mısır’ın mukadderatını ellerinde bulunduran Türk emirleriyle çarpışmak zorunda kaldı. Yulbuga en-Nâsırî ve Mintaş gibi Türk emirleri ile yaptığı savaşları kaybederek tahttan indi ise de, bu iki Türk emirinin aralarında zuhur eden rekabet yüzünden, 1390′da yeniden saltanata geçti.
Bununla beraber, Türk potası içinde eriyen Berkuk, iyi bir diplomat olarak, Timur’ karşı Bayezid, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Altun Ordu hükümdarı Toktamış Han ile anlaştı; Celâyirli hükümdarı Sultan Ahmed’i müdafaa etti. 20 Haziran 1399′da vuku bulan ölümü ile bütün bu ittifaklar dağıldı. XIV. yüzyıl Yakın-Doğu tarihinin mühim simalarından biri olup siyasî ve iktisadî buhranların iş başına getirdiği Berkuk, rakiplerinden Timur’un kuzeyde Toktamış, Bayezid’in batıda Macarlar ve Haçlılarla meşgul olduğu bir sırada, dahilî mücâdeleler ile yıpranan Memlûk Sultanlığı’nı merkeziyetçi bir devlet haline sokmuş, Osmanlılar tarafından da bazı hususları benimsenen Memlûk teşkilâtını bir kat daha kuvvetlendirmiştir. Fakat, Türk millî şuûruna yabancı olmadığı anlaşılan Berkûk’un bütün meziyetlerine rağmen, kendi cinsi olan Çerkesler’i iş başına getirmek maksadıyla, Türk emirlerine karşı giriştiği mücâdele, Memlûk Sultanlığı’nın âtisi için faydalı olmamış, Türk ve Çerkes rekabetinin doğurduğu ayrılık ise devleti temelinden sarsmıştır.
Esasen, Türkler’e üstünlük temin etmiş görünen Çerkesler, Memlûk Sultanlığı’nı lâyıkı veçhile, temsil edememişler, kendilerine yeni bir ufuk açmak gayretiyle Türkler’in teşkilâta müstenid hayatiyetine son veren Berkûk’un ölümü ile meydana çıkan yeni siyasî ve iktisadî buhranlar karşısında da âciz kalmışlardır. Nitekim, yerine geçen oğlu Ferec (öl. 1412) zamanında Osmanlılar, Güney Anadolu şehirlerini zapta başladıkları gibi, Şam Timur’un eline düşmüştür.
Şam’da öldürülen Ferec’den sonra memleket tamamen bir keşmekeş içinde kalmıştır (1412). Ferec’den sonra tahta geçen el-Melîkü’l-müeyyed (1412-1421) ve Tatar (1421) istisna edilecek olursa Memlûk Sultanlarının en büyüklerinden biri Baybars (1422-1438)’dır.
Baybars, bilhassa, kendi hakkında propaganda yapan Cânî Bey es-Sûfî ile uğraştı, 1424-26 seferleriyle Kıbrıs’ı zapt ettirerek, Kral Janus’u esir etti; yeni bir ticaret politikası takip ederek, bâzı maddeleri inhisarı altına aldı; fakat bu tedbirler, ticaretin sukutuna sebep olmuştur. Nitekim, bu yüzden Mısır ve Suriye şehirleri âdeta boşaldı. 1438′de hastalıktan ölen Baybars’dan sonra Memlûk tahtına çıkan Çakmak (öl. 1453), Aynal (1453-1461), Hoşkadem (1461-1467), Kayıtbay (1468-1495) nihayet Kansuh el-Gûrî (1501-1516), Osmanlılar’la rekabete girişmek, Dulkadır ve Ramazan-oğulları’nı himâye etmek, Kıbrıs ve Akkoyunlular’la münasebetlerde bulunmak suretiyle devirlerini tamamladılar.
Kansuh’un Osmanlılar’la ilişkisi dostane olmuştur. Fakat İran’la savaşta bulunan Yavuz Sultan Selim’e karşı Şiî Şah İsmail’i desteklemesi aleyhine oldu. Merci Dâbık’da yapılan savaşta (24 Ağustos 1516) atından yere yuvarlanarak öldü. Merci Dâbık savaşından sonra Mısır’a kaçabilen bir kısım Memlûk ümerâsının gayretiyle Tumanbay Memlûk Sultanı ilân edilmiş ise de (Kasım 1516), Ridaniye’de yapılan savaşı kaybetmiş, Memlûk ordugâhı Osmanlılar’ın eline geçmiştir (23 Ocak 1517). Tumanbay’ın ele geçirilip Kahire’nin Züveyle kapısında asılmasıyla, iki yüz altmış yedi senedir devam eden Memlûk Sultanlığı sona ermiştir (13 Nisan 1517).
Yavuz Sultan Selim Han, İstanbul’a avdetinden evvel Kahire’deki bazı hükümdar oğulları ile Halife III. el-Mütevekkil ale’llâh Muhammed ve akrabalarını, nüfûzlu âlim, şeyh ve beylerden bir kısmını, Mısır’ın sayılı mimar, mühendis, tüccâr ve sanat erbâbından bir haylisini, deniz yolu ile İstanbul’a göndermiştir. Bu arada, Memlûk Sultanlığı’nın tarihe ve teşkilâtına ait kitaplar da İstanbul’a sevkedilmiş, Kansuh el-Gûrî’nin oğlu Muhammed de payitahta gönderilmiştir.
Türkçe’nin XIV. yüzyılda birdenbire büyük bir inkişâfa mazhar olarak Suriye ve Mısır dahil bütün Orta-Doğu’ya yayıldığını, birçok müelliflerin, Arapça ve Farsça’nın yerine geçen bu dille yazdıklarını ve eserlerini Türk beylerine veya vâli ve hükümdarlara ithaf ettiklerini görüyoruz. Bilhassa, Mısır ve Suriye’ye hâkim olan Memlûklu Sultanı el-Melikü’z-Zâhir Seyfeddin Berkuk devrinde (1382-1399) Türkçe’nin gittikçe önem kazanması, hattâ hukukî (=kazâ) meselelerin bile bu dille konuşulması, çok dikkate şâyândır.
Nitekim, hukukî meselelerde Hanefî kadılarla Türkçe konuşan Berkuk, birçok eserin bu dile tercüme edilmesini emrettiği gibi, Memlûklu nâib (=vâli)leri de, kendi adlarına Türkçe eser yazdırmışlar veya tercüme ettirmişlerdir. Kemal-oğlu İsmail, 1387′de ilk Ferah-Nâme’yi Trablus-Şam Nâibi Mîr Gâzî namına; Berke Fakîh Kitâb İrşâdu’l-mülûk ve’s-selâtin adlı eserini, Memlûk Nâibleri’nden Seyfeddin Becmân, Manzûme’sini de Altubuga el-Çobânî namına yazmıştır.
Öte yandan, Türkçe Yüz Hadîs’i yazan ed-Darîr, Vâkıdî’nin Futûhu’ş-Şam’ını 1393′de Halep Nâibi Çolpan namına tercüme etmiş, Tolu Bey’in isteği üzerine de Ok atmak ilmi hakkında Türkçe bir eser kaleme almıştır. Nihayet, Seyf Sarâyî de, Sa’dî’nin meşhur Gülistan’ını Memlûk emirinden biri namına Türkçe’ye tercüme ettiği gibi, baş-hassekî Demür Bey namına Münyetü’l-guzât adında Türkçe bir eser kaleme almış ve Kitâb baytaru’l-vâzıh Türkçeye tercüme edilmiştir. 1421′de Türkçe konuşulan Mısır’da fıkıh hakkında Türkçe bir kitap (Kitâb fi’l-fıkıh bi-lisâni’t-Turkî) yazılmıştır.
XV. ve XVI. yüzyıllarda Türkçe, devletin resmî dili olarak mevcûdiyetini muhafaza etmiş, Kansuh Gûrî’ye kadar Memlûk Sultanları namlarına Türkçe eserler tercüme ettirdikleri gibi, bâzıları da, bizzat Türkçe eserler kaleme almış veya Osmanlı tarzında şiir yazmışlardır. Baybars, Aynî (öl. 1451)’nin Ikdu’l-Cumân adlı eserini Türkçe’ye çevirmişti. Hattâ Aynî, Arapça eserini Türkçe olarak Baybars’a okurdu. Kansuh da, Malatya vâlisi iken Osmanlı Türkçesi tarzında şiirler yazmış, II. Bayezid’e Türkçe mektuplar göndermiştir. Onun zamanında İbrahim Gülşenî Mısır’a giderek, Türkçe risâleler kaleme almıştır. Mısır ve Suriye’de konuşulan Türkçe son zamanlara kadar devam etmiştir.
29-Suriye Selçukluları
Suriye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tutuş, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın oğludur. Suriye fâtihi Emîr Atsız’ın Kahire önlerinde Fâtımîlere mağlûbiyetinden sonra öldüğü sanılmış, bu sebeple Sultan Melikşâh Suriye’ye kardeşi Tutuş’u göndermişti (1077-8). Ancak ölmediği anlaşılan Atsız’ın Sultan Melikşâh’a müracaatı üzerine, Tutuş’a Haleb bölgesine gitmesi için emir vermişti.
Daha sonra Fâtımîlerin Dımaşk’ı kuşatması, Atsız’ın Tutuş’u yardıma çağırmasına sebep oldu. Tutuş önemsiz bir sebeple Atsız’ı öldürdü ve onun idaresindeki Suriye şehirlerini ele geçirdi (1079) ve ardından Kudüs’ü aldı. Böylece başkent Dımaşk olmak üzere Suriye Selçuklu Devleti kurulmuş oldu.
Suriye’yi, Anadolu fâtihi Süleymanşah’ın da ele geçirmek istediğini görüyoruz. Süleymanşah iki defa Haleb’i kuşattı ise de, almağa muvaffak olamadı. Şehri idare eden ibn el-Huteytî bu sırada Tutuş’u davet etti. Melik Tutuş beraberinde Artuk Bey olduğu halde harekete geçti. Halep civarında Ayn Selem mevkiinde yapılan savaşı ve hayatını kaybeden Süleymanşah olmuştu (1086). Tutuş Haleb şehrine sahip olduysa da, iç kaleyi alamadı. Diğer taraftan Suriye’deki bu olaylar sebebiyle, Melikşâh Haleb’e doğru hareket etmiş, kardeşi ile karşılaşmak istemeyen Tutuş da Dımaşk’a çekilmişti.
Tutuş’un Anadolu Selçukluları devleti hükümdarı Süleyman Şah’la mücadelesine müdahale eden Melik Şah, Suriye’ye indiği zaman savaş bitmiş ve galip Tutuş, Haleb’i işgal etmişti. Cezalandırılacağından korkan Tutuş, metbuu Melik Şah’la görüşmeden şehri boşaltmış ve Şam’a çekilmişti. İşte bu sırada Süleymanşah’a karşı zaferin kazanılmasında başlıca rol oynayan Artuk, bu sefer de Tutuş’u imparator Melik Şah’a karşı savaşa teşvik etti. Artuk’un fikrine göre, Melik Şah’ın ordusu ve hayvanları yorgundur; hücum edildiği takdirde bu ordunun mukavemet etmesi imkânsızdır. Tutuş’un buna karşı verdiği şu kat’î cevap çok dikkate şayandır: “Gölgesinde gölgelendiğim kardeşimin şerefini ve haşmetini kıramam”. Bu kısa cümle Tutuş’un imparator hakkındaki düşüncesini büyük bir belâgatle ortaya koymaktadır. Böylece Tutuş, muhtelif vesilerle hakana kırgın olan Artuk’un maksadına âlet olmamıştır.
Sultan Melikşâh’ın kuzey Suriye’den ayrılmasından sonra Fâtımîler, Filistin ve Suriye’nin bazı şehirlerini ele geçirdiler. Melik Tutuş, Melikşâh’dan aldığı yardımla harekete geçti ve 1090′da Humus’u ele geçirdiyse de Trablus-şâm kuşatması başarısızlıkla sonuçlandı. Bu suretle Fâtımîlerin işgâl ettikleri şehirler geri alınamadı. Arkasından Tutuş, kardeşi Melikşâh’ın ölümü ile, Büyük Selçuklu Devleti tahtını ele geçirmek için mücadeleye giriştiyse de, bu arzusu genç yaşta hayatını kaybetmesine sebep oldu (1095).
Melik Tutuş, Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek için giriştiği mücadelede, Hemedân’da bulunduğu sırada oğlu Rıdvân’dan bir ordu ile yardıma gelmesini istemişti. Rıdvân yardım için Haleb’den ayrılmış, fakat babasının ölüm haberini aldığı zaman sür’atle adı geçen şehre dönmüştü. Tutuş’un Haleb’deki nâibi Vezîr Ebu’l-Kasım el-Hasenî, Rıdvân’ı babasının halefi olarak tanıdı. Ancak bu vezîrin tahakkümü Rıdvân’ın atabegi Cenâh ed-Devle Hüseyin b. Ay-Tigin tarafından önlenmiş, Rıdvân bundan sonra gerçek manada “Haleb Selçuklu Melikliği”ni kurmuştur (1095).
Öte taraftan, Rıdvân’ın kardeşi Dukak da babasının ölümünden sonra Haleb’e dönmüştü. Bir süre sonra Tutuş’un Dımaşk’taki nâibi Sav-Tegin, Dukak’ı adı geçen şehre davet etti. Dukak bu davete uyarak Dımaşk’a gitmeğe ve Suriye Selçuklularının “Dımaşk şubesi”ni kurmağa muvaffak oldu. Böylece kısa bir süre içinde Suriye Selçuklu Devleti, iki melikliğe bölündü.
Melik Rıdvân, Haleb Selçuklu Melikliği’ni kurduktan sonra hükümdarlık sahasını genişletmeğe çalıştı. İlk önce beraberinde Vezîr Cenâh ed-Devle olduğu hâlde Suruç üzerine yürümüş, fakat Artukoğlu Sökmen’in başarılı savunması karşısında buradan çekilerek Ermeni Toros idaresindeki Urfa’yı zabtetmişti (1096). Melik Rıdvân şehri iç kalesinin idaresini Antakya valisi Yağı-basan’a vererek Haleb’e döndü. Rıdvân Dımaşk şehrini de alarak, babasının sağlığındaki topraklara sahip olmak istiyordu. Sonuçta Dımaşk’ı kuşattı, fakat başarısız oldu.
İki kardeş arasındaki bu hâkimiyet mücadelesinden faydalanan Fâtimîler, Emîr el-Cüyûş Efdal kumandasındaki bir orduyu Kudüs’e gönderdi. Fâtımî ordusu kırk gün süren bir kuşatma ve savaştan sonra Kudüs’u Artuk ailesinden teslim aldı (Ağustos 1096). Melik Rıdvân ise aynı ay içinde Antakya yörelerine kadar uzanan yağma ve tahrip akınlarında bulundu, daha sonra Dımaşk’ı ele geçirmek üzere hazırlıklara girişti ise de bu sadece başarısız bir teşebbüs oldu. Çok geçmeden Melik Dukak, Rıdvân’a mukabele olarak Haleb üzerine yürümeğe teşebbüs etti. İki taraf orduları Kennesrîn’de karşılaştılar. Rıdvân, Dukak ve beraberindekileri ağır bir yenilgiye uğrattı (20 Mart 1097). Dukak, Rıdvân’ın tabiiyetini tanımak zorunda kaldı.
Bu sırada Rıdvân Haleb’deki hâkimiyetini devam ettirebilmek için Fâtımîlerin desteğine ihtiyaç duymuş ve bu devletle işbirliği yapmıştı. Bunun neticesinde hâkim olduğu yerlerde dört hafta süreyle Mısır Fâtımî Halîfesi el-Musta’lî adına hutbe okuttu. Ancak kendi çevresinin şiddetli tepkileri üzerine hutbe tekrar Abbâsî Halîfesi adına okunmuş ve Rıdvân, Halîfe el-Mustazhîr’den af dilemişti (1097). Bu sırada Müslüman ülkelerine batıdan Haçlı Seferleri’nin başladığını görüyoruz. Anadolu’yu geçen Haçlılar Antakya’yı zabtetmişlerdir (1098). Haçlılar bundan sonra hâkimiyet sahalarını genişletmeğe çalıştı, Antakya kontu Bohemond Haleb’e bağlı bazı kaleleri işgâl etti. Bir süre sonra Melik Rıdvân harekete geçerek Haleb çevresinde Haçlıların eline geçen bir çok yerleri geri almış, bu suretle bir süre için Haçlı tehlikesinden uzak kalınmıştı.
Fakat bu çok kısa sürmüş, 1105 senesinde Kınnesrin’de Rıdvân ile Haçlılar tekrar karşılaşmışlardı. Ancak Rıdvân Haçlılar ile yapılan savaşı kaybederek Haleb’e çekilmek zorunda kaldı (1105). Haçlılar onun bu yenilgisinden yararlanarak Haleb bölgesinde yağma ve istilâya giriştiler.
Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar 1106 yılında Musul bölgesine Emîr Cavlı Sakavu’yu atamıştı. Cavlı Musul’a hâkim olabilmek için Türkiye Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan ile mücâdeleye girişti ve Melik Rıdvân’dan da bu husûsta yardım istedi. Rıdvân da askerleriyle birlikte ona katıldı. Yapılan savaşı kaybeden Kılıç Arslan Hâbûr suyunda boğuldu (1107). Fakat daha sonra Rıdvân ile Cavlı’nın arası açıldı. Rıdvân bu durumda Antakya prensi Tancred’e mektup yazarak ondan yardım istedi. Ayrıca Cavlı’nın Haleb’i tehdit ve onun Suriye’deki Haçlı hâkimiyeti için de bir tehlike teşkil ettiğini bildirdi. Tancred, Melik Rıdvân ile anlaşırken, Cavlı da Urfa Kontu Baudouin ile birleşti. İki taraf arasında Tel-Bâşir’deki savaş, Tancred ve Rıdvân lehine neticelendi (Ekim 1108).
Emîr Mevdûd idaresindeki Selçuklu kuvvetlerinin Urfa’yı kuşatması (1110), Haçlıları bu şehri kurtarmak maksadıyla bir süre için Suriye’den ayrılmalarına yol açtı. Melik Rıdvân bu fırsattan istifâde ederek Antakya bölgesine kadar akınlarda bulundu. Daha sonra Antakya’ya dönen Tancred Rıdvân’a aralarındaki anlaşmanın bozulduğunu bildirerek karşı harekete geçti, önemli bazı kaleleri zaptederek ve yağma akınları ile bölgeyi büyük zarara soktu. Melik Rıdvân bu durumda Tancred ile daha ağır şartlarda bir barış yapmak zorunda kaldı (1111).
Melik Rıdvân bir süre sonra Haçlıların Haleb yöresindeki faaliyetleri sebebiyle güç duruma düşmüş ve yardım için Büyük Selçuklulara başvurmuştu. Sultan Muhammed Tapar’ın çağrısına bir çok Müslüman emîr uymuş ve Mevdûd’un idaresindeki bu Selçuklu ordusu, Joscelin’in elinde bulunan Tel-Bâşir’i kuşatmıştı. Fakat sonuç alınamamıştır. Melik Rıdvân ise Haleb Selçuklu Melikliği’nin Haçlıların baskısı sonunda yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu Emîr Mevdûd’a bildirerek, Selçuklu ordusunun Haleb’e gelmesini istedi. Emîr Mevdûd bu arzuyu kabul ederek Haleb bölgesine geldi. Ancak, muhtemelen Selçuklu askerlerinin sert hareketleri, Rıdvân’ın Haleb kapılarını kapamasına sebep oldu. Neticede Selçuklu ordusu Haleb önünden ayrılmak zorunda kaldı (Eylül 1111).
Melik Rıdvân gittikçe artan Haçlı baskısı karşısında Dımaşk hâkimi Tuğ-Tegin’i Haleb’e davet etti. Tuğ-Tegin buna uyarak Haleb’e geldi. Neticede Rıdvân ve Tuğ-Tegin bir anlaşma yaptılar. Buna göre, Tuğ-Tegin Rıdvân adına hutbe okutup, para bastıracaktı (1112). Çok geçmeden bu anlaşmanın bozulduğunu görüyoruz. Tuğ-Tegin kendisini tehdit eden Haçlılara karşı bir çok Selçuklu emîrinden, bu arada Melik Rıdvân’dan da yardım istemişti. Rıdvân muhtemelen yıllık vergi ödediği Antakya Kontu Roger’den çekinerek bu davete uymadı. Ancak Tuğ-Tegin ve Mevdûd’un Haçlılara karşı Taberiyye savaşını kazanmalarından sonra yüz atlı gönderdi. Tuğ-Tegin onun bu çekingen davranışına kızarak, aralarındaki anlaşmayı bozdu (1113). Melik Rıdvân bu olaydan sonra çok yaşamamış, şiddetli bir hastalığa yakalanarak 10 Aralık 1113′de Haleb’te ölmüştür.
Melik Rıdvân’ın ölümünden sonra Haleb Melikliği’nin başına onaltı yaşındaki oğlu Alp Arslan el-Ahras geçirildi. Ancak, idare tamamıyla atabegi olan Hadım Lü’lü’nün elinde bulunuyordu. Bu devrede Haleb’deki Bâtınîlerden şikâyetler artmıştı. Sultan Muhammed Tapar bir elçi göndererek Bâtınîlere karşı harekete geçilmesi ve onların liderlerinin öldürülmesi için emir verilmesini istedi. Alp Arslan bu isteğe uyarak bir kısım reisleri öldürttü. Bâtınîlerden nefret eden Haleb halkı da bu harekâta katılmıştı. Ancak Alp Arslan’ın meliklik devresi kısa sürdü. Yakınlarının tavsiyesi ile yardım için Tuğ-Tegin’e başvurdu, hatta Dımaşk’a dostça bir ziyaret yaptı. Tuğ-Tegin de onun müracaatını müsbet karşılamıştı. Diğer taraftan Atabeg Lü’lü onun sorumsuzca davranışlarından ve Atabeg Tuğ-Tegin’in isteğine göre hareket edebileceğinden korkmuş, ayrıca kendi hayatını da tehlikede görerek Alp Arslan’ı öldürtmüştü (Eylül 1114).
Atabeg Lü’lü, Alp Arslan’ın yerine altı yaşındaki kardeşi Sultan-şâh’ı tahta çıkardı. Böylece bir süre için devletin gerçek idarecisi oldu. Ancak kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun sayıca az olması, Haleb Melikliği’ni sadece adı geçen şehri savunmak durumunda bırakmıştı. Lü’lü ise hükümranlığını sürdürebilmek için; Haçlılar, Tuğ-Tegin ve Sultan Muhammed’den destek ve aynı maksatla zaman zaman da Artuklu İlgazî’ye başvuruyordu. Nihâyet 1117 yılında Lü’lü bir yolculuk sırasında beraberindeki Türk müfrezesi tarafından öldürüldü. Daha sonra idareyi başka hadımlar ele geçirdi. Sultan-şâh zâten yaşça küçük olduğundan sadece ismen melikti. Haleb şehri bu iç karışıklıklar sebebiyle Haçlıların yağma ve istilâsından kurtulamayacak bir durumda idi. Artuklu İlgazî 1117′de Haleb’i geçici olarak almıştı. Ertesi yıl sıkıntı içindeki halkın çağrısı ile İlgazî Haleb’e tamamen hâkim oldu. ve Sultan-şâh’ı da hapsetti (1118). Bu suretle Haleb Melikliği, dolayısıyla Suriye Selçuklu Devleti, sona ermiş oluyordu.
Dukak, Dımaşk’da Suriye Selçuklularının Dımaşk şubesini kurmuştu. Diğer taraftan Melik Tutuş’un emrinde bulunan Emîr Tuğ-Tegin Sultan Berkyaruk’un eline esir düşmüş ve sonra serbest bırakılmıştı. Tuğ-Tegin Dımaşk’da Dukak’ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca Dukak’ın annesi ile evlendi ve melikliğin idâresine hâkim oldu. Dukak Dımaşk’ı ele geçirmek isteyen ağabeyi Rıdvân ile de mücadele etmiş ve mukabelede bulunmuştu.
Haçlıların, Antakya’ya yürümeleri üzerine, şehrin valisi Yağı-basan Haçlı kuvvetlerine koyabilmek için Selçuklu Devleti ve meliklerinden yardım istemişti. Onun yardım istedikleri arasında Melik Dukak ve Tuğ-Tegin de bulunuyordu. Melik Dukak ve Tuğ-Tegin oldukça büyük bir ordu ile Merc-i Dâbık’a geldiler ve buradan Kür-Boğa’nın kumandası altında Antakya’ya doğru harekete geçtiler. Selçuklu kuvvetleri Haçlıların eline geçmiş bulunan Antakya’yı kuşattıkları sırada, Kür-Boğa’nın Rıdvân’ın elçi heyeti ile görüşmeleri Melik Dukak’ı endişelendirdi. Neticede Kür-Boğa bu Selçuklu ordusunu idarede başarılı olamadı. Antakya önünde Haçlılar ile savaş başladığı sırada Melik Dukak ve diğer emîrler savaşa devam etmeyerek ülkelerine dönmüşlerdi (1098).
Melik Dukak, bundan sonra da Haçlılar ile savaşa devam etti. Haçlı reislerinden Raymond az bir kuvvetle Trablus önüne geldiği zaman, Melik Dukak ona saldırmış, fakat burada ağır bir yenilgiye uğramıştı (1102). Humus şehrinin ileri gelenleri şehrin Haçlılara karşı savunulması için Melik Dukak’ı Humus’a davet ettiler. Böylece Dukak, Humus’a hâkim oldu. Bu sırada şehri tehdid eden Raymond, Dukak ve Tuğ-Tegin’e karşı koyamayacağını anlayarak geri çekildi. Melik Dukak Haziran 1104′de öldü.
Atabeg Tuğ-Tegin önce Dukak’ın takriben bir yaşındaki oğlu Tutuş adına hutbe okuttu. Daha sonra Dukak’ın oniki yaşındaki kardeşi Ertaş’ı meliklik tahtına oturttu. Ancak Tuğ-Tegin’den korkan Ertaş Dımaşk’dan kaçtı (1104). Böylece Suriye Selçuklularının Dımaşk kolu sona erdi ve yerini Böriler hanedanına bırakmış oldu.
30-Tabgaç Devleti
IV. yüzyıl sonlarına doğru Kuzey Çin’de kudretli bir siyasî teşekkül meydana getiren, Çinliler’in T’o-ba dedikleri topluluğu Türkler “Tabgaç” diye anmışlardır. Orhun kitabelerinde sık sık adı geçen ve Gök-Türk yolu ile Bizans kaynaklarına da intikal eden (Taugast) = Tabgaç kelimesi “Çin” manasına da alınmıştır. Çünkü Göktürkler’in ilk zamanlarında Türkler’ce “büyük” tanınan bu sülale Çin’de hüküm sürmekte idi.
Aslında Türkçe olup, “ulu, muhterem, saygıdeğer” manasını ifade eden Tabgaç tabiri bazı Karahanlı hükümdarları tarafından unvan olarak (Tafgaç, Tamgaç) kullanılmıştır. Kaşgarlı Mahmud’un, Türkler’den bir bölük olduğunu kaydettiği Tabgaç’lar Çin yıllıklarına göre Asya Hunları’ndan bir kısımdır. Sülalenin resmî tarihinde (Wei-shu) de Mete Han eski T’o-ba (Tabgaç) hükümdarı olarak gösterilmiştir.
Ayrıca Tabgaçlar’ın örf-adet ve geleneklerinden çoğu: Kurt efsanesi, mağara, dağ, orman kültleri, göç efsanesi vb. Türkler’le ilgili bulunduğu gibi, dillerinin de Türkçe olduğunu ortaya koyan deliler vardır: Bitegçin (Bitikçi, kâtip, hariciye nazırı), kapugçin (kapıcı, hacib), atlaçın (atlı, süvari birliği), tabagaçın (yaya, piyade birliği), kurakçın (koruyucu, muhafız kıtaları), yamçın (posta sürücüsü), aşçın (aşçı, matbahçı başı), törü (kanun töre) vb. Çin kaynaklarında geçen bu kelime ve tabirler aynı zamanda Tabgaçlar’ın devlet idaresi ve ordu kuruluşları hakkında da bilgi verir durumdadır.
Bununla beraber, bu Türk devletinde oldukça büyük ölçüde Moğollar’ın da yer aldığı anlaşılıyor. Araştırmalarda Tabgaçlar’a bağlı kabilelerden kimlikleri tespit edilebilenlerin yarısından fazlasının Moğol menşeli olduğu neticesine varılmıştır. Ancak Moğollar, diğer Çinli halk ile birlikte şüphesiz teb‘a durumundadır.
Çinli’lerin “Wei” adını verdikleri bu sülalenin kurucusu olarak bilinen Şa-mo han’dan itibaren 70 yıl kadar uğraşarak Ta-t’ong bölgesindeki mahalli hükümetçikleri idareleri altına alan Tabgaçlar’ın büyük devlet halinde gelişmesi Kuei zamanında (385-409) verimli topraklara sahip Doğu Çin’in Hsien-pi’lerden zapt edilmesi ile (409) olmuştur. Başkenti P’ing-Ç’eng şehri (kuzey Şan-si’de Tai bölgesinde) olan devlet bir yandan Pekin yakınlarına, bir yandan Huang-ho nehri dirseğinin güneyine kadar uzanmıştı.
Kuzey istikametinde, kudretli bir siyasî teşekkül halinde beliren H’yen-bi (Hsien-pi)’lerin varisi Moğol menşeli, Juan-Juan’lar yüzünden, ciddî bir genişleme olamıyordu. İki devlet arasında, bazen çok şiddetli mücadele 150 yıl kadar sürmüştür.
Hükümdar Sseu (409-423)’den sonra Çin’in başkentleri Lo-yang ve Cha’ang-an bugün (Si-ngan-fu)’ı ele geçirerek hakimiyetini sarı Nehir bölgesine yayan ve bütün Kuzey Çin’i tek idarede birleştiren büyük hükümdar T’a-o (T’ai-wu) devrinde (424-452) Tabgaç Devleti en parlak çağını yaşadı.
427’de Hun Hia krallığını alan ve Juan-juan’ları mağlup ederek bugünkü İç Moğolistan’ı istila eden (436) T’ai-wu, 439’da Kansu’daki son Hun Krallığını (Pei-Liang) ortadan kaldırdıktan sonra, İç Asya’ya yönelerek Karaşar, Kuça şehirlerini himayesine bağladı (448). Böylece ünlü ipek yolu güzergahı tekrar Türk hakimiyetine girmiş oldu. T’ai-wu, Çin askerinin “taydan ve düveden farksız” olduğunu söylüyor ve kendisi “Börü” (= Kurt, Çince şekli Fo-li) lakabını taşıyordu.
İmparatorluk merkezini Türk hayat şartlarına oldukça uygun gelen bozkır bölgesinde (kuzey Şan-si) tutan T’ai-wu, o sıralarda Çin’de yayılmakta olan Budizm’in Türkler arasında nüfuz kazanmasını önlemeğe çalışıyor, idaresi altındaki Çin topraklarında bile Budistlerin dini faaliyetlerini kontrol ediyordu. Tapınaklarda âyinler dışında din propagandasını yasaklayan bir emirname çıkarmış (438) ve 446’da emre riayet etmeyenlerin şiddetle takibini emretmişti. T’ai-wu’nun Türk bünyesini ve seciyesini Budizm’in bozucu tesirinden korumak maksadını güden bu tutumun mana ve değeri daha sonra anlaşıldı.
Tedbirlerin ehemmiyetini fark edemeyen halefleri zamanında, hatta Budizm’in himayesi cihetine gidildi. İmparator Siun (452-465) ile gelişmeğe başlayan bu durum, daha sonra büsbütün hızlanarak Tabgaç topluluğunun Çinlileşmesine zemin hazırladı. 493’te başkenti bozkır bölgesinden eski Çin merkezi Lo-yang’a nakleden İmparator Hong (471-499), Türk töresine karşı ağırlık verdiği soysuzlaşmayı 495 yılında Türk örf, adet, geleneklerini, Tabgaç dilini ve hatta yazışmalarda Türkçe tabirlerin kullanılmasını yasaklamakla tamamladı.
Buna karşı çeyrek asır kadar devam eden tepkiler bastırıldı. Kiao (499-517)’dan sonra idareyi devir alan imparatoriçe Hu (ölm. 528) Budizm’e o kadar düşkün idi ki, yabancı memleketlerdeki “dindaşları” ile de alakalanıyordu. 520’ye doğru Hindistan’da Ak-Hun hükümdarı Mihiragula’yı ziyaret ettiğini gördüğümüz Çinli Budist rahip bu kraliçenin arzusu ile seyahat ediyordu. Tabiatıyla Tabgaç iktidarı da gittikçe gücünden kaybetmekte idi. Devlet 535’e doğru Kuzey (Tai’de) ve Batı (Cha’ang-an’da) Weileri adı ile ikiye ayrıldı ve aralarında mücadele başladı. Kısa zaman sonra bütün arazileri Çinli hanedanlara intikal etti (550-556).
31-Türgişler
Adlarının “Türk+ş” şeklinde gelişmiş olduğu bildirilen Türgişler, Talas-Çu-İli-Isık Göl sahasında oturuyor ve Batı Gök-Türklerin (On-Oklar) To-lu kolunun bir kısmını teşkil ediyorlardı. Çin kaynaklarında ilk defa 651 hadiseleri ile ilgili olarak zikredilen Türgiş (To-ki-şi’ler, şüphesiz Gök-Türk hakanlığının kuruluşundan önceki devirlerdenberi burada bulunuyorlardı, zira İstemi Kağan 552’de Türgişler’in de dahil olduğu On-Okların başımda “yabgu” tayin edilmişti. 630’u takip eden yıllarda Türgişler’in diğer Türk toplulukları gibi teşkilatlı bir mukavemet unsuru halinde ortaya çıktıkları anlaşılıyor.
İlk Türgiş şefi olarak görünen, Baga Tarkan ünvanlı, U-çe-le başlanğıçta bağlı bulunduğu tayinli Batı Gök-Türk Kaganı’nın idaresizliğinden faydalanarak etrafına kuvvetler topladı, kısa zamanda her birinin 7 biner askeri olan 20 başbuğlu bir ordu kurmağa muvaffak oldu. Çu vadisinin kuzey-batı ucunda bulunan merkezini kuzey-doğuya nakletti. Böylece biri Çu üzerinde, öteki İli’nin kuzeyinde iki merkeze sahip oldu. Çu bölgesinden başka Turan ve Kuca “eyalet”lerine kadar hakimiyetlerini genişletti, durumun zayıfladığını görerek ülkesini bırakıp Çin başkentine giden tayinli “kagan”ın ayrılmasından sonra, hemen bütün On-ok sahasını kendi idaresine aldı. Fakat iktidarının bu sağlam devrinde (7. asrın sonlarında doğru) Kagan Kapagan idaresinde haşmetli çağını yaşayan Gök-Türkleri durdurmak maksadı ile Kırgızlar ve Çin ile işbirliği yapması iyi netice vermedi.
Göktürk aleyhtarı üçlü ittifakın bir üyesi olduğu için üzerine yürüyen Tonyukuk tarafından mağlup ve esir edildi (698 Bolçu savaşı). On ok sahası Gök-Türk hakanlığına bağlandı. U-çe-le’nin oğlu So-ko da merkeze itaatsizlik gösterdiği, Çin ile münasebet kurduğu için bu defa Kül Tegin ve Bilge’nin iştiraki ile Kagan Kapagan tarafından 711’de Bolçu yakınında hezimete uğratıldı ve telef edildi. Savaşın sebebi olarak Çin kaynaklarında bildirilen, Türgiş arazisinin paylaşılması sırasında çıkan anlaşmazlık ve kitabelerde “Kara-Türgiş” halkının itaate alındığının kaydedilmesi Türgiş hanlığında bir bölünmenin vukua gelmediğini göstermektedir. So-ko’ya bağlı Kara-Türgişler’in mağlup edildiği, fakat, So-o’nun küçük kardeşi, Çe-mu’ya bağlı grup (herhalde Sarı Türgiş)un mücadeleye katılmadığı anlaşılıyor.
Kapagan’ın şiddeti yüzünden karışıklık ve isyan hareketlerinin arttığı yıllarda Çin’in hiç eksilmeyen kışkırtmaları neticesinde yine Türgişler’le uğraşmak zorunda kalındı. 712 veya 713’te Kül Tegin tarafından idare edilen ve Gök-Türkler için elverişsiz şartlara rağmen başarı ile sona eren bir Kara-Türgiş seferinden sonra, Türgişler Su-lu-çur adlı başbuğu “kagan” seçtiler (717) ki Çin haberlerine göre Türk uruglarından mühim bir kısım, Bilge’den ayrılarak, yeni Türgiş hakanının hizmetine girmiştir.
Başkenti Talas’ın kuzey-batısında, Balasagun şehri olarak, uzunca süren hükümdarlığı zamanında Su-lu, Maveraünnehir’den doğuya Arap ilerlemesini durdurarak Orta Asya Türk halkının “Arap tebaası” olmasını engelleyen ve üzerinde Türklerin tarihi hak sahibi bulunduğu Maveraünnehir’i yine Türk eline almağa çalışan bir hakan olarak görünür.
Araplarla bu mücadele devrinde Arap ordularına karşı çıkanların hepsi İslam kaynaklarında “Türk” olarak belirtilmektedir. Büyük mücadelede şüphesiz bu bölgenin ve Seyhun ötesi Türk ülkelerinin, meşhur İç-Asya kervan yolu üzerinde yer almaları dolayısıyla, iktisadi ehemmiyeti de rol oynuyurdu. Halife Ömer b. Abdülaziz (717-720) tarafından tayin edilen ilk vali El-Cerrah b. Abdullah’ın Seyhun ötesinde giriştiği ilerleme teşebbüsünün, kumandanı durdurup muhasara ederek, Arap kuvvetlerini geri atacak şekilde gelişen Türk mukavemetinin karşısında sarsılması, Emevileri, aradaki Türk engelini kaldırmak için, Çin ile temaslar kurmağa sevk etmiş, bu maksatla şüphesiz Arapların müsaadesi ve teşviki ile gerek Maveraünnehir “hükümdar”larından, gerek doğrudan doğruya Araplardan heyetler gönderilmiş ise de hiçbir netice elde edilememişti. Çünkü Arap ordularının Seyhun ötesine geçmeleri ile aynı zamanda (719) başlayan Çin’in batıya doğru “Gök-Türk hakanlığının akamete uğrattığı- genişleme siyaseti bu defa Türgiş duvarına çarpma tehlikesi ile karşılaşmakta idi.
Çin’in şimdilik “durumu idare” yoluna girmesi dolayısıyla de kendilerini serbest hisseden Türgişler batıda faaliyete geçtiler. Bunun üzerine Maveraünnehir’de başlayan Arap aleyhtarı hareketler Türgiş baskısına iyiden iyiye yardımcı oluyordu. Seyhun’u aşarak Maveraünnehir’e giren Türk ordusu kumandanı Kül-çur Semerkand yakınına kadar sokularak ilk büyük başarıyı kazandı. Başında yeni kumandan Said b. Abdülaziz’in bulunduğu Arap kuvvetlerini mağlup ve kumandanını bir müddet çember içinde tuttu (721). Bu vali değiştirildi. Yerine gelen el-Haraşî (721 sonbaharı) şiddet oyuna başvurup yerlerini terk eden halkı Hocand bölgesinde teslim olmaya zorlayarak hepsini öldürttüğü için canlarını kurtarabilenler kütleler halinde Türgişler’e sığınıyorlardı.
Maverannehir’de tam bir ihtilal havası esmekte idi. Halife Hişam (724-743) bu valiyi de azlederek, yerine Müslim b. Said’i getirdi (724 başları). Arap askeri kuvvetleri arasında da ihtilaf baş göstermiş ve Yemenli kuvvetler tedip edilmişlerdi. Fergane’ye yürümek üzere Müslim b. Said idaresinde, Seyhun’u geçen Arap ordusuna karşı bizzat Hakan Su-lu çıktı. Ordusuna ricat emri veren Müslim susuz yollardan aralıksız ve cebri yürüyüş ile 11 gün çekildi ve taşıyamadıkları için bütün ağırlıklarını yakmaya mecbur kaldıktan sonra Seyhun kıyısında, Türgişler’le işbirliği halinde bulunan yerli kuvvetler tarafından durduruldu. Suya erişememişti. Arkadan hakan hızla gelmekte olduğu için, bin zorluk ile önlerindeki engeli aşan Arap kuvvetleri ağır telefat ve zayiat pahasına Semerkand’a doğru çekilmeğe muvaffak oldular.
724’te Seyhun ötesindeki bütün Arap kuvvetlerinin geri atılması ile neticelenen ve her tarafta Arap nüfuzunun kırılmasına sebep olan bu seferdeki hezimet, Arapları uzunca bir müddet müdafaada kalmaya zorlamış ve yalnız Maveraünnehir’de değil, Tuhoristan’da ve diğer güney bölgelerinde idareciler ve halk Türgişler’e kurtarıcı gözü ile bakmağa başlamışlardı. Türk kuvvetlerinin bütün ülkeye yayıldıkları ve Maveraünnehir Arap muhafız kıtalarının merkezi Semerkand önünde bile göründükleri bu sırada Horasan valisi tekrar değiştirildi. Fakat yeni vali Esed b. Abdullah, 726’da Huttal’da Su-lu Kagan karşısında başarısızlığa uğradığı için, bütün Maveraünnehir Arap iktidarının tehlikeye düştüğü bir zamanda azledildi. Ülkede Emeviler’e karşı Şii ve Abbasî propagandası da hızlanmakta idi. Hakan Su-lu durumdan faydalandı, yerli muhaliflerle ahenkli bir şekilde çalışarak, Buhara’yı zaptetti (725).
Arap idaresi Semerkand, Debusiya şehirleri ile iki küçük kaleye münhasır kalmıştı. Yerli halka birçok haklar bahşetmesine rağmen ümit ettiği ilgiyi göremeyen yeni vali Eşres b. Abdullah es-Sulemî, Beykent yakınlarında hakan tarafından sıkıştırılarak, ikinci bir “susuzluk vakası”na maruz kaldı, nihayet Semerkand’a doğru çekilmekte iken yetişen hakan ve Kül-çur idaresindeki Türgiş kuvvetleri tarafından Kemerce kalesinde 58 gün müddetle kuşatıldı. Artık Harezm’de bile Araplara karşı kımıldamalar görülüyordu. Su-lu’nun maksadı, Semerkand’daki Arap merkez ordugahını düşürüp Arapları Maveraünnehir’den tamamen atmaktı. Bu sebeple Semerkand’ı kuşatmağa hazırlandığı sırada çarpışmaya cesaret edemeyen karargah kumandanı Sevre b. Hur, yeni tayin edilen Horasan valisi Cuneyd b. Abdurrahman el-Murî’yi Merv’den imdada çağırdı.
Fakat Türgişler tarafından yolu kesilmişti. Zaruri olarak geçilmesi müşkül dağ yollarına düşen Cüneyd Savdar dağlarının dar geçitlerinde hakan tarafından sıkıştırıldı, yorgunluğa ilaveten susuz da kalan ordusu, yer-yer baskına uğruyordu. Nihayet 12 bin kişilik kuvvetinden 10 bininin telef olması karşılığında, Semerkand’a ulaşabildi (Geçit savaşı = Vak‘atü’ş-Şi‘b). Durumdan haberdar edilen Halife Hişam’ın emri ile Kufe ve Basra’dan 20 bin kişilik bir takviye ordusu Semerkand’a gelirken, kış da yaklaşmakta olduğundan, daha fazla kalmak istemeyen hakan, Buhara’yı da tahliye ederek, çekildi (732). Cuneyd’in 734 başlarında ölümü ile zaten Arap nüfuz ve kudreti iyice kırılmış olan Horasan vilayetinde “siyah bayrak açan”, Abbasi taraftarı, Haris b. Sureyc’in isyan ederek Belh’i, arkasından valilik merkezi Merv şehrini zaptetmesi Maveraünnehir’de durumu büsbütün karıştırdı.
Yeni valilerin üç sene (734-737) kendisi ile uğraşmak zorunda kaldıkları Haris sonunda Türgişler’e iltica etti. Hakan Su-lu Maveraünnehir’e karşı son seferinde hayli müttefik bulmuştu. Haris taraftarlarından başka Sogd hükümdarı (yani Gurak veya oğlu) Usruşana hakimi, Şaş (Taşkent bölgesi) hükümdarı, Hutta hükümdarı. Bu liste “Maveraünnehir’deki Arap nüfuzunun nasıl Türklere geçmiş olduğunu” açıkça göstermektedir. Hakan, Belh’e doğru ilerledi. Cuzcan’a girdi, önce Tuharistan’ı Araplara karşı ayaklandırarak mahallî bir destek sağlamağı faydalı görüyordu. Fakat vali Esed bi. Abdullah hakanın ordusunu arkadan vurmağa muvaffak oldu (737 Haristan Savaşı).
Esasen Su-lu, Araplar’la birleşen Cüzcan hükümdarının hıyanetine uğramıştı. Memleketine dönen Su-lu Kagan, herhalde ömrünü harcadığı bu mücadeleye devam edecekti, fakat kendisi o zamanlara kadar büyük hizmetleri gördüğü Kül-çur (=Baga Tarkan) tarafından öldürüldü (738). Çin’in Türk başbuğlarını birbirine düşürme esasına dayanan tahrikçi siyaseti bir daha hedefine ulaşmış ve Kara Türgişler’le Sarı Türgişleri birbirine iyice düşman etmişti. Sarı Türgişler mücadeleyi kazandılar. Başbuğları Baga Tarkan (Kül-çur) rakibi Kara Türgiş başbuğu Tu-mo-çe’yi mağlup ederek ve onun “kağan” yapılmasını istediği Su-lu’nun oğlunu ortadan kaldırarak kendini “kağan” ilan etti. Bu arada Çin’in On-oklar “kaganı” tayin ettiği, Aşına ailesinden son hakan olan Hin’i mağlup edip öldürmesi (739), Çin’i bu defa Kara-Türgişleri desteklemeğe sevk etti.
742’deki Türgiş kaganı İl-etmiş Kutlug Bilge bir Kara-Türgiş başbuğu idi. 753’te hakan ilan edilen Tangri Bulmuş bir Kara Türgiş idi. Uzun süren iki taraf arasındaki mücadeleye Karluklar da karışmışlar, Türgiş iktidarı büsbütün zayıflamıştı. Nihayet 20 sene içinde gittikçe kuvvet kazanan Karluklar To-lular ve Nu-şi-piler arasında üstünlük kazanarak, ağırlık merkezi Çu vadisi olmak üzere kendi hakimiyetlerini kurdular (766).
32-Oğuz Yabgu Devleti
Oğuzlar 10. asrın ilk yarısında, kışlık merkezi Yeni-kent olan bir devlet kurmuşlardı. Başta Yabgu bulunuyor. Kül Erkin ünvanlı bir başbuğ ona naiplik yapıyor, orduyu Su-başı idare ediyordu. Yabgu Devleti’nin komşuları Peçenekler ve Hazarlar’la münasebetinin pek dostane olmadığını gösteren deliller vardı. İbn-iFadlan (10. asrın ilk çeyreği) ve El-Mes‘udi’ye göre, aralarında savaş eksik değildi. Harezm’in yerli hanedanı Afrigiler Oğuz baskısı altında idiler. Oğuzlar’ın doğudaki komşuları Karluklar ile de mücadele halinde oldukları, aralarındaki savaşlardan birinde, Oğuz Yabgusu’nun ölmesinden anlaşılıyor.
Diğer taraftan Kaşgarlı Mahmud, Oğuzlar’la Çiğiller arasında köklü bir düşmanlıktan bahseder. Kuzeyde Kimekler ile ise bazen dostça, bazen hasmane münasebetler devam edip gidiyordu. Bu Oğuzlar, umumî “Türk” adı yanında, yine siyasî bir isimlendirme olarak “Türkmen” adını da taşıyorlardı ki, Müslüman ülkelerine geldikten sonra İslam kaynaklarında bu isimle de anılmışlardır.
Oğuz Yabgu Devleti’nin tarihi hakkında başkaca açık bilgiye rastlanılmıyor. Son Oğuz Yabgusu olarak Ali Han adında birini zikreden ve Selçuklular’ın ilk zamanlarında bunları “can düşmanı” olarak Tuğrul ve Çağrı Beyleri hayli uğraştırdığını bildiğimiz meşhur Çend “hakimi” Şah-melik’i de Ali Han’ın oğlu olarak gösteren Reşidü’d-din’in (14. asrın ilk çeyreği) bu malumatı “destanî” mahiyette görülmektedir
Hitler’e Suikast « Suikastler Tarihi
Almanya’da, daha savaşın başından beri, Hitler’i ortadan kaldırıp ülkelerini felâketten kurtarmaya çalışan sağduyu sahibi kişiler de vardı. Bunlar, Hitler’i öldürerek Müttetiklerle barış yapmayı düşünüyorlardı. Bu amaçla da 1941 yılından beri birkaç suikast girişiminde bulunmuşlar fakat hiç birinde başarı kazanamamışlardı.
Amiral Canaris ve Kont Helmuth von Moltke tarafından yönetilen ve aralarında Schacht, Belçika Valisi Von Falkenhausen, Mareşal Rommel, Von Beck, Fransa Valisi Karl Heinrich von Stulpnagel, Von Hassel gibi general ve devlet adamları bulunan bir grup, Hitler’i devirdikten sonra yerine Feldmareşal Vitzleben’i geçirmeyi kararlaştırmıştı. Ne var ki, Gestapo bu komployu haber almış ve Kont Moltke 1944 Ocak ayında tutuklanmıştı. Onun tutuklanması, ötekilerinin çalışmalarını durdurmamış ve 1944 Temmuzunda Hitler’e son ve en önemli suikastı yapmışlardı.
Hitler, daha öncekilerden olduğu gibi, bundan da kurtuldu ve suikastı düzenleyenlerin tümünü ortadan kaldırdı. 20 Temmuz 1944′te yapılan bu suikaste geçmeden önce, başarısızlıkla sonuçlanan öbür suikastlardan da söz etmek gerekir.
4 Ağustos 1941′de Merkez Grubu Ordusu, Borisov’daydı. Bu ordu Feldmareşal Von Bock’un komutası altındaydı. Ordu karargâhı, Hitler’i tutuklayıp mahkeme önüne çıkarmaya kararlı subaylarla doluydu. Bunların başında Orgeneral Von Treckow’la yardımcısı Teğmen Von Schlabrendorff’du. Von Bock, ancak girişim başarıya ulaşırsa yardım vaadinde bulundu.
Hitler, Borisov’daki Merkez Grubu Ordusu karargâhına geldiğinde, suikastçılar şaşkınlık ve korkudan hiç bir şey yapamadılar. Kalabalık bir koruyucu çemberi içindeki Hitler’in yanına suikastçılar yanaşamadılar bile.
13 Mart 1943′te, Stalingrad’ta Alman ordularının yenilgiye uğramalarından hemen sonra, Hitler’e ikinci bir suikast düzenlendi. Merkez Grubu Ordusu karargâhı o sırada Smolensk’de bulunuyordu. Komutan değişmiş, Von Bock’un yerine Feldmareşal Von Kluge getirilmişti. Tresckow’la Schlabrendorff, aynı teklifi Von Kluge’ye yaptılar ve aynı karşılığı aldılar.
Von Kluge, suikast başarıya ulaşırsa yardıma hazır olduğunu söyledi. Hitler’in pek yakında karargâhı ziyaret edeceği biliniyordu. Canaris ve öteki komplocu subaylar, Smolensk’e plastik bombalar ve sigorta tapaları getirdiler. Hitler karargâha geldi ve ayrılmasına yakın suikastçılar hareket geçtiler. Tresckow ve Schlabrendorff iki konyak şişesine bomba yerleştirip Hitler’in maiyet subaylarından Albay Brandt’a vererek, Rastenburg’daki bir arkadaşlarına götürmesini istediler. Brandt, şişeleri yerine ulaştırmak üzere aldı. Bombalar, Hitler’in uçağının havalanışından yarım saat sonra patlayacak şekilde ayarlanmıştı. Suikastçılar, Berlin ve Smolensk’de heyecanla sonucu beklerlerken, Hitler’in uçağının Rastenburg’a sağ salim indiği haberini şaşkınlık içinde öğrendiler.
Bunun üzerine teğmen Schlabrendorff, büyük bir soğukkanlılıkla Hitler’in karargâhına giderek, her şeyden habersiz Brandt’dan, içine bomba yerleştirilmiş konyak şişelerini alarak, yerine gerçek konyak şişeleri verdi. Suikastçılar, bombaların patlamayışını Hitler’in uçağının çok yüksekten uçmasına ve bu nedenle tapa sigortasının çalışmamasına yordular.
21 Mart 1943′te Hitler’e üçüncü suikast girişiminde bulunuldu. Hitler’i öldürmeyi kafasına koyan Orgeneral Von Tresckow, Führer’in Berlin’de, Unter den Linden’deki Şehitler Anıtı binasında yapılan kahramanları anma törenine katılmasından yararlanmak istedi. Bu sefer Albay Von Gresdorff, kaputunun ceplerine iki bomba yerleştirerek binanın içinde beklemeye başladı. Hitler’in ziyaretinin yarım saat süreceği daha önceden bildirilmişti. Fakat Hitler, binada ancak 8 dakika kaldı ve suikast girişimi de suya düştü.
Yine 1943 yılının kasım ayında, Hitler’e dördüncü suikast düzenlendi. Rusya’daki ordu için Hitler yeni kaput modelleri seçmişti. Axel von dem Bussche adındaki genç bir subay, kaputu giyip bir manken gibi Hitler’in karşısına çıkacaktı. Kaputun her cebinde birer bomba bulunacak ve bunları ateşleyerek, kendisiyle birlikte Hitler’i de havaya uçuracaktı. Fakat Hitler, model seçme işini durmadan erteliyordu. Sonunda 30 Kasım günü, Hitler’in kaput modelini seçeceği bildirildi. Bir gün önceden, Bussche’ye kaput ve bombalar verildi. O gece kaput deposu, müttefiklerin bir hava akını sonunda bombalanarak yandı. Böylece, Hitler’in kaput seçme işiyle birlikte, suikast planı da suya düştü.
Hitler’in muhalifleri, suikast girişimlerindeki başarısızlıklarına rağmen, yollarından dönmüş değillerdi. Bu sefer de Albay von Stauffenberg’i sahneye çıkardılar. Stauffenberg 1942 yılında, Kuzey Afrika’da bir mayın tarlasına düşerek ağır yaralanmıştı. Patlama sonunda, sağ koluyla sol elinin iki parmağı kopmuş, sol gözü de kör olmuştu. Aylarca hastanede yaşama savaşı verip iyileşince, Hitler’in muhalifleri, bu morali bozuk ve Almanya’nın geleceğinden umudunu kesmiş von Stauffenberg’e çengel atmakta gecikmediler.
Stauffenberg’in ilk suikast denemesi 11 Temmuz 1944′te oldu. Albay, Hitler’le bir toplantıya katılmak için Obersalzberg’e gitti. Çantasında patlamaya hazır bir bomba vardı. Fakat, toplantı o gün yapılmadığından, suikast da gerçekleşmedi. 15 Temmuz 1944′te Hitler’in karargâhı Doğu Prusya’da Rastenburg’da Goering ve Himmler’in de katılmasıyla bir toplantı yapılıyordu. Stauffenberg de toplantıdaydı. Tam tapa sigortasını çalıştıracağı sırada, Hitler odadan dışarı çağrıldı ve bir daha da geri dönmedi. Führer bir kere daha rastlantı ve şans sonucu ölümden kurtulmuş oluyordu.
20 Temmuzda yapılan toplantıda. Kurmay Albay Stauffenberg de bir rapor okuyacaktı. Albay, Mussolini’nin ziyareti dolayısıyla toplantının saat 13 yerine 12,30′da yapılacağını ve görüşmelerin yeraltı salonundan “Misafirler Pavyonu”na alındığını öğrenince canı sıkıldı. Çünkü Misafirler Pavyonu uzun, tahta bir yapıydı. Bombanın patlamasına ince duvarlar ve çatı fazla bir direnme göstermeyeceğinden, etkisi de o ölçüde az olacaktı. Fakat artık ilk adım atılmıştı ve geriye dönmek düşünülemezdi.
Albay Stauffenberg, pavyona girmeden önce kapıda kısa bir süre duraklayarak eğildi, çantanın içindeki bombanın mekanizmasını sağlam kalan üç parmağıyla çalıştırdı. Salonda sayıları yirmiyi bulan yüksek rütbeli subay bulunuyordu. Ortadaki masada büyük bir kurmay haritasının üzerine eğilmişlerdi. Hitler, büyük bir dikkatle anlatılanları dinliyordu. Feldmareşal Keitel, bir ara Stauffenberg’in kulağına eğilerek:
“Raporunuzu general Heusinger’den sonra okuyacaksınız.. Onun için Führer’in yakınında bulunun.” dedi. Stauffenberg elindeki çantayı, masanın altındaki ağır tahta desteğini Hitler’in en yakın tarafına dayadı. Albay Stauffenberg, birkaç ay önce İhtiyat Orduları Başkomutanı General Fromm’un emir subaylığına atandığından, bu çok gizli toplantıya katılma olanağını bulmuştu.
Hitler, ihtiyat tümenlerinin Rus saldırısını önleyecek güçte olup olmadıklarını öğrenmek istiyordu. Stauffenberg, raporunda Hitler’e bu konuda bilgi verecekti. Çantayı Hitler’in yanına bıraktıktan sonra, Berlin’le bir telefon konuşması yapmak için Keitel’den izin alarak dışarı çıktı. O sırada General Heusinger, Doğu Cephesi hakkındaki raporunu bitirmek üzereydi.
Tam bu sırada, bir yıl önce “konyak” şişelerini taşıyan Albay Brandt, masanın altındaki çantayı gördü. Hitler’i rahatsız edebilir düşüncesiyle çantayı durduğu yerden alıp desteğin öbür yanına dayadı, içinde bomba bulunan çanta, şimdi Hitler’in oldukça uzağına gitmişti.
General Heusinger, raporunun son satırlarını okurken, Feldmareşal Keitel yanındaki General Buhle’ye dönerek:
“Stauffenberg nerede kaldı?” diye sordu. “Konuşma sırası ona geldi.”
Albay Stauffenberg o sırada, Misafirler Pavyonu’nun oldukça uzağında. Teğmen von Haeften’le birlikte zırhlı bir otomobilin içinde, bombanın patlamasını bekliyordu. Saat on ikiyi elli geçerken, Misafirler Pavyonundan korkunç bir patlama duyuldu. Pavyonun çatısı çökmüş, camlar paramparça olmuştu. Barakanın üzerinde siyah bir duman tabakası yükseliyor, yaralıların, ya da can çekişenlerin iniltileri, acı bağırışları duyuluyordu. Albay Stauffenberg ve Teğmen von Haeften, olanları büyük bir soğukkanlılık içinde izliyorlardı. Bir yardım ekibinin pavyona koştuğunu ve sedyeyle bir cesedi dışarıya çıkardıklarını gördüler. Stauffenberg, çıkarılan cesedin Hitler’e ait olduğundan zerre kuşkusu yoktu. Çünkü çantayı Hitler’in ayakları dibine bırakmıştı. Teğmen Haeften’e:
“Hitler’in cesedini çıkardılar!.. Çabuk gidelim..” diye bağırdı.
Stauffenberg olaydan yarım saat kadar sonra, bir uçakla Berlin’e gitti. Milli Savunma Bakanlığında, General Olbricht’in odasında yirmiye yakın subay toplanmış heyecan ve merak içinde sonucu bekliyordu. Saat 15,15′te Stauffenberg, Hitler’in ölüm haberini bekleyen subaylara telefon etti :
“Hava alanındayız. Bize bir araba gönderin.. Hitler öldü!..”
Oysa o sırada Hitler, karargâhın istasyonunda, Mussolini’yle Mareşal Graziani’yi getirecek treni bekliyordu. Ölmemişti. Patlama sırasında saçları kavrulmuş, sağ bacağı yanmış, sağ koluna da hafif bir felç gelmişti. Albay Brandt’la Hitler’in sağındaki iki general ve bir stenocu hemen ölmüşlerdi. Hitler, kendisini yerden kaldırmaya çalışan Keitel’e:
“Yeni pantolonum pek de güzeldi, bana bir üniforma getirsinler..)” demişti. Patlamadan üç saat sonra iyice kendine gelmiş, Mussolini’ye havaya uçurulan barakayı göstermişti.
General Olbricht, Albay Stauffenberg’den aldığı haberi İç Güvenlik Ordusu Kumandanı General Fromm’a bildirdi. Ancak General Fromm, Hitler’in ölüm haberini kuşkuyla karşıladı. Hitler’in karargâhıyla bağlantı kurmak ve Führer’in kesin olarak ölüp ölmediğini öğrenmek istedi. Az sonra Feldmareşal Keitel telefonda şunları söylüyordu :
“Yok efendim, saçma. Bir suikast oldu ama Führer kurtuldu. Şu anda Duçe’yle görüşüyor..”
General Olbricht, Keitel’in yalan söylediği inanandaydı. Az sonra Stauffenberg de Milli Savunma Bakanlığına geldi. Albay kesin konuşuyordu :
“Konferans salonu yerle bir oldu, uçuşan cesetler gördüm, oradan tek kişinin canlı çıkması mümkün değil..” Ona, Keitel’in telefonda söyledikleri tekrarlanınca: “Onu bilmem, ama Hitler’in öldüğünü gördüm.” dedi. Komplocular, Stauffenberg’in bu sözleri üzerine harekete geçtiler ve Almanya’nın dört bir yanma, işgal altındaki ülkelere telgraf ve telefonlarla durumu bildirip taraftarlarının daha önce hazırlanan planı uygulamasını istediler. General Fromm, Hitler’in öldüğüne inanmamıştı. Stauffenberg’e :
“Sizin yapacağınız, şimdi beyninize bir kurşun sıkmak. Çünkü suikast başarıya ulaşmadı.” dedi. General Olbricht’in de tutuklanması gerektiğini ileri sürüyordu. Fakat, Olfbricht’le Stauffenberg onu tutuklayarak, yandaki odaya hapsettiler. Komplocular beş saat süreyle Berlin’i ellerinde tuttular. Akşama doğru, Hitler’in yaşadığı kesin olarak anlaşılınca, ne yapacaklarını bilemez duruma geldiler. Suikastçıların Paris kolu, daha üstün bir başarı gösterdi. Fransa Valisi Karl Heinrich von Stulpnagel, bütün S.S. ve S.D.’leri (Partisi Casusluk Örgütü) bir Fransız hapishanesine doldurmakta güçlük çekmedi. Daha sonra ordu komutanı von Kluge’ye giderek Nazi Yüksek Komutanlığına karşı gelmesini ve barış için girişimde bulunmasını istedi. General von Kluge ona şunları söyledi “Domuz ölmüş olsaydı, bunu yapardım…”
Öte yanda, Berlin’de de Naziler karşı harekete geçmişlerdi. Plan gereğince Propaganda Bakanlığına gidip Goebbels’i tutuklaması gereken Yarbay Remer, orada bir emir alıyordu: “Derhal Goebbels’in emrine giriniz. Führer’ in emridir.” Yarbayın duraksadığını gören Goebbels, elinde tuttuğu telefon ahizesini Remer’e uzattı.
“Beni tanıdınız mı Yarbay Remer?”
“Evet Führer’im tanıdım.”
“Yarbay Remer, şimdi emirlerimi iyi dinleyin. Şu andan itibaren Berlin’de duruma siz hâkim olacaksınız, tam yetkilisiniz. Generallere, mareşallere bile emir verebilirsiniz. Karşı duranları acımadan temizleyiniz. Doğrudan doğruya Führer adına hareket edeceksiniz.”
Yarbay Remer, Goebbels’i tutuklamak için geldiği Propaganda Bakanlığından, az sonra, kendi arkadaşlarını yakalamak için harekete geçti. Goebbels’i tutuklamaya hazırlanan birliğine şu emri verdi:
“Hazır ol!.. İstikamet Savunma Bakanlığı!. İleri…”
Akşam saat sekize doğru Yarbay Remer’in askerleri Savunma Bakanlığını ele geçirmişlerdi. Çarpışmada ilk vurulan Albay Stauffenberg oldu. Sırtına bir kurşun saplanmıştı. Bu arada Fromm da hapsedildiği odadan çıkmış ve kumandayı yeniden ele almıştı. Alelacele bir Harp Divanı kuruldu. Komplocuların hemen hemen hepsi yakalanmıştı. General von Beck, Fromm’a tabancasının kendisinde bırakılmasını istedi. Fromm:
“Peki, işinizi kendi elinizle bitirecekseniz buyrun, ama çabuk olun!.” dedi. Fakat von Beck, beynine yönelttiği namluyla hedefini bulamadı ve hafif yaralı olarak bir koltuğa yığıldı. Harp Divanı, beş dakika sonra kararını General Fromm ağzından şöyle açıklıyordu :
“Führer adına karar veren Divan, General Olbricht’i, Kurmay Albay Mertz von Quirnheim’i, Albay Stauffenberg’i ve Teğmen von Hasften’i idama mahkûm etmiştir…”
Von Beck, eline verilen ikinci tabancayla da intihar edemeyince, bir başkasının yardımıyla “işi bitirildi.” İdama mahkûm edilenler, hemen oracıkta, Savunma Bakanlığının avlusunda kurşuna dizildiler.
Komplocuların Paris’teki lideri von Stulpnagel olaydan sonra intihar etmek istemiş fakat yalnızca gözleri kör olmuştu. Geri kalan sanıklarla birlikte yargılanarak 20 Ağustosta asıldı. Mahkemenin Başkanı ayrı bir âlemdi. Suikastçılara açıkça küfrediyor, polis tarafından kemeri alınan ve sık sık pantolonunu çekiştirmek zorunda kalan, komplocuların Hitler’in yerine devlet şefi olarak düşündükleri Von Vitzleben’e :
“Seni ahlâksız ihtiyar seni, neden durmadan pantolonunu karıştırıyorsun!” diye bağırıyordu.
Von Stulpnagel, intihar teşebbüsünden sonra hastanede yatarken :
“Rommel!. Rommel!..” diye sayıklamıştı.
İlk önce kimse, suikast olayında Rommel’in de parmağı olacağına inanamamıştı. Çünkü, suikasttan üç gün önce Mareşal Rommel, 17 Temmuzda Kuzey Fransa’da, otomobiline ateş açan bir İngiliz uçağı tarafından ağır yaralanmıştı. Gestapo soruşturmayı derinleştirince, Mareşal Rommel’in de komplocularla birlik olduğunu ortaya çıkardı.
13 Ekim 1944 günü, iyileşmeye yüz tutan Rommel, Herrlingen’deki evinde dinlenirken Feldmareşal Keitel’den bir mektup aldı. Mektupta olaylar özetleniyor ve suçlamalar doğruysa, şerefli bir insanın nasıl davranması gerektiğini Rommel’in bileceği ileri sürülüyordu.
Mektubu getiren subaylardan General Burgdorff, Mareşal Rommel’e :
“Sayın Mareşalim, gelirken bir kutu zehir getirdim. Ampul halinde.. Bunları kullanmak isterseniz, Führer’in cenazenizin askerlik geçmişinize yaraşır ulusal bir tören olarak yapılacağına dair mesajını da size iletmekle görevliyim.” dedi.
Rommel, karısı ve çocuklarıyla vedalaştıktan sonra, mareşal üniformasını giymiş olarak General Burgdorff ve General Maisel in yanma döndü. Daha sonra, içinde General Maisel’in de bulunduğu bir otomobil, Rommel’i yakındaki bir koruluğa götürdü. Burada General Maisel, yanına şoförü de alarak Rommel’i otomobilde yalnız bıraktı. Geri döndüklerinde Mareşal Rommel can çekişiyordu. Hastaneye götürülürken de yolda öldü.
Yapılan resmi açıklamada, Rommel’in kalp durması sonucu öldüğü bildiriliyordu. Goering, Dönitz ve Jodl gibi Nazi ileri gelenleri bile, Rommel’in gerçek ölüm sebebim bilmiyorlardı.
Rommel için parlak bir cenaze töreni düzenlendi. Ulm alanında yapılan törende Führer’in özel temsilcisi olarak konuşan Mareşal Rundstedt. Rommel’der, “Alman Kumandanlarının en büyüklerinden biri olarak tarihe geçtiğini” söyledi.
alıntı
Eski Anadoluda Ölüm İnançları
Kazılardan elde edilen bilgilere göre Anadolu’da ölülerle ilgili işlemlerin en yoğun olduğu dönem Hititlerin yaşadıklari çağlardır. Ancak, onların ölülerle ilgili tüm uygulamaları ve inançları kendilerinin yarattığı söylenemez. İ.Ö. 2000 yıllarının çok gerilerine giden birtakım geleneklerden etkilenmeleri, onları komşu ülkelerden aldıklarını, kendi buluşlarına katmaları olağandır, doğaldır. Bugün, ölü gömme geleneğinin çağını kesinlikle belirleme olanağı yoktur. Ancak eldeki buluntular Anadolu uygurlığının gelişmiş dönemlerinde ölü gömmeyle ilgili epeyce ilerleme olduğunu gösterir.
Kimi yörelerde ölülerin evlerin içine, döşemelerın altına, kimi yerlerde höyüklere, kimi bölgelerde kuyu biçimli kazılmış yerlere, özel küplere, odacıklara, kimi kesimlerde de taştan oyulmuş yerlere gömüldüğünü gösteren kanıtlar vardır. Yalnız Hititlerde üç türlü gömme yapıldığını biliyoruz. Toprak içine, küpe, taş kap içine ölü gömülürdü. Gene Hititlerde, eti yakılan ölünün kemiklerinin bir kaba doldurulup gömüldüğünü gösteren kanıtlar vardır.
“Hitit İmparatorluk devrine tarihlenen, içinde kral ve kraliçenin öldüğü zaman yapılan dini bir töreni anlatan çivi yazılı metinler ölü yakma geleneğini detaylı bir şekilde tarif etmektedir. Ondört gün sürdüğü anlaşılan törenin ilk gününde hayvanlar kurban edilmekte, ölüye içki ve yemek sunulmakta, tanrılar ve ölenin ataları için rahipler dualar okumakta, aralarında kıymetli madenlerden yapılma nesneler de bulunan ölü hediyeleri verilmekte, ölen ve tanrılar için ağıtlar yakılmakta ve cenaze yemeği yenerek ölünün heykeli etrafında dolaşılmaktaydı. Söz konusu hediyeler ve kurbanlar yakılarak ölüye sunulmaktaydı. Törenin ikinci gününde ölü bir araba üzerinde yakılacağı odun yığınının bulunduğu meydana ***ürülmekte ve o akş*** yakılmaktadır. Ertesi sabah köz yığını bira ve şarapla söndürüldükten sonra kadınlar geride kalan kemik artıklarini külün içinden ayıklayarak kokulu yağ dolu gümüş bir kaba yerleştirip, ardından bir keten bezine bohçalıyordu. Metnin devamında kemik parçalarının bir masa üzerine yerleştirildikten sonra karşısına konan bir başka masada ölüyle yemek yendiğini anlatmaktadır. Kemikler daha sonra Taş Ev denilen bir yere ***ürülerek yatak üzerine yerleştirilmekte ve önüne bir lamba konmaktadır.”
Eskiçağlarda, ölülerin yakılması, yakılma işleminde özel törenler düzenlenmesi, Anadolu’da yaygın bir gelenekti. İlyada Destanında Hektor’un ölümünün ardından kadınlar ağıtlar yakmış ve Hektor’un ölüsünün yakılması için dokuz gün şehire odun taşımışlardı:
“Ölümlere parlayan şafak sökünce onuncu günü,
gözyasi içinde ***ürdüler Hektor’un ölüsünü,
Koydular yığınlarin tepesine, verdiler ateşe,
Gül parmaklı şafak sabah erken parlayınca,
Ünlü Hektor’un ölüsü çevresinde toplandı bütün halk.
Hepsi geldi bir araya, topluluk kuruldu,
parıldayan şarapla söndürdüler odun yığınını,
Söndürdüler ateş gücünün sardığı her şeyi,
sonra topladı kardeşleri, dostları, ak kemikleri,
hepsinin yanaklarından iri yaşlar dökülüyordu.
Kemikleri alıp koydular bir altın kutuya,
erguvan rengi yumuşak örtülerle sardılar kutuyu.
Sarar sarmaz indirdiler derin bir çukura,
ekli kocaman taşlarla ördüler üstünü.
Sonra bir mezar tümseği yapmaya başladılar,
gözcüler diktiler çepeçevre, dört bir yana,
mezar bitmeden Akhalar saldırmasın diye.
Bir mezar tümseği olunca toprak, kabara kabara,
gerisin geri döndü hepsi kente,
toplanıp bir güzel kutladılar çok ünlü şöleni
Zeus oğlu Kral Priamos’un sarayında
İşte böyle yapıldı atları iyi süren Hektor’un cenaze töreni”
Hititlerle ilgili uygarlık buluntuları arasında ölü küllerinin, ölü kemiklerinin saklandığı özel kaplar görülmektedir. Bundan Hititlerin kimi ölüleri yaktığı, kimi ölülerin yalnız etlerini yakıp, kemiklerini sakladığı, kimi ölüleri de boynundan diz kapakları arkasina uzanan bir bağla simsıkı bağlayarak, çömelmiş gibi bir durumda gömdükleri anlaşılıyor. Bu gömme şekillerinden biri de Hoker durumudur. Hoker durumundaki ölüler sağ veya sol yanlarına yatırılmış olup, sırtüstü bırakilanları pek azdır. Pek azının başı altında yastık görevini gören ufak yassı bir taş bulunmaktadır. Ölülerin hoker şeklinde (dizin gögse, çeneye doğru çekilmesi ve dizin karına doğru çekilmesi) gömülmesinin bize göre nedeni uyku durumunu temsil etmesi ve ölümün de bir çeş*** uyku olarak algılanmasıdır.
Hititlerde ölünün külleri kutsal sayılır, onlara karşı özel bir saygı gösterilirdi. Küllerin konduğu kap toprağa gömülürdü. Bu kaplar genellikle topraktan yapılmış küçük çömleklerdir. Öte yandan bu kül, kemik koyma kapları arasında tunç, başka türden alaşım kaplar da görülmüştür. Bu gelenek, maden kap yapma, Mezopotamya kaynaklıdır. Demek Hititler, bu alanda, komşu uluslardan birtakım inanç unsurları almakta sakınca görmemişlerdir. Bu durum inanç kaynaşmalarının kaçınılmaz bir sonucudur.
Hititler, ölen kralsa yalnız etlerini yakar, kemıklerini yağlarlar, güzel kokularla yıkıyarak özel bir kaba koyup gömerler. Onların gözünde kral kutsaldır, tanrısal niteliklerle donatılmıştır. Yine yukarıda dediğimiz gibi Hititler, kimi ölüleri diz çökmüs gibi boyundan, kollardan, diz kapakları arkasından bağlayıp gömerlerdi. Ölünün toprağa, ya da kendisine göre yapılmış özel küpe oturur gibi gömülmesi, dirilip yeryüzüne gelebileceği korkusundandı.
Frigyalılar da Hititler gibi ölülerine büyük saygı gösterirlerdi. Ölüler sırtüstü gömüldükten sonra üzerine bir tepe meydana getirecek şekilde toprak yığılırdı. Bu toprak yığınının altında bir mezar odası bulunur, ölünün yanında hediyeleri gömülürdü. Buradan Frigyalıların da Hititler gibi öldükten sonra dirilecekleri inancını taşıdıkları anlaşılıyor. Bu mezar biçimi çok uzun yıllar, Bizanslilara kadar sürmüştür.
Anadolu’da çeşitli gömme adetlerinin bulunması, bunun çağlarla ilgili olduğunu, etkilenme kaynaklarının başkalığıyla bağlantılı bulunduğunu göstermektedir. Bunun nedeni ise o çağlarda Anadolu’da yaşıyan topluluklarin kendi bütünlükleri içerisinde ayrı birer uygarlık oluşturmalarıdır.
Yasayan ölü düşüncesinin en büyük sonucu ölü hediyeleri, ölü yemeği ve içkisidir. “Ön tarih Anadolu’sunda, mezarlara hediye bırakmak, ölülere yemek, içki sunmak ve dünya işine yarayan eşyayı beraberinde ***ürmesini sağlamak adeti vardır.”
İncelenen Eski Anadolu mezarlarında hayvan iskeletlerine de rastlanmıştır; ancak bu iskeletlerin yenilebilen kısımlari eksiktir. Bunlar da ölü gömülüp hediyeleri yerleştirildikten ve mezar kapandıktan sonra başlayan kurban merasimi ve ölü yemeği kalıntılarıdır. Ölü yemeğinde kurbanlar kesiliyor, yenilebilen yerleri yeniyor, baş ve bacakları da ölüye sunuluyordu. Bu hediyelerin yanında ölünün yanına öbür dünyada kendisine arkadaşlık etmesi için köpeğini de gömme adeti vardı.
Eski Anadolu inançları yukarıda da belirttiğimiz gibi animist unsurlar taşır. Buna göre “ruh, arada bir gövdeye gelir girer, mezarda ölü dirilirmiş. Bu yüzden ölüye, onun kemiklerine sövmek büyük suç sayılırdı.”
Peki bir kişi öldüğünde onun ruhu ne olmaktadır? “Hitit ölü ritüellerinde, bir Patili rahibi tanrılara ölü ruhunun nereye gittiğini sorar. Tekrar tekrar yöneltilen sorulara verilen cevaplar ise oldukça ilginçtir: O, sedir ormanları evine gitti. O, oraya gitti. O, şuraya gitti veya buraya gitti. Yedinci kez sorulduğunda tanrılar: Anne onun elinden tuttu ve ona refakat etti şeklinde cevap vermektedir. Bu ifade bir taraftan ölü ruhunun ata kültü gereği ataların ruhlarıyla birleştiğini gösterirken, diğer taraftan da annenin ölü ruhuna refakat etmesiyle bu yolculuğun kolay bir yolculuk olmadığını vurgulamaktadır. Daha önce ölmüş olduğu için anne yeraltı dünyasını belki de daha iyi tanımakta ve bu nedenle ölü ruhunu ölüler diyarina ***ürmek üzere elinden tutmaktadır.”
Ancak yeraltı dünyasına inen ruh bazı durumlarda yaşayanları ziyaret edebilir: “Hititlerde, özellikle zorla ve haksız yere öldürülmüş olan insanların ruhları ve kendilerine kurban sunulmayan, öfkeleri yatıştırılmamış ölü ruhlarının birtakım yollar bulup insanların dünyasına sızarak onları rahatsız ettiklerine inanıyorlardı. Ayrıca bu ruhların insanlara rüyaları aracılığıyla gözüktüğüne, hattâ onlarla karşılasmanın insanları kirlettiğine inanılmaktaydı
alıntı
-ATLANTİS VE CERKESYA-
Efsane şöyle başlar; zamanımızdan 11 bin 500 yıl kadar önce, birçoklarının Atlas Okyanusu olduğunu iddia ettikleri bir kıta varmış.
Bu ülke, insanlığın, özellikle beyaz-ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa yükseldiği bir adaymış.Büyüklüğü Libya ve Asya’nın (Anadolu) toplam alanından daha genişmiş.Burada güneşe tapan bir dini ve teknolojide çok gelişmiş bir ilmi benimsemiş, çok yüksek kültüre sahip ve çok uygar bir millet yaşarmış.
Atlantisliler, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları seferler ile ora halklarına bu uygarlıklarını aşılamış ve koloniler tesis etmişler. Sık sık meydana gelen depremlere ada halkı alışmışsa da, gene de epeyce zararlı oluyormuş. Bir gün çok şiddetli depremler sonucu, Atlantis adası tamamıyla sulara gömülerek yeryüzünden silinip gitmiş…
Atlantis’i ilk Eflatun yazdı
Zamanımızdan 2 bin 400 yıl kadar önce yaşamış olan eski Atinalı filozof-düşünür Eflatun (Platon), Atlantis Efsanesini ilk yazan adamdır.
Eflatun’a göre; Atinalı devlet adamı Solon, Milattan Önce (MÖ.) 6. yüzyılda yaşamıştı. Solon, eski Mısır’ı ziyarete gittiğinde orada büyük itibar görür ve Sais Mabedi rahipleri ile görüşür. Bu Mısır rahipleri Solon’a Yunan ve Mısır Uygarlıklarının daha bir çocuk kadar genç olduklarını ve fakat asıl insanlığın altın devrinin kendi zamanlarından 9 bin yıl evvel sulara gömülerek batan ve yok olan Atlantis Uygarlığı olduğundan bahsederler. Solon hayret ve ilgi ile bu açıklamaları dinler ve ilk defa bir batılı Atlantis’in varlığını efsane şeklinde dahi olsa öğrenmiş olur.
Eflatun sonradan bu notları ve bilgileri “Diyaloglar” adıyla kaleme alır. Birinci diyalog Timaeus, ikinci diyalog; Critias veya Atlantik’tir. Eflatun bu iki yazıda Atlantis kıtasını ve gelişimini sonuca kadar detaylarıyla izah eder.
Akdeniz’de mi yoksa Atlas Okyanusu’nda mı?
Birçok alime göre Atlantis, Atlas Okyanusu’da değil başka bir yerdeydi. Örneğin; Akdeniz’de veya Ege’de Tera Adası, Afrika’da, Kuzey Denizi’nde vs. Bazı araştırmacılar ise bu muamma ülkenin Kafkasya’da olduğundan bahseder, bunlar: Reginald A. Fessenden, Delisle de Sales, Hermann Wirth gibi tarihçi ve araştırmacılardır.
Atlantis Kıtası’nın Kafkasya’da olduğu gerçekte ispatlanamayacağı ve mantığa aykırı olabileceği düşünülebilir, fakat gerçek olan bir şey vardır ki; Kafkasya ile Atlantis arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır.
Tufandan kurtulanlar Pireneler ve Kafkaslar’a mı sığındı?
Atlantis’in sulara batışını izleyen büyük tufanın o zamanki bilinen dünyayı sular altında bırakmış olması da gerekirdi. Bu tufanda su yüzünde ancak yüksek dağların kalmış olabileceği de çok mümkündür. Avrupa’nın en yüksek dağları Pireneler, Alpler ve Kafkas Dağlarıdır ve bu civarda yaşayan insanlar tufanda kurtulanlar arasında sayılabilir.
Bu büyük felaketten kurtulabilen bir kısım Atlantislilerin de böyle dağlık kara parçalarına sığınarak hayatlarını kurtarabilecekleri akla gelen bir teoridir. Eflatun da bunu bu şekilde yansıtmıştır. Millletler devir devir geçirdikleri gelişimleri ve uygarlıkları zamanla unuturlar. Felaketler, tufanlar, depremler çok şeyi yok eder, kalan harabeler bir taş yığınıdır.
Yüz yıl evveline kadar Mısır halkı hiyeroglifleri okumaktan ve geçmiş Mısır’ın üstün uygarlığının derecesinden habersiz yaşıyorlardı. İranlılar’ın Pers ve Darius hakkında hemen hiçbir bilgileri yoktu. Sonraları arkeolojik araştırmalar sayesinde eski yazılar deşifre olunca çok şeyler öğrenildi ve bu milletlerin bugünkü hallerinden çok daha üstün bir uygarlığa sahip oldukları anlaşıldı. Yunanlılar ve Romalılar da aynı sınıflandırmaya girebilir.
Katakomb kültürü ve uygarlığının kalıntıları
Kafkasya’ya gelince… Özellikle Kuzey Kafkasya bir çok efsane ve masallara konu olmuş; iklimi, geçmişi, coğrafyası, tarihi ve insanları ile çok ilginç bir ülkedir. Özellikle Çerkesya bölgesinde, Maykop ve civarında, 19. yüzyıldan beri yapılan arkeolojik kazılarda çok ilginç ve kıymetli kral mezarları ve Katakomb kültürü ve uygarlığının kalıntıları keşfedilmiştir (E. Chantre). Yine sahilde, Tuapse’den Osetya’ya kadar olan bölgede (Çerkesya mıntıkası olarak kabul edilir) Dolmen denilen yekpare taş yapıtlara rastlanmaktadır. Bunların birer mezar mı yoksa birer anıt mı oldukları henüz belirlenememiştir.
Devasa harabeler muamması
Kafkasya hakkında çok geniş kapsamlı iki eser yazmış olan ve bu ülkede Çarlık devrinde ve bizzat geziler yapmış bulunan İngiliz John F. Baddeley, ikinci eserinde Kuzey Kafkasya’da görmüş olduğu “devasa” harabelerden bahseder.
Dünyada diğer bir eşinin ancak Güney Amerika’da (Bolivya’da) dört bin metre yükseklikte Titicaca gölünün sahillerinde “Thiuanaco” kalıntılarında görüldüğü bu “devasa” harabelerin bu yüksek yerlerde, binlerce yıl evvel ne gibi aletlerle ve kimler tarafından yapıldığı hala bilinemiyor.
Baddeley’in gördüğü harabeler Osetya mıntıkasında (Kaluat köyü sırtlarında) Edisa adı ile anılır. Yazar bu kalıntıları yerli Prof. Melitset Bekof ile gezmiş ve hayran kalmıştır. Adına “Devler Kalesi” denilen bu yapıtlar yüksek bir plato üzerine kuruludur ve birkaç dönümden fazla bir alanı kaplar. Volkanik olduğu iddia edilen yüzlerce ton ağırlığındaki kayalardan yapılmıştır.
Dikdörtgen şeklinde olan duvarlarının kalınlığı yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare bloklar olup, kesilmiş veya yontulmuş değildir. Kalıptan çıkmışa benzer. Her bir taş, yüzlerce ton ağırlığındadır.
Herhangi bir çimento gibi bir madde ile yapıştırılmamış olup, gayet düzgün şekilde aralarında milimetrik bir açıklık olmadan birbirlerine uyum sağlamışlardır. Böylece bu görkemli yapıt insan üstü bir kalıntı görünümü vermektedir. Baddeley’in sorusuna cevaben Prof. Melitset Bekof bunların Keltler’den kalma olabileceğini söyler fakat, Baddeley’e göre bu eserin Kafkas Nart Mitolojisi’ne de dayanabileceği tasavvur edilebilir.
Bunun gibi daha bir çok izah edilemeyen sırlara sahip olan Kafkasya’da geçmişte çok büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşamış insanların etkilediği inkar edilemez.
Xabze: Yazılmamış töre ve adetler
Sonraları halk evvelce değindiğimiz gibi bu büyük uygarlığı unutmuş basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır.
Fakat en ilginç nokta şudur: Kuzey Kafkasya halkları, özellikle Çerkes dediğimiz Adigeler ilk çağlardan beri bu ülkenin otokhton yerel ahalisini teşkil etmektedir.
Adigelerin “Xabze” denilen yazılmamış ve fakat en küçük noktasına kadar uygulanan töre ve adetleri, yani bir nevi yasaları, vardır.
19. yüzyılda Avrupalılara kıyasla basit bir hayat ve toplum düzeni yaşayan Çerkeslerin arasına gelerek bin yıldan fazla yaşayan İngiliz araştırmacı ve seyyah James. S. Beli bu insanlar için “Bütün gördüklerimin bana verdiği kanı şudur; genellikle Çerkesler şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin en kibar ve nazik olanıdır” diye yazmıştır.
Şövalye Marigny’den övgü
Gene Çerkesleri 1818-1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövalye Kont T. de Marigny bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı, boğazına, beline ve diline sahip olmada gösterdikleri irade ile misafirperverlik, fazilet ve inceliklerini uzun uzun anlatır ve eğer ailevi vaziyeti müsait olsaydı bu insanlar arasına yerleşip geri kalan hayatını orada yaşamak istediğinden bahseder.
Asırlardan beri uygulanan kanunlar
Yazılı kanunları, edebiyatı, maliye teşkilatı; polisi, üniversitesi, para, altın ve diğer değerli kıymetlere dayanan bir ekonomik düzeni olmayan bu toplumun ilkel bir kabile düzeni olması gerekirken; ileri milletlerin tahsil, kanun ve devlet otoritesi ile gelişmiş niteliklerinin yerleşmiş ve geçerli olduğu görülmektedir.
İleri ülkelerde dahi, töreleri ve terbiyeyi uygulamak için kanunlar yapılır ve bunlar kolluk kuvvetleriyle işleme konulur. Oysa Çerkeslerde bu kanunlar tamamen doğal olarak uygulanmakta ve asırlardan beri devam etmekteydi.
AD diye bir kavim
Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir ada uygarlığından ve burada yaşamış olan AD diye bir kavimden bahsederler. Bu adanın deprem ve tufan sonucu battığını efsane ederler. Bu batan ada efsanesi Atlantis ile aynıdır (Charles Berlitz, Mystery of Atlantis, 1976).
Sonraları tek tanrı dinleri ilk insana Adem demiştir… Acaba bu ilk insan değil de ilk kavim olmasın?
Soyu Adem’e dayanan Çerkes boyu
Çerkesler kendilerine kendi lisanlarınca ADıge derler. Bu da AD’dan gelen anlamına gelebilir. Bir de ADemey adında bir Çerkes boyu vardır ki, geçmişinin Adem’e dayandığını iddia eder.
Eflatun “Kritiaz” adlı ikinci diyalogunda Atlantislilerden ve adetlerinden bahsederken şunları yazıyor:
“Törelerine ve adetlerine çok bağlıydılar. İlahlarına karşı saygılıydılar. Çünkü yüksek bir seciye ve ruh asaleti taşıyorlardı. Nezaket ve akıl onların hayatlarında ve karşılıklı ilişkilerinde en önemli yöntemleriydi. Ahlak en önem verdikleri kıymetti. Dünyevi şeyler ile o kadar ilgilenmezlerdi, mal mülk, altın, servet… Onların alakadar oldukları mevzular değildi. Bunlara dünyevi bir yük olarak bakarlardı. Lüks ve sefalet onları zehirlememişti. Servet onların iradelerini kırmamıştı. Aklı başında, ayık insanlardı. Bu dünyevi mal, mülk, servet ve sefahatin arkadaşlık, şeref ve karşılıklı saygılarını yitirebileceğinin tehlikesini kavramış, mütevazı insanlardı”.
Hayret verici benzerlik
Eflatun’un Atlantislilerin adetlerinden bahseden bu sözleri, şaşırtıcı bir şekilde, Kont T. de Marigny, E. Spenser, J. S. Beli, J. A. Longvvorth ve D. Urkuhart gibi Avrupalılar’ın Çerkesler hakkındaki anılarına benzemektedir. Bu iki kavmin töreleri ve adetleri arasındaki benzerlik hayret vericidir.
İdeal toplum Çerkesya’da gerçekleşmiş miydi?
Bazı şüpheciler, Atlantis’in tamamen hayal ürünü olduğunu ve Eflatun’un ideal bir Atina yaratmak için bu ideal halk ve devlet fikirlerini Atlantis efsanesini yaratarak yaymak istediğinden bahsederler. Eğer bu iddia doğru ise, demek ki, Eflatun’un kurmak istediği ideal Atina ve ideal toplum binlerce yıl Çerkesya’da gerçekleşmiş olmuyor mu?
Wubıh lehçesi Hititçe ile aynı
Avrupa’da Bronz Devri’nde etken olmuş bir Etrüsk Uygarlığı vardı. İtalya’nın Ligurya yöresinde gelmişmiş olan Etrüsk Uygarlığı’nı sonraları Romalılar tasfiye etmişti.
Bugüne değin çözülememiş bir alfabeleri vardı. Silahları ve harp arabaları bronzdandı. Geriye çeşitli sanat eserleri bırakmış olan Etrüsklerin, İtalya’ya Anadolu’dan Lidya’dan geldikleri söylenir.
Bu kavim Hititlerin bir kolu idi. Anadolu’ya yerleşmiş Kafkas asıllı bir ırk olduğu için Fransız dilbilimcisi, Georges Dumezil ise Çerkeslerin Wubıh boyu lehçesinin Hititçe ile aynı olduğunu kanıtlamıştır.
Britannica Ansiklopedisi, açıkça Etrüsk lisanının Kafkas dilleri ile alakalı ve çok fonetik benzerlikleri olan bir dil olduğunu yazar (Encylopedia Brittanica, Etruscan Language). Bir çok Avrupalı dilbilimci, etnolojist ve araştırmacı da bu tezi savunmaktadırlar. 19. yüzyılda yaşamış Çerkes tarihçisi Noguma Şura Bekmurzin, Etrüsklerin, Ligurların ve Pelaskasların Kafkas asıllı kavimler olduğunu iddia eder. Bu tezi savunanlar arasında son devrin araştırmacı yazarlarından Aytek Natimok ve Gunokue K. Özbay da vardır.
Tarih öncesi devirlere ait anahtarlar
Eflatun ise Etrüsklerin yerleşim merkezi ve ülkesi olan Ligorya için özellikle Atlantis’in bir kolonisidir der (C. Berlitz. Mystery of Atlantis).
Tarihçi Alexandre Basmakof, insanlığın geçmişinin esrarı hakkında şunu yazmıştır; ” Tarih öncesi (prehistorik) devirlere ait anahtarlar halen Kafkas ve Pirene (Bask) Dağlarının yüksek vadilerinde kavimlerin elindedir.”
Basklar, İspanya’nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile Fransa sınırları yakınlarında yaşayan Avrupa’nın en eski bir değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik tavırları, sadakatleri ile temayüz etmiş bir kavim olup aynı zamanda hala büyü ve büyücülüğe inanırlar. Çok batıl inançları vardır.
Bask dilinin özellikleri
Lisanları Avrupa’nın hiçbir lisanına benzemediği gibi, çok eski devirlere dayanmaktadır. Mağara devri günlerinin, KroMagnon insanlarının lisanını andırır bir kökten gelir. Mesela “tavan” kelimesi mağaranın üstü manasına olup, “bıçak” kelimesi ise kesici bir taş anlamına gelen bir cümleciktir. Bu milletin antikitesi, Atlantis hakkında bir kitap yazmış olan, yazar Spence’in Atlantis’ten göç edenlerin zaman zaman İspanya ve Fransa sahillerine yerleştikleri yolundaki görüşünü bir nevi teyit eder gibidir.
Brittanica Ansiklopedisi, Bask lisanının Kafkas lisanlarıyla alakalı ve aynı aileden olduğunu açıkça yazar.
Atlantis’in esrarı
Atlantis’in esrarı kitabında Charles Berlitz, Bask lisanı için Avrupa’nın çok eski zamanlardan kalma bir yaşayan fosil lisanı diye bahseder, buzul çağından evvelki bir lisan yahut daha doğrusu Atlantis lisanının günümüze kalmış tek temsilcisi der.
Öyleyse, Kafkas lisanları özellikle Çerkes, Abhaz lehçeler de bu temsilciliğe hak kazanmış olmaz mı?
Abhazlar ile Basklar aynı ırktan mı?
Basklar, ırken ve lisanen Kafkasya’nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar. “Tarihte Kafkasya” isimli kitabında General İsmail Berkok, Basklar’ın, Abask Abhaz, ırkı ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder. Bunlara Kafkasya’da hala “Baskheg” diye hitap edildiğinden bahseder. Böylece Atlantis efsanesi ile Etrüsk ve Basklar’ın ilişkilerini açıkça ortaya koymuş olduk. Etrüsk ve Basklar’ın da Kafkas, Çerkes-Adıge ve Abhaz kavmiyle yakın ilişkileri de inkar edilmez bir tarihi gerçektir.
Batan adaya sürülmek
Çerkesler arasında en küçük bir köydeki en cahil bir ihtiyar kadından dahi duyabileceğiniz yaygın bir söylence vardır, birisine kızdıkları zaman şöyle derler, “Tha ham hitug ou vieh” manası, “Allah seni o batan adaya sürsün”. Kafkasya sahillerinde hiç ada yoktur ve bu söz çok eski bir deyiştir. Hatta dağ köylerinde denizden yüzlerce kilometre uzakta, deniz görmemişler arasında da kullanılmakta idi. Gene Çerkesler’de ihtiyar dedeler ve nineler, küçük çocuklara yüzlerce yıl evvel dahi “uçan gemiler” ve “yelkensiz vapurlar” ile ilgili masallar anlattıkları bir folklor gerçeğidir (Circassian Star, No. 1, Vol. 1, Nana, Nina).
Günümüzde Atlantis’in geçmişteki varlığı tam olarak kanıtlanmış değildir. Fakat bir çok bilim adamı, yüzlerce yazar, yıllardan beri bu konuda yüzlerce eser yazmışlar, tezler yürütmüşler ve iddialarda bulunmuşlardır. Bu konu ile alakalı filmler çevrilmiş ve konferanslar verilmiştir.
Bibliyografya,
1. BADDELEY, JONN F., Rugged Planks of the Caucasus. Oxford 1940.
2. BASHMAKOY, A1exander, Ciqnuante Siécles d’evo1ution Ethnique autour de la Mer Noire (Cimmertene-Circaseiene) Paris 1937.
3. BERLITZ, Char1es, Mystery of Atlantis. London 1976.
4. BERKOK, Gnl. İ. Tarihte Kafkasya – İstanbul 1958
5. BElL, James S., Journal of a Residence in Circassia. London 1839.
6. FESSENDEN, Reginald A., The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus, Boston 1923.
7. GUNOKUE K. ÖZBAY. Kuzey Kafkasya Dergisi. Sayi 58. İstanbul 1980.
8. P.T.S., Circassian Star. Dergi. No. 1, Vol. 1, New York 1978.
9. KESKIN, Bnb. Ali, Özel Notlar.
10. de MARIGNY, Travels in Circassia. London 1837.
11. NAMITOK, Aytek. Origines des Circassiens. Paris 1939.
12. NOGUMA Ş0RA Bekmurzin, Çerkes Tarihi (Vasfi Güsar) 1844. İstanbul 1974.
Tarihe Yön Verenler 2
|
Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rumi (1207 – 1273)
|
Rumi, Anadolu demektir.
Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyillarda Diyari Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kismının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.
Mevlana’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk kültür beldesi Belh’tir.
Mevlana’nın Doğum tarihi ise (6 Rebiu’l Evvel, 604) 30 Eylül 1207′dır. Bazı araştırmacıların tespitine göre, O’nun doğum tarihi 1182′dir.
Asil bir aileye mensup olan Mevlana’nın annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmsahlar (1157 Dogu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dır.
Babası, Sultanü’l-Ulema (Alimlerin Sultani) ünvanı ile tanınmış, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabasi, Ahmet Hatibi oglu Hüseyin Hatibi’dir. Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmış Sultânü’I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrılmıştır.
Sultânü’I-Ulemâ’nın ilk durağı Nişâbur olmuş burada tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmışlardır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Sultânü’I Ulemâ Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ’be’ye hareket etmiştir. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende’ye (Karaman) gelip Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleşmişlerdir.
1222 yılında Karaman’a gelen Sultânü’/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kalmışlardır. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlenmiş bu evlilikten Mevlâna’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu olmuştur. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yapmıştır. Mevlâna’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet edip ve Konya’ya yerleşmesini istemiştir.
Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.
Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etmiştir. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçilmiştir. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’ndaki bugünkü yerine defnolunmuştur.
Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplanmış Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak görmüşlerdir. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar vermeye başlamıştır.
Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaşmıştır. Mevlâna Şems’de “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştür. Ancak beraberlikleri uzun sürmemiş Şems aniden ölmüştür.
Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etmiştir.
Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
MEVLÂNA’NIN ESERLERİ
MESNEVİ
Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla “İkişer, ikişerlik” demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir.
Her beytin aynı vezinde fakat ayrı ayrı kafiyeli olması nedeniyle Mesnevî’de büyük bir yazma kolaylığı vardır. Bu nedenle uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevî tarzı seçilir. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp gider.
Mesnevî her ne kadar klâsik doğu’şiirinin bir şiir tarzı ise de “Mesnevî” denildiği zaman akla “Mevlâna’nın Mesnevî’si”gelir. Mevlâna Mesnevî’yi Çelebi Hüsameddin’in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi’nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram’da gezerken,otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmış.
Mesnevî’nin dili Farsça’dır. Halen Mevlâna Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618 dir.
Mesnevî’nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün – Fâ i lün’dür
Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî’sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.
DİVAN-I KEBİR
Dîvân, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Dîvân-ı Kebîr “Büyük Defter” veya “Büyük Dîvân” manasına gelir. Mevlâna’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı Kebîr’in dili de Farsça olmakla beraber, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiir de yar almaktadır. Dîvân-ı Kebîr 21 küçük dîvân (Bahir) ile Rubâî Dîvânı’nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Dîvân-ı Kebîr’in beyit adedi 40.000 i aşmaktadır. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu dîvâna, Dîvân-ı Şems de denilmektedir. Dîvânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.
MEKTUBAT
Mevlâna’nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerin.e nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen diıü ve ilmi konularda ise açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlâna bu mektuplarında, edebî mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında “kulunuz, bendeniz” gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflârla hitap etmiştir.
Fİ Hİ MA Fİ H
Fîhi Mâ Fih “Onun içindeki içindedir” manasına gelmektedir.. Bu eser Mevlâna’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane’ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve âhiret, mürşit ve mürîd, aşk ve semâ gibi konular işlenmiştir.
MECÂLİS-İ SEB’A
(Yedi Meclis) Mecâlis-i Seb’a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna’nın yedi meclisi’nin, yedi vaazı’nın not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlâna’nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlemesi yapıldıktan sonra Mevlâna’nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği Hadis’lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir :
1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.
2. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış.
3. İnanç’daki kudret.
4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah’ın sevgili kulları olurlar.
5. Bilginin değeri.
6. Gaflete dalış.
7. Aklın önemi.
Bu yedi meclis’de, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 Hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlâna yedi meclisinde her bölüme “Hamd ü sena” ve “Münacaat” ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufî görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevî’nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.
1- Aynı konu üzerinde öne sürülen görüşler başka başka olup birbirleriyle çatışır.
2- Akıl yürütme ya da öncüllere dayalı kanıtlama özü gereği bir çıkmazla karşı karşıyadır: her kanıtlama ayrıca kanıtlanması gereken öncüllere dayandığından ve bu sonsuza dek böyle sürüp gittiğinden hiçbir akıl yürütme kendi kendini kanıtlama ya da açıklama gücüne sahip değildir.
3- Akıl yürütme sürecindeki bu sonsuz geriye gidişin önünü alabilmek için kanıtlanmamış öncülleri ileri sürmek zorunludur: dogmacı filozoflar önermeler dizisinde sonsuza dek geriye gitmekten kaçındıkları için hiçbir zaman kanıtlayamayacakları varsayımlar öne sürerler.
4- Hem algılar hem de bunlara dayanan yargılar görelidir. Gerek algılar gerekse bunların doğurduğu yargılar özneye ve öznenin içinde bulunduğu koşullara göre değişir.
5- Kanıtlanacak şeyi kanıtın dayanağı yapmaktan doğan bir döngüsellik söz konusudur: herhangi bir ilkeyi tanıtlamaya kalkıştığımızda kendimizi bir kısır döngünün içinde buluruz; başka bir deyişle sonucu kanıtladığı düşünülen öncül ya da öncüller doğruluklarını yine sonuçtan aldıklarında, bu öncüllerin sonucu kanıtladığı ya da sağlama aldığı düşüncesi havada kalır.
Agrippa ayrıca, filozofların bir yandan akılla ilgili olanı duyularla, bir yandan da duyularla ilgili olanı akılla tanıtlamaya giriştiklerinden ötürü hep ikili bir kısırdöngüye düştüklerini de vurgular.
Agrippa, öne sürdüğü tüm bu gerekçe ve kanıtlara dayanarak, ne duyuların tanıklığına ne de insanın anlama yetisine güvenilebileceğini, bu nedenle de hiçbir konuda kesin hükme varılmaması gerektiğini savunur. Tıpkı Aenesidemos gibi o da dogmacılığın bu aşılamaz güçlüklerden dolayı tökezlemeye mahkum olduğunu düşünür ve ister bilginin olanaklılığı ister varlık ya da gerçeklik üzerine olsun her türden yargının askıya alınmasını (epokhe) salık verir.
Buna karşılık, Aenesidemos’un daha çok duyu algılarımızın yol açtığı güçlüklere yoğunlaşan tropos’larıyla karşılaştırıldığında Agrippa’nın tropos’ları, herhangi bir metafizik sorununu çözmenin olanaksızlığını gösteren kanıtları da içerdiğinden, çok daha derin bir kuşkuculuk barındırır. Bu yüzden kimi felsefe tarihçileri, kuşkuculuğu Akademia’nın uzlaşmacılığından kurtarıp eski ihtişamlı günlerine -katı Pyrrhoncu kuşkuculuğa- döndürmesinden ötürü, “yeni kuşkuculuk”un kurucusu olarak Aenesidemos’u değil de onu anarlar.
Son çözümlemede, Agrippa, insan bilgisinin, “bilgi” denilen şeyin birtakım varsayımlar ile ön kabullere dayandığını ve “yetkin” bilgiye ulaşmanın olanaksızlığını vurgulamasıyla birçok modern ve çağdaş düşünürü öncelemiştir.
|
Cengİz Han
|
Oymak Beyi Bahadır’ın karısı Ulun Hatun 1155 yılında bir erkek evlât dünyaya getirdiği zaman bebeğin bir elinin yumruk gibi sıkı sıkıya kapalı olduğu görülmüştü. Minicik yavrunun yumruğu zorlukla açıldığı zaman avucunun içinde pıhtılaşmış kanı görenler: “Bu çocuk büyük bir cihangir olacak, avucunun içindeki kan buna işarettir” dediler.Ancak Timuçin adı verilen çocuk daha on iki yaşını doldurmadan babası hayata gözlerini yumdu. Annesi Ulun Hâtun zeki ve becerikli bir kadındı. Oymağı dağılmaktan kurtardı, oğlu büyüyene kadar yönetimi ele aldı.
Timuçin delikanlılık çağına geldiği zaman oymağın idaresini ona bıraktı. Babasından kalan oymak ne kuvvetli bir devletti, ne de doğru dürüst bir ordusu vardı. Timuçin’in ilk işi sağlam disiplin altında kuvvetli bir ordu meydana getirmek oldu. Bu uğurda yıllarını harcadı ve sonunda başardı.
Önce çevresindeki oymakları emri altında toplamak istedi. Bu yüzden ilk savaşlarını yaptı ve ilk zaferlerini kazandı. Sonra sıra Moğolistan’a hâkim olmaya geldi. Yaman bir cengâver ve iyi bir kumandan olan Timuçin bunu da başardı. Uzun savaşlardan sonra Doğu ve Batı Moğolistan’ı egemenliği altına aldı. Bunun için 47 yaşına kadar iç mücadele yapmak zorunda kaldı.1202 yılında bütün Moğolistan’a hâkim olduktan sonra, bütün Moğol ve Tatar hanlarının iştirakiyle yapılan Kurultay’da kendisine Hakan unvanı verildi. Böylece Timuçin, Karakurum’da hükümdarlık tahtına çıktı. 1206 yılında yapılan Kurultay’da bir şaman kâhin kendisine “Cengiz Han” adını verdi. Gökyüzünden geldiğine inanılan bu isim “Başbuğlar başbuğu” anlamına gelmekte idi.
Cengiz Han işte bu tarihten sonra geçen yirmi yıllık süre içinde, dünyanın en büyük devletlerinden birini kurmayı başardı. Bu arada büyük istilâ harekâtına da girişmişti. Önce Çin’i istilâ etti ve bu büyük devletin merkezi Hanbâlık’ı (bugünkü adıyla Pekin) fethetti (1216).Yaptığı büyük fetihler sonucu Uygurlar, Kalmuklar ve Karahitaylılar da Cengiz Han’ın emri altına girdiler.
Bundan sonra emrindeki 200 bin kişilik Türk-Moğol ordusuyla batıya döndü ve İslâm âlemine doğru yürümeye başladı Cengiz Han. 1220 yılında İran ve Türkistan’da Büyük Selçuklulara halef olan Harzemşah Doğu Türk Hâkanlığını yıktı. Sonra Orta Asya ve Anadolu’daki bütün küçük devletleri o kudretli istilâ ordusu ile ezip geçti. Böylelikle kurduğu devletin sınırlarını Çin Denizi’nden Karadeniz’e kadar uzatmayı başardı.
Cengiz Han daha sonra Kafkaslar’dan Rusya’ya geçip orada dağınık hâlde bulunan Türk oymaklarını bir bayrak altında toplayarak tarihin en büyük Türk devletini ortaya çıkardı.Cengiz Han’ın Börte, Kulan, Yesügen ve Yesüy adlarında dört “Başkadın”ı vardı. Bunların sayısı kadar da karargâh kurmuştu ülkesi sınırları içinde. Her karargâhında bir “Başkadın”ı bulunurdu. Uzun boylu, iri yapılı, geniş alınlı ve sert bakışlı bir insan olan bu büyük hakanın dört oğlu vardı. Ve eski bir Türk-Moğol geleneğine uyarak ülkesini, daha sağlığında iken bu dört oğlu arasında paylaştırdı. Kendi yerine üçüncü oğlu Ügedey (veya Ödebey)’i geçirdi. Cüci’yi avcıbaşı, Çağatay’ı örf ve kanun uygulayıcısı, Tuluğ (veya Tüluy’u) da savaş bakanı yaptı. Kısa bir süre sonra Cüci ile Tuluğ’un araları açıldı. Hattâ Cüci’nin babasına karşı bir ihtilâl hazırladığı dahi söylendi. Ancak Cüci’nin genç yaşta ölümünün sebebi anlaşılamadı.
Cengiz Han, 1225 yılında Hsia devletine karşı bir sefer düzenledi. Bu onun son seferi oldu. Daha Hsia düşmeden büyük cihangir, Kansu bölgesinde hayata gözlerini yumdu. Cesedi Moğolistan’a götürüldü. Orada, Kerülen ve Onon kaynaklarının yakınında Burhan-Haldun dağlarının bir köşesinde toprağa verildi. Türk-Moğol geleneklerine göre, mezarı gizli tutuldu. Kendisinden sonra gelenler de bu dağlarda çeşitli noktalara gömüldüler. Ne, büyük cihangir Cengiz Han’ın, ne de diğerlerinin mezarlarının yeri belli oldu.
Ölümünden sonra oğulları ülkenin yönetimini üzerlerine aldılar. Ulus adı verilen ülkeyi dörde böldüler, onlardan sonra gelen çocukları da yeni yeni devletler kurdular. Bunların en ünlüleri Cüci’nin oğullarından Batu Han’ın kurduğu Altınordu, diğer oğlu Togay Timur’un çocuklarının kurduğu Kazan ve Kırım-Hanlıkları, Tuluğ’un oğlu Hülagü Han tarafından kurulan İlhanlılar devletidir.
|
Alfred Nobel (1833 – 1896)
|

Bugün kendi adıyla verilen Nobel Ödülleri ile tanınan Alfred Nobel, 1 Ekim 1833’te iflas etmiş bir iş adamının oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının değerli ticari malzemelerle yüklü gemisi battığı için aile iyice yoksullaşmış, ağabeyleri Ludvig ve Robert sokaklarda kibrit satarak ailenin geçimine katkıda bulunmaya çalışıyorlardı. Tarihe ‘dinamitin mucidi’ olarak geçen Alfred Nobel, patlayıcılara olan düşkünlüğünü babasından aldı. 1937’de Alfred henüz 4 yaşında bir çocukken babası Immanuel Nobel, Saint Petersburg’a taşınır ve burada bir mayın fabrikası kurar.
Zaman içinde Alfred Nobel’in patlacıyılara olan ilgisi artar. 1866 yılında yüzde 75 oranında nitrogliserini, yüzde 25 oranında emici bir toprak türü olan kieselguhr ile karıştırır ve o ‘müthiş’ maddeyi bulur: Nobel’in Güvenlik Barutu ya da daha çok bilinen adıyla dinamit. Bu buluşu, Nobel’in kısa sürede bütün Avrupa’da dinamit kralı olarak tanınmasına neden olur. Nobel’in patlayıcılara olan bu merakı yıllar önce Stokcholm yakınlarındaki Heleneborg’da kurduğu küçük laboratuarında, deneyler yaparken küçük kızkardeşi Emil’in ölümüne neden olmuştu. 1879’da Paris yakınlarındaki Sevran’da bir laboratuar kuran Nobel, buradaki çalışmaları sırasında dumansız barutu keşfeder. Bu dönemde Fransa’ya karşı kurulan bir ittifakta yeralan İtalya ile işbirliği yapan Nobel, aleyhine başlatılan kampanyalar sonucunda Paris’i terkederek İtalya’daki San Remo’ya yerleşir.
Nobel, San Remo’da 1896 yılında beyin kanaması sonucu yaşama veda eder. Vasiyetinde,. servetinin 1 milyon kronunun yeğenleri ve bir dönem aşık olduğu Sofie Hess arasında paylaştırılmasını, geri kalan 33 milyon 200 bin kronunu da her yıl insanlığa hizmette bulunanlara sunulmasını istemişti. Bu ödüller fizik, kimya, tıp ya da fizyoloji, edebiyat ve barışa hizmet olmak üzere toplam beş dalda verilecekti.
Nobel’in bu vasiyeti önceleri büyük tartışma yaratır. Ancak 1900 yılında İsveç Hükümeti Nobel Vakfı’nı kurar. Bu yıldan sonra da Nobel Ödülleri düzenli olarak verilmeye başlanır.
|
Wright Kardeşler
|


Wright Kardeşler, ilk motorlu uçağı yapan ünlü kardeşlerdir. Wilbur Wright 1867 yılında doğmuş, 1912 yılında ölmüştür. Kardeşi Orville Wright ise 1871 yılında doğmuş, 1948 yılında ölmüştür.
Ohio, Daytonlu iki bisiklet ustası olan Wilbur ve Orville Wright, 1899′da kuşların nasıl uçtukları hakkında kendilerine ipucu verebilecek herşeyi sistemli bir şekilde incelemeye başladılar. Bilimsel eserlerde ve eski insanların deneyimleri arasında kendi işlerine yarayacak hiçbirşey olmadığını kısa sürede anlayan Wright kardeşler sadece Berlin yakınlarındaki bir tepe üstünden planörle uçuş denemeleri yapan ve bu konuda çok dikkatli notlar tutan Alman mühendisi Otto Lilienthal’in çalışmaları vardı.
Orville Wright
Wilbur WrightLilienthal kuşların uçmalarını çok yakından incelediği için planörünün bir kuşu andırmasına fazla şaşmamak gerekir. Fakat o içlerinde ünlü ressam Leonardo Da Vinci’nin de olduğu birçoklarını cezbeden tuzağa, yani kuş uçuşunu temsil eden kanat çırpma olayının cazibesine kapılmadı. Lilienthal uçabilecek bir uçağın havayla temas halinde olan sabit bir kanadı olması gerektiğini gösterdi. Kararlı bir uçuşu gerçekleştirebilmek için gerekli kontrol sadece onun söylediği böyle bir kanat tarafından sağlanabilirdi ve bu konuda Wright kardeşler de onunla uyuşuyordu.
Wilgur ve Orville Wright bilimsel öğrenim görmemişler, liseden daha yüksek bir okuldan da ayrı gitmemişlerdi. Fakat uçma alanındaki çalışmalarını ilerlettirken kendi bilimsel yönlerini de model uçaklar, uçurtmalar, insan taşıyan planörler ile yaptıkları yüzlerce deney sayesinde bu konuda bilimsel bir eser hazırlayacak kadar ilerlettiler. Hatta hazırladıkları 200′den çok farklı tipteki kanatları denemek için bir rüzgar tüneli dahi yaptılar. Wright kardeşlerin 17 Aralık 1903′te North Carolina’da Orville’in kontrolünde havalanan ilk uçağı aerodinamik ses teorisine bağlı kalınarak yapılmıştı.
Bu uçak iki pervaneliydi. Pilotla birlikte ağırlığı 335 kg.dı. Bu uçuşun beş tane görgü şahidi vardır. Orville birinci denemede 12 saniye uçtu. Ve sadece 37 metre mesafe katetti. O günkü son denemesinde ise, bu süre 59 saniyeye çıkmıştı ve 280 metrelik bir mesafeye uçmuştu. Daha sonra uçaklarını geliştirdiler ve 1904 yılında uçağa havada dönüşler yaptırarak, geri dönmek suretiyle kalktıkları noktaya inmeyi başardılar.
Wright kardeşler, iyi bir uçak dizaynınnda kanadın ani esen şiddetli rüzgarların zararlı etkisiyle sert havanın aşağı ve yukarı çekici etkisine karşın pilotun düzeltmesiyle kanadın daha uygun bir vaziyet almasını sağlayan bir mekanizma bulunması gerektiğini anladılar. Kuşları gözleyerek sert havalarda uçuş düzeylerini korumak için kanat uçlarını nasıl büktüklerini not aldılar. Kanat bükmeyi planörlerinin kanatlarının uçaklarını bir mekanizma yardımıyla eğerek taklit ettiler. Deneylerinden bunun işe yarayacağını tahmin etmişlerdir. Gerçekten de işe yaramıştır. Kanat eğmenin uçuş aerodinamiğini nasıl etkilediğini doğru bir şekilde tahmin ettiler ve anladılar.
Wright Kardeşler artık uçabilen bir uçak yaratmışlardı ama onu nasıl uçuracaklarını bilmiyorlardı. Bunu onlara gösterebilecek ne bir kitap ne de bir öğretmen vardı. Yavaş yavaş ve metotlu bir şekilde uçakla dönüş yapabileceklerinden çok zaman önce emin olmuşlardı. Daha ilk denemelerinde uçak tam bir daire dönüşünü kolaylıkla tamamlayarak havalandıkları noktanın yanına indi. Uçak dizaynı, diğerleri Wright kardeşlerinin seviyesine gelinceye kadar bir süre olduğu yerde saydı. Pilotun kanadın üzerine yatık bir şekilde durmaktan kurtarıp oturmasını sağlayacak bir yer yapılması gibi zorunlu bir takım şeyler gerekiyordu. Wright kardeşler pilotun oturabildiği bir uçak dizaynı hazırladılar. Ayrıca bir de iniş takımı yaparak kendilerini ilk uçuşlarında yanlarında taşıdıkları tekerlekli kriko ve monoraydan kurtardılar
|
Johannes Gensfleisch zur Laden zum Gutenberg (1398 – 3 Şubat, 1468 Mainz)
|

Metal harflerle yüksek baskı tekniği (Günümüz Tipo baskısı) bulan Alman mucit. Gutenberg denildiği gibi matbaayı bulmamıştır. Matbaacılık çok öncelerde bilinmektedir. Ancak Gutenberg kullandığı teknik ile matbaacılığın gelişimine çok büyük ivme kazandırmıştır.
Almanya’nın Mainz Başpiskoposluk bölgesinde yaşayan bir ailede dünyaya geldiği bilinen Gutenberg’in hayatının sadece bazı sahneleri hakkında bilgimiz vardır. Asıl mesleği, kuyumculuk veya mücevher–tıraşlıktır. Sonraları gittiği Strazburg’da bir basımevine ortak olmuştur.
Gutenberg, basımevinde çalışmaya başladığı zaman basım işlerinin yavaş ilerleyen ve aşırı emek isteyen bir iş olduğunu gördü. O zamanki baskı tekniğine göre, her yeni sayfa için yeni kalıp oluşturmak gerekiyordu. Ağaç kalıplara oyulan bu sayfaların işi bitince atılıyor, bu defa yeni sayfa için yeni bir kalıp hazırlamaya geçiliyordu. Gutenberg, ilk defa olarak alfabenin her harfi için ayrı metal kalıplar hazırlamanın yollarını araştırmaya başladı.
Ne var ki, üstesinden gelinmesi gereken bazı engeller de yok değildi. Mesela, düşük ısılarda eriyebilecek bir alaşım bulmak gerekliydi, ta ki harf kalıplarına kolayca dökülebilsin. Ayrıca, mürekkep de o şekilde olmalıydı ki, metalden kâğıda kolayca basılabilsin. Kâğıt üzerine bu izleri geçirebilmek için hangi gücü kullanmalıydı? Gutenberg’in aklına, üzüm ezmekte kullanılan bir presi matbaacılığa uyarlama fikri geldi.
Fakat bunları gerçekleştirecek sermayeden yoksundu ve bu buluşuna yatırım yapacak birisini bulması gerekiyordu. Mainz’a geri dönen Gutenberg, 1448’de, kuyumcu ve avukat Johann Fust’u buldu. Onu ikna etmek için önce bu problemleri halletmeyi başardı. Fakat daha ilk kitaplarını basar basmaz Gutenberg ile Fust’un arasının açıldığını görüyoruz. Fust, mahkeme açtığı davayı kazanmış, Gutenberg’in yaptığı ve kendisinin paralarını ödediği alet edevata el koymuş ve önce kendisi, ardından da damadı ile birlikte matbaayı işletmeye devam etmiştir.
Gutenberg, Fust’un sağladığı imkânlarla bastığı Latince İncil’den sonra bir daha doğru dürüst kitap çıkartamamış, İstanbul’un fethinin ardından bastığı ve Avrupa’yı Osmanlı tehlikesine karşı uyaran “Türk Takvimi” (1454), bazı Endülijans mektupları (Hıristiyanlara cennette tapu satan belgeler) ve bazı dilbilgisi kitapları dışında pek fazla bir varlık gösterememiş, zaten hayatının son yıllarında görme melekesini kaybederek sefalete düşmüş ve son yıllarında bir başpiskoposun himmetiyle karnını doyurabilmiştir.
Retrieved from http://tr.wikipedia.org/wiki/Johann_Gutenberg
|
Charles Darwin
|
Üniversitede, ilk iki yılını alan tıp öğrenimi başarısız geçti. Dönemin tartışma konuları arasında, canlıların kökeni sorunu ilgilendirmekte idi.Ama babası umudunu tümüyle yitirmek istemiyordu; hekim olmak istemeyen oğlunu hiç değilse din adamı olmaya ikna etti. Edinburgh’dan Cambridge Üniversitesine geçen Darwin, burada da teoloji öğreniminin yanı sıra böcek toplama etkinliğini sürdürdü; oluşturduğu zengin koleksiyonla bilim çevrelerinin beğenisini kazandı. Bu arada Botanik ve Jeoloji derslerini de izlemekten geri kalmadı. Yirmi iki yaşında üniversiteyi bitirdi; ama kilisede görev almaya eğilimi yoktu. Bir rastlantı aradığı olanak kapısını ona açtı. Güney Amerika kıyılarından başlayarak uzun süreli bir araştırma gezisine çıkmaya hazırlanan kraliyet gemisi Beagle’e doğa araştırmacısı aranmaktaydı. Botanik profesörünün tavsiyesi üzerine Darvin’e, masraflarını kendisinin karşılaması koşulu ile , bu görev verildi. Ancak genç bilim adamının, babasının desteğini sağlaması kolay olmadı. 1831 yılında başlayan gezide Darwin, beş yıl süren yoğun ve çetin bir uğraşla , dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler topladı.Gözlemsel bilgiler edindi, notlar aldı.Doğa onun için tükenmez bir laboratuardı.Özellikle Gallapagos ile kuşlar üzerindeki gözlemleri, değişik çevre koşullarında türlerin nasıl oluştuğu konusunda önemli ip uçları sağlamıştı.Kimi türlerin çevreyle uyum kurarak sürdürdüğü, kimi türlerin ise değişen çevre koşullarında uyumsuzluğa düşerek yok olduğu izlenimi kaçınılmazdı.Ülkesine döndüğünde Darvin’in yapması gereken şey , topladığı bilgileri işlemek, evrim olgusuna , kanıtlara dayalı açıklık getirmekti.Ne var ki, bu kolay olmayacaktı.Bir kez toplanan gözlem verilerinin düzenlenmesi bile yıllar alacak bir işti.Sonra, evrim konusu dikenli bir sorundu; yerleşik önyargılara ters düşmek kolayca göze alınamazdı
Darwin, incelemelerinden türlerin sabit olmadığını, uzun süreli de olsa, çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. Ama “evrim” denen bu değişimin düzeneği neydi? Bu soruya yanıt arayışı içinde olan Darvin’e, 1938′de okuduğu bir kitap ışık tuttu. Thomas Malthus’un yazdığı Nüfus üzerine deneme adlı bu kitap, ilginç bir tez ortaya koyuyordu: Canlılar için yaşam, bir var olma ya da yok olma savaşımıdır; çünkü, hemen her çevrede nüfus artışı beslenme olanaklarını kat kat aşmaktadır. Bu savaşımda güçlüler karşısında zayıf kalanlar yok olup gider; çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenirken, uyum kuranlar çoğalır. 19.yy.ın acımasız kapitalizminin “laissez faire et laissez passer” (Türkçe’si: Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler) sloganına da yansıyan bu düşünce, Darvin’in yirmi yıl sonra açıkladığı evrim kuramının özünü oluşturur: Doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenektir.
Evrimden ilk söz edenler ,M.Ö.6.yy da yaşayan İyonyalı filozoflar olmuştur.Thales tüm nesneler gibi canlılarında sudan oluştuğunu savunmaktaydı.Daha çarpıcı bir görüşü onu izleyen Anaximander’de bulmaktayız:”Canlıların kaynağı denizdir.Başlangıçta balık olan atalarımızdan bugünkü formumuza evrimleşerek ulaştık.” Gene o dönemin bir başka filozofu, Herakleitus, canlıların gelişmesinde , aralarındaki çatışmanın rolüne değinir.Bunlardan iki yüzyıl sonra gelen antikçağın ünlü filozofu Aristoteles’te evrim düşüncesi daha belirgindir.Onun görüşünde aşağıdaki ilginç noktaları bulmaktayız:
Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğu
Organizmaların basitten daha karmaşık formlara doğru geliştiği,
Canlıda organların ihtiyaca göre oluştuğu.
Ancak ortaçağ teolojisinde bu tür düşüncelere yer yoktur.Gerçek, kutsal kitaplarda açıklanmıştı. Evrim düşüncesi bir sapıklıktı.
Evrime bilimsel yaklaşım, Aydınlık çağının sağladığı göreceli özgür düşünme ortamını bekledi. Bu alanda ilk adımı, Fransız doğa bilimci Buffon’un attığı söylenebilir. Buffon, canlıların sınıflanmasına ilişkin Aristotales sistemini düzeltme ve geliştirme amacıyla çalışmaya koyuldu. İlgilendiği konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diğer kanıtlara dayanarak canlı türlerin evrimle oluştuğu görüşüne ulaşılmıştı. Ama kilisenin sert tepkisiyle karşılaşınca , Buffon, “Kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum diyerek sessizliğe gömüldü.
Ünlü İsveç botanikçi Linnaeus’un modern sınıflama yöntemine ilişkin çalışması, evrim düşüncesine destek sağlayan başka bir girişimdir. Darvin’in dedesi Erasmus Darwin de , Buffon gibi, canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşündeydi. Bu görüşü geliştiren Fransız doğa bilimcisi Lamarck ise, evrim konusunda oldukça tutarlı ilk kuramı oluşturdu. Kısaca, “canlıların yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıkları değişikliklerin (Bunlar çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi, organların kullanılış veya kullanılışsız nedeniyle de olabilir) kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği ” şeklinde özetleyebileceğimiz bu kuram, sağ duyuya yatkın görünmesine karşın , bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulmadı.Kuramın olgusal içerik yönünden yetersizliği bir yana, bilinen kimi gözlemsel verilere ters düşmesi, benimsenmesine olanak vermiyordu. Açıklama gücünü bugün de koruyan, daha kapsamlı ve tutarlı evrim kuramını Darvin’e borçluyuz.1859′da yayımlanan ” TÜRLERİN KÖKENİ ” adlı yapıtta ortaya konan bu kuramın benimsenmesine ortam hazırdı. Kısa sürede birkaç yeni basım yapan kitap, insanlığın dünya anlayışında eşine pek rastlanmayan köklü bir devrime kapı açmaktaydı. Dönemin seçkin bilginlerinden T.H.Huxley’in şu sözlerinin, çağdaşı pek çok bilim adamının duygularını dile getirdiği söylenebilir.
Biz türlerin oluşumuna ilişkin, doğruluğu olgusal olarak yoklanabilir bir açıklama arayışı içindeydik.Aradığımızı “Türlerin Kökeni” nde bulduk. Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı.Bilimsel görünen diğer açıklamaları bulamıyorduk.Darwin kuramı her yönüyle bilimsel yeterlikte idi.
Kuramın dayandığı iki temel nokta vardır :
Canlı dünyada, yeni türlerin oluşumuna yol açan sürekli ama yavaş giden değişim ;
Doğal Seleksiyon dediğimiz , evrim sürecini işler kılan düzenek.
Birinci nokta, türlerin sabitliği varsayımını içeren yerleşik öğretiye ters düşmekteydi.İkinci nokta , evrimin, tüm ereksel görünümüne karşın salt mekanik terimlerle açıklanabileceğini göstermekteydi.
Darwin kuramının özünü oluşturan doğal seleksiyon , başlangıçtan günümüze değin , değişik eleştirilere uğramıştır.Bu nedenle, ilkenin öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekir.
Darvin’in evrim kuramı, gözlenebilir üç olgu ve iki ilke içerir.İlk olgu, üreme biçimleri ne olursa olsun , canlıların geometrik diziyle çoğalma eğilimidir.İkinci olgu, bu eğilime karşın türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır.Darwin, bu iki olgudan “yaşam savaşımı” ilkesine ulaşır.Üçüncü olgu, canlıların (bir türü hatta bir aileyi oluşturan bireylerin bile ) az ya da çok belirgin farklılıklar sergilenmesidir.Yaşam savaşımı ilkesiyle birleşen bu olgu, Darvin’e temel ilkesi olan doğal seleksiyon kavramını sunar.Belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında yaşam savaşımı varsa , doğal koşullara uyum bakımından, özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin (veya türlerin) egemenlik kurması, diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır.Evrim sürecinin dayandığı bu düzeneğe, tüm eleştiri ve uğraşlara karşın, daha geçerli diyebileceğimiz bir alternatif bulunamamıştır.Ayrıntılarında kimi değişikliklere uğramakla beraber, kuramın sürgit Darvinci kalmayacağını bir belirti ortada yoktur.
|
Alexander Graham Bell (3 Mart, 1847 – 2 Ağustos, 1922)
|

İskoçya asıllı ABD’li bilimadamı, mucit ve sanayici. Telefonu icat eden kişi olarak tanınır.
Telefonun patentini 7 Mart 1876′da aldı. İlk telefon şirketi olan Bell Telefon Şirketini 1877′de kurdu. Bell Telefon Şirketi bugün ABD’nin en büyük şirketlerinden biridir. Ayrıca kendi geliştirdiği fonograf için bir, hava araçları için beş, hidrouçaklar için dört ve selenyum piller için de iki patenti vardır.
Telefonun mucidi. Babası kendini sağır ve dilsiz insanların sorunlarıyla uğraşmaya kendini adamıştı. Bu nedenle Bell, küçük yaştan itibaren, daha sonradan çok işine yarayacak olan ses bilgisi konusunda epey bilgiye sahip oldu. Bell de kendini, sağır öğrencilerin, dolaylı olarak da olsa, seslerin dünyasını kavramaları ve yaşamalarına adadı ve ilk olarak Boston’daki Sağır ve Dilsizler Okulunda çalışmaya başladı. Bell, telgraf şirketlerinin çıkmazı olan, bir hat üzerinde aynı anda yalnızca tek bir mesajın iletilmesi sorununa çözüm arayacak çalışmaya başlamıştı. Başlangıçta çoklu bir telgraf geliştirmeyi istiyordu. Bell, ses tellerinin ve kulak zarının titreşimlerinden yola çıkarak, insan sesindeki frekansı elde ederek, bunları elektrik sinyali biçiminde bir telden iletmenin olanaklı olup olmadığını araştırıyordu. Bunun için de diyafram adı verilen bir aletle, yapay bir kulak zarı yaratmanın gerekli olduğu sonucuna vardı. Diyafram, hem konuşma sesiyle titreşim oluşturabilecek, hem de elektrik akımı yaratan küçük değişikliklere tepki verebilecek kadar ince bir tabakaydı. Tam ortasına da diyafram hareket ettikçe hareket eden bir manyetik zar yerleştirdi. Ses titreşimleriyle oluşan değişiklikler, alıcı merkeze ulaştığında, alıcının diyaframında titreşime neden olarak, sinyalleri yeniden sese çeviriyordu. En değerli patentlerden biri olan telefonun patentini Bell, 7 mart 1876′da, 29. yaş gününden dört gün sonra aldı. İlk telefon şirketi olan Bell Telefon Şirketi de 1877′de kuruldu. Bell yalnızca telefonun patentini almadı, o çok yönlü bir araştırmacı ve mucitti. Kendi geliştirdiği fonograf için bir, hava araçları için beş, hidrouçaklar için dört ve selenyum piller için de iki patenti vardır. Alexander Grahambell Aşırı büyük üç boyutlu kutu uçurtmaları kullanarak insan taşımayı başarmış ve bu çalışmaları sadece denemelerini yaptığı istasyonunda bulunan nehri kıyıdan kıyıya geçmek amaçlı kullanmıştır.. Grahambell kutu uçurtmadan esimlenerek ilk hidrofil botu yaratırken wright kardeşlerin uçak dizaynı çalışmaları 1. Dünya savaşı sonuna kadar devam etmiştir.
|
Bill Gates
|

1955 yılında doğdu. Amerikalı girişimci Gates iki kişilik şirketini (Microsoft) başta gelen bir Bilgisayar Software (Yazılım) şirketine dönüştürdü. Gates 20. yüzyılın son döneminde en başarılı şirket patronlarından biri oldu. Seattle/Washington’da avukat bir babayla öğretmen bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen Gates, henüz oniki yaşındayken özel bir okulda ilk informatik (bilişim) kurslarına gitti. Okul arkadaşı Paul Allen ile birlikte boş zamanlarını çoğunlukla bilgisayar programları üzerinde çalışarak geçiriyordu.
Yakınlarındaki bir şirketin büyük bilgisayarını para ödemeden kullanabilmek için, iki arkadaş kullanıcılar için yazılım hatalarını arayıp buluyorlardı. Bu şekilde bilgisayar konusunda uzmanlaşan öğrenciler, 1972′de ilk şirketlerini (Traf-O-Data) kurdular. Bu şirket bir trafik sayım ve kontrol sistemi için programlar üreterek hemen 20.000 dolarlık satış yaptı. Gates bundan bir yıl sonra TRW adlı silah işletmesinde staj gördü, ardından da babasının önerisi üzerine Harvard Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almaya başladı.
Kişisel bilgisayarlar 70′li yılların ortasında henüz gelişimlerinin ilk aşamasında bulunuyorlardı. MITS şirketinin Altair adını verdikleri en önemli modeli henüz standart bir kullanma programına sahip olmayıp ancak tamamlanmamış bir işletme sistemine sahipti. Gates ve Allen’ın, Altair için 1964′te geliştirdikleri program dili BASIC sayesinde bilgisayar kullanıcıları aletlerini kendileri programlayabiliyorlardı. MITS firması genç araştırmacılardan pazarlama lisansını satın alarak kendilerine sistemi daha da geliştirmeleri için sipariş verdi. Gates bunun üzerine tahsilini bırakarak Allen ile birlikte Albuquerque/New Mexico’da Microsoft adlı şirketi kurdu.
Microsoft, kendini sebatla mikro bilgisayarlar için yazılımı geliştirmeye adayan ilk işletmelerden biridir. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra General Electric gibi şirketler, devamlı müşterileri arasında bulunmaktaydı. Gates 1977′de, aletlerini BASIC ile donatabilmek amacıyla, Apple, Tandy ve Commodore gibi PC (Personal Computer – Kişisel Bilgisayar) üreticileriyle lisans sözleşmeleri imzaladı. Ayrıca FORTRAN, COBOL ve Pascal gibi program dillerini geliştirmekle, Microsoft’a bir üstünlük ve uluslararası pazar yolunun kendilerine açılmasını (1978′den sonra ilkin Japonya olmak üzere) sağladı. Gates 1979′da yalnızca 13 çalışanıyla yaklaşık 3 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirebildi.
1980′den sonra PC pazarına girip Gates’i bir PC işletme sistemi geliştirmekle görevlendirince, hızlı yükselişleri sürüp gidegeldi. Microsoft’un kısa zamanda tasarladığı MS-DOS (Microsoft Disc Operating System – Diskli İşletme Sistemi) 80′li yıllarda dünya çapında satış rekorları kırdı (120 milyon nüsha). Gates akıllıca bir öngörüyle haklarını mahfuz tutarak diğer donanım üreticilerine de satış yapabildi. Bunu izleyen zamanda giderek daha çok firma IBM ile bağdaşan aygıtları piyasaya sürünce, geliştirdikleri işletme sistemi bütün bilgisayarlar için standart hale geldi. Bu arada 1.000 çalışanı olan şirket, 80′li yılların ortasından sonra Avrupa’da şubeler kurdu. Şirketin başkanlığını yürüten Gates, tutarlı ekip çalışmasına ve katı bir performans ilkesine önem veriyordu. Bütün çalışanların performansları altı ayda bir değerlendirilmekteydi.
Gates işletme sistemine paralel olarak uygulama programları alanında da son derece başarılı çalışmalar ortaya koyuyordu. Multiplan Çizelge Hesap Programından (1982) sonra, 1983′te ilk kez fareyi (mouse) kullanan MS-WORD adlı metin işleme sistemini başlattı. Özellikle WORD Avrupa’da çok satılırken, ABD’de Lotus 1-2-3 ve WordPerfect adlı rakipleri karşısında, ancak yavaş yavaş başarıya ulaşabildi.
Microsoft’un yazılım alanındaki kesin başarısı, Apple şirketinin kendilerine verdikleri siparişle gerçekleşti. Macintosh adını verdikleri örnek oluşturacak nitelikteki bilgisayar için çeşitli uygulama sistemleri (örneğin WORD ve Excel) geliştirildi. Gates şirketini 1986′da anonim şirkete çevirdi. Aradan çok geçmeden yalnız kendi payının (% 45) borsa değeri 1 milyar doların üzerindeydi.
MS-DOS işletme sisteminin grafik bir iyileştirmesi olan WINDOWS’un geliştirilmesi çalışmalarına Gates 1985 yılında başlamıştı. WINDOWS’u piyasaya sürdükten (1987) üç yıl sonra bir pazarlama kampanyasıyla başarılı oldular. Microsoft bu sistemi sürekli olarak daha ileri program elemanlarıyla genişletiyordu. Gates özellikle WINDOWSu daha basit ve daha kullanışlı bir biçime sokmaya önem veriyordu. Microsoft 1993′te tartışmasız piyasanın lideriydi (yıllık ciro: 3.75 milyar dolar; borsa değeri: 20 milyar doların üstünde). Gates’in kişisel serveti yaklaşık olarak 7 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir.
|
Nostradamus
|
Nostradamus ya da gerçek ismiyle Michel de Nostre Dame 14 Aralık 1503 tarihinde, Avignon ile Arles arasında yer alan Saint – Remy de Provence’da dünyaya geldi. Doğduğu ev halen görülebilir durumdadır. Babası Jaume de Nostre Dame bir noterdi ve çocukluk arkadaşı olan Reyniére de Saint-Remy ile evlenmişti. Nostradamus’un dedesi olan Jehan de Saint-Remy, Anjou kralı René’nin doktoruydu.
Nostradamus’un babasının ataları, İsaşar adlı Yahudi kabilesinden gelmişlerdir. Söz konusu kabilenin, eski Ahit’te adı geçen, birçok peygamberin bağrından çıktığı bir kabile olduğu ve İşaya, Yeremya ve Malaki ile Nostradamus arasında doğrudan bir kan bağı olduğu ifade edilir. Nostradamus’un dedesi Jehan, yahudi mistizmi Kabbala ve astroloji ile yakından ilgiliydi. Bu yüzden küçük Michel henüz altı yaşından itibaren bu ilimlerle ve o devirde çok önemli olan çeşitli otlar ve bitkilerle ilgili bilgilerle yetiştirildi.
Genç yaşta Yunanca, Latince ve İbranice öğrenen Michel, dedesi öldükten sonra ailesi tarafından eğitimini tamamlaması için Avignon’a gönderildi. Okulda, tabiat ilgili derin bilgileri ve olağanüstü hafızasıyla herkesi şaşırtıyordu. Bir metni bir kez okuması yeterliydi; tek kelimeyi bile şaşırmadan baştan aşağı tümünü ezbere tekrarlıyordu.
Avignon’daki okulda Latincesini hayli ilerletti ve 1521′de Montpellier Tıp Okuluna girdi. O zamanlar astroloji, tıp öğrencilerine ek ders olarak okutuluyordu.
Öğrenimine devam ettiği bu dönemde ortaya çıkan veba salgını her yeri kasıp kavuruyordu. Michel De Nostre Dame, üniversiteyi terk etti ve dört yıl boyunca Narbonne, Taulouse ve Bordeaux kentlerinde yaşayan insanları tedavi etmek için uğraştı. Ardından Montpellier’ye geri dönerek doktorasını aldı. Hocaları onun bu salgın bölgelerinden nasıl olup da sağ çıkabildiğine şaşırıyorlardı.
Diplomasını eline aldıktan sonra Languedoc ve Provence’da epeyce gezip durdu. Hayatını doktorluk yaparak ve bir yandan da çeşitli makyaj boyaları, parfümler imal edip satarak kazanıyordu.
Daha sonra Agen’e geldi. Orada evlendi ve iki çocuğu oldu. Ancak her ikisi de çok küçük yaşta öldüler. Ardından 1539′da karısını da ani bir ölümle yitirdi. Bunun üzerine orayı terk ederek, sekiz yıl boyunca Fransa ve İtalya’nın bazı yörelerini dolaşıp durdu.
Durugörü yeteneği bu seyahatleri sırasında ortaya çıktı. Anlatılanlara göre, günün birinde yolda rastladıkları genç bir keşişin yanına giderek önünde diz çöktü. Yanındakiler hayretlerini gizleyemeyerek neden böyle garip bir davranışta bulunduğunu sormaları üzerine ise Papa’nın önünde diz çökülür yanıtını verdi. O genç keşiş yirmi yıl sonra Papa IV. Sixte diye tanınacak olan kişiydi. Bu yıllarda Babil, Mısır ve Kalde’de majik çalışmaları da inceleme fırsatı buldu.
1544′de Marsilya’ya gitti; çünkü orada veba salgını başlamıştı. Ardından 1546′da salgının korkunç boyutlara ulaştığı Aix-en-Provence’a ve bunu takiben de Lyon’a gitti ve hastalıkla savaştı.
1547 yılında kardeşi Berthard de Nostre-Dame kendisini Salon kentine davet etti ve onu genç bir dul ile tanıştırdı. Hemen evlendiler ve Michel de Nostre-Dame bu küçük kente yerleşti. Kırkdört yaşındaydı. Ve çok şeyler görmüş, çok ıstıraplar çekmiş, hayatını insanlara adamıştı. Salon’da doktorluk yapmaya devam etti; bir yandan da kadınlar için makyaj malzemeleri (boyalar, kokular) üretiyor, hastalar için yazdığı ilaçları da bizzat kendisi yapıyordu. Boş zaman buldukça da durmadan yazıyordu. Gezginci yaşamı sırasında buna pek zaman bulamamıştı.
Seyyar satıcıların köylerde sattıkları yıllık almanaklar ve ardından da Yüzü Güzelleştirmek ve Renklendirmek İçin Boyalar ve Kokular isimli bir kitap yayınlandı.
1555 yılının Mayıs ayında, kehanetlerinin ilk üç bölümü yayınlandı. Bunlara Yüzlükler (Centuries) adı veriliyordu. Nostradamus, kehanetlerini dörtlü mısralar halinde yazmıştı. Bu dörtlüklerin yüz tanesi bir araya gelerek bir “Yüzlük” oluşturuyordu. İlk üç yüzlükle birlikte oğlu Sezar’a yazdığı önsöz ve dördüncü yüzlüğe ait elli altı dörtlükte yayınlandı.
Bunların büyük yankılar uyandırmasının ardından 1557 yılında yayınlanan yüzlüklerin sayısı yediyi buldu. Kehanetleri Michel de Nostradamus’un kehanetleri adıyla yayınlanıyordu. Yani Nostre-Dame adı, Nostradamus olarak değişmişti. Birçoklarının bunun, asıl isminin Latincesi olduğunu düşünmelerine rağmen Nostradamus Latince’de bizde olanı veriyoruz anlamına gelmektedir, yani bunun bir tebligat, bir ifşaat olduğu kastedilmektedir.
Ününün iyice yayılması üzerine Fransa Kralı’nın daveti ile Paris’e gitti. Kraliçe’ye çocukları ile ilgili kehanetlerde bulundu. Saray ve çevresine mensup kişilere horoskoplar çizdi, kehanetlerde bulundu. Kraliçe o kadar etkilenmişti ki, bir gün kahini Salon’daki evinde bile ziyaret etmişti. Ancak Nostradamus gut romatizması ve su toplaması ile giderek hastalanıyordu.
Ve Nostradamus 1/2 Temmuz 1566 gecesi, 62 yaşındayken, yerel papaza bir akşam önce söylediği ve 141. kehanette belirttiği gibi öldü:
Kralın armağanını aldıktan sonra
Bir saray dönüşü, verecek son soluğunu
En sevgili dostları, yakınları yatağının
Ve sedirin başında; ölmüş bulacaklar onu
Bu arada, geleceğin gerici bakanı Von Westphalen’in kız kardeşi ile evlenmiş bulunan Marx, Paris’e yerleşti ve orada, A. Ruge ile birlikte, sosyalist yazıları dizisini, Hegelci Hukuk Felse/esinin Eleştirisi ile içinde başlattığı Fransız-Alman Yıllıkları’nı[50] yayımladı. Sonra, F .Engels ile birlikte, o çağ Alman felsefesi ideolojisinin bürünmüş bulunduğu son biçimlerden birinin taşlayıcı eleştirisi olan Kutsal Aile, Bruno Bauer ve Hempalarına Karşı adlı yapıtı yayımladı.
Ekonomi politik ve büyük Fransız Devrimi tarihi irdelemesi, zaman zaman Prusya hükümetine saldırmak için, Marx’a henüz zaman bırakıyordu. Prusya hükümeti, 1845 ilkyazında, Guizot hükümetinin onu Fransa’dan çıkkarmasını sağlayarak -bu işe aracılık edenin Alexandre von Humboldt olduğu söyleniyor- bunun öcünü aldı.[51] Marks Brüksel’e yerleşti ve orada, Fransızca olarak, 1847′de, Prudon’un Sefaletin Felsefesi’nin bir eleştirisi olan Felsefenin Sefaleti (sayfa 95) ile, 1848′de Özgür Değişim Üzerine Bir Konuşma’yı yayımladı. Aynı zamanda, Brüksel’de bir Alman İşçi Derneği[52] kurma fırsatını buldu ve böylece pratik ajitasyon yapmaya da başladı. Siyasal dostları ile birlikte, 1847′de, uzun yıllardan beri varlığını sürdüren gizli bir dernek olan Komünistler Birliği’ne (Liga) girdiği andan sonra, bu pratik ajitasyon onun için daha da önemli bir duruma. geldi. Marx girdikten sonra, bu kuruluş dipten doruğa değişti. O güne değin azçok gizli bir kuruluş olan dernek, yalnızca ancak başka türlü yapamayacağı zaman gizli bir kuruluş olarak kalan olağan bir komünist propaganda örgütü durumuna geldi; Alman Sosyal-Demokrat Partisinin ilk örgütü oldu bu dernek. Birlik (Liga) , Alman işçi derneklerinin bulunduğu her yerde var oldu; İngiltere, Belçika, Fransa ve İsviçre’deki hemen bütün işçi derneklerinde olduğu gibi, Almanya’daki birçok işçi derneğinde de, yöneticiler Birlik üyeleri idiler, ve bu birliğin doğmakta olan Alman işçi hareketine katkısı o zaman çok büyük oldu. Ama Birliğimiz, aynı zamanda tüm işçi hareketinin uluslararası niteliğini belirtmekte ve bu niteliği pratik içinde tanıtlamakta da birinci oldu; çünkü üyeleri arasında İngilizler, Belçikalılar, Macarlar, Polonyalılar, vb. bulunuyordu ve, özellikle Londra’da, uluslararası işçi toplantıları düzenledi.
Birliğin dönüşümü 1847′de toplanan, ve ikincisi parti ilkelerini Marx ve Engels’in yazmakla görevlendirildikleri bir bildirgede derleyip yayınlamayı kararlaştıran iki kongrede gerçekleşti. İlk kez olarak 1848′de, Şubat devriminden az önce yayınlanan ve o zamandan beri hemen tüm Avrupa dillerine çevrilmiş bulunan Komünist Parti Manifestosu işte böyle doğdu.
Marx’ın katkıda bulunduğu ve yurdunun polis rejiminin nimetlerini acımasızca sergilediği Deutsche-Brüsseler-Zeitung,[53] Prusya hükümetinin, Marx’ın Belçika’dan da kovulması yolunda girişimde bulunmasına neden oldu, ama boşuna. Ama Şubat devrimi, Brüksel’de de halk hareketine yol açtığı ve Belçika’da bir rejim değişikliği eli kulağında gibi göründüğü zaman, Belçika hükümeti, Marx’ı hemen tutukladı ve Belçika’dan kovdu. Bu arada, Fransa geçici (sayfa 96) hükümeti onu Flocon aracıyla Paris’e geri dönmeye çağırmıştı, ve Marx da bu çağrıya uydu.
Paris’te, Marx her şeyden önce, Almanlar arasında yayılan ve Almanya’ya devrim yapmaya ve cumhuriyeti kurmaya gitmek için Alman işçilerini Fransa’da silahlı birlikler biçiminde örgütlemek istemeye dayanan kuru-sıkı palavraya karşı koydu. Bir yandan, kendi devrimini yapmak, Almanya’nın kendi işiydi; öte yandan, Fransa’da kurulan her yabancı devrimci birlik, Belçika’da ve Bade büyük dükalığında da olduğu gibi, geçici hükümetin, onu devrilmesi gereken hükümete ihbar eden Lamartin’leri tarafından önceden ele verilmiş bulunuyordu.
Mart devriminden sonra, Marx, 1 Ocak 1848′den 19 Haziran 1849′a değin yayınlanan Neue Rheinische Zeitung’u kurduğu Kolonya’ya gitti. Bu gazete, o zamanki demokratik hareket içinde, özellikle Paris’teki 1848 Haziran ayaklanıcılarının yanında çekincesiz yer alarak,[54] proletaryanın görüşünü savunan tek gazete idi, bu da ona hemen bütün hisse sahiplerini yitirtti. Kreuz-Zeitung,[55] kral ve imparatorluk naibinden jandarmaya değin, kutsal olan her şeye, Neue Rheinische Zeitung’un saldırırken gösterdiği “iğrenç utanmazlık”ı, hem de o sıralarda 8.000 kişilik bir garnizonu bulunan müstahkem bir Prusya kentinde, boşuna sözkonusu etti. Renanya’nın, birdenbire gerici kesilen liberal hamkafaları boşuna bağırıp çağırdılar; 1848 güzünde Kolonya’da ilan edilen sıkıyönetim gazeteyi uzun süre boşuna yasakladı; Reich’ın Frankfurt’taki adalet bakanı, adli kovuşturma açılması için, her makaleden sonra Kolonya savcısına boşuna ihbarda bulundu, gazete bütün bunlann karşısında tam bir dinginlik içinde yazılıp basılmaya devam etti, ve hükümet ile burjuvazinin saldırıları ne denli zorlulaştı ise, gazetenin yaygınlık ve ünü de o denli arttı. Kasım 1848′de Prusya hükümet darbesi patlak verdiği zaman, Neue Rheinische Zeitung, her sayının başında bir çağrı ile, halkı vergi ödememeye ve zora karşı zorla karşılık vermeye çağırdı. Bu çağrı ve bir başka makale yüzünden, gazete 1849 ilkyazında, onu iki kez aklayan yargıcı kurul üyeleri karşısına çıkarıldı. Ensonu, Mayıs 1849 ayaklanmaları Dresden ve Renanya’da bastırılınca,[56] ve Palatinat ile Bade (sayfa 97) büyük dükalığı ayaklanmasına karşı, Prusya, büyük birliklerin katıldıkları bir kampanyaya girişince, hükümet kendini zora başvuracak denli güçlü gördü ve Neue Rheinische Zeitung’u yasakladı. Kırmızı mürekkeple basılan son sayı, 19 Mayıs günü yayımlandı.
Marx yeniden Paris’e gitti, ama 13 Haziran 1849 gösterisinden[57] daha birkaç hafta sonra, Fransız hükümeti tarafından, ya Bretagne’da oturmak, ya da Fransa’dan çıkıp gitmek seçeneği ile karşı karşıya bırakıldı. İkinci seçeneği benimsedi ve o zamandan beri oturduğu Londra’ya yerleşti.
1850′de Neue Rheinische Zeitung’un yayınını (Hamburg’da)[58] dergi biçimi altında sürdürmeye girişildi, ama gericilik gitgide güçlendiğinden, bir zaman sonra bu işten vazgeçmek gerekti. Fransa’da 1851 Aralık hükümet darbesinden hemen sonra, Marx, Louis Bonaparte’ın 18 ‘Brumaire’i'ni yayınladı (New York 1852, 2. baskı, Hamburg 1869, savaştan az önce yayımlandı) .1853′te, (ilkin Bale, daha sonra Boston, şu son günlerde de Leipzig’de yayımlanan) Kolonya Komünistlerinin Duruşması Üzerine Açıklamalar’ını yazdı.
Kolonya Komünistler Birliği[59] üyelerinin hüküm giymesinden sonra, Marx artık siyasal ajitasyonla uğraşmadı ve kendini, bir yandan, on yıl boyunca, ekonomi politik konusunda British Museum kitaplığında bulunan zengin hazinelerin irdelenmesine ve öte yandan, Amerikan İç Savaşının[60] başına değin ondan yalnızca imzalı mektuplar değil, ama Avrupa ve Asya’daki durum üzerine birçok başyazı da yayımlayan New York Tribune[61] gazetesine yazdığı yazılara verdi. Lord Palmerston’a karşı, resmi İngiliz belgelerinin derinleştirilmiş irdelemesine dayanan saldırıları, yergi yazıları biçimi altında, Londra’da üstüste basıldı.
Uzun yıllar süren iktisadi irdelemelerinin ilk meyvesi, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, 1859′da (Berlin, Duncker) yayınlanan birinci fasikül oldu. Bu yapıt, Marx’ın değer teorisinin ilk sistematik açıklaması ile, onun para teorisini içerir. İtalya savaşı[62] sırasında, Marx, Londra’da yayımlanan Alman Das Volk[63] gazetesinde, kendine liberal süsler veren ve ezilmiş milliyetlerin kurtarıcısı rolü oynayan bonapartizm ile, yansızlık örtüsü altında bulanık suda balık (sayfa 98) avlamaya çalışan o zamanki Prusya siyaseti savaştı. Bu vesileyle, o sıralarda Louis-Napoléon’un hizmetinde olan ve, prens Napoléon’un (Plon-Plon) yönergeleri üzerine, Almanya’nın ikinci imparatorluk karşısındaki yansızlığı, hatta yakınlığı için ajitasyon yapan Herr Karl Vogt’a saldırma zorunda da kaldı. Vogt’un kendisine karşı üstüste yığdığı en alçakça ve bile bile uydurulmuş karaçalmaları, Marx, düzmece demokratlar emperyalist çetesi Vogt’ları ve hempalarının maskelerini çıkardığı, ve dolaysız ve dolaylı kanıtlar aracıyla, Vogt’un ikinci imparatorluk tarafından satın alınmış bulunduğunu gösterdiği bir yapıt olan Herr Vogt (Londra 1860) ile yanıtladı. Vogt’un ikinci imparatorluk tarafından gerçekten satın alınmış bulunduğu da, on yıl sonra ortaya çıktı; Bonaparte’dan para alanların 1879′te, Tuileries’de[64] bulunan ve Eylül hükümeti[65] tarafından yayınlanan listesinde, V harfinde şöyle yazıyordu: “Vogt – 1859 Ağustosunda… 40.000 Frank.”
Ensonu, 1867′de, Hamburg’da, Marx’ın, iktisadi ve sosyalist düşüncelerinin temellerini ve, güncel toplum, kapitalist üretim biçimi ve bu üretim biçiminin sonuçları üzerindeki eleştirisinin ana çizgilerini sergileyen baş yapıt olan Kapital, Ekonomi Politiğin Eleştirisi’nin 1. cildi yayımlandı. Çağ açan bu kitabın ikinci baskısı 1872′de yapıldı. Yazar şu anda ikinci cildin hazırlanmasi ile uğraşıyor .
Bu sırada, işçi hareketi birçok Avrupa ülkesinde öyle bir güç kazanmıştı ki, Marx uzun zamandan beri beslediği bir isteği gerçekleştirmeyi düşünebildi: Avrupa ve Amerika’nın en gelişmiş ülkelerini toplayan bir işçi birliğinin, işçilerin kendi gözlerinde olduğu gibi, burjuvaların ve hükümetlerin gözlerinde de, sosyalist hareketin uluslararası niteliğini, deyim yerindeyse, cisimleştirecek ve böylece düşmanlarını korkuturken proletaryayı da yüreklendirecek ve güçlendirecek bir işçi birliğinin kurulması. 28 Eylül 1864 günü, yeni bir ayaklanmanın Rusya tarafında sert biçimde bastırılmış bulunduğu Polonya yararına, Londra Saint-Martin’s Hall’de yapılmış bulunan bir halk toplantısı, sorunu, coşku ile karşılanan sunma olanağını sağladı. Uluslararası Emekçiler Derneği kurulmuştu, merkezi Londra’da olan geçici bir Genel Konsey, toplantı tarafından seçildi, (sayfa 99) ve bu Genel Konsey ile La Haye Kongresine5 değin bunu izleyen Genel Konseylerin temel direği de, Marx’ın kendisi oldu. 1864 Kuruluş çağrısı’ndan 1871 ‘deki Fransa’da İç Savaş Üzerine Çağrı’ya değin, Enternasyonal Genel Konseyi tarafından yayınlanan hemen bütün belgeleri Marx yazdı. Marx’ın Enternasyonal içindeki bütün etkinliğini betimlemek, A vrupa işçilerinin anısında hâlâ yaşayan bu derneğin tarihini yazmak olurdu.
Paris Komününün yıkılışı, Enternasyonali çok güç bir durum içine soktu. Her türlü başarılı pratik eylem olanağı her yerde elinden alındığı sırada, Enternasyonal, Avrupa tarihinin birinci planına çıkarılmıştı. Onu yedinci büyük güç düzeyine çıkarmış bulunan olaylar, onu aynı zamanda cezası kaçınılmaz bir yenilgi ya da işçi hareketinin on yıllar boyunca geriye püskürtülmesi olacak olan davranışlardan, savaşkan güçlerini seferber edip, onları eyleme geçirmekten alıkoyuyorlardı. Ayrıca, çeşitli yanlardan, Enternasyonalin gerçek durumunu anlamaksızın ya da hesaba katmaksızın, Derneğin böyle apansız artan ününü, kişisel sivrilme isteği ya da salt özenti erekleriyle sömürmeye çalışan unsurlar hep kendilerini ileri sürüyorlardı. Kahramanca bir karar almak gerekiyordu, La Haye Kongresinde bu kararı alan ve ona yengi kazandıran gene Marx oldu. Görkemli bir kararla, Enternasyonal, bu dargörüşlü ve karanlık unsurların merkezini oluşturan bakunincilerin entrikalarından dolayı her türlü sorumluluğu üzerinden attı; sonra, genel gericilik karşısında, kendisi için saptanmış bulunan en yüksek dileklerin karşılanmasının, ve tam etkinliğini işçi hareketinin ister istemez iflahını kesecek bir dizi özveriden başka türlü ayakta tutmanın olanaksızlığını gözönünde tutarak, -bu durum dolayısıyla- Enternasyonal, Genel Konseyini Amerika’ya taşı*****, sahneden geçici olarak çekildi. Sonradan olanlar, o zaman ve o zamandan beri sık sık eleştirilen bu kararın ne denli doğru olduğunu gösterdi. Bir yandan, Enternasyonal adına her türlü gereksiz silahlı ayaklanma girişimine son veriliyordu; öte yandan, çeşitli ülkeler sosyalist işçi partileri arasındaki sıkı ilişkilerin devamı da, bütün ülkeler proletaryasının, (sayfa 100) Enternasyonal tarafından uyandırılmış bulunan çıkar ortaklığı ve dayanışma bilincinin, bağları şimdilik bir zincir durumuna dönüşmüş bulunan uluslararası bir dernek biçiminde varolmaksızın da kendini kabul ettirmesini bildiğini tanıtladı.
La Haye Kongresinden sonra, teorik çalışmalarına yeniden başlamak için gerekli dinginlik ve zamanı, Marx, ensonu yeniden buldu. Umalım ki Kapital’in ikinci cildini daha çok gecikmeksizin baskıya verebilsin.
Marx’ın bilimler tarihine adını yazdığı birçok ve önemli bulgular arasında, biz burada ancak ikisini belirtebiliriz.
Birincisi, genel dünya tarihi anlayışında onun tarafından gerçekleştirilen devrimdir. Ondan önceki tüm tarih anlayışı, bütün tarihsel değişikliklerin son nedenlerinin, insanların değişken fikirlerinde aranması gerektiği ve, bütün tarihsel değişiklikler içinde en önemli olanların, tüm tarihi egemenlikleri altına alan değişikliklerin, siyasal değişiklikler oldukları fikrine dayanıyordu. Ama fikirlerin insanlara nereden geldikleri ve siyasal değişikliklerin belirleyici nedenlerinin neler oldukları hiç sorulmuyordu. Yalnız, yeni Fransız tarihçileri ile, kısmen de yeni İngiliz tarihçileri okulu, hiç değilse ortaçağdan bu yana, Avrupa tarihindeki itici gücün, gelişme yolundaki burjuvazi ile feodalite arasındaki toplumsal ve siyasal egemenlik savaşımı olduğu kanısına değin gelmiş bulunuyordu. Oysa Marx, günümüze değin, tüm tarihin bir sınıf savaşımları tarihi olduğunu, basit ve karmaşık bütün siyasal savaşımlarda, toplumsal sınıfların toplumsal ve siyasal egemenliğinden başka, eski sınıflar için bu egemenliğin korunup sürdürülmesi ve yükselen sınıflar için ise iktidarın fethinden başka bir şeyin sözkonusu olmadığını tanıtladı. Ama bu sınıflar nasıl doğuyor ve varlıklarını nasıl sürdürüyorlar? Her zaman toplumun belli bir anda yaşamı için zorunlu olan şeyleri içlerinde ürettiği ve değişime soktuğu maddi, elle tutulur koşullar gereğince. Ortaçağın feodal egemenliği, gereksinme duyduğu hemen her şeyi üreten, değişim nedir hemen hemen bilmeyen ve yabancı ülkelere karşı, onlara ulusal, ya da hiç değilse siyasal bir bağlılık veren savaşçı soyluluk tarafından korunan, kendi kendine yeterli küçük köylü (sayfa 101) topluluklan ekonomisine dayanıyordu. Kentler büyüyüp ayrı bir zanaatsal sanayi ile, ilkin salt ulusal, sonra uluslararası bir ticaret oluşunca, kentsel burjuvazi gelişti ve, soyluluğa karşı savaşımında, ayrıcalıklı toplumsal sınıf olarak feodal rejim içindeki yerini .kazandı. Ama, 15. yüzyıl ortalarında başlayarak, yeni kıtaların bulunması, burjuvaziye ticari etkinliğini yayma olanakları ve sanayi için yeni bir alan sağladı. Tezgah, en önemli etkinlik kollarında, yerini manüfaktüre bıraktı, manüfaktürün yerine de, sırası gelince, son yüzyılın buluşlarından, özellikle buhar makinesinin bulunmasından sonra olanaklı duruma gelen büyük sanayi sayesinde, fabrika geçti. Bu sonuncu da, geri kalmış ülkelerde eski elle çalışmanın yerine geçerek, daha gelişmiş ülkelerde güncel ve yeni iletişim araçlarını, buhar makinelerini, demiryollarını ve elektrikli telgrafı yaratarak, ticareti etkiledi. Böylece burjuvazi, soyluluk ve soyluluğa dayanan krallık elinde bulunan siyasal iktidardan daha uzun zaman uzakta kalırken, elleri arasında gitgide daha çok zenginlik ve toplumsal güç topluyordu. Ama belli bir gelişme derecesinde -örneğin Fransa’da, Büyük Devrimden sonra- burjuvazi siyasal iktidarı da fethetti ve bu kez proletarya ve küçük köylüler karşısında yönetici sınıf durumuna geldi. Eğer her an toplumun, tarih uzmanlarımızın hiç mi hiç bilmedikleri iktisadi durumu üzerine yeterli bir bilgi sahibi olunursa, bütün tarihsel olaylar bu açıdan en kolay biçimde açıklanır. Bunun gibi, her tarihsel dönemin kavram ve fikirleri de, bu dönemin iktisadi yaşam koşulları ve bunlara bağlı toplumsal ve siyasal ilişkiler aracıyla en kolay biçimde açıklanırlar. İlk kez olarak tarih, kendi gerçek alanı üzerine konmuş bulunuyordu. İnsanların, her şeyden önce, yemeleri, içmeleri, barınmaları ve giyinmeleri, yani iktidar için savaşabilmelerinden, siyaset, din ve felsefe ile uğraşabilmelerinden önce çalışmaları gerektiği yolundaki elle tutulur, ama o zamana değin tamamen savsaklanmış bulunan gerçek, bu gözle görülür gerçek, ensonu tarihte yeralma hakkını elde ediyordu.
Sosyalist fikir bakımından, bu yeni tarih anlayışı son derece önemliydi. O zamana değin tüm tarihin sınıf karşıtlıkları ve sınıf savaşımları içinde devindiğini, her zaman (sayfa 102) yöneten ve yönetilen, sömürücü ve sömürülen sınıflar olduğunu, ve insanların büyük çoğunluğunun her zaman ağır bir çalışma ile azıcık bir yaşama sevincine yargılı bulunduğunu tanıtlıyordu bu yeni anlayış. Peki neden? Şundan ki, insanlığın gelişmesinin daha önceki bütün evrelerinde üretim henüz o denli güçsüzdü ki, tarihsel gelişme ancak bu karşıt biçim altında kendini gösterebilirdi; tarihsel ilerleme gerçekte küçük bir ayrıcalıklı azınlığın etkinliğine ayrılmıştı, oysa büyük yığın, küçük bir ayncalıklı azınlığın geçim araçları durmadan artarken, kendi çerden çöpten geçim araçlarını kendi emeğiyle kazanmaya yargılanmış kalıyordu. Ama, o zamana değin yalnızca insanlann kötülüğü ile açıklanabilir bir şey olan varolan sınıf egemenliğini doğal ve akla-uygun bir biçimde açıklayan bu tarih irdelemesi, üretici güçler tarafından bugün erişilmiş bulunan o şaşırtıcı gelişmeyi gözönünde tutarak, insanlan yöneten ve yönetilen, sömürücü ve sömürülen olarak bölmek için, hiç değilse en ileri ülkelerde, artık hiçbir bahane kalmadığı; iktidardaki büyük burjuvazinin kendi tarihsel görevini tamamladığı, artık yalnızca toplumu yönetmeye yetenekli olmamakla kalmadığı, ama ticari bunalımların, ve en başta son büyük çöküntünün,47 ve sanayiin bütün ülkelerdeki durgunluğunun da gösterdiği gibi, üretimin gelişmesine bir engel durumuna da gelmiş bulunduğu; tarihsel yönetimin proletaryaya, kendi toplumsal durumu gereği, kendini ancak her türlü sınıf egemenliğini, her türlü bağımlılığı ve genel olarak her türlü sömürüyü ortadan kaldırarak kurtarabilecek olan sınıfa geçtiği; burjuvazinin elinden kaçan toplumsal üretici güçlerin, toplumun bütün üyelerinin yalnızca üretime değil, ama toplumsal zenginliklerin dağıtım ve yönetimine de katılmalarını sağlayacak, ve tüm üretimin akla-uygun işletilmesi sayesinde, toplumsal üretici güçleri ve onların ürünlerini, herkesin butün akla-uygun gereksinmelerinin karşılanmasını durmadan artan ölçüler içersinde sağlayacak biçimde artıracak bir rejimin kurulması için, birleşik proletarya tarafından ele geçirilecekleri andan başka bir şey beklemedikleri kanısına da götürür .
Karl Marx’ın ikinci önemli bulgusu, sermaye ile emek ilişkilerinin ensonu yapılmış bulunan açıklaması, bir başka (sayfa 103) deyişle, işçinin kapitalist tarafından, bugünkü güncel toplumda, varolan kapitalist üretim biçimi içinde sömürülmesinin gerçekleşme biçiminin tanıtlanmasıdır. Ekonomi politiğin, tüm zenginlik ve tüm değerin tek kaynağının emek olduğunu ortaya koymasından bu yana, nasıl olup da ücretlinin kendi emeği ile üretilen tüm değeri almadığı ve bunun .bir parçasını kapitaliste bırakması gerektiği zorunlu olarak sorulacaktı. Marx’ın, çözümü ile birlikte ortaya çıktığı zamana değin, burjuva iktisatçılar ile sosyalistler, bu soruya geçerli bir bilimsel yanıt vermek için boşuna çabaladılar. Bu çözüm şuydu: Bugünkü kapitalist üretim biçimi, iki toplumsal sınıfın varoluşunu içerir: bir yanda, üretim ve geçim araçlarını ellerinde tutan kapitalistler sınıfı; öte yanda ise, her türlü mülkten dıştalanmış, bir tek metadan: kendi emek-güçlerinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan, dolayısıyla, geçim araçları elde etmek için bu emek-gücünü satma zorunda olan proleter sınıf. Ama bir metaın değeri, onun üretimi ve yeniden-üretimi için toplumsal bakımdan gerekli-emek miktarı ile belirlenir; öyleyse, ortalama bir insanın bir günlük, bir aylık, bir yıllık emek-gücü değeri, bu emek-gücünün bir gün, bir ay, bir yıl boyunca bakımı için gerekli ürünler miktarı içinde bulunan emek miktarı ile belirlenir. Bir işçiye bir gün için gerekli ürünlerin üretimleri için altı saatlik çalışma gerektirdiklerini, ya da, bir başka deyişle, bu ürünler içinde bulunan emeğin, altı saatlik bir emek miktarını temsil ettiğini kabul edelim. Bu durumda, bir günlük emek-gücü değeri, kendini gene altı saatlik çalışma gerektiren para tutarı ile dışa vuracaktır. Gene kabul edelim ki, işçimizi çalıştıran kapitalist ona bu tutarı, yani onun emek-gücünün tam değerini ödesin. Eğer işçi kapitalist için günde altı saat çalışırsa, kapitaliste harcamalarını tamamen geri vermiş olur: altı saatlik emek için altı saatlik çalışma. Ama o zaman da kapitaliste hiçbir şey kalmazdı. Bundan ötürü, kapitalist başka türlü düşünür: Ben, der, bu işçinin emek-gücünü altı saat için değil, ama bütün bir gün için satın aldım. Bunun sonucu, işçiyi, koşullara göre, 8, 10, 12, 14 saat, hatta daha da çok çalıştırır, öyle ki, yedinci, sekizinci ve daha sonraki saatlerin ürünü, ödenmemiş bir çalışmanın ürünüdür ve (sayfa 104) kapitalistin cebine gider. Böylece kapitalistin hizmetindeki işçi, yalnızca kapitalist tarafından ödenen kendi emek-gücü değerini yeniden üretmekle kalmaz, ama kapitalistin ilkin kendine maletmekle başladığı ve, sonradan, belirli iktisadi yasalar gereğince, tüm kapitalist sınıf üzerine dağılan ve toprak rantının, kârın, kapitalist birikimin, kısacası aylak sınıflar tarafından tüketilen ya da biriktirilen bütün zenginliklerin çıktığı başlıca kaynağı oluşturan artı-değeri de üretir. Ama, bugünkü kapitalistler tarafından edinilen zenginliklerin, tıpkı köle sahiplerinin ya da serflerin emeğini sömüren feodal beylerin zenginlikleri gibi, bir başkasının ödenmemiş emeğinin maledinmesinden geldiklerinin, ve bütün bu sömürü biçimlerinin, birbirlerinden ödenmemiş emeğin maledinme biçimlerinin çeşitliliğinden başka bir şeyle ayrılmadıklarının tanıtlanmasıdır bu. Ama bu, bugünkü toplumsal düzende hukuk ve dürüstlüğün, hak ve ödev eşitliğinin, çıkarlar arasında genel uyumun egemen olduğunu ikiyüzlüce ileri süren varlıklı sınıfların son siperlerinden kovulmalarıdır da. Bugünkü burjuva toplumun yüzündeki maske, halkın engin çoğunluğunun, çok küçük, durmadan da küçülen bir azınlık tarafından devsel bir sömürü kurumu olarak, kendisine öngelen toplumların yüzündeki maskelerden daha az çıkarılmamıştı.
Modern bilimsel sosyalizm, işte bu iki önemli olgu üzerine kurulmuştur. Kapital’in ikinci cildinde, kapitalist toplumsal sisteme ilişkin bu bilimsel bulgular ile bunlardan daha az önemli olmayan başkaları çok geniş bir biçimde sergilenecek, ve ekonomi politiğin birinci ciltte incelenmemiş bulunan yanları da, böylece tam bir devrim konusu olacaklardır. Dileyelim ki Marx bu ikinci cildi kısa zamanda yayımlayabilecek durumda olsun. kaynak(http://www.kurtuluscephesi.com/marks/karlmarx.html)
Ilk uzun şiiri Venüs ile Adonis (1593), Lucretia’nın Kaçırılışı (1594) ve çok büyük bir yaratıcı anlatım özellikleri taşıyan, sanat ve yaşama ilişkin felsefesinin, duygularının, kuşkularının ve insan olarak tutkularının anlaşılmasında anahtar görevi yapan 154 sone yazmış olan William Shakespeare, gelmiş geçmiş en büyük tiyatro yazarlarından biri sayılır; büyüleyici, zengin ve yüce dili nedeniyle oyunlarını “şiirsel dramalar” diye nitelendirenler bile olmuştur.
Bazı oyunları, yalnız şiirsel biçimleriyle değil, bütün öğelerindeki derin ve geniş insan yapısı anlayışıyla da büyüleyicidir. William Shakespeare, aşağılık şeyleri ve soylu şeyleri, masumluğu ve vahşiliği, komik olayları ve çok ciddi olayları gözler önüne sermeyi, günlük olaylardan alışılmamış olaylara rahatça geçmeyi bilmiş, halktan olsun, soylu sınıftan olsun, bütün insan ve toplum tiplerini gözler önüne sermeyi başarmış, hem bireysel, hem toplumsal düzeydeki ahlak sorunlarıyla ilgilenmiştir.
Her çeşit insan çılgınlığının ve girişiminin anlatılması ve betimlenmesinden çok yaşamın yaratıcısı olan doğayı sergilemeye çalışmıştır .Bazen insan dünyasını daha karanlık, acımasız ya da gülünç yanlarıyla anlatmışsa da, temelde, yaşamı bütün görünümleriyle yüceltmiştir.
William Shakespeare’in yapıtları üç göbekte toplanabilir: Tarihsel dramlar, komediler, trajediler. İlk yapıtları Henry IV (1590,1592), Richard’ın Faciası (1596) ve Henry V’te (1598) siyasal temaları işleyerek iktidarın halk yararına kral tarafından kullanılması sorununu ele alınmıştır.
Bir Yaz Gecesi Rüyası (1595), Kuru Gürültü (1598), Beğendiğiniz Gibi (1599), On ikinci Gece (1600-1601), İyi İten Her Şey İyidir (1602) gibi komedilerinde, hem olağanüstü bir mizah duygusu ortaya koymuştur, hem de insanların kusurlarını gözler önüne sermiştir.
Basit bir çizgi çevresinde gelişen ve mutlu sonla biten bu komediler, insanların çılgınlıklarını alaylı bir çerçeve içinde vurgulamayı bilen eleştirici bir zekanın ürünüdür. Venedik Taciri (1596) ve Kısasa Kısas (1604) gibi komedilerindeyse, acıklı olaylara da rastlanır. Ama özellikle, trajedileriyle ünlüdür: Romeo ile Jülyet (1594-1595), Jül Sezar (1599), Hamlet (1600), Othello (1604), Macbeth (1605), Kral Lear (1606), Coriolanus (1607).
Tarihe Yön Verenler
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (1881-1938)
Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi. Atatürk’ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.
Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği’nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, İstanbul’da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi’ne devam etti. 11 Ocak 1905′te yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907′de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909′da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.
1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911′de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912′de Derne Komutanlığına getirildi.
Ekim 1912′de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915′te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi.
1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda, Mustafa Kemal Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez! ” dedirtti. 18 Mart 1915′te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915′te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915′te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal’in askerlerine “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini değiştirmiştir.
Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’dan sonra 1916′da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı. 1 Nisan 1916′da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917′de İstanbul’a geldi. Velihat Vahidettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918′de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918′de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918′de İstanbul’a gelip Harbiye Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.
Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919′da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı.
23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919′da Ankara’da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920′de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.
Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919′da Yunanlıların İzmir’I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye – ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.
Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:
Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)
I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921′de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923′te imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.
23 Nisan 1920′de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922′de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923′te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet’in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihanda barış” temelleri üzerinde yükselmeye başladı.
Atatürk Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:
1. Siyasal Devrimler:
Saltanatın Kaldırılması (1Kasım 1922)
Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
2. Toplumsal Devrimler:
Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü(1925-1931)
3. Hukuk Devrimi:
Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)
4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
Güzel sanatlarda yenilikler
5. Ekonomi Alanında Devrimler:
Aşârın kaldırılması
Çiftçinin özendirilmesi
Örnek çiftliklerin kurulması
Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması
Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934′de TBMM’nce Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verildi.
Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi,
Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk’ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.
Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.
15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim
1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku’nu okudu.
Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923′de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.
1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.
Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05′te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi’nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.

Julius Caesar (M.Ö 100 – 44)
Romalı general ve Roma İmparatoru.
Gelmiş geçmiş devirlerin en parlak savaş komutanlarından ve devlet adamlarından biri sayılan Julius Sezar aynı zamanda yazar olarak da çok ünlüdür.
Aineias’ın oğlu İulius’tan ve dolayısıyla, soyunun tanrıça Venüs’ten geldiğini iddia eden bir patrici ailesindendi. Çok genç yaşta gururu ve tutkularıyla göze çarptı: “Roma’da ikinci olmaktansa bir köyde birinci olmayı yeğ tutarım!” diyordu. Zaten zekâsı ve iradesi sayesinde kısa, zamanda ün kazanmağa başladı. Önemli bir komutanlığa gelme kaygısındaydı ve o tarihlerde bir Roma eyaleti olan İspanya’ya giderek orayı bir yıl başarıyla yönetti (61-60). Roma’ya döndüğünde, zengin Crassus ve ünlü Pompeius ile siyasî bir birlik kurdu: bu, birinci triumvirlik’ti. Ertesi yıl Sezar konsül seçildi (59).
İktidar ve zafer
O zaman Galya’ya gidip birkaç yıl süren bir savaşla (58′den 51′e kadar) bütün ülkeye boyun eğdirdi; Galyalıların ayaklanmasını bastırdı ve bu arada Vercingetorix’in örgütlediği genel isyanı bastırdı. Bu uzun savaşı, Galya Savaşı Üstüne Yorumlar adlı eserinde, kendisi anlatacaktır. Sezar askerleri yönetmeyi biliyor, onlar da, kendi çetin koşullarını ve yorgunluklarını paylaşmaktan geri durmayan bu komutana değer veriyorlardı. Ama Roma’daki şöhreti, senatoyu ve özellikle iktidarı kendi başına yürütmek sevdasında olan Pompeius’u kaygılandırmaktaydı. Bunu anlayınca Sezar meşruluk dışına çıkmağa karar verdi: askerleriyle Rubico Irmağı’nı aşıp şehre yürüyerek iç savaşı başlattı. Pompeius Yunanistan’a kaçtı, orada, 48 yılında Pharsale’de yenilgiye uğradı, taraftarları ise Afrika ve İspanya’da darmadağın edildiler, kılıçtan geçirildiler. 45 yılında iç savaş sona erdi.
Zaferi kazanan Sezar, artık mutlak hükümdar olarak ülkeyi yönetebilecekti. Diktatör, ömür boyunca konsül ve en yüksek majistra seçildi. Kuruluşlarda derin bir reforma girişti. Bir yıl içinde cumhuriyeti imparatorluğa dönüştürdü. Yerine geçecek vârisi olmadığından, yeğeninin oğlu, müstakbel Augustus olacak Octavius’u evlât edindi. Ama düşmanları ona karşı, himayesindeki Brutus ve Cassius yönetiminde bir suikast hazırladılar. Sonunda senatoda, Pompcius’un heykelinin dibinde üvey oğlu Brutus tarafından hançerlenerek öldürüldü.
Veni, Vidi, Vici
“Geldim, gördüm, yendim”. Bu sözlerle Sezar, senatoya, Küçük Asya’da, Zela yakınlarında, Pontus kralı Pharnekes’e karşı kazandığı zaferi bildiriyordu (M.Ö. 47′de).
Sezar’ın bize kadar gelmiş olan çeşitli eserleri (şiirler, siyası yazılar) arasında en ünlüsü, Galya Savaşı Üstüne Yorumlar’dır. Bu, Sezar’ın askeri taktiğinin gizemini korumak ve saygınlığını arttırmak için gerçeği saptırdığı bir propaganda eseridir: yardımcılarının oynadığı rolü küçümser, düşman birliklerinin kalabalığı ve kuvveti (özellikle Vercingetorix’in) üzerinde ısrarla durur; böylece zaferi daha da parlak görünür. Bu kusurlarına karşın Galya Savaşı Üstüne Yorumlar, tarihçilerin, Sezar’ın yaptıklarını ve kişiliğim aydınlatmalarına yardımcı olmuştur.
Adolf Hitler (1889-1945)
20 Nisan 1889 yılında Branau kasabasında doğdu. İlk tahsilini doğduğu kasabada gördü. Orta tahsilini Viyana civarındaki Lintz şehrinin Realschule’sinde yaptı. On üç yaşında, ilk önceleri çok iyi bir memur olan, sonra memurluktan emekli olan ve çiftçilik yapan babasını, on altı yaşında her zaman ona destek veren annesini amansız bir hastalık yüzünden kaybetti. Hayatın bu acı darbeleri ve ailesinden ona kalan ihtiyacını karşılamayan yetim maaşı ona çabuk karar vermeyi öğretti.
Orta öğrenimini bitirince çok iyi çizim ve resim yaptığı için Viyana Güzel Sanatlar Akademisine gitmeye karar verdi kendisine olan güveni ona her şeyi hiç düşünmeden yaptırıyordu. Akademiden kendisinin yeterli olmadığını öğrenince yıkılmıştı. Yapayalnız ve iç güveniyle geldiği Viyana’da ne yapacağını bilmiyordu. O yıllarda hem amele olarak çalışıyor hem de mimarlık sınavlarına hazırlık nedeniyle kitaplar okuyordu. Viyana sanayi mektebine yazıldı ve bir mimarın, sonra da nakkaşın yanında çalıştı. 1912′de Viyana’dan Münih’e geldi.
1914 yılına doğru, Avusturya’nın Almanya ile birleşmesi gerektiğini düşünen otoriteler, böyle bir ittifakın ilerisini düşünemediler ve İtalya ile Rusya’nın ittifak oluşturup Avusturya’yı da Almanya karşıtı görüşlere sürükleyerek yanlarına çekmek istediler.
1914′de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler Bavyera’da Alman ordusuna gönüllü olarak girdi. ‘Alman milletinin sonunun söz konusu olması ve hürriyete kavuşma düşüncesi için, dünyanın hiçbir zaman bu kadar şiddetlisini görmediği bir mücadele başlamıştı.’[1] Savaş sırasında kafasına takılan Marksizm, artık onun için ’son ve kesin hedefi Yahudi olmayan bütün devletleri yıkmaktan ibaret olan anlayışın dünyaya hakim olma anlayışı, tüm halkı zehirleyen hilekar toplantılara karşı hiç tereddüt etmeden acımasızca seslerini kesme zamanı geldiğini’[2] düşünüyordu.
Marksizm’e karşı bir mücadele düşünülebilirdi; fakat onun yerini alabilecek bir teorinin olmaması onu endişelendiriyordu. Buna karşı da hiçbir partinin faaliyetinin olmaması ve milli gururla yaşayan bir vatandaş olması, onun siyasi partilere girmesini engelliyordu. İşte kesin bir karar vererek kendisini, ilerde bu faaliyetlere iten neden de bir düşmandan daha etkileyici olan Marksizm için mücadele etmekti.
Savaş umulmadık bir yola girince her şey tersine döndü ve Sovyet İhtilalinin olması Münih’te durum tahammül edilemez haldeydi. Münih’in kurtarılmasından sonra 2. Piyade Alayı’ndaki ihtilalci ayaklanmalar hakkındaki komisyona katılmasıyla ilk siyasi faaliyeti başlamıştı. Alay’da askerler için vatani gurur ve mücadele için yapılan kurslarda alınan en önemli karar yeni bir partinin kurulmasıydı. Partinin fikirleri bu konudaydı ama Hitler ise ‘her fikir, hatta en ideali bile kendini bir amaç halinde görürse, o tehlikeli bir hal demektir. Çünkü gerçekte o fikir amaca ulaşmak için ancak bir araçtır. Fakat ona ve bütün gerçek nasyonal-sosyalistlere göre tek bir yol vardır o da, millet ve vatandır.’[3] Alay’ın düzenlediği kurslarda verilen derslerin birinde ‘Gottfried Feder’in sermaye faizinin oluşturduğu esaretin ret ve açıklamasıyla, burada Alman milletinin geleceği için bir gerçeğin söz konusu olduğunu anladı.’[4] Bundan sonra derslerdeki başarıları gittikçe arttı.
Komutanlarından aldığı bir emirle Gottfred Feder’in konuşma yapacağı ‘Alman İşçi Partisi’ derneğinin amacının ne olduğunu öğrenmek için görevlendirildi. Adolf Hitler partinin görüşlerini ilk başta tasvip etmedi; fakat Alman halkının geleceği ve Alman milliyetçiliğini göz önünde bulundurup ve o toplantıda ona verilen partinin broşürünü ‘Siyasi Uyanışım’ okuyunca, partiden gelen davet üzerine başka bir toplantıya katıldı. Daha sonra partinin izlediği politika hoşuna gidince Alman İşçi Partisi’nin üyesi olmaya karar vererek politikaya atıldı ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne girdi.
‘ Versailles anlaşmasını imzalanmasından sonra silahsız bırakılan ve hayatını sürdürmek zorunda olan Alman milleti, içerdeki düşman sürüleri yok edilmedikçe ve karakteri yaratılışı itibarıyla bozuk olan ve otuz altın karşılığında her şeye ve herkese ihanet edebilen Yahudi toplumu temizlenmedikçe, teknikle hiçbir hazırlanma önlemi alınamaz.’[5]
Yukarıda Hitler’inde belirttiği üzere partinin ilk hedefi bu politika üzerinde olmuş ve amaçlarının ırkçı bir devlet meydana getirmek olmadığını belirterek, Yahudi güç ve iradesini yok etmekten başka bir amaç olmadığını göstermiştir. ‘Tarihin ortaya koyduğu bir gerçek vardır: En büyük zorluk, yeni bir ortam meydana getirmek değil, ona bu yeri serbest bulundurabilmektir.’[6]
Hitler, 1924′de Almanya’da yaşanan kötü gidişata dur demek için hükümeti devirme teşebbüslerinde bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde ‘ Kavgam’ adlı hatıralarını yazdı.
1925 Şubat’ında hapisten çıktı ve kısa adı Nazi Partisi olan, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin yönetimini ele geçirdi. Parlamentoya 1928′de 12, 1930′da 107 milletvekiliyle geldi.
1933′te Hitler devlet başkanı Hindenburg tarafından başbakanlığa getirildi. Hindenburg’un
1934′te ölümü üzerine Hitler devlet başkanlığı ile başbakanlığı birleştirmenin Alman halkı ve milliyetçiliği için daha iyi olacağından devlet başkanlığı ile başbakanlığını birleştirerek Almanya’nın tek lideri oldu. Büyük bir mücadele sonucunda 1938′de Avusturya’yı, 1939′da Çekoslovakya’yı Almanya topraklarına dahil etti.
Adolf Hitler, İtalya ile Almanya arasında bir anlaşma yapılmasını sağlayarak 1939′un sonlarına doğru Polonya’ya saldırdı. Dünya devletleri için Hitler’in Polonya’ya saldırması, 2. Dünya Savaşını başlattı. Hitler komutasındaki Alman birlikleri, çok uzun ve zor şartlar altında bir sene zarfında birçok devleti işgal altına aldı. 1940 yılında işgal edilen bu devletler;
Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve son olarak Fransa oldu. Hitler, SSCB ile konsensüs yaptı fakat çok geçmeden Hitler’in Alman halkının geleceği ve milliyetçiliği için düşündüğü engelleri ortadan kaldırmak amacıyla, 1941′de yaptığı bu konsensüs anlaşmasını bozarak; Hitler SSCB’ye girmenin kaçınılmaz olduğunu düşündü. Hitler ve birliklerinin SSCB’ye girmesi, yaklaşık 27 yıl önce başlayan I. Dünya Savaşı’nın da etkisini sürdürmesiyle yeni bir savaş ortamı oluşturdu.
Aynı yıl ABD, Almanya’nın bu ilerlemesine karşılık Fransa ve
İngiltere’nin yanında savaşa girme kararı aldı 1943′te Hitler ve birlikleri hiç hesap etmedikleri hava koşulları nedeniyle Napolyon’da SSCB’ye yaptığı saldırıda hava koşullarını hesap etmemişti.) SSCB’de ve Kuzey Afrika’da gerilemeye başlayınca; Hitler savunmanın önemini daha iyi kavramış oldu. 1944′te generallerinden bazıları onu öldürmek istediler fakat başarısızlığa uğradılar.
1945 Nisanı sonunda, Almanya’nın yenilgisi kesinleşip Ruslar Berlin’de ilerlerken, son zamanda evlendiği Eva Braun ile (bazı yazarlar intihar ettiklerini söylüyorlar) beraber ortadan kayboldu.

Albert Einstein (1879 – 1955)
Yahudi asıllı Alman fizikçi.
20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçilerinden biridir. Görecelik Kuramı’nı geliştirmiş, kuantum mekaniği, İstatistiksel mekanik ve kozmoloji dallarına ciddi katkılar sağlamıştır. Kuramsal fiziğine katkılarından ve fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklamadan dolayı 1921 Nobel Fizik Ödülü’ne layık görülmüştür.
Ulm’da doğdu. Çocukluğunu Münih’de geçirdi ve ilk öğrenimini burada yaptı. Lise öğrenimini 1894′te İsviçre’de tamamladı ve 1896′da Zürih Politeknik Enstitüsü’ne girdi. Sonradan İsviçre vatandaşı oldu ve Sırp asıllı bir kız öğrencisi ile evlendi. Sonra Berlin’de federal patent dairesinde görev aldı. Bu görevden arta kalan zamanlarda çağdaş fizikte ortaya atılmaya başlanan problemler üzerinde düşünmek fırsatını buldu. Önce atomun yapısı ve Max Planck’ın kuvanta teorisi ile ilgilendi. Brown hareketine ihtimaller hesabını uygulayarak bunun teorisini kurdu ve Avogadro sayısının değerini buldu. Kuvanta teorisinin önemini ilk anlayan fizikçilerden birisi oldu ve bunu ışıma enerjisine uyguladı. Bu da onun, ışık tanecikleri veya fotonlar hipotezini kurmasını sağladı. Bu yoldan fotoelektrik olayını açıklayabildi ve bunun kanunlarını buldu. Bu çalışmalarını açıklayan ve 1905 yılında “Annalen der Physik”‘te (Fizik Yıllığı) yayımlanan iki yazısından başka, üçüncü bir yazısı daha çıktı ve bu yazıda görecelik teorisinin temelini attı. Teorileri sert tartışmalara yol açtı. 1909′da Zürih Üniversitesi’nde öğretim görevlisi oldu. Prag’da bir yıl kaldıktan sonra, Zürih Politeknik okulunda profesör oldu. 1913′de Berlin Kaiser-Wilhelm enstitüsünde ders verdi ve Prusya Bilimler akademisine üye seçildi. İsviçre vatandaşı olarak 1. Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldı.
İkinci defa evlendi; bu yirmi yıl içinde birçok özlü inceleme yazısı yayımladı ve bunlarda yavaş yavaş teorilerini geliştirdi. 1921′de Fizik Nobel Ödülü’nü kazandı.
Yabancı ülkelere bir çok gezi yapmakla birlikte 1933′e kadar Berlin’de yaşadı. O sıralarda Almanya’daki Nasyonal Sosyalist rejimin tutumu dolayısıyla Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Paris’te College de France’ta ders verdi; burdan Belçika’ya oradan da İngiltere’ye geçti. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek Princeton Üniversitesinde profesör oldu. 1940 yılında Amerikan yurttaşlığına geçti. Princeton’da öldü.
Matematik ve fizik alanındaki çalışmaları modern bilimi büyük ölçüde etkiledi. Kendisi özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık (izafiyet) teorisiyle tanındı. Bu teori üç bölüme ayrılır: Newton mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren sınırlı bağlılık (1905); eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren genel bağlılık (1916); elektro-manyetizma ve yerçekimini aynı alanda birleştiren bir teori denemesi. Bu teorilerin gerçekliği, özellikle büyük kütleler veya hızlar söz konusu olduğu zaman atom fiziği ve astronomi alanında yapılan deneylerle kanıtlanmıştır.
Ayrıca Einstein, insancıl hareketleriyle de tanındı; barışseverdi, haksızlığa karşıydı. Atom bombasının insanlık için büyük bir tehlike olduğunu biliyordu. Bütün gücüyle atom enerjisinin uluslararası bir kontrole bağlanması için çalıştı.

Büyük İskender (Alexander III)
(d. İÖ 356, Pella, Makedonya – ö. İÖ 13 Haziran 323, Babil)
İÖ 336-323 yılları arasında Makedonya kralı ve tarihteki en büyük komutanlardan biri. Pers İmparatorluğu’nu yıkarak Yunanistan’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuş, Eski Yunan uygarlığının Doğu’ya yayılmasında etkili olmuş ve efsanevi bir kahramana dönüşmüştür.
II. Philippos ile Epeiros (Epir) kralı Neoptolemos’un kızı Olympias’ın oğlu olan İskender, 13-16 yaşlarında Aristoteles’ten aldığı derslerin etkisiyle felsefe, tıp ve bilime ilgi duydu. Babası II. Philippos’un Byzantion’a ( İstanbul) saldırdığı IO 340′ta Makedonya’yı yönetti ve bir Trak kabilesini yendi, iki yıl sonra II.Philippos’un Yunanlılara karşı kazandığı Khaironeia Çarpışması’nda ordunun sol kanadına komuta etti. Babasının annesini boşaması ve bir komutanının kızıyla evlenmesi üzerine annesiyle birlikte Epeiros’a gittiyse de daha sonra babasıyla barıştı. II. Philippos’un öldürülmesinin (İÖ 336) ardından komutanlarca kral ilan edildi. Öncelikle bütün olası hasım ve rakiplerini öldürttü. Babasının sağlığında Asya seferini gerçekleştirmek üzere oluşturulan, Korinthos’taki Helen Birliği synhedrion’da (meclis) bu birliğin hegemon’u ve başkomutanı seçildi. Delphoi üzerinden Makedonya’ya dönerken İÖ 335 ilkbaharında Trakya’ya girdi. Şipka Geçidini aşarak Triballileri (Triballoi) ezdikten sonra Tuna’nın öbür yakasına geçerek Getaları dağıttı. Ardından batıya dönerek Makedonya’yı istila etmiş olan Hyrialıları yendi. Bu sırada öldüğüne ilişkin söylentiler üzerine Thebai ve Atina’da ayaklanma patlak verdi. Bu ayaklanmanın ardında hem yeni Pers kralı III. Dareios’ un mali desteği, hem de Demosthenes’in çabalan yatıyordu. Askerlerini günde 30 km gibi o çağa göre çok yüksek bir hızla ilerleterek Yunanistan’a giren İskender, tar pınaklar ve şair Pindaros’un evi dışında bütün Thebai’yi yerle bir etti. Yaklaşık 6 bin kişinin öldürüldüğü, sağ kalanların köle olarak satıldığı bu sindirme hareketi sonunda bütün Yunan devletleri Makedonya üstünlüğüne boyun eğdi. . Asya’nın fethi. Tahta çıkışından beri Pers İmparatorluğu’nu ele geçirmeyi tasarlayan Büyük İskender, II. Philippos’un kurduğu orduyu beslemek ve 500 talente ulaşan borçları ödemek için gerekli kaynakları bulma düşüncesiyle hemen sefer hazırlıklarına girişti. Kral naibi olarak yönetimi Anti-patros’a bıraktıktan sonra İÖ 334 ilkbaharında toplam 30 bin piyade ve 5 binin üzerinde süvariden oluşan ordusuyla yola çıktı. Bu ordunun içinde 14 bin Makedonyalı ve Helen Birliği’ne bağlı 7 bin asker yer alıyordu. Silah ve güç dağılımı açısından çok iyi düzenlenen orduya mühendis, mimar, bilim adamı, saray görevlisi ve tarihçiler de eşlik ediyordu.
Homeros’tan aldığı esinle önce İlion’u ( Troya) ziyaret ederek Akhilleus’un mezarına çelenk koyan İskender, Pers ordularıyla ilk kez Granikos Çarpışması’nda karşı karşıya geldi. Bu çarpışmada elde ettiği zafer ona Batı Anadolu’nun kapılanın açtı. Yunanistan’da izlediği politikanın tersine, tiranları sürerek demokrasilerin kurulmasına ön ayak oldu. Ama kentleri fiilen kendisine bağlama yoluna gitti. Karya’daki Miletos (Milet) ve Halikarnassos ( Bodrum) kentlerinin direnişini kırarak yöneticilerini teslim olmaya zorladı.
İÖ 334-333 kışında Batı Anadolu’nun fethini tamamladıktan sonra, İÖ 333 ilkbaharında Akdeniz kıyı yolunu izleyerek Perge’ye ulaştı. Söylenceye göre Frigya’dan geçerken, Asya’ya hükmedecek kişinin çözebileceğine inanılan Gordion düğümünü kesti. Gordion’dan Ankyra’ya (Ankara) yöneldi, oradan da Kapadokya ve Kilikya Kapıları (Kilikiai pylai; bugün Gülek Boğazı) üzerinden güneye indi. Myriandros (bugün İskenderun yakınında) dolayında kamp kurduğunda, Pers hükümdarı III. Dareios da Pinaros Çayı (bugün Deliçay) kıyısında savaş düzeni almış bulunuyordu. Bu karşılaşmayı izleyen İssos Çarpışması (IÖ 333 sonbaharı) sonunda Dareios kesin bir yenilgiye uğradı ve ailesini savaş alanında bırakarak kaçtı.
İskender bu zaferden sonra Suriye ve Fenike’ye doğru ilerledi. Amacı Fenike kıyılarını fethederek Pers donanmasını üssüz bırakmak ve etkisizleştirmekti. Dareios’ un barış önerisine karşı, kendisini Asya’nın efendisi olarak tanımasını ve koşulsuz teslim olmasını istedi. Başlangıçta Pers kentlerini kolayca ele geçirmesine karşın, Tyros (bugün Sur) önünde sert bir direnişle karşılaştı. Uyguladığı bütün kuşatma taktiklerine karşın, bu müstahkem ada kenti yedi ay boyunca başarıyla saldırılara karşı koydu. Kuşatma sürerken Dareios, ailesi için fidye olarak 10 bin talent ödemeyi ve Fırat Irmağının batısında kalan topraklan bırakmayı önerdi. Bu olayla ilgili olarak, İskenderun komutanı Parmenion’un “İskender’in yerinde olsam kabul ederdim” dediği, buna karşılık İskender’in de “Parmenion olsaydım, ben de kabul ederdim” biçiminde bir karşılık verdiği anlatılır.
Tyros şiddetli saldırılara daha fazla direnemeyerek İÖ Temmuz 332′de düştü. İskender’in en büyük askeri başansı sayılan bu harekâta geniş çaplı bir yağma da eşlik etti. Kentin bütün erkekleri öldürüldü, kadın ve çocukları da köle olarak satıldı. Suriye’yi Parmanion’a bırakarak güneye ilerleyen İskender, Gaza’da (Gazze) iki ay süren direnişe son verdikten sonra İÖ Kasım 332′de Mısır’a girdi ve halk tarafından kurtarıcı olarak karşılandı. Memphis’te (Memfis) kutsal Apis’e kurbanlar keserek firavunların geleneksel çifte tacını giydi. Kışı Mısır’da yönetimi düzenlemekle geçirdi. Mısırlı yöneticiler atamakla birlikte, orduyu Makedonyalıların komutasında tuttu. Günümüzde İskenderiye olarak anılan Alexandreia kentini kurdurdu. Bazı kaynaklara göre Nil’in taşmasının nedenlerini araştırmak üzere bir keşif grubunu görevlendirdi. Bu arada Amon Tapınağı (Ammoneion) ve kâhininin bulunduğu Siva Vahasına sonradan çeşitli söylencelerle süslenen çetin bir yolculuk yaptı. Tanrı Zeus’un oğlu olduğuna ilişkin söylence de bu tapmakta Asya seferinin geleceği konusunda Tanrı Amon’la görüştüğü ve aldığı yanıtı kimseye söylemediği yolundaki kayıtlara dayanır. Mısır’ın fethiyle Doğu Akdeniz’de kesin denetimi sağlayan İskender, İÖ 331 ilkbaharında Tyros’a döndü. Suriye’ye Makedonyalı bir satrap atadıktan sonra Mezopotamya’ ya ilerledi ve temmuzda Fırat kıyısındaki Thapsakos’a vardı. Ninive’yle Arbela (Erbil) arasındaki Gaugamela Ovasında Dareios’la yeniden karşı karşıya geldi ve onu bir kez daha yenerek kaçmaya zorladı (bak. Gaugamela Savaşı). Güneye inerek Babil’i aldı ve Mazaios adında bir Persi satrap olarak atadı. Ardından Susa’ya girdi ve Zagros Dağlarını aşarak İran içlerine yöneldi. Persepolis’te I. Kserkses’in sarayını törenle yaktı. Kserkses’in Yunanistan’da yaptıklarına karşı bir misilleme olan bu hareketle aynı zamanda “öç seferi”nin sona erdiğini gösterdi. İÖ 330 ilkbaharında Media’ ya girerek başkent Ekbatana’yı aldıktan sonra, Yunanlı askerlerin geri dönmesine izin verdi.Pers topraklarını içine alan yeni bir imparatorluk kurmayı ve “Asya’nın efendisi” olmayı amaçlayan İskender, daha doğudaki toprakları ele geçirmeye yönelik yeni bir sefer başlattı. Kısa sürede yerel satraplara boyun eğdirerek Hazar kıyılarına, oradan da Afganistan içlerine ulaştı. Bu fetihler sırasında Makedonyalı ve Pers bileşimine dayalı yeni bir yönetim sistemi oluşturduğundan, eski komutanlarıyla baş-gösteren anlaşmazlıktan giderek derinleşti. Kendisine suikast girişimiyle suçladığı Parmenion’la oğlunu ortadan kaldırarak ordusunu yeni baştan düzenledi. İÖ 330-329 kışında Helmand Irmağını izleyerek kuzeye doğru iler* ledi. Bu sırada Baktriane satrabı Bessus’un genel bir ayaklanma başlatması üzerine, Hindukuş Dağlarını aşarak karışıklıklara son verdi. Bu harekâtı yürütürken Siriderya’ ya kadar ilerledi ve burada İskitlerin sert direnişiyle karşılaştı. Başka göçebe halkların da ayaklanmasıyla büyük güçlükler çıkaran bu direnişi ancak İÖ 328 sonbaharında bastırabildi.
Davranışlarıyla giderek bir Doğu despotuna dönüşen İskender, Pers hükümdarları gibi giyinmeye ve proskynesis (hükümdar karşısında yere kapanarak selamlama) uygulaması gibi Pers geleneklerini benimsemeye başladı. Bu arada Baktriane prenseslerinden Roksane’yle evlendi. Kendini tanrılaştırmaya giriştiyse de, Makedonyalılar ve Yunanlılarca alaya alınınca bundan vazgeçmek zorunda kaldı. Bir komploya karıştığı gerekçesiyle tarihçi Kallisthenes’i hapse attırması bilgin ve filozoflar arasındaki desteğini yitirmesine neden oldu.
Genç yaşta ölmesine karşın 12 yıl 8 ay süren hükümdarlık dönemine büyük çaplı seferleri sığdıran İskender’in kurduğu geniş imparatorluk temelde Perslerden kalma yönetim sistemine dayanıyordu. Bununla birlikte yerel satraplara bağlı olmayan tahsildarlardan oluşan merkezî bir vergi toplama mekanizması kurarak yeni bir mali sistemin temelini attığı bilinmektedir. Görevlilerin yolsuzlukları ve yiyiciliği nedeniyle bu sistemi iyi işletememekle birlikte, sikke çıkarma hakkım tekeline alarak ve Pers hazinelerinde birikmiş gümüş ve altını para biçiminde piyasaya sürerek bütün Önasya’da ve Akdeniz’de ticaret ve para ekonomisini geliştirdiği söylenebilir.
Öte yandan İskender’in yeni kentler kurması (Plutarkhos bu kentlerin sayısının 70′in üzerinde olduğunu söyler) Yunan yayılmasında yeni bir dönem açtı. Askeri birer üs olarak kurulan, ama zamanla birer kültür ve ticaret merkezine dönüşen bu kentler Eski Yunan etkisinin Hindistan’a kadar yayılmasında önemli rol oynadı. Bu arada Pers-Makedonyah karışımıyla yeni bir ırk yaratma girişimi sonuçsuz kaldıysa da, Yunan kültürüne yatkın, ama Doğu’ya özgü yeni bir soylu sınıfı ortaya çıktı.
Kendisini ve askerlerini en güç işlere yöneltmeyi başaran güçlü bir irade ve yetenekle esnek bir düşünce yapısını birleştiren İskender, koşullar gerektirdiğinde geri çekilmeyi ve değişiklikler yapmayı bilen bir kişiydi. Düş gücü ve romantizmi kendisini Herakles, Akhilleus ve Dionysos gibi kahramanlarla özdeşleştirmesine yol açacak ölçüde güçlüydü. Çabuk öfkelenme, acımasızlık ve inatçılık gibi özellikleri uzun seferlerde daha çok ortaya çıkıyordu. Güvenmediği kişileri hiç sorgulamadan öldürmekten çe-kinmemesine karşın, adamları onun peşinden gidiyor, ona bağlı kalıyor ve güçlüklere katlanıyordu.
Dünyanın en büyük askeri dehaları arasında sayılan İskender, değişik kuvvetleri bir arada kullanmada ve düşmanın yeni savaş biçimlerine yeni taktiklerle karşı koymada son derece ustaydı. Yaratıcılığıyla, savaşın sonucunu belirleyecek fırsatları değerlerdir-meyi çok iyi bilirdi.
İskender’in kısa süren hükümdarlığı, Avrupa ve Asya tarihi açısından önemli bir dönüm noktası sayılır. Seferleri ve bilimsel araştırmalara merakı, coğrafya ve doğa tarihi gibi konulardaki bilgilerin gelişmesine katkıda bulunmuş, ayrıca büyük uygarlık merkezlerinin geliştirdiği bilgi birikiminin ortak bir potada kaynaşmasına zemin hazırlamıştır. Siyasal açıdan olmasa bile, ekonomik ve kültürel açıdan Cebelitarık’tan Pen-cap’a uzanan, ticarete ve toplumsal ilişkilere açık bir imparatorluk kurduğu ve ortak sayılabilecek bir uygarlığa ve bir lingua franca{*) olarak Yunan koine lehçesine dayalı yeni bir dünya yarattığı söylenebilir.

ATTILA, Tanrının Kırbacı (395-453)
Attilâ önce Doğu Roma’yı hedef aldı. Bizans üzerine yürüdü. Kendisinden aman dileyen İmparatoru yıllık vergiye bağladı. Bir süre sonra vergisini ödemeyen imparatora, bunu pek pahalıya ödetti. Balkanlardan Mora’ya, oradan İstanbul kapılarına kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Bizanslılar vergiyi iki misline çıkartarak İstanbul’u kurtardılar. Fakat, bu arada Bizans İmparatoru III. Valentinianus, bir suikastçi göndererek Attilâ’yı öldürtmeye teşebbüs etti. Bu teşebbüs sonuçsuz kaldı. İmparator bu kez kendi emriyle suikasti hazırlayanın kafasını kestirip Attilâ’ya göndermekle, kendisini temize çıkarmaya kalkıştı.
Bu arada III. Valentinianus’un hayatı boyunca evlenmemeye mahkum ettiği kız kardeşi, rahibe olarak kapatıldığı manastırdan Attilâ’ya bir nişan yüzüğü göndererek kendisiyle evlenmeye hazır olduğunu bildirdi. Bütün Avrupa’ya dehşet saçan Attilâ, Bizans İmparatoru’na daha sert bir mesaj göndererek, nişanlısının kapatılmış bulunduğu manastırdan serbest bırakılmasını ve müstakbel eşine çeyiz olarak Batı Roma İmparatorluğunun yarısının verilmesini istedi. III. Valentinianus, Büyük Türk-Hun İmparatoru’nun bu teklifi karşısında kara kara düşüncelere daldı. Bunun verdiği huzursuzluk bütün Bizans’ı kapladı. Doğu Roma İmpatorluğu sınırları içinde bitip tükenmek bilmeyen korkulu günler ve aylar başladı,
Attilâ’nın bütün emeli Batı ile Doğu Roma İmparatorluklarının kendisine karşı birleşmelerini önlemekti. İki cephede birden savaşmak istemiyordu. Doğu Roma’yı bu huzursuzluğun içinde bıraktıktan sonra ani bir kararla Batı Roma’ya yürüdü. Bir hallaç pamuğu gibi attı, Batı Roma İmparatorluğu’nu.
Roma’ya girmesinin gün meselesi halini aldığı bir sırada Papa III. Leon, bizzat Attilâ’nın karargâhına giderek Roma’yı çiğnememesi için ricada bulundu. Hattâ bunun için kendisine yalvardı. Papanın bu yalvarışı karşısında istilâyı durdurmayı kabul eden Attilâ, Romalıları çok ağır bir vergiye bağladı.Sekiz yıl içinde bütün Avrupa’da eşi görülmemiş ölçüde büyük bir istilâda bulunan Attilâ, korku ve dehşet ifade eden tek isim oluvermişti. Bu yüzden son derece âdil bir hükümdar olmasına rağmen bütün Avrupa kendisini barbar gözüyle gördü. Onun etrafına saçtığı büyük korku ve dehşetin psikolojik bir sonucu olmuştu bu yanlış teşhis…
Attilâ yalnız büyük bir istilâcı ve yaman bir komutan değil, mükemmel bir hükümdardı. Tarih onu, milletine medenî bir düzen veren ve dünyada posta teşkilatını kuran ilk kişi olarak tanır.Attilâ’nın ilk eşi ve baş kadını Arıkan idi. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu İlek’in anası olan Arıkan’dan başka bir kaç kadın daha almıştı. 453 yılında büyük Türk-Hun İmparatorluğu’nun başkenti olan Etzelburg’da (Bugün Macaristan sınırları içinde bulunan Attila şehri) İlkido adında genç bir kızla evlendi. Elli sekiz yaşında olmasına rağmen son derece dinç ve kuvvetli idi. Evlendiği gecenin sabahında, bütün Avrupa’yı tir tir titreten cihangir, yatağında ölü bulundu. Ağzından, burnundan boşanan kanlarla, bütün yatak kıpkırmızı olmuştu. Ölümünün şiddetli bir burun kanamasından mı, bir hastalıktan mı, yoksa bir suikast sonucu mu meydana geldiği kesinlikle anlaşılamadı.
Cenazesi, ölümünün ertesi günü yapılan çok büyük bir törenle kaldırıldı. Cesedi altın bir tabuta konulmuştu. Bu tabut, önce gümüş, sonra da demir bir mahfazanın içine yerleştirilmiş ve böylece toprağa verilmişti.Attilâ, ölümünden sonra, kimse tarafından rahatsız edilmeden ebedî uykusunu uyumak isterdi. Bunu, böyle vasiyet etmişti. Bu nedenle mezarını kazıp kendisini toprağa verenler okla vurulmak suretiyle hemen oracıkta öldürüldü. Sonra mezarının yanından geçmekte olan bir çayın mecrası değiştirildi. Sular başta tarafa, muhtemel olarak mezarın üzerinden verilen yeni mecrasına akıtıldı. Böylelikle büyük cihangirin son arzusu yerine getirilmiş oldu.
Ne yazık ki bugün mezarının yeri dahi bilinmez…

Mahatma Gandi (1869 – 1948)
1869’da Porbandar’da Vaşiya Kastı’ndan bir ailenin oğlu olarak doğan Mohondas Karamçand Mahatma (Ulu Ruh) Gandhi, 1888-91 yılları arasında Londra’da hukuk öğrenimi gördükten sonra, iki yıl Bombay ve Rackot Kentlerinde avukatlık yaptı. 1893-1914 yılları arasında Güney Afrika’da da avukat olarak çalıştı. Burada ırkçı Apartheid rejiminin ırk ayrımı politikalarına maruz kalan Hintli göçmen işçilerin haklarının savunucusu durumuna yükseldi.
Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği yıllarda oluşturduğu ideolojisinin temellerini, şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık, çilecilik, Asya milliyetçiliği, Hinduizm akımının dinsel mistik öğeleri, dinlere saygı ve teknoloji karşıtlığı oluşturur.
Tam 21 yıl sonra, 9 Ocak 1915’te, ülkesi Hindistan’a dönen Gandhi’yi karşılamaya gelen onbinlerce Hintli, onun artık Hindistan için milli bir simge haline geldiğinin de bir kanıtıdır. Hindistan’da olduğu yıllar boyunca İngiliz emperyalizmine karşı pasif ve uzlaşmacı bir çizgi izleyen Gandhi, gerçekleşen birçok yığınsal milli bağımsızlıkçı ve emekçi eylemlerinden doğan kurtuluş fikrini, olgun bir fikir olarak görmedi.
Avrupa ürünlerini boykot, sivil itaatsizlik gibi eylemler gerçekleştiren Gandhi, ayaklanmaya ve ulusal kurtuluş için savaşa karşı oldu. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler için asker toplamak en büyük hatalarından biri olmuştur. 30 Ocak 1948’de radikal-milliyetçi bir Hintli tarafından gerçekleştirilen bir suikastle öldürdü.

Josef Stalin (1881 – 1953)
Tarihin en büyük diktatörlerinden biri olan sosyalist Josef Visarionoviç Stalin, 1881′de Gürcistan’ın Gori kasabasında doğdu.
Babası kundurucaydı. Daha orta öğrenimi sırasında devrimci eyleme katıldı ve Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin bolşevik kanadı saflarında yer aldı. Uzun yıllar Sibirya’da sürgünde kaldı.
Lenin’in 1917′de Finlandiya’ya gitmesinin ardından Sverdlov’la birlikte partinin yönetimini üstlendi. Ekim Devrimi’nden sonra Lenin’in başkanlığındaki Sovyet hükümetinde Milliyetler Halk Komiseri oldu.
Lenin’in ölümünden az önce Komünist Partisi genel sekreteri oldu. 1920-1930′larda sağ ve sol ideolojik mücadele adına binlerce insanı sürgünlere gönderdi.
Özellikle bu sürgünler ve idamlar yoğunluklu olarak Türkler’e karşı oluyordu.
Stalin iktidarın için her yol meşrudur sözünü tam anlamıyla uygulayarak binlerce insanın ölümüne sebep oldu. Milyonlarca insan bu yolda öldürüldü.
Josef Stalin, Sovyetler Birliğinde, bir tek ülkede sosyalist kuruluşun savunucusu oldu. “Planlı ekonomi”, “Kollektivizasyon” ve “Endüstrileşme” uygulamaları ile 1928-1936 yılları arasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde köklü dönüşümlerin gerçekleştirilmesini sağladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında parti liderliği, hükümet başkanlığı ve sovyet orduları başkomutanlığı görevlerini birarada yürüttü. 5 Mart 1953′te öldü.
Napolyon, 1795 Ekim’inde Fransa’daki ordunun başına getirildi. 1796 Şubatında da İtalya’daki ordunun başkomutanı oldu. Bu arada General de Beauharnais’in dul karısı Josephine ile evlendi. 1796 Nisan’ında ilk İtalya seferini yaptı. Bu sefer, Napolyon’un ününü yaydı. Stratejik ustalığın bir şaheseri sayılan İtalya Seferi, büyük başarı ile sonuçlandı. İmzalanan Campo Formio Antlaşması ile Venedik Cumhuriyeti İtalya’ya bırakılıyor, karşılığında da Belçika ve İyon adaları alınıyordu. Bu önemli siyasi olayla Devrim Cumhuriyeti, Avrupa’nın en tutucu devleti olan Avusturya’ya gücünü göstermiş; Napolyon da İtalya’daki Fransız yönetimini kabul ettirmiş oluyordu.
Napolyon, Paris’e döndükten sonra, Direktuvarlık tarafından İngiltere’yi ele geçirmekle görevlendirildi. Direk İngiltere’ye saldıracağına, İngiliz etki alanının en can alacı noktasına saldırmayı uygun bulan Napolyon, Mısır seferine çıktı. Akdeniz’deki İngiliz Donanması’nı yenilgiye uğrattı, Malta’yı aldı. 1798 Temmuz’unda da İskenderiye’ye girdi. Piramitler Savaşı’nda Memlükleri yendi. Ancak Horatio Nelson yönetimindeki İngiliz Donanması, Fransız Donanması’na saldırarak gemilerini batırdı. Nelson’un başarısı üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa’ya karşı birleştiler. Birleşik Ordu, Rus Generali Alexander Suvorov’un komutasında, Napolyon’un ele geçirdiği toprakları geri aldı.
Napolyon, 1799 yılında Suriye’ye girdi. Akka’nın Cezzar Ahmed Paşa tarafından başarıyla savunulması ve ordusunda belirgin salgın hastalıklar yüzünden Mısır’a çekildi. Ordusunu burada bırakarak gemi ile Fransa’ya döndü. 9 Kasım 1799′daki hükümet darbesi, Fransa tarihinde yeni bir dönemin başlamasına sebep oldu. Birkaç hafta sonra, anayasada değişiklikler yapılarak yönetim üç konsülün eline bırakıldı. Napolyon “birinci konsül” olarak, Fransa’nın mutlak hakimi oldu. Bazı reformlar yapmaya çalıştı. Devletin dağıttığı kredileri belli bir düzene soktu; 1802 yılında Fransa Bankası’nı kurdu; idari alanda bazı reformlar gerçekleştirerek valilerin ve belediye başkanlarının siviller arasından seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karşı sorumlu olmalarını sağladı; mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi. Avusturya ve İngiltere Orduları hala silahlarını bırakmamışlardı.
Napolyon Buanoparte, 1800 yılında tekrar İtalya’ya girdi ve Milano’yu aldı. Böylece Avusturya Ordusu’nu ikiye bölmüş oluyordu. Birini kuşatma altında tutarken diğerine saldırdı. Bu saldırıları başarı ile sonuçlandırdı. Jean Victor Moreau’nun Hohenlinden’deki zaferi üzerine, Avusturya İmparatoru, İngiltere ile ittifakını bozmak ve 1801 Şubatında Luneville Barış Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Napolyon, kısa zamanda Fransa Halkı’nın sevgisini kazandı. Yabancı ülkelerdeki Fransızların, ülkelerine dönüp devletin modernleştirilmesinde kendisine yardımcı olmalarını sağladı. 1804′te yaptığı Code Napoleon (Napolyon Kanunları), halk tarafından da desteklendi.
Napolyon, aynı yıl, Paris’teki Notre Dame Katedrali’nde, Papa Pius VII’nin eliyle taç giyerek İmparator oldu. Napolyon, imparatorluğu boyunca sayısız zaferler kazandı. Ancak Fransa içinde beliren bazı hoşnutsuzluklara, İngiliz Donanması’nın gücü, İspanya ve İtalya’da tahta geçirdiği akrabalarına halk tarafından duyulan kin ve nefrete, kendine bağladığı devletlerde beliren milliyetçilik akımları da eklenmişti.
Napolyon, 1812 yılında Rusya’ya girdi. Ancak yiyecek sıkıntısı, asker kaçakları ve Rusya’nın dondurucu soğuğu gibi sebepler yüzünden, ordunun yönetimi Joachim Murat’a bırakarak Paris’e döndü. Kendisine karşı düzenlenen hükümet darbesini bastırdıktan sonra yeni bir ordu kurdu. 1813 Ekiminde Leipzig’de yenik düştü. Düşman kuvvetleri 1814′te Paris kapılarına dayanınca görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Elbe Adası’na sürgüne gönderildi. Napolyon’dan sonra Fransa tahtına XVIII. Louis geçirildi.
Viyana Kongresi’ne katılan bakanlar ve delegeler, 7 Mart 1815′te Napolyon’un kaçıp Paris’e dönmüş olduğunu, halk tarafından büyük sevgi ile karşılandığını öğrendiler. Hemen bir ordu toplayan Napolyon, Belçika’ya saldırdı. Kazandığı önemsiz birkaç zaferden sonra Wellington’un komutasındaki İngiliz ve Gebhard Von Blücher komutasındaki Prusya Kuvvetleri tarafından 18 Haziran 1815′te Waterloo’da büyük bir yenilgiye uğratıldı.
Napolyon, Paris’e dönünce ikinci kez tahttan indirildi. Amerika’ya kaçmak istedi, ancak bunu başaramayınca İngilizlere teslim oldu. İngilizler, onu Atlantik’teki St. Helena Adası’na götürdüler. Napolyon, son yıllarını bu küçük adada geçirdi ve anılarını yazdırdı. Napolyon, 5 Mayıs 1821′de öldü, ancak cenazesi 1840 yılında Paris’e getirilebildi ve İnvalides’e gömüldü. Napolyon’un uşağı tarafından zehirlendiğini ileri sürenler vardır.
Isaac Newton (1643 – 1727)
Bir çiftçi olan babası o doğmadan üç ay önce öldü. Oniki yaşında Grantham’da King’s School’a yazılan Newton bu okulu 1661′de bitirdi. Aynı yıl Cambridge Üniversite’sindeki Trinity Kolleje girdi. Nisan 1665′te bu okuldan lisans derecesini aldı. Lisansüstü çalışmalarına başlıyacağı sırada ortalığı saran veba salgını yüzünden üniversite kapatıldı.
Salgından korunma amacıyla annesinin çiftliğine sığınan Newton burada geçirdiği iki yıl boyunca en önemli buluşlarını gerçekleştirdi. 1667′de Trinity Kollej’e öğretim üyesi olarak döndüğünde diferansiyel ve integral hesabın temellerini atmış, beyaz ışığın renkli bileşenlerine ayrıştırılabileceğini saptamış ve cisimlerin birbirlerini, uzaklıklarının karesi ile ters orantılı olarak çektikleri sonucuna ulaşmıştı. Çekingenliği yüzünden Newton her biri bilimde devrim yaratacak nitelikteki bu buluşların çoğunu uzun yıllar sonra (örneğin diferansiyel ve integral hesabı 38 yıl sonra) yayımlamıştır. Lisansüstü çalışmasını ertesi yıl tamamlayan Newton 1669′da henüz 27 yaşındayken Cambridge Üniversite’sinde matematik profesörlüğüne getirildi. 1671′de ilk aynalı teleskopu gerçekleştirdi, ve ertesi yıl Royal Society üyeliğine seçildi. Royal Society’ye sunduğu renk olgusuna ilişkin bidirisinin eleştirilere hedef olması, özellikle Robert Hooke tarafından şiddetle eleştirilmesi üzerine Newton tümüyle içine kapanarak, bilim dünyasıyla ilişkisini kesti. 1675′de sunduğu gene optik konusundaki iki bildirisi yeni tartışmalara yol açtı. Hooke makalelerdeki bazı sonuçların kendi buluşu olduğunu, Newton’un bunlara sahip çıktığını öne sürdü.Bütün bu tartışma ve eleştiriler sonucunda 1678′de ruhsal bunalıma giren Newton ancak yakın dostu ünlü astronom matematikçi Edmond Halley’in çabalarıyla altı yıl sonra bilimsel çalışmalarına geri döndü.
Cambridge Universite’sinde katolikliği yaygınlaştırma ve egemen kılma çabalarına karşı başlatılan direniş hareketine öncülük eden Newton, kral düşürüldükten sonra 1689′da üniversitenin parlamentodaki temsilciliğine seçildi. 1693′de yeniden bir ruhsal bunalıma girdi ve yakın dostlarıyla, bu arada Samuel Pepys ve John Locke ile arası bozuldu.Iki yıl süren bir inziva döneminden sonra sağlığına yeniden kavuştuysada bundan sonraki yaşamında bilimsel çalışmaya eskisi gibi ilgi duymadı.Daha sonra 1699′da Fransız Bilimler Akademi’sinin yabancı üyeliğine 1703′de Royal Society’nin başkanlığına seçildi.
Gelmiş geçmiş bilim adamlarının en büyüklerinden biri olarak kabul edilen Newton matematik ve fizikte çok önemli buluşlar gerçekleştirdi. Matematikte (a+b)ª ifadesinin üstel seriye açınımını veren genel iki terimli teoremini buldu. Newton’un bilime en büyük katkısı mekanik alanındadır. Merkezkaç kuvvet yasası ile Kepler yasalarını birlikte ele alarak kütleçekim yasasını ortaya koydu. Newton hareket yasaları olarak bilinen eylemsizlik ilkesi, kuvvetin kütle ile ivmenin çarpımına eşit olduğunu ifade eden yasa ve etki ile tepkinin eşitliği fiziğin en önemli yasalarındandır.
Yayımladığı kitaplardan bazıları Philosophiae Naturalis Principia Mathematica, Opticks sayılabilir.
Moğol İmparatorluğu’nun büyük Han’ı, Ayrıca dünyanın en başarılı politik ve askeri liderlerinden biri olarak bilinir.
Cengiz Han
Küçük, savaşçı bir kabileden, dünyanın en büyük kara imparatorluğuna uzanan yolda Cengiz Han Asyanın en etkili ve en korkulan adamı oldu.
Asıl adı Temuçin’dir. Temuçin, 13 yaşlarında iken, babasını kaybetti. Henüz küçük olduğundan, kabilesi, onu bırakıp Tayciutlar’a katılmak istedi. Annesi Helün Hatun, binbir çaba ile kabilenin küçük bir bölümünü geri çevirebildi. Nice güçlük ve sıkıntıya rağmen, varlıklarını sürdürebildiler. Bütün bu olaylar sırasında, Temuçin’deki önderlik yetenekleri kendisini belli ediyordu.
Cengiz, han olduktan sonra Çin’deki Kitün/Chin Sülalesi’nin, kuzey sınırlarında Tatarlar’a karşı giriştiği bir harekete katıldı ve Tatarlar ezildi. Ona göre Tatarlar, atalarına kötülük edip, ölümüne neden olmuşlardı. 1202’te Tatar kabileleri ile savaştı ve onları yendi.
Cengiz Han, Moğolistan’ın tek gücü durumuna gelmişti. 1206 İlkbaharı’nda, Onon Irmağı boylarında bir kurultay toplandı. Bu kurultay, bütün kabilelerin temsilcileri Han Temuçin’i, bakanlığa (Kağan) getirdiler. Cengiz unvanı da bu sırada verilmiş olmalıdır.
Cengiz Kağan, Çin’den batıya giden ticaret yolunu denetimlerinde tutan Tangutlar’la savaştı. 1209’da kendisi de sefere katıldı. Başkent Ning-hia düşmediyse de, Tangutlar denetim altına alındı. Cengiz Kağan, Asya’nın doğusunda büyük bir güç olarak ortaya çıkarken, Orta Asya’nın kudretli devleti de Harezmşahlar’dı. İki ülke arasında birçok elçiler gidip gelmişti. Cengiz, iki ülke arasında özellikle ticaretin gelişmesinden yana olduğunu belirtmiş, Harezmşah’tan gelen kervan mallarını uygun fiyatlarla satın almıştı.
Cengiz, 1218’de bir kaç elçisi dışında tamamı Müslüman olan tacirlerin yönettiği 450 kişilik bir kervan hazırlatıp gönderdi. Cengiz’in Moğollar’ı tek bir devlet altında toplaması sonucu, eski Göktürk topraklarındaki bazı Türk Boylarının Batı’ya doğru göçü başlamıştır.
Asya’daki dinler mücadelesinde, Cengiz’in Şaman inancında olmasına karşın, siyasal açıdan İslamiyet’e yakınlaşmasıyla İslamiyet’e destek sağlamıştır.
Cengiz’le birlikte Asya’nın iktisadi yaşamı da değişime uğramıştır. Ülkelerarası ticaret yeni boyutlar kazanmış, sınırlar ve gümrükler ortadan kalkmıştır. Asya’da tek bir devletin egemen olmasıyla, Asya’nın batısı ile doğusu arasındaki ticari ilişkiler gelişmiştir. Cengiz Han, 1227 yılında ölmüştür.

Benito Mussolini (1883 – 1945)
Avrupa’nın ilk faşist lideri olan Benito Mussolini Forli’de doğdu. Gençliğinde öğretmenlik yaptı. 1902′de askerlik yapmamak için İsviçre’ye gitti. 1904′te geri dönen Mussolini 10 sene boyunca gazetecilik yaptı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine orduya yazıldı ve savaşta aktif olarak görev yaptı. Savaşta yaralanan Mussolini Milano’ya döndü ve burada sağ görüşlü Faşizm taraftarı “Il Popolo d’Italia” gazetesinin editörü oldu.
Benito Mussolini, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da çıkan kaosu iyi değerlendirdi. Çökmüş ekonomi, siyasi kargaşa içindeki İtalya’da Mussolini çeşitli sağcı grupları kurduğu Faşist partisinin bünyesinde topladı ve onları organize etti. Mussolini (halk arasındaki lakabıyla Il Duce “Duçe” ) ülkenin problemlerini çözeceğini vaat ediyor ve eski Roma İmparatorluğu’nu tekrar kuracağını söylüyordu. Bunun yanında kurduğu Kara Gömlekliler adlı örgütle şiddeti artırıyor özellikle de aynı kendisi gibi ekonomik durumun kargaşasında faydalanarak büyük bir sıçrama yapan komünist gruplarla çatışıyordu. Mussolini’nin izlediği politikalar meyvesini vermeye başladı. Ve en nihayet Ekim 1922′de Mussolini Kral Viktor Emmanuel III’ü yönetimi kendisine devretmekle tehdit etti aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma’ya yürüyecek ve bunu kendi yapacaktı. Komünist hareketinde önüne geçmek isteyen Kral bu teklifi kabul etti ve İtalya’da Duçe dönemi başladı.
Mussolini’nin başa geçmesiyle baskı ortamı başladı. Duçe Faşist Parti dışındaki diğer partileri kapattı, sendika hareketleri kanun dışı ilan etti, kitapve gazetelere sansür getirdi, eğitimi sıkı kontrol altına aldı ve bunun gibi bir çok düzenleme yaptı. Mussolini tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla adeta ördü. Çiftçileri sürekli teşvik etti , tarım ve endüstrinin canlanmasını sağladı buna bağlı olarak da İtalya’da işsizlik azaldı. Tüm bunlar Mussolini’nin popülaritesini arttırdı.
Fakat popülaritesini daha da arttırmak isteyen Mussolini 1935′te Habeşis-tan’ın işgaline başladı. 1936′da Habeşistan’ın işgalini tamamladı ve aynı yıl Adolf Hitler’le Roma-Berlin mihverini kurdu. Bu tarihten sonra devamlı Hitler’in etkisinde kalan Mussolini 10 Temmuz 1940′da Müttefiklere savaş ilan etti. Ama İtalyan Ordusu Kuzey Afrika ve Balkanlar seferlerinde mağlup oldu. Fakat her seferinde imdada Hitler yetişti.
1943′te Müttefikler İtalya’ya çıkarma yaptılar. Kral Viktor Emmanuel III Mussolini’yi görevden aldı. Fakat Duçe Hitler’in komandoları tarafından 12 Eylül 1943′de Gran Sasso’da tutuklu bulunduğu otelden kurtarıldı ve uçakla Viyana’ya kaçırıldı. İtalya’da kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdüren Mussolini Nisan 1945′de yani savaşın son günlerinde kaçmaya çalışırken İtalyan Mukavemet’ine mensup savaşçılar tarafından öldürüldü. Ertesi gün Mussolini’nin,sevgilisinin ve birkaç yandaşının cesedi Milano’da Loreto Meydanı’nda sallanıyordu.

Christoph Colomb (1451-1504)
Christoph Colomb 1451’de Cenova’da dünyaya geldi. Babası gibi ticaretle uğraşmaya başladı, işi dolayısıyla küçük deniz yolculukları yaptı. Ardından Akdeniz’de küçük çapta keşif amaçlı deniz yolculuklarına başladı. 1476’da İngiltere’ye yerleşmeye kara verdi, deniz yolculuğu sırasında korsan saldırısına uğrayınca gemisi battı, ancak İspanya’nın Lagos kumsalına ulaşmayı başardı. Lisbon’a kardeşinin yanına yerleşti. 1477 ile 1482 arasında İzlanda ve Gine’ye ticari amaçlarla deniz yolculukları yaptı. 1484’te sürekli batıya giderek Hindistan’a ulaşma düşüncesini Portekiz kralı II.Juan’a açtı, ama önerisi finansal sebeplerden dolayı reddedildi. 1485’te İspanya’ya yerleşti. 1486’da planını İspanya Kraliçesi İzabella’ya açtı. Teklif ancak 1492’de İspanya’daki son islam şehri olan Granada’nın alınması ile kabul edilebildi. 17 Nisan 1492’de krallık yolculuğun tüm finansmanını karşılayacağını açıkladı.
Colomb Nina, Pinta ve Santa Maria adlı üç gemi ve 10 kişilik mürettebatıyla 6 Eylül’de Kanarya Adaları’ndan okyanusa açıldı. 63 günlük sıkıntılı yolculuktan sonra Bahama adalarına vardı. İlk çıktığı adaya “Kutsal Kurtuluş” anlamına gelen San Salvador ismini verdi. Yerlilerle iyi ilişkiler kurduktan sonra yakında anakaranın yer aldığını düşünerek yola devam etti ve 28 Ekim’de Küba’ya ayak bastı. Yerlilerden değiştokuş ile altın aldıktan sonra daha fazla altın bulabilmek için yola devam etti. 5 Aralık’ta Haiti’ye vardı. Noeli kutlamak için karada bulunduğu bir sırada Santa Maria battı. Ardından yerlilerin de yardımı ile La Navidad isimli yeni bir gemi inşaa etti ve 40 kişiyi ve La Navidad’ı bırakıp geri dönmek üzere İspanya’ya yola çıktı. 15 Mart’ta İspanya’ya ulaştı. Büyük heyecanla karşılandı. Kendisine amirallik ve yeni toprakların kral naipliği verildi, ancak gene de ikinci sefer için Ferdinand ve İzabella’yı ikna etmesi zor oldu. Çünkü istenilen oranda altın getirilememişti. Bunun üzerine ikinci sefer koloniler kurmak amacıyla düzenlendi.
17 gemi ve 1000 mürettebatın yanı sıra at, sığır, koyun gibi Amerika’da bulunmayan hayvanlarla yapılan ikinci seferde filo 3 Kasım 1493’te Dominica adasını ve ardından Guadeloupe’yi keşfetti. Ardından 22 Kasım’da Haiti’ye vardı. Colomb Haiti’de bıraktığı 40 adamın öldürüldüğünü ve La Navidad’ın batırıldığını öğrendi. Yerlilerin de pek hoşnut karşılamaması nedeniyle Colomb Haiti’den ayrıldı ve Marco Polo’nun bahsettiği Çin’in doğu kısmına varabilmek için tekrar yola çıktı. 30 Nisan’da Küba’nın güneybatısına vardı. Burdan altın aldıktan sonra 5 Kasım’da Jamaika’yı keşfetti. Ancak yerlilerin düşmanca davranması anakaranın hala bulunamamış olması ekipte huzursuzluk yarattı. Haiti’ye dönüp İzabella adlı koloniyi kurduktan sonra İspanya’ya yola çıktı. Adamlarına İspanya’da Küba’nın ana kıta olduğunu söyleyecekleri konusunda yemin ettirdi ve 8 Haziran 1496’da İspanya’ya vardı.
Colomb’un vaatlerini yerine getirememesi krallığın ona olan güvenini azalttı. Buna karşın 30 Mayıs 1498’de üçüncü sefere çıktı. 31 Temmuz’da Trinidad’a 4 Ağustos’ta anakaraya ulaştı. Karayı sekiz gün kıyıdan takip eden filo 19 Ağustos’ta kolonistlerin yeni kurduğu koloni Santa Domingo’ya vardı. Burada İspanyolların yerli halka kötü davranmasına karşı çıktı ve bunun üzerine İspanya Kralı Ferdinand Bobadilla adlı bir denizciyi Colomb’u geri getirmek üzere görevlendirdi. Colomb 1500’de İspanya’ya getirildi.
1502-1504 yılları arasında yaptığı son sefere Colomb kral desteği almadan dört eski gemi ile çıktı. Orta Amerika’da Honduras’tan Kolombiya’daki Darien Körfezi’ne ulaşan Colomb yerli halkı İspanyol zulmünden korumaya çalıştığı için İspanyolların saldırısına uğradı. Haiti’de ve Küba’da arka arkaya saldırılara uğrayan Colomb Kral Ferdinand tarafından görevinden alındı. Batmak üzere olan gemisiyle koloni bulunmayan Jamaika’ya ulaştı. Burada terkedilen Colomb bir sene kadar burada kaldıktan sonra eski kaptanlarından biri olan Diego Mendez tarafından İspanya’ya götürüldü. Hayatının son yıllarını hasta olarak bir köşede geçiren Colomb hiçbir zaman yeni bir kıta keşfettiğini öğrenemedi. O hep doğu Hindistan’a ulaştığını sanıyordu.

Galileo Galilei(1564 – 1642)
Tanınmış müzikçi Vincenzo Galilei’nin oğlu olan Galileo, ilk eğitimini ailesinin 1574 de taşındığı Floransa yakınlarındaki Vallombrosa Manastırında aldı. 1581′de tıp öğrenimi görmek üzere Pisa üniversite’sine girdi. Raslantı sonucu bir geometri dersinin de etkisiyle Toscana sarayında öğretmenlik yapan Ostilio Ricci’den matematik ve fizik dersleri almaya başladı.
Mali durumunun elvermemesi nedeniyle 1585′de üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı. Floransa’ya dönerek akademide ders vermeye başladı. 1586′da hidrostatik teraziyi bulan ve bu buluşunu bir makaleyle açıklayan Galilei’nin ünü bütün Italya’ya yayıldı. 1589′da yazdığı katı cisimlerin ağırlık merkezlerine ilişkin inceleme Pisaa Universite’sinde matematik dalında öğretim üyeliğine getirilmesini sağladı. Burada hareket üzerine araştırmalara başlayan Galilei ilk olarak ağırlıkları farklı cisimlerin farklı hızlarda düşeceklerine ilişkin Aristoteles’ci görüşü çürüttü.
1592′de Padova’da matematik profesörü olarak çalışmaya başlıyan Galilei bu görevi 18 yıl sürdürdü ve buluşlarının önemli bir bölümünü burada gerçekleştirdi. 1604 sıralarında düşen cisimlerin düzgün hızlanan hareket yaptığını kuramsal olarak kanıtladı. Yaptığı teleskoplar, mercek yüzeylerinin eğrilik derecesini denetlemek amacıyla geliştirdiği yöntem sayesinde, astronomi gözlemlerinde kullanılabilecek ilk teleskoplar olarak kısa sürede avrupa’nın her yanında aranmaya başladı. Astronomi alanındaki bulgularını Sidereus Nuncius (yıldızların habercisi) adıyla yayımladı. Teleskopla gerçekleştirdiği gözlemlerden etkilenen Venedik senatosu Galilei’ nin Padova üniversitesinde yaşam boyu profesör olarak kalmasına karar verdi. Ama Galilei Toscana grandükünün sarayın baş felsefecisi ve matematikcisi olma önerisini kabul ederek 1610 yazında Padova’dan ayrıldı. Teleskopla yaptığı gözlemlerin Copernik’i doğrulaması, Aristoteles’ci profesörlerin ona karşı cephe almasına yol açtı. Ve Galileo’yu kilise yetkililerinin gözünde karalamaya çalıştılar. Bir yandanda dine karşı ve uydurma olduğunu iddia ettikleri sözlerini gerekçe göstererek Galilei ‘yi Enkizisyon ‘a gizlice ihbar ettiler. Kardinal Bellarmine konuya özel bir önem verek Galilei’yi 26 şubat 1616′ da huzuruna kabul etmiş, bundan böyle bu öğretiye bağlı kalmasının ve onu savunmasının yasaklanmış olduğu konusunda onu uyarmış, ama konunun salt matematiksel bir varsayım olarak tartışılabileceğini bildirmişti.
Bu olayı izleyen yedi yıl boyunca Floransa yakınlarındaki Bellosguardo’daki evine çekilmiş olarak yaşadı. Galilei 1616 kararını yürürlükten kaldırabilmek umuduyla 1624 ‘de Roma’ya gitti. Bunu başaramadıysada papadan dünya sistemleri üzerine yazı yazma izni aldı. Floransa’ya dönen Galilei büyük yapıtı Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo, ptolemaico e copernicano(iki büyük yer sistemi, Ptolemaios ve kopernik sistemleri üzerine konuşmalar) üzerinde yıllar sürecek çalışmasına başladı. kitap 1632′de yayımlandı. Papaya kitabın tarafsız görünen başlığına karşın aslında Copernik sisteminin güçlü ve pervasız bir savunusu olduğu belirtildi. Tam bu sırada Galilei’nin dosyasında bir belgenin varlığı keşfedildi. 26 şubat 1616′da Bellarmine’nin huzurunda Galilei’nin ne biçimde olursa olsun Copernikciliği anlatması yada tartışması Enkizisyon’un ceza yaptırımına bağlanarak özellikle yasaklanmıştı. Böylece kitap için elde edilmiş olan iznin sahtecilikle ve usülsüz biçimde alındığına karar verildi. 16 haziran da mahkum oldu.Hüküm hapis cezasını içeriyordu. Ama papa bu cezayı ev hapsine çevirdi. Ve Galilei yaşamının son sekiz yılını Floransa yakınlarında Arcetri’deki evinde geçirdi.
Galilei’nin bilime en büyük katkılarından biri mekaniğin bir bilim dalı olarak kurulmasındaki payıdır. Kuvvet kavramının mekanikte oynadığı rolü açıkca kavrayıp ortaya koyabilen ilk bilim adamıdır. Isaac Newton’un yüzyılın sonlarına doğru mekanikte gerçekleştirdiği büyük atılımın önünü açan da Galilei olmuştur. Ayrıca Galilei geçmişte birbirinden hep ayrı tutulmuş olan matematik ile fiziğin ilişkili olduğunu ve birbirlerine destek olabileceğini kavrayan ilk bilim adamıdır. Onun uyguladığı en önemli ve tümüyle kendine özgü yöntem, deneyle hesaplamayı birlikte yürütmesi olmuştur. Bu yöntem somutun soyuta dönüştürülebilmesini ve deney sonuçlarının sürekli ve düzenli bir biçimde karşılaştırılabilmesini olanaklı kılmıştır. Modern anlamda deney kavramını oluşturan Galilei bu kavram için cimento(sınav) terimini kullanıyordu.
Galilei’ni tüm yapıtları ilk olarak 1842-56 arasında Le opera di Galileo Galilei adıyla yayımlanmıştır. Toplu yapıtlarının çok daha geniş ve eksiksiz biçimi Galilei uzmanı Antonio Favaro’nun derlediği Le opere di Galileo Galilei adlı yapıttır.

Thomas Alva Edison (1847-1931)
Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşen Edison, ilköğrenimine burada başladıysada yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir çocuk olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi.
Bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuvarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeye yönelik araştırmalara ilgi duydu; bir süre sonra kendi başına bir telgraf aleti yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. O günlerde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu kulakları ağır işitmeye başladı.
Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki Laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü.Bu dönemde Edison, Michael Faraday’ın Experimental Research in Electricity adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday’ın deneylerini tekrarladı bir yandanda kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı. 1868′de kendine atölye kurdu. Aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. tüm parasını yitiren Edison Borç içinde Boston’dan ayrılarak New York’a yerleşti. Edison’un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin istemi üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph company’den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Ve sattığı patentlerle kısa sürede önemlice bir servet edindi. Bu parayla New Jersey’deki Newark’ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey’deki Menlo Park’ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı.
1876′da Graham Bell’in geliştirdiği konuşan telgraf üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877′de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslar arası düzeyde yayılmasına neden oldu.
1878′de William Wallace’in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company’yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda(vakum) ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla 13 ay boyunca flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879′da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı.
1887′de Menlo Park’tan New Jersey’deki West Orange’a taşınan Edison burada önceki laboratuvarlarının on katı büyüklüğünde Edison Laboratuvarını açtı. 1890′lara doğru uzun erimli iletime daha uygun olan alternatif akım geliştirildi. Doğru akımın üstünlüğüne inanan Edison, bir kampanya başlatarak kamuoyunu, yüksek gerilimli alternatif akım sistemlerinin son derece tehlikeli olduğu yolunda uyarmaya çalıştı. 1892′de ise Edison General Electric Company’nin denetimini yitirdi.Ve şirketi General Electric Company ile birleşti.
Iki kez evlenen Edison’un altı çocuğu oldu. Yaşamının sonuna değin yeni buluşlar yapmak için uğraş verdi.

Aristoteles (İÖ 384 – İÖ 322)
Aristoteles’in babası Nikomakhos, Büyük iskender’in büyükbabası Makedonya kralı III. Amyntas’ın saray hekimiydi. Genç Aristoteles böylece tıbbın öncüsü Hipokrates’e değin geri giden ve tıbbın kurucusu Sağlık Tanrısı Asklepios’tan kaynaklanan uzun bir doğabilim geleneği içnde yetişti. Düşünsel gelişimi içinde doğal olayların gözlemlenmesine verdiği önem ve Atina’da kendi kurduğu okulda(Lykeion) hekimlik eğitiminin yar alması onun gençliğinde ağır bir eğitimden geçtiğini gösterir Babası ölünce Aristoteles İÖ 367′de henüz 17 yaşındayken Platon’un Atina’daki Akademia’sına gönderildi. Orada 20 yıl Platon ile birlikte felsefe dialoglarında bulundu. İÖ 347/348 ‘de Platon’un ölmesi üzerine Akademia’nın başına yeğeni Speusippos geçti. Aristoteles’de bazı araştırmacılara göre bu göreve atanmadığı için, bazılarına görede o sıralarda Makedonya’ya karşı bir siyasal havanın egemen olmasından dolayı Atina’dan ayrıldı.
Düşünsel gelişiminin ikinci döneminde Aristoteles arkadaşı Khalkedonlu Ksenokrates ve sonraki belli başlı izleyicilerden Erosos’lu Theophrastos ile birlikte o sıralarda yeni kurulmakta olan Assos kentinde(bugün Batı Anadolu’da Behramkale) yeni bir akademi oluşturdu. Burada hükümdar Hermeias’ın öğretmeni ve onun yeğeni ve evlatlığı Pythias ile evlendi. Pythias bir kız çocuk doğurduktan sonra ölünce , Aristoteles Herpyllis ile evlendi. Aristoteles Assos’da mutlu geçirdiği anlaşılan üç yıldan sonra yakındaki Lesbos(Midilli) Adasının başkenti Mytilene’ye yerleşti. Ve orada adanın yerlisi olan öğrencisi Theophrastos ile birlikte Akedemia’ya benzer bir felsefe çevresi kurdu. Doğabilim araştırmalarına daldı. Düşünsel gelişmesi içinde astronomi ve buna bağlı kuramsal çalışmalardan ayrılarak yeryüzüne özelliklede biyolojiye ilgi duyması bu döneme rastlar.
İÖ 343-342′de Makedonyalı II. Philiphos, Aristoteles’ i Pella’daki başkentine 13 yaşındaki oğlu İskender’e öğretmenlik etmeye çağırdı. Üç yıl kadar süren bu eğtimde Aristoteles, İskender’e ağırlıkla Homeros’u tiyatroya dayalı sanatı ve ayrıca politikayı konu alan bir öğrenim programı uyguladı. Siyasete olan ilgiside bu dönemde yoğunlaştı. Ama İskender’in siyasal görüşlerinin Aristoteles’inkilerden çok fazla etkilendiği söylenemez. Ayrıca İskender’in kurduğu büyük imparatorluk düşünsel olarak aristoteles’in kent devleti(polis) anlayışını temel alan siyaset görüşüne uygun değildir.
İÖ 339′da doğum yeri olan Stagiros’a dönen Aristoteles, İÖ 335′te yeniden Atina’ya gitti. Bu sırada Speusippos ölmüş,Akademia başsız kalmıştı. Ama Akademia’lılar Aristoteles yerine Ksenokrates’i başkan seçince o da kent dışında Apollon Lykeion’a adanan kutsal koruluk içinde bazı binalar kiralayarak, kendi okulunu kurdu.
İÖ 323′te Büyük iskender ölünce Atina’da makedonya’ya karşı eğilimler yeniden ortaya çıktı. Ve Aristoteles 20 yıl önce yazdığı bir şiir nedeniyle en büyük suç sayılan dinsizlikten yargılandı. Suçlu bulunacağı kesinlik kazanınca izleyicileriyle birlikte Atina’nın kuzeyindeki Eurips boğazında, Khalkis’e gitti. Aristoteles bir yıl sonra bir mide rahatsızlığndan öldü.
Aristoteles öteki bilimler için bir alet olarak gördüğü mantık biliminin kurucusu kabul edilir. Aristoteles mantığı, insanı ayırt eden en önemli yanının dil olduğu, us(logos) sahibi olmasının, söz edebilen bir varlık olmasına dayandığı görüşünden yola çıkar. Böylece mantık Aristoteles’in kendi kullandığı terimle çözümlemedir. Aristotelis’in mantık bilimi ile birlikte felsefe tarihine en özgün katkısını oluşturan metafizik aslında kendi kullandığı bir ad değildir. Bu bigi dalı Aristoteles’e göre varlığı varlık olarak ele alan ve onun ne liğini araştıran felsefe dalıdır. Aristoteles bu bilgi dalının tek özgür bilim olduğunu çünkü kendinden başka bir amacı bulunmadığını söyler, bunu insanın doğal olarak merak güdüsünün ürünü olduğunu vurgular. Bilimleri türleri açısından sınıflandıran Aristoteles temelde üç kuramsal bilimden söz eder. Metafizik, Matematik ve fizik. Bunların dışında pratik bilimler, belli bir amaç için işlenen bilimler vardır. Bunlarda tutum ve eylemleri konu edinen etik ve politika ile üretime yönelik yapılmış ve yazılmış sanatların bilimleridir. Varlığın sürekli ve bitmeyen bir evren içinde ne’liğini ve çeşitliliğni ele alan Aristoteles bütün varlıkların ve değişimlerinin mantıksal olarak geriye götürülmesi biçiminde geliştirdiği “neden” görüşüyle bunların en son nedeni olarak bir hareket etmeyen hareket ettirici ve “ilk neden” düşüncesine ulaşır. Bu kavram ve ona ulaşan usavurma zinciri, sonraları hem hıristiyan hem müslüman düşünürlerce tanrının varlığının kanıtı olarak kullanılmıştır.

Fatih Sultan Mehmet (1432 – 1481)
Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432′de Edirne’de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Huma Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı. Devrinin en büyük ulemalarından birisiydi ve yedi yabancı dil bilirdi. Alim, şair ve sanatkarları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in en çok değer verdiği alimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi. Fatih Sultan Mehmed okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça’ya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a getirtirdi. Nitekim Astronomi bilgini Ali Kuşçu kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü Ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini yaptırdı. Şair ve açık görüşlüydü. Fatih Sultan Mehmed 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.
20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğunu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı. Hz.Muhammed’in (S.A.V) hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul’un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Orta Çağ’ı kapatıp, Yeniçağ’ı açan Cihan İmparatoru Fatih Sultan Mehmed, Nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi.
İSTANBUL’UN FETHİ
Fatih Sultan Mehmed padişah, olduktan sonra ilk iş olarak, devamlı ayaklanma çıkaran Karamanoğlu Beyliğine karşı sefere çıktı. Karamanoğlu İbrahim Bey af diledi. Fatih İstanbul’un fethini düşündüğü için onu bağışladı. Fatih Sultan Mehmed, büyük gayesini gerçekleştirmek için, Macarlara, Sırplara ve Bizanslılara karşı yumuşak davranıyordu. Amacı Haçlıların birleşmesini önlemek, onları tahrik etmemek ve zaman kazanmaktı. Bin yıllık tarihinin sonuna gelmiş olan Bizans küçüle küçüle sadece İstanbul şehrinin sınırları içinde hüküm süren bir devlet durumuna düşmüştü. Ancak buna rağmen Bizans’ın varlığı, Balkanlardaki Türk hakimiyeti açısından tehlikeli oluyordu. Bizans İmparatorları, Anadolu’daki çeşitli siyasi güçleri de Osmanlı aleyhine kışkırtmaktan geri kalmıyorlardı. Hatta zaman zaman Osmanlı şehzadeleri arasındaki taht kavgalarına karışıp devletin iç düzenini bozuyorlardı. İstanbul’un Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında girmesi, ticari ve kültürel yönden önemli bir avantajın daha ele geçirilmesi demekti. Boğazlar tam anlamıyla kontrol altına alınacak ve bu sayede, Karadeniz ticaret yolları ele geçirilmiş olacaktı. Karamanoğulları meselesini çözen Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethi için gerekli hazırlıklara başladı. Devrin mühendislerinden Musluhiddin, Saruca Sekban ile Osmanlılara sığınan Macar Urban Edirne’de top dökümü işiyle görevlendirildi. “Şahi” adı verilen bu topların yanında, tekerlekli kuleler ve aşırtma güllelerin üretilmesi (havan topu) yapılan hazırlıklar arasındaydı. Yaptırılan bu büyük toplar İstanbul’un fethedilmesinde önemli rol oynadı. Yıldırım Bayezid’in İstanbul kuşatması sırasında yaptırdığı Anadolu Hisarının karşısına, Rumeli Hisarı (Boğazkesen) inşa edildi. Bu sayede Boğazlar’ın kontrolü sağlanacak, deniz yoluyla gelebilecek yardımlara karşı tedbir alınmış olacaktı. 400 parçadan oluşan bir donanma inşa edildi. Turhan Bey komutasındaki bir Osmanlı donanması Mora’ya gönderildi ve İstanbul’a yardım gelmesi engellendi. Eflak ve Sırbistan ile var olan barış antlaşmaları yenilendi. Macarlarla da üç yıllık bir antlaşma yapıldı. Osmanlıların bu hazırlıkları karşısında, Bizanslılar da boş durmuyordu. Surlar sağlamlaştırılıyor ve şehre yiyecek depolanıyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç’e bir zincir gerdirerek, buradan gelecek tehlikeyi önlemeye çalıştı. Aynı zamanda Haçlı dünyasından yardım isteniyor, Papa ise yapacağı yardım karşısında Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesini istiyordu. Ancak Katoliklerden nefret eden Ortodoks Rumlar, Roma kilisesine bağlanmak istemiyor, “İstanbul’da Kardinal Külahı görmektense, Türk sarığı görmeye razıyız” diyorlardı. Fatih Sultan Mehmed, hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Bizans İmparatoru Konstantin’e bir elçi göndererek, kan dökülmeden şehrin teslim edilmesini istedi. Fakat İmparatordan gelen savaşa hazırız mesajı üzerine, İstanbul’un kara surları önüne gelen Osmanlı ordusu, 6 Nisan 1453′de kuşatmayı başlattı. Osmanlı donanması ise Haliç’in girişinde ve Sarayburnu önünde demirlemişti. Ordu; merkez, sağ ve sol olarak üç kısma ayrıldı. 19 Nisan’da yapılan ilk saldırıda, tekerlekli kuleler kullanıldı ve bu saldırı ile Topkapı surlarından burçlara kadar yanaşıldı. Osmanlı Ordusundaki er sayısı 150.000 ile 200.000 arasındaydı. Bu kuvvetlere Rumeli ve Anadolu beylerine bağlı çeşitli kuvvetler de katılmıştı.Çok şiddetli çarpışmalar oluyor, Bizanslılar şehri koruyan surların zarar gören bölümlerini hemen tamir ediyorlardı. Venedik ve Cenevizliler de donanmalarıyla Bizans’a yardım ediyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Osmanlı donanmasının kuşatma sırasında yeterince kullanılamadığını ve bu yüzden kuşatmanın uzadığını düşünüyordu. İstanbul’un Haliç tarafındaki surlarının zayıf olduğu biliniyordu. Bizans bu bölgeye zinciri bu nedenle germişti. Yüksekten atılan taş gülleler Bizans donanmasından bazı gemileri batırmıştı fakat bir kısım donanmanın Haliç’e indirilmesi kesin olarak gerekliydi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethedilmesini kolaylaştıracak önemli kararını verdi. Osmanlı donanmasına ait bazı gemiler karadan çekilerek Haliç’e indirilecekti. Tophane önündeki kıyıdan başlayıp Kasımpaşa’ya kadar ulaşan bir güzergah üzerine kızaklar yerleştirildi. Gemilerin, kızakların üzerinden kaydırılabilmesi için, Galata Cenevizlilerinden zeytinyağı, sade yağ ve domuz yağı alınarak kızaklar yağlandı. 21-22 Nisan gecesi 67(yada 72) parça gemi düzeltilmiş yoldan Haliç’e indirildi. Haliç’teki Türk donanmasına ait toplar, surları dövmeye başladı. Ciddi çarpışmalar cereyan etti. Bundan sonraki günlerde top savaşı, ok, tüfek atışları, lağım kazmalar, büyük ve hareketli savaş kulelerinin surlara saldırıları devam etti. Kuşatmanın uzun sürmesi ve kesin başarıya ulaşılamaması askerler arasında endişe yarattı. Ancak, İstanbul’u her ne şartta olursa olsun almaya kararlı olan Fatih Sultan Mehmed kumandanların ve alimlerin de bulunduğu bir toplantı düzenledi. Cesaretlendirici bir konuşma yaptıktan sonra, 29 Mayıs’ta genel saldırının yapılacağına dair kararını açıkladı. Çarpışmalar sırasında Bizans’ı koruyan surlar üzerinde kapatılması mümkün olmayan gedikler açılmaya başlamıştı. Surlar içerisine küçük sızmalar oluyor, ancak geri püskürtülüyordu. İlk defa Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının şehit olmak pahasına tutunmayı başardıkları İstanbul surları, artık direnemiyordu. 53 gün süren ve 19 Nisan, 6 Mayıs, 12 Mayıs ve 29 Mayıs’ta yapılan dört büyük saldırıdan sonra Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1125 yıllık başkenti olan İstanbul, 29 Mayıs 1453 salı günü fethedildi. İstanbul’un fethi, çok önemli sonuçları da beraberinde getirdi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethinden sonra batıdaki hakimiyeti pekiştirmek, sınırları genişletmek, İslam’ı en uzak yerlere kadar yaymak ve Hıristiyan birliğini bozmak amacıyla Avrupa üzerine bir çok seferler düzenledi. Sırbistan (1454,1459), Mora (1460), Eflak (1462), Boğdan (1476), Bosna-Hersek, Arnavutluk, Venedik (1463-1479), İtalya (1480) ve Macaristan seferleriyle Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’daki hakimiyetini pekiştirdi. Sırbistan Krallığı tamamen ortadan kaldırılıp Osmanlı sancağı haline getirildi, Mora tamamen fethedildi, Eflak Osmanlı eyaleti yapıldı, Bosna tekrar Osmanlı hakimiyetine alındı, Arnavutluk ele geçirildi. 16 yıl süren Osmanlı-Venedik Deniz Savaşları sonunda Venedik barış imzalamayı kabul etti. İtalya’ya yapılan sefer sırasında Roma’nın fethi açısından çok önemli bir merkez olan Otranto, fethedildi ancak Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine geri kaybedildi.
Platon, hocası Sokrates gibi sokaklarda ve pazar yerlerinde öğretim yapmak istemiyordu; tam tersine ne yaptığını bilmeyen kuru kalabalıktan uzak bir yerde bir okul kurarak, seçkin öğrenciler yetiştirmeyi düşünüyordu. Atina’nın batısında bulunan ve adını bir Yunan kahramanı Academios’tan alan bölge, bu amaç için çok uygundu. Platon meşhur okulu Akademi’yi burada kurdu. Bu dönemde, Akademi bölgesinde esin perileri Müzler için bir tapınak, öğrenciler ve öğretmenler için odalar, toplantı odaları, konferans salonları ve yemekhaneler yapılmıştı. Ancak öğretimin nasıl yürütüldüğüne ilişkin yeterli bilgiye sahip değiliz. Büyük bir olasılıkla Sokrates’in diyalektik yöntemi uygulanmış, yani öğretim esnasında konferans yöntemi yerine tartışma yöntemi benimsenmiştir. Platon’un amacı, öğrencilerine bilgi aşkını aşılayarak, onları filozof bir yönetici olarak yetiştirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık vermiş, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemiştir.
Akademi bu haliyle daha çok özel bir öğretim kurumunu andırmaktadır. Her yaştan öğrencisi vardır; fakat öğrenciler, sınavdan geçirilmez ve eğitimlerini tamamladıklarını gösterir özel bir diploma ile ödüllendirilmez; yalnızca doğruyu araştırmakla görevlidirler.
Platon’un ölümünden sonra Akademi’nin başına kız kardeşinin oğlu geçmiş ve Platon’un düşüncelerinin yerleşmesi ve gelenekselleşmesi için uğraşmıştır. Akademi uzun bir süre seçkin yöneticilerin yönetiminde ve denetiminde, seçkin öğrenciler yetiştirmiş ve 6. yüzyılın başlarında bir Pagan okulu olduğu gerekçesiyle Bizans İmparatoru Justinianus tarafından kapatılmıştır. Hıristiyanların tehditlerinden kaçan öğretmenlerden ve öğrencilerden bazıları, Sâsânî Kralı Anuşirvan’ın (M.S. 531-579) Cundişapur’da kurmuş olduğu tıp okuluna sığınmışlardır. Bu, uygarlık tarihi açısından çok önemli bir gelişmedir; çünkü buraya yerleşen Yunan filozofları ve hekimleri, birkaç yüzyıl sonra İslâm Dünyası’nda yeşerecek olan bilim ağacının tohumlarını atacak ve böylece bilim ve felsefe Atina’dan Bağdad’a taşınacaktır.
Justinianus’un Akademi’yi kapatmasının nedeni Pagan etkisini ortadan kaldırmaktı; ancak bu yolla, istemeden de olsa, Hıristiyanlığın en büyük rakibi olan Doğu uygarlığının (ve bu arada İslâm uygarlığının) güçlenmesine yardımcı olmuştur.
Platon, barbarlarla dost olmasa da, onlara karşı Aristoteles kadar katı bir tutum içerisinde de değildir. Mısır’a yapmış olduğu gezi sırasında, Mısırlıların bilimleri, dinleri ve yaşam biçimlerine ilişkin bilgi edinmiş ve Mısır uygarlığının Yunan uygarlığından daha önce geliştiğini ve onun biçimlenmesine yardımcı olduğunu anlamıştır. Bu husus, Timaios adlı diyalogunda açıkça görünmektedir. Burada Solon ile bir Mısırlı rahip arasında geçen bir konuşma cidden çok ilginçtir. Rahip Sais,
“Ah Solon Solon… Siz Yunanlılar daha dünkü çocuksunuz.” deyince, Solon bu söylediklerinin ne anlama geldiğini sorar ve bunun üzerine rahip şu karşılığı verir :
“Ruh olarak sen ve siz çok gençsiniz; çünkü ne eski geleneklere ne de yüzyıllar öncesinden gelen bir bilime sahipsiniz .”
Platon Mezopotamyalılara ilişkin fazla bir bilgiye sahip olmasa da, Asur hükümdarı Ninos’un kanunlarına atıfta bulunması, bu uygarlığa tamamen yabancı olmadığını göstermektedir. Eserlerinde görülen astroloji anlayışı büyük ölçüde Babillilerden gelmiştir.
Yunanlıların sürekli düşmanları olan Persleri ise, Platon çok iyi tanımaktaydı. Olasılıkla Herodotos ve diğer Yunan tarihçilerinin yapıtlarını okuyarak Achaemenidian İmparatorluğu’na hayranlık duymuştur. Perslerin otokrasisi, ona, Yunanlıların demokrasisinden daha sempatik görünüyordu.
Platon’a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye bozulmuş gölgeleridir; gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez.
Öyleyse, değişim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak, hiçbir zaman değişmeyen ideaların bilgisine ulaşmak gerekir; felsefenin amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen kişidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiş olmaktadır; çünkü İlkçağ ve Ortaçağ’da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik olarak görülmemiştir.
Son diyaloglarındaki dualist eğilim, Zerdüştçülükten kaynaklanıyordu ancak bu etki, büyük bir olasılıkla dolaylı bir yoldan gelmiş olmalıydı; çünkü Platon’un diyaloglarında Zerdüşt ismine sadece bir yerde rastlanmaktadır. Ayrıca felsefesinde, Hint felsefelerinin izleri de görülmektedir.
Platon, Phaidon adlı diyalogunda, bir filozofun ölmekten mutlu olacağını, çünkü ruh ideasının ölümsüz olduğunu söylemektedir. Bu anlayış sonraları yaygınlaşacak ve insanı anlamlandırmaya çalışan düşüncelerin merkezine oturacaktır.
Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha sonra Fârâbî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.
Matematik, Platon’un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanrı İdeası’na ulaşmak olanaklıydı; zaten Tanrı’nın kendisi de bir matematikçiydi.
Platon’a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir ara alem veya iki alemi birbirine bağlayan bir geçittir. Mesela, ister doğada bulunsun isterse bulunmasın, geometrik biçimler bu ara alemin varlıklarıdır ve bu nedenle mükemmel değillerdir; bunlarla ilgilenenlerin, teğetlerin bir daireye veya bir küreye birden fazla noktada değdiklerini kabul etmeleri gerekir; ancak ideal bir daire veya ideal bir küre söz konusu olduğunda yalnızca bir değme noktasının bulunacağı zihinsel bir soyutlama ile kavranabilir. İşte bu nedenlerle, Platon Akademi’nin kapısına “Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin.” diye yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiği sevmemiş ve bu nedenle cetvel ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaşmamıştır.
Platon da doğaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeğin kilidini açacak anahtarın aritmetik ve geometri olduğuna inanır. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir. Tanımları düzeltmiş ve mantıksal bağlantıları güçlendirmiştir. Ancak geometrik analiz, Platon’a değil, Kioslu Hipokrates’e atfedilmektedir.
Platon’un matematiğe ilişkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda, matematik, diğer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleşecek ve yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eğitim ve öğretimin esas öğesini oluşturacaktır.
Düzgün çok yüzlülerin Platon tarafından keşfedildiği söylenmekteyse de, ondan çok daha önce bilinmekteydi. Ancak Platon beş düzgün çok yüzlüyle, beş öğeyi eşleştirmiş ve dörtyüzlünün ateşi, altıyüzlünün toprağı, sekizyüzlünün havayı, onikiyüzlünün suyu ve yirmiyüzlünün eteri simgelediğini bildirmiştir; ama Platon atomcu değildir ve Aristoteles’le birlikte atomcu görüşe karşıdır.
|
Şahin Bey (1877 – 1920)
|
Galiçya’da 15. Kolorduda savaşan Mehmed Said, 1917 Ekiminde Sina Cephesinde vazife aldı. Tehlikeli vazifelere gönüllü olarak koşan, vatanperverliği, ahlakı ile dikkatleri üzerinde toplayan Mehmed Said’in rütbesi teğmenliğe yükseltilti. 1918 yılında İngilizlerle Sina cephesinde cereyan eden şiddetli bir muharebe neticesinde esir düştü. Mısır’daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başlarına kadar esir olarak kalan Mehmed Said, ateşkesden sonra serbest bırakıldı.
Şahin Bey, 13 Aralık 1919′da İstanbul’a geldi ve Harbiye Nezaretine müracaat ederek vazife istedi. Harbiye Nezareti tarafından Urfa’nın Birecik kazası Askerlik Şubesi Başkanlığına tayin olunan Şahin Bey, İşgal altındaki Antep’in vaziyetini görerek Antep’te kalmaya karar verdi. Antep Heyet-i Merkeziyesine müracaat ederek vazife isteyen Şahin Bey, heyetin kendisine Kilis-Antep yolunu kontrol altında tutma vazifesini vermesi üzerine derhal çalışmaya başladı.
Yıllardır evinden, ailesinden, çocuklarından ayrı kalan Şahin Bey, kendisine verilen vatan hizmetinin mesuliyetini omuzuna aldıktan sonra derhal hizmet mahalline koştu. Yıllar sonra döndüğü evinde ise ailesi ve çocukları arasında ancak bir gün kalabildi. 1920 yılı Ocak ayı başlarında köyleri dolaşarak cihadın ehemmiyetini ve faziletini anlatan Şahin Bey, kısa zamanda 200 fedai topladı. Kilis-Antep yolu, Antep harbinin kilit noktasıdır. Ne yapılıp edilmeli Fransızların bu yoldan Antep’teki işgal birliklerine yardım ulaştırmalarına engel olunmalıdır. Şahin Bey kendisine haber gönderen Anteplilere şu cevabı vermektedir: “Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep’e giremez!”
5 Kasım 1919′da İngilizlerden işgal hareketini devralan Fransızlar, bir türlü Anadolunun bu güzel beldesini işgale muvaffak olamamakta, şehir halkı, sınırlı imkânlarıyla karşı koymaktadırlar. Fransızlar bütün ümitlerini Kilis’ten gelecek takviye kuvvetlerine bağlamışlardır. Fakat, o yolu da Şahin Bey bir avuç serdengeçtisiyle tutmuştur. Şahin Bey ve fedaileri 3 Şubat’ta ve 18 Şubat 1920′de tam donanımlı Fransız birliklerini perişan etmişlerdir. Şahin Bey, zaferin ardından düşman kumandanına gönderdiği mektupta şöyle demektedir: “Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde şühedâ kanı karışıktır… Din için, namus için, hürriyet için ölüme atılmak bize, Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir gün evvel topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza.”
Sürüyle saldıran düşman kuvvetleri bir avuç yiğit karşısında perişan olmanın şaşkınlığına düşmüşlerdi. Bu şaşkınlık yerini öfkeye terketmiş ve Antep’e ulaşmak düşman kuvvetleri için bir prestij, meselesi olmuştur. Fransız kuvvetleri 25 Mart 1920′de Andorya kumandasında yola çıkar. Bu Fransız küvetleri sekiz bin piyade ve iki yüz süvariden oluşmaktaydı. Ayrıca bu Fransız birliğinde, bir batarya top, 16 Ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank mevcuttu. Kahraman Şahin Bey, ancak yüz kişiyi bulan fedâileriyle düşmanın karşısına dikilmişti. 25 Mart günü sabahtan akşama kadar çatışma devam etmiş ve Şahin Bey düşmana ağır kayıplar verdirmiştir.
Şahin Bey gece gündüz uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek fedailerin manevî kuvvetlerini yükseltmeye çalışıyordu. Sırtındaki kaputu çıkartıp nöbet bekleyen yiğitlerin üzerine örten Şahin Bey, her hareketiyle örnek olmaktaydı. 28 Mart sabahına kadar düşmana aman vermeyen Şahin Bey, durumun gittikçe kritik hal almasından sonra kendisine geri çekilmeyi tavsiye edenlere şöyle diyordu: “Düşman buradan geçerse ben Ayıntab’a ne yüzle dönerim, düşman ancak benim vücudum üzerinden geçebilir.”
Çatışmanın 4.günü öğleye doğru Şahin Bey’in yanında 18 kişi kalmıştı. Onların da şehit olmalarından sonra tek başına kalan Şahin Bey, son kurşunu kalıncaya kadar düşman ateşine karşılık vermiştir. Atacak kurşunu kalmayan Şahin Bey, tüfeğini yere çarparak kırmış ve üzerine hücum eden düşmanlara karşı yumruklarını sıkarak karşı durmuştur. Silahsız Şahin Bey’in yanına yaklaşamayan düşman askerleri uzaktan ateş ederek Şahin Bey’i şehit etmişler, ardından süngü darbeleriyle aziz nâşını parça parça etmişlerdir.
28 Mart 1920′de şehit olan Şahin Bey’in ağzından dökülen son söz şu olmuştur. “Allah’ım vatanımı kurtar, alçak düşman! Gel sen de süngüle” Şahin Bey’in şehadet haberi şehre gelince yanık bağırlardan şu mısralar dökülmüştür:
Şahin’i sorarsan otuz yaşında,
Süngüyle delindi köprü başında.
Çeteler toplanmış ağlar başında.
Uyan şahin uyan gör neler oldu.
Sevgili Ayıntab’a Fransız doldu.
Şahin Bey, istiklal meş’alesini tutuşturmuş, onbinlerce Şahinler, tutuşturulan bu meş’aleyi söndürmemek için vargüçleriyle vuruşmaya koşmuşlardır. Şahin Bey’in 11 yaşındaki oğlu Hayri de gönüllü olarak savaşa katılmış ve bütün çatışmalarda yer almıştır.
Şair o yıllarda Ayıntaplılara şöyle seslenmektedir:
“Düşünme arkadaş, Allah büyüktür,
Alamaz bir tek taş Allah büyüktür,
Sen çalış ve uğraş Allah büyüktür.
Sönmesin İslâmın parlak yıldızı…”
|
Wolfgang Amadeus Mozart (1756 – 1791)
|
Gerçekten de Wolfgang’ın iyi bir müzikçi olmak için doğuştan olağanüstü özellikleri vardı; kulağı bir kemanda bir notanın sekizde bir kadar akort düşüklüğünü farkedecek derecede hassastı ve çirkin seslere, gürültülere karşı tepkisi ise baygınlık geçirecek ölçüde şiddetlenebiliyordu.
Zaman geçtikçe Mozart’ın müzik yanında aritmetik ve resime de yeteneği olduğu ortaya çıkıyordu. Çevrede bu harika çocuğa karşı ilginin artması üzerine, babası bu erken doğan güneşten faydalanmak, çocuklarının sayesinde para ve şöhret sağlayabilmek için, oğlunu ve kızını yanına alarak Avrupa kentlerini dolaşmaya, konserler vermeye başladı. Wolfgang klavsen, keman ve org çalmadaki ustalığıyla, her şeyden fazla doğaçtan çalışlarıyla dinleyicilerini hayrette bırakıyordu. Müzik aletlerini çalmakta gösterdiği kolaylığa denk bir kolaylıkla beste de yapmaya başladı. Beş yaşında menuet, yedi yaşında konçerto ve sekiz yaşında senfoni meydana getirdi.
“Mozart müzik sanatında ulaşılmazlığın simgesidir. Şiirde Shakespear’in olduğu gibi. Onun sanat evreninde belirişi açıklanması olanaksız bir mucizedir.”
J.W.Goethe
Yaşamının ilk oniki yılında babası ve kızkardeşi ile birlikte konserler vererek boydan boya dolaştığı Avrupa’da geçtikleri her kentte hayranlık ve ilgi topladı, saraylarda krallar ve kraliçeler önünde çaldı. Soylular, her defasında yeni bir eserle ortaya çıkan harika çocuk Wolfgang’ı dinlemek için yarıştılar, çağın ünlü ressamları Mozart’ların portre ve resimlerini yaptılar.
O günlerde Wolfgang’ı dinleyen ünlü düşünürler Voltaire ve Goethe, bu küçük çocuğun bir gün sanatının en büyük ustaları arasına katılacağından emin olduklarını söylediler.
Ondört yaşında iken, ilk opera eseri “Lucia Silla” Milano’da çalındığı zaman Mozart kendini opera sahnelerine de, üstelik operanın vatanı İtalya’da, kabul ettirmiş bulunuyordu. Papa tarafından kabul edilerek ona, o güne kadar sadece büyük ustalara layık görülen “Altın Mahmuz” nişanı ve şövalyelik beratı verildi.
Mozart, bilinci salt şarkı ve müzikten oluştuğu için kendisini o günlerdeki bu ihtişamlı olayların cazibesine kaptırmadı; sadece besteleri ile uğraştı, bu uğraşını durmadan inatla, ısrarla yürüttü.
Yirmibeş yaşına kadar rahat ve huzur görmeden o kentten bu kente dolaştı, han köşelerinde barındı, bazen yiyeceksiz kaldı, kar ve yağmur yağarken atlı yolcu arabalarında titreyip durdu. Bu meşakkatli yolculuklar esasen sağlıksız ve zayıf olan bünyesini oldukça yıprattı.
Mozart’ın hayret uyandırıcı; bir başka yönü de birbiri ardına geçirdiği tifo, çiçek ve mafsal romatizması gibi o zamana göre ölümcül olan hastalıkları atlatması, ama buna rağmen ürün vermeye devam etmesi ve keyfini hiç bozmamasıdır. Ablası Nannerl onun bu yolculuklarında “Ben ülkesini teftişe çıkan küçük bir kralım” diyerek kendince bir eğlence yarattğını, geçtikleri kasaba ve köylere bir takım uydurma adlar taktığını anlatır anılarında.
Kariyeri, onur ve şan yönünden parlak biçimde sürmesine rağmen maddi durumunu düzeltmedi. Yaşamı boyunca sonu gelmeyen para sıkıntısı çekti. Ona övgüler yağdıran krallar bile hasis davrandılar. Sadece dersler vererek ve halk konserleriyle yetinerek hayatını kazanmaya çalıştı.
Mozart’ın otuzaltı yaşını doldurmadan 5 Aralık 1791′de Viyana’da öldü. Cenazesi fakir cenazeler için uygulanan biçimde kaldırıldı. Mezarının nerede olduğu ise bilinmemektedir. Söylenenlere göre, Mozart’ın tanıdığı insanlar arasından sadece altı kişinin katıldığı katedraldeki cenaze duasından sonra bu küçük kafile şiddetli yağmur nedeniyle mezarlığa kadar tabuta eşlik edemeyince cenaze aceleye getirilerek dilenciler için ayrılan bir mezara gömüldü. En fenası, bütün araştırmalara rağmen bu mezarın yeri öğrenilemedi, tabutun nasıl olup ta sahipsiz kaldığı ise ölüm sebebi gibi hiç bir zaman anlaşılamadı.
|
Mimar Sinan (1489 – 1588)
|
I. Süleyman (Kanuni) döneminde 1521′de Belgrad, 1522′de Rodos seferlerine katıldı, subaylığa yükseldi. 1526′da katıldığı Mohaç seferinden sonra zemberekçibaşı (baş teknisyen) oldu. 1529′da Viyana, 1529-1532 arasında Alman, 1532-1535 arasında da Irak, Bağdat ve Tebriz seferlerine katıldı. Bu son sefer sırasında Van Gölü’nün üstünden geçecek üç geminin yapımını başarıyla tamamlaması üzerine kendisine haseki unvanı verildi. 1536′da Pulya (Puglia) seferlerine katıldı. 1538′de yer aldığı Karabuğdan (Moldovya) seferi sırasında Prut Irmağı üstünde yaptığı bir köprüyle dikkatleri üstüne çekti. Bir yıl sonra mimar Acem Ali’nin ölümü üzerine onun yerine sermimaran-ı hassa (saray baş mimarı) oldu. Günümüzdeki bayındırlık bakanlığına eş düşen bu görevi ölümüne değin sürdürdü.
Mimar Sinan, Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu çağda yaşamıştır. I. Süleyman (Kanuni), II. Selim ve III. Murat olmak üzere üç padişah döneminde mimarbaşılık etmiş, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında birinci derecede rol oynamıştır. Etkisi ölümünden sonra da sürmüş, her dönemde saygınlığını korumuştur. Atatürk ona ilişkin bilimsel araştırmaların başlatılmasını, onun bir heykelinin yapılmasını istemiştir. 1982′de İstanbul’daki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi çekirdek olmak üzere oluşturulan yeni üniversiteye onun adı verilmiştir. Sinan’ın yetişmesine ilişkin doyurucu bilgi yoksa da, dülgerliği Acemi Oğlanlar Ocağı’nda öğrendiği sanılmaktadır. Acemi Oğlanlar, başka işlerin yanı sıra yapı işlerinde de görevlendirilirlerdi.
Sinan daha sonra ordunun yapı gereksinimini karşılayan birimlerinde görev almış, buradaki çalışmalarıyla öne çıkmıştır. Gerek ordunun bu birimleri tarafından usta-çırak ilişkisi içinde gerçekleştirilen yapım ve onarım çalışmaları, gerek orduyla birlikte gittiği yerlerde görme olanağı bulduğu yapılar, Mimar Sinan’ın eğitiminin parçası olmuştur. Çeşitli kaynaklara göre Sinan 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve darülkurra, 22 türbe, 17 imaret 3 darüşşifa, 7 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam olmak üzere sayılamayanlarla birlikte üç yüz elliyi aşkın yapı gerçekleştirmiştir.
Elli yıla yakın bir süre!Osmanlı İmparatorluğu’nun mimarbaşılığını yapmış olmasına karşın, bunların hepsini onun tasarlayıp uygulamış olduğunu söylemek güçtür. Çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere imparatorluğun her yanına dağılmış bulunan bu yapıların bir bölümünü öğrencileri ya da ona bağlı mimarlar örgütü yapmış olmalıdır. Bunların arasında onarımlar da vardır. Bu tür sayılar Sinan’a gösterilen saygıyı ortaya koyar. Onun asıl önemi, yapılarında gerçekleştirdiği deneyler ve getirdiği yeniliklerle Osmanlı-Türk mimarlığını “klasik” olarak adlandırılan doruğuna ulaştırmasındadır.
Sinan mimarbaşılığından önce de askeri amaçlı olmayan yapılar tasarlamış ve uygulamış olmalıdır. Ama ilk önemli yapıtı İstanbul’da ki Şehzade (Mehmed) Camii’dir. Kendisinin çıraklık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu cami, dört ayağın taşıdığı ve dört yarım kubbenin desteklediği bir kubbe ile örtülüdür. Dış görünüşlerin kitlesel etkisi azaltılmış, içerde ise daha aydınlık bir mekân oluşturma yoluna gidilmiştir. Onu izleyen Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’nde ise yarım kubbelerin sayısı üçe indirilerek daha rahat bir iç mekân araştırılmıştır. Osmanlı-Türk mimarlığının en önemli yapılarından biri Süleymaniye Camii ve Külliyesi’dir. Sinan kalfalık dönemi yapıtı olarak adlandırdığı bu yapıda İstanbul’daki Bayezid Camii’nde kullanılan taşıyıcı sistemi yinelenmiş, dört ayak üstüne oturan kubbeyi giriş-mihrap yönündeki yarım kubbelerle desteklenmiştir.
Bu, Ayasofya ile ortaya atılan strüktür sorunun, onun tarafından bir kez daha ele alınışıdır. Süleymaniye, darülkurrası, darüşşifası, hamamı, imareti, altı medresesi, dükkânları ve Kanunî Süleyman ile Hürrem Sultan’ın türbeleriyle büyük bir alana yayılmış kentsel bir düzenlemedir ve Türkler’in dinsel yapılara toplumsal hizmet yapısı içeriği katmalarının en önemli örneğidir. Kubbe ve yarım kubbeler, yüklerini, uyumlu geçişlerle bir sonrakine iletirler. Yapı bu düzenden gelen bir dinginlikle, İstanbul’un Haliç’e bakan tepelerinden birinde yer alır. Dönemin önde gelen tüm sanatçılarının katkıda bulunduğu Süleymaniye, her ayrıntısıyla bir bütün olarak ele alınmıştır. Yedi yıl gibi kısa bir sürede bitirilmiş olması Sinan’ın mimarlıkta olduğu kadar örgütleme alanındaki dehasını da ortaya koyar. Yapının yapıldığı döneme ışık tutan muhasebe defterleri de günümüze kalmıştır. Sinan yapı ile çatı örtüsü için en yetkin taşıyıcı sistemi, en yetkin biçimi bulmak yolunda deneyler yapmış, hatta zaman zaman geçmişte kullanıp sonra terkedilen yöntemleri yineleyerek bunların nasıl ileri götürülebileceğini araştırmıştır. Kimi zaman bu tür deneyleri birbirine koşut olarak sürdüğü de görülür.
İstanbul’daki Sinan Paşa Camii gibi kimi yapıları, kubbeyi altıgen bir plana oturtmayı denemesiyle Edirne’deki Üç Şerefeli Cami’yi anımsatır. Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nde olduğu gibi ana mekânı tek bir kubbeyle örten camileri, erken Osmanlı dönemi camilerini düşündürür. Denemelerinin en ilginçlerinden biri gene İstanbul’daki Piyale Paşa Camii’dir. Burada kökenleri erken Osmanlı döneminden de önceye giden ve yapıyı çok sayıda küçük kubbe ile örten çok ayaklı cami şemasını ele almıştır. Bütün bu deneyler onu başyapıtlarından birine, Edirne’deki Selimiye Camii’ne götürdükleri için önemlidir.
Sinan ustalık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu camide daha önce İstanbul’daki Rüstem Paşa Camii’nde çözmeye çalıştığı bir sorunu, yani kubbeyi sekizgen bir plan üstüne oturtma düşüncesini uygulamıştır. Böylece, taşıyıcı ayaklar incelmekte, yükleri ileten öğelerin küçülmesiyle de kubbe, yapıdaki en önemli mekân belirleyici öğe durumuna gelmektedir. Sinan burada 31 m’yi geçen çapıyla en büyük kubbesini gerçekleştirmiştir. Külliye’nin öteki yapıları camiye göre arka planda tutulmuştur. Selimiye, strüktüründen mekân oluşumuna, oranlarından süslemelerine kadar Klasik dönem Osmanlı-Türk mimarlık bireşiminin dilini ortaya koyan, kurallarını belirleyen çok önemli bir başyapıttır.
Sinan, öteki yapıtlarında da araştırıcılığını sürdürmüştür. Türbeleri buna örnektir. Şehzade Mehmet Türbesi’nde dilimli kubbe kullanmış, alışılmadık ölçüde süslü bir yüz düzenlemesine gitmiştir. Kanuni Süleyman Türbesi’nde de iç mekân ile dış görünüş arasında bir denge kurmak amacıyla örtü olarak, Osmanlı-Türk mimarlık geleneğinde çok sık kullanılmayan çift yüzlü kubbeyi seçmiş, iç kubbeyi yapının içindeki ayaklara, dış kubbeyi de dış duvarlara taşıtmıştır. II. Selim Türbesi’nde ise geleneksel altı ya da sekizgen plan yerine, yapı öğeleri arasında karşıtlık yaratan, köşelerin kesik kare planını seçmiştir. Sinan’ın, denemeci tutumunu öteki işlevlerde de sürdürdüğü gözlenir. Her zaman işleve, taşıyıcı sisteme, yapının bulunduğu yere göre en uygun olacak biçimi araştırmıştır.
Yola çıkış noktası geleneksel biçim ve plan şemaları olmasına karşın, bunlara katı bir biçimde bağlı kalmamış, koşulların gerektirdiği yerlerde yeni biçimlere yönelmiş, böylece eski ile yeni arasında bir bağ oluşturabilmiştir. Sinan’ın yapıları mimarlık bakımından olduğu kadar mühendislik bakımından da önem taşır. Bu nedenle “ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran dünyadaki mimarların ve zaman içindeki mühendislerin başı” diye anılmıştır. Yapılarının çoğunun 400 yıl sonra bile ayakta duruyor, hatta kullanılıyor olması, onların taşıyıcı sistemlerine olduğu kadar temellerine de özen gösterilmiş olmasındandır.
Sinan’ın mühendis yanı su yollarıyla köprülerinde ortaya çıkar. Bunlarda zamanının sahip olduğu tüm mühendislik bilgilerini uygulamış, hatta kimi zaman onları aşan, ileri götüren tasarımlar gerçekleştirmiştir. İstanbul’un su sorununu çözmekle görevlendirilmiş, bentleriyle, tünelleriyle, su yolları ve su yolu kemerleriyle, biriktirme ve dağıtma yapılarıyla uzunluğu 50 km’yi aşan ve Kırkçeşme adıyla bilinen su yapılarını gerçekleştirmiştir. Süleymaniye Külliye’sine 53 milyon akçe harcanırken Kıkçeşme yapılarına 43 milyon akçe harcanmış olması da zamanında bunlara verilen önemin bir başka göstergesi olmaktadır.
Sinan, köprülerini de en az öteki yapıtları kadar önemsemiş, toplam uzunluğu 635,5 m’yi bulan Büyükçekmece Köprüsü ile sağlam olduğu kadar güzel de olan bir yapıt diye övünmüştür. En geniş açıklığı örtecek kubbeyi, en ince ve uzun minareyi araştırmak, böyle bir minaredeki şerefelere birbirleriyle kesişmeyen üç merdivenle çıkmayı denemek, bu mühendislik dehasının yaratıcılığını ortaya koyan örneklerdir. Mimarlık, kimi zaman, içinden çıktığı toplumun genel yapısıyla uyum içinde olan bir bütünlüğe erişir. Bu, kendi gününün gereksinmelerini kendi olanaklarıyla karşılayan, ama geçmişin deneyim ve anılarını da içeren bir bireşimdir.
Yapı gereçleri, yapım yöntemleri, elde edilen biçimlerle ve onlar da yerel-iklimsel koşullarla uyum içindedirler. Bunları birbirlerinden ve içinde bulundukları toplumsal koşullardan soyutlamak olanaksızdır. Ortaya çıkan biçimler toplumun büyük bir çoğunluğunca benimsenen simgelere dönüşür. Toplumu neredeyse yapılarıyla özdeşleştirmek olasıdır. Bu yalnız belli bir yere ve çağa özgü, başka bir benzeri olmayan bir mimarlık demektir. İşte Mimar Sinan böyle bir süreç içinde yer almaktadır. Tek tek yapıtlarından çok, mimarlığı uyumlu ve kendi içinde tutarlı bir bireşime götürme yolundaki çalışmalarıyla önem taşır.
Osmanlı-Türk mimarlığı onunla birlikte bireşim sürecini tamamlamış, arayış aşamasından klasik dönemine geçmiştir. Bu geçiş, biçim olarak kubbeyi, düzenleme ilkesi olarak da merkezi planlı yapıyı anıtsal bir mimarlığın en önemli öğesi olan kubbeyi ve ona bağlı taşıyıcılar sistemini en yalın ve açık biçimde kullanıp onu anıtsal mimarlık düzenlemelerinin çekirdeği durumuna getirmek Osmanlı-Türk mimarlığının dünya mimarlığına bir katkısıdır. Böylece hem Doğu, hem Batı ile ilişki içinde olan, Anadolu ve Akdeniz kültürlerine sahip çıkan bir Osmanlı-Türk İslam mimarlık bileşimi ortaya çıkmıştır.
Bu, yapıya katkıda bulunan öteki sanatları da etkilemiş, imparatorluğun her yerinde ki yapı eylemleri için yol gösterici olmuştur.
|
İbn Sina (980 – 1037)
|
İbn Sînâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles’in hareket anlayışını eleştirmiştir; bilindiği gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu. İbn Sînâ bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles’in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır; oysa meselâ bir bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgar ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti cisimleri taşımaya yeterli değildir.
İbn Sînâ’ya Aristoteles’in yanıldığını gösterdikten sonra, kuvvetle cisim arasında herhangi bir temas bulunmadığında hareketin kesintiye uğramamasının nedenini araştırmış ve bir nesneye kuvvet uygulandıktan sonra, kuvvetin etkisi ortadan kalksa bile nesnenin hareketini sürdürmesinin nedeninin, kasri meyil (güdümlenmiş eğim), yani nesneye kazandırılan hareket etme isteği olduğunu sonucuna varmıştır. Üstelik İbn Sînâ bu isteğin sürekli olduğuna inanmaktadır; yani ona göre, ister öze âit olsun ister olmasın, bir defa kazanıldı mı artık kaybolmaz. Bu yaklaşımıyla sonradan Newton’da son biçimine kavuşan eylemsizlik ilkesi’ne yaklaştığı anlaşılan İbn Sînâ, aynı zamanda nesnenin özelliğine göre kazandığı güdümlenmiş eğimin de değişik olacağını belirtmiştir. Meselâ elimize bir taş, bir demir ve bir mantar parçası alsak ve bunları aynı kuvvetle fırlatsak, her biri farklı uzaklıklara düşecek, ağır cismimler hafif cisimlere nispetle kuvvet kaynağından çok daha uzaklaşacaktır.
İbn Sînâ’nın bu çalışması oldukça önemlidir; çünkü 11. yüzyılda yaşayan bir kimse olmasına karşın, Yeniçağ Mekaniği’ne yaklaştığı görülmektedir. Onun bu düşünceleri, çeviriler yoluyla Batı’ya da geçmiş ve güdümlenmiş eğim terimi Batı’da impetus terimiyle karşılanmıştır.
İbn Sînâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, İbn Sînâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan el-Kânûn fî’t-Tıb (Tıp Kanunu) adlı eseri akla gelir. Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab’ı, anatomi ve koruyucu hekimlik, İkinci Kitab’ı basit ilaçlar, Üçüncü Kitab’ı patoloji, Dördüncü Kitab’ı ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Beşinci Kitab’ı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir.
İslam tarihinde önemli adımların atıldığı bir dönemde bilim hususunda daha sonra gelişecek olan Avrupa biliminde de önemli etkileri olacak olan İbn Sina, geliştirdiği felsefeyle de daha sonraları bir çok İslam alimi tarafından da eleştirilmiştir.
|
Yaser Arafat (1929 – 2004)
|
1958′de El Fetih’i kurdu. Örgütün, İsrail topraklarına düzenlediği vur-kaç eylemlerinde, bizzat yer aldı. 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonraysa, artık bir efsaneydi. Mısır lideri Cemal Abdül Nasır, bu genç adamı desteklemeye başladı. Onu, Mısır heyetinin bir üyesi olarak Sovyetler Birliği’ne götürdü.
İKİ ÖNEMLİ İLKE
Böylece adı artık uluslararası arenada da geçmeye başlayan Arafat, bütün Filistin örgütlerini çatısı altında toplayan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün başına geçti. İki önemli ilkeye, sıkı sıkıya sarıldı: Bu ilkelerden birincisi, Filistin hareketinin, herhangi bir Arap ülkesinin denetimi altına sokmamaktı. Bu nedenle, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’la, sürekli karşı karşıya geldi. İkinci önemli ilkesiyse, komünistlerden, radikallere kadar farklı Filistinli grupları birarada tutmaktı. Bunun için de, onların disiplinsizliğe varan davranışlarına göz yumdu. Filistinli grupların bu disiplinsizliği, Ürdün’de iç kargaşaya yol açtı. Ürdün güvenlik güçleriyle, Filistin örgütleri arasında yaşanan kanlı çatışmalar, tarihe, “kara Eylül” olarak geçti.
Filistin Kurtuluş Örgütü, Ürdün’den Lübnan’a taşınmak zorunda kaldı. Ancak, bu gelişme, Lübnan’daki etnik dengeleri bozdu. Patlayan iç savaş, yıllarca sürdü. İsrail, kargaşa içindeki Lübnan’ı işgal etti. Arafat, o günlerde, bugünün İsrail başbakanı, o zamanların savunma bakanı Ariel Şaron’un elinden kurtulmak için, sürekli hareket eden bir araçta yaşamak ve sonunda, Lübnan’dan da çıkmak zorunda kaldı. Arafat’a ve hareketine, bu kez, Tunus kucak açmıştı. Arafat, en yakın arkadaşı Ebu Cihad’ı da, İsrail özel kuvvetlerinin yaptığı bir baskında, Tunus’ta kaybedecekti.
DÜNYANIN KABUL ETTİĞİ LİDER OLMAYA GİDEN YOL
1987′de, Filistinlilerin direnişi, sokağa döküldü. İntifada, yani “direniş” hareketinin en sıcak günlerinde, Arafat, tarihi bir adım attı. 1988′de Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. Bir ay sonra, yine, tarihi açıklamalar yaptı. İsrail’in, “güvenlik içinde var olma hakkını tanıdıklarını”, ve “teröre karşı olduğunu”, ilk defa söyledi. Bu açıklamadan birkaç saat sonra Amerikan yönetimi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü, Ortadoğu sorununun taraflarından biri olarak tanıdığını ilan etti. Arafat’ın en büyük hatalarından biriyse, Körfez Savaşı?nda “yanlış ata oynamak”tı. Kuveyt’i işgal eden Saddam Hüseyin’in yanında yer alınca, petrol zengini körfez ülkelerinden gelen ekonomik desteği, bir anda kaybetti.
OSLO ANLAŞMASI VE NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ
Savaştan sonra Ortadoğu’da dengeler değişti. Beyaz Saray’ın zoruyla, Ortadoğu barışı için görüşmeler başladı. Madrid’de açık açık, Oslo’da gizliden gizliye yürütülen görüşmeler, 1993′te sonuç verdi. Oslo’da varılan, Washington’da imzalanan anlaşmayla, İsrail Başbakanı İzak Rabin ve Filistin lideri Yaser Arafat, Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Arafat, bir yıl sonra, eskiden gizlice girdiği Gazze’ye, bu kez, Filistin yönetimi başkanı olarak taşındı. Çabaları hep, Filistin devletini kuracak olan nihai anlaşmayı sağlamak içindi. 2002 Şubat ayının ortalarında çıkan bir çatışma yüzünden yine Şaron tarafından ev hapsinde tutulmaya başlayan Yaser Arafat, Parkinson hastalığı ile de mücadele etmek zorunda kalıyor.
|
Mao Zedong (1893 – 1976)
|
Mao, soydaşı olan Li Dazhao’dan çok etkilendi ve Li’nin “Çin’deki devrimin ancak köylü tarafından başarılabilir” fikrini daha sonraki mücadelelerinde ana düstur olarak benimsedi.
Mao, ilk siyasal faaliyetlerini Hunan’da özerklik yanlısı bir hareket içinde yürütmeye ve bu hareketin sosyalist gençlik bölümünü örgütlemeye koyuldu. Ardından ÇKP’nin eylemlerine katılacak ve onun desteklediği işçi sendikalarıyla bağlantılı bir madenciler grevi örgütleyecektir. 1921′de yapılan ÇKP kongresinde Mao sekreter oldu. ÇKP’nin ilk taktiği, birleşik milliyetçi taktiği oldu; bu cephede anarşistlerle omuz omuza mücadele yürütüldü ve hatta Cumhuriyetçi Sun Yat-Sen’in Guomindang’ı ile bütünleşildi.
ÇKP, 1925 yılındaki ilk devrimci ayaklanmasını organize etti ve bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı. Bu ayaklanma ÇKP için sonun başlangıcı gibiydi; 1927′ye gelindiğinde hemen hemen sıfır noktasına gelmişti. On yıl sonra parti Japon işgalcilerine karşı bir kez daha Guomindang ile işbirliği yaptı; ancak bu kez, kendi birliklerinin bağımsızlığını korudu; çünkü rüzgar artık Mao’nun kızıl devrimcilerinden yana esiroydu.
Aslında Mao, 1925 yılından itibaren parti ile ters düşen tezleri savunuyordu. Büyük ayaklanmalar geleneğini sürdüren Mao, Hunan eyaletinde ilk köylü birliklerinin kuruluşunu destekledi. Mao, yabancı etkisine açık olan şehirlerinden ziyade bu etkiye kapalı olan köylülerin harekete geçirilmesinin daha kolay olduğunu düşünüyordu. Ayrıca ÇKP’nin şehirli yöneticilerinin SSCB’nin sözcülüğünü yapmaktan başka bir iş yapmadığını düşünüyordu. Bu hareket Mao’nun liderliğe yükselmesinde önemli bir dönüm noktası oldu.
1927′deki kırımdan sonra komünistlerin yeniden örgütlenişi sırasında Çin Köylüler Birliği’nin yönetimine seçildi Mao. “Güz hasadı ayaklanması”ndan arta kalan birkaç köylüyü bir araya getiren Mao, ilk devrimci orduyu kurdu. Ne var ki Guomindang’ın lideri General Çan Kay-Şek’e bağlı hükümet birlikleri, Mao’nun devrimci ordusunu Jinggang Dağlarına sığınmaya zorladı; Mao, burada Parti’nin destek vermemesine rağmen, kasım 1927′den itibaren toprakları köylüler arasında paşlaştırdı ve köylüleri silahlandırdı. Kızıl Ordu’nun gelecekte komutanı olacak olan Zhu De’nin askeri yardımıyla kızıl üsler, özellikle Jiangxi Eyaletinde çoğaldı. 1931′de devlet başkanlığını Mao’nun üstlendiği bir Çin Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi; iki yıl sonra, Parti Merkez Komitesi’nin geri çekilmesi üzerine Mao bu eyalette komünist devrimin başına geçti.
UZUN YÜRÜYÜŞ VE İKTİDAR
Komünistler, 1934 sonbaharında bir yıl sürecek bir Uzun yürüyüş için Jiangxi’yi boşaltmak zorunda kaldılar: yola çıkan yaklaşık 100 000 kişiden yürüyüşün sonunda ancak onda biri hayattta kalabilmiştir. Kızıl Ordu birlikleri, düşman kuşatmasından kurtulmak için kendinden daha kalabalık ve daha iyi silahlanmış hükümet kuvvetleriyle çarpışa çarpışa kuzeybatıya doğru zorlu bir dağlık arazide 10 000 kilometre yol yürümüşlerdi.. İşte bu Uzun Yürüyüş’ün mimarları ve kalan 10 000 kişi, Çin devriminin de seçkinlerini oluşturdu.
Uzun yürüyüş ve daha sonraki dönemde ÇKP ve Mao, milliyetçi tepkiden de destek alarak kendi yönetimi altındaki topraklarda karşılıklı yardımlaşma ekipleri oluşturarak ekonomik örgütlenmeyi sürdürdü. Bu tarz örgütlenme şu ilkeden hareket ediyordu: “Parti otoritesi, ilke olarak tabana ifade özgürlüğü tanıyan ama yukarıdan alınan kararların tartışılmasını yasaklayan bir demokratik merkeziyetçilik ve dünşünceyi baskı altına alan “özeleştiri”. Mao, Makyavel’den itibaren siyasette geçerli olan bir ilke ile başlangıçta, Parti’nin genel direktiflerine aykırı olarak (hedef için her yol meşrudur), zengin köylülerin desteğini yitirmemek için, aşırı sert bir tarım reformundan uzak durma politikasını uyguladı.
Mao, Guonmindang’a karşı üç yıl süren savaş ve Kuzey Çin köylülerinin yoğun bir biçimde hareket geçirilişi sonucunda, 1 Ekim 1949′da Pekin’de Tian An Men Meydanı’nda bir bildiri okuyarak Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. (Kaynak: Büyük Ansiklapedi) 1954 yılında Devlet başkanı seçilen Mao, artık rejimin ideolojik güvencesi ve yeniden kavuşulan birliğin simgesiydi.
DÜŞÜNCESİ
1956′da Hrusçov’un Stalin’in kişiliğini tapınmayı eleştiren ve hatalarını ortaya koyan raporundan sonra, Çinli yöneticiler, ölmüş totoliter şefi savunmaya kalkıştılar; böylece Mao’ya yönelebilecek eleştirilerin önünü kesmek istediler. Nitekim Mao da, 1957′de verdiği Halkın İçindeki Çelişkilerin Adil Çözümü konulu söylevinde Marksist ve Leninis anlayışlarla arasındaki mesafeyi dile getirdi.
Sosyalizme geçiş evresi boyunca, Marksiszm-Leninizm, önceliği ekonomik etkenlere verir ve partinin ideolojisinin egemen olduğu kültürel alanı her türlü çelişkiden uzak tutar. Mao, Taocu yin ve yang geleneğine yaslanmakta tereddüt göstermeyerek, çelişkili etkenlerin ortadan kalkması nedeniyle, ideolojik devrimin ekonomik devrimden önce geldiği “kitle çizgisi” halinde kollektif enerjiyi seferber edecek ard arda devrimlerin zorunlu olduğunu ileri sürdü. Bu bağlamda, İleriye Doğru Büyük Sıçrama (1957-1960) gönüllü stratejisini benimsedi; bu doğrultuda “tarım cephesi askerleri” haline getirilmiş köylülerden ölçüsüz bir üretim çabası istendi. Büyük Sıçrama’nın sonucu 13 milyon kişinin açlıktan ölmesine yol açan bir kıtlık oldu. Bunun üzerine “Büyük Önder(!)” ülkenin doğrudan yönetiminden çekildi.
Mao’nun önemli fikir kaynaklarından biri de Charles Darwin’di. Daha sonra anlatılacak olan Kültür Devrimi*’nin temelinde de bu fikirlerin olduğu görülecektir. K. Mehnert, bu konuda “Mao, kurduğu bu düzenin felsefi dayanağını “Çin sosyalizminin temeli, Darwin’e ve Evrim Teorisi’ne dayanmaktadır” diyerek açıkça belirtmişti” demektedir.
II. DÖNEM İKTİDAR
1963′ten itibaren, belli başlı Maocu tezlere dayalı olarak olağanüstü bir propaganda saldırısı, bir sosyalist eğitim kampanyası başlatıldı: partinin kitleler tarafından denetlenmesi, hiyerarşiye son verilmesi, el emeğiyle kafa emeği, şehirle köy arasındaki faklılığın kaldırılması. Halk Kurtuluş Ordusu’nun yöneten Lin Biao, Mao’nun kişiliğinde gerçek bir tapınmayı örgütledi. Mao, bir kez daha ekonomi uzmanlarına karşı çıktı ve iktidarı ele geçirmek üzere parti aygıtına karşı Kültür Devrimi’ni (1965-1969) yönetti. Dört Eski’yi (eski düşünceler, eski kültür, eski alışkanlıklar ve eski adetler) yok etmeyi, Kültür Devrimi, bürokrasiyi eleştiriyordu.
Liselerde ve üniversitelerde şiddet hareketleri başladı, öğretmenler dövüldü; 1966′da çoğunluğu öğrencilerden, fanatik gençlerden oluşan milyonlarca Kızıl Muhafız’ın seferber edilmesiyle terör doruk noktasına ulaştı. Bu döneme hakim olan Kaostu. Komünizmin Kara Kitabı adlı eserde bu dönem şöyle tasvir ediliyordu: “Hepsi ölüme mahkum edilen devrim karşıtları, bütün halkın davet edildiği açık duruşmalarda, Kızıl muhafızlar tarafından parçalanıyorlardı. Halk ise bu esnada “öldür öldür!” diye bağırıyordu. Kızıl Muhafızlar bazen parçaları kızartıp yiyor ya da hala canlı olan mahkumun gözleri önünde ailesine yediriyordu; herkes “eski mülk sahibi”nin karaciğerinin ve kalbinin yendiği ziyafetlere ve konuşmacının yeni kesilmiş kafalardan yapılmış bir kazık dizisi önünde konuştuğu toplantılara davetliydi.”
Çin’de yamyamlığa varacak kadar şiddetlenen nefret ve vahşet hakimdi. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 617)” Kızıl Muhafızlar, şehirleri denetim altına aldılar ve geçmişin simgesi dedikleri her şeyi yakıp yıktılar. Kendi içlerinde de bölünmüş haldeki Kızıl Muhafızlar, ordu tarafından düzene uymaya çağrıldı. Bu düzenleme bizzat Mao tarafından yönetildi. Mao’nun en çok eleştirilen yönü de bu oldu.
Kendisinden sonra gelen yöneticiler tarafından Mao’nun uyguladığı Kültür Devrimi, rejimin uğradığı tüm başarısızlıkların nedeni olarak gösterildi. Aynı şekilde, İleriye Doğru Büyük Sıçrama’dan başlayarak, Mao’nun tüm hataları, ihtiyarlayan otokrat üzerinde büyük etkisi olan eşi Jiang Quing**’in yönettiği Dörtlü Çete’ye mal edildi. Kültür Devrimi’nin hem örgütlenmesine hem bastırılmasına katılmış olan bu önde gelen Maocular, 9 Eylül 1976′da Mao’nun ölmesinden sonra iktidarlarını sürdüremediler.
|
Konfüçyüs ( …. – …. )
|
Ambar bekçiliği ve kamu arazisi yöneticiliği yaptı ama asıl isteği, Chou hanedanlığının ilk zamanlarına özgü ahlak değerlerini yaymak, bu hanedanlığın kuruluş döneminde hüküm süren iki kralın, Wen ile Wu’nun ülkülerini yeniden canlandırmaktı. Ama onun dönemi zorlu bir dönemdi. Chou hanedanlığının ilk yıllarının ayırıcı özelliği olan siyasal birlik, siyasal güç, hanedanlığı oluşturan kent devletleri arasındaki çatışmalarla, hanedanlıktan olmayan devletlerin yayılmacı saldırılarıyla, dağlarla vahşi bölgelerden gelen göçebe toplulukların akınlarıyla büyük ölçüde örselenmişti.
Konfüçyüs’ün kenti Lu işgalcilerin denetimi altına girmişti. Konfüçyüs, öğretisine yetke, nüfuz sağlayacak bir kamu görevine atanmayı başaramamıştı. Bundan ötürü, benzer beklentiler taşıyıp benzer güçlüklerle karşılaşan diğerleri gibi Konfüçyüs de, küçük bir öğrenci, izleyici topluluğunun eşliğinde gittiği saraylara, yöneticilere hizmet sunarak gezginci öğreticilik yapmaya başladı.
KONFÜÇYÜSÇÜLÜK
Giriş
“Denge Felsefesi”
Ahlâk ve Jen
Bilgi ve İnsan
Adların Düzeltilmesi
Konfüçyüs ve Eski Yunan
Tarihi Serüveni
Seçmeler
Konfüçyüs’ün yaşam öyküsüyle kişiliğinin de ona atfedilen öğretilerin ayrıntılarının da doğruluğundan emin olmak olanaklı değil. Kaynaklarda, onun ölümünden sonra geliştirilmiş, kuşkusuz pek çok yönüyle izleyicileri tarafından elden geçirilmiş, zenginleştirilmiş, yeniden düzenlenmiş karma açıklamalar vardır. Mevcut bilgilerdeki kimi iç tutarsızlığa, kimi vurgu farklılığına karşın, bilgi ile ahlaksal erdem arayışına tutkuyla inanan, tüm yaşamı boyunca dürüstlüğünü koruyan, kendini sadece öğretmeye adayan bir adama ait bütünlüklü çizgileri seçmek olanaklı. Benzer şekilde, Konfüçyüs’e atfedilen yazılı özdeyişlerin ona ait olup olmadığını saptamak da olanaklı değil. Konfüçyüs’e atfedilen deyişlerle düşüncelerin çoğu ”Konuşmalar” diye bilinen bir seçkide toplanmıştır.
Konfüçyüs düşüncesi, 1583′te Pekin’e yerleşen Cizvit misyonerleri, Çin bilgisi ile kültürünü özümseyip bu yeni bilgilerini Avrupa’ya aktarancıya kadar Batı dünyasında bilinmiyordu. K’ung Fu-tzu adını Latinceleştiren de bu Cizvitler olmuştu ve böylece bu büyük bilge, dünyanın pek çok yerinde Konfüçyüs adıyla tanındı.
——————————————————————————–
GİRİŞ
Konfüçyüs’ün felsefesi, ahlak ile siyaset felsefesinin ağırlıkta olduğu bir felsefeydi. Bu felsefe, hep devinimli olmalarına karşın gök ile yerin birbirini dengeleyen güçler olduğu, ortak varoluşlarının uyumlu olduğu inanışına dayanıyordu. Konfüçyüs’e göre insan bu koşullara tabidir, evreni örnek alıp ona benzemeye çalışması gerekir. Orta Öğretisi’nde şunlar söylenir: “Bu denge, dünyadaki tüm insan edimlerinin çıktığı eşsiz köktür; bu uyum tüm edimlerin izlemesi gereken evrensel yoldur.”
——————————————————————————–
DENGE FELSEFESİ VE CHOU HANEDANLIĞI
Konfüçyüs’ün uyumlu yaşam öğüdü, hoş, sessiz sakin akıp giden bir yaşam sürmek adına tutkularla duygulan tümüyle bastırmak gerektiği anlamına gelmiyordu. Konfüçyüs denge ile uyum arasında önemli bir fark görür. Dengenin, “zevk kızgınlık, keder neşe, coşup taşma duygularına” kapılmamak olduğunu, uyumunsa “bu duyguların hep tam zamanında ortaya çıkması” olduğunu söyler. Konfüçyüs’ün dönemindeki çok eski bir inanışa göre, yeryüzündeki yönetici, tanrı vekilidir; eğer barışı, uyumu sürdürmeyi hedeflemezse bu vekalet elinden alınır. Konfüçyüs, hayranlık duyduğu Chou hanedanlığının, İlahi onayı almış, dolayısıyla selefi zorba Shang hanedanlığının yerini almaya hak kazanmış bir kişi tarafından kurulduğuna inanır.
Konfüçyüs, Chou hanedanlığının ilk yıllarını -beş yüzyıl önceyi- bir altın çağ olarak adlandırır. O dönemin ülkülerini canlandırmanın, bu çatışma, hizipleşme çağında Çin’in birliğini yeniden sağlamanın yolu olduğunu; kendisinin de o eski değerlerin aktarıcısı olduğunu, ortaya yeni değerler koymadığını düşünüyordu.
Uyum, bütünlük, denge, Çin düşüncesinin içgüdüsel kabulleri olagelmiştir hep. Bu olgu,
Konfüçyüsçülük kadar Taoculuk ile Budacılığın da Çin kültürünün bir parçası olmasına karşın, bu üç güçlü akım arasında rekabetin pek az olmasını açıklar. Bu üçünün karşılıklı ilişkileri, bir Çin özdeyişiyle “üç din tek dindir” sözüyle apaçık betimlenmiştir. Her biri diğer ikisinin tamamlayıcısı gibidir; her biri, mevcut duruma en uygunları olduğu düşünüldüğünde kullanılır. Taoculuk ile Budacılık Konfüçyüsçülüğün büyük ölçüde göz ardı ettiği gizemcilik, tinsellik boyutlarını sağlamıştı. Konfüçyüsçülük de kamu yaşamı ile devlet yönetiminde esin kaynağı olmuştur.
——————————————————————————–
AHLÂK VE JEN
Konfüçyüs’e göre tüm toplumsal, siyasal erdemler, temelde, genişletilmiş kişi erdemleriydi. Eğitim ahlak bilgisi edinmekti. Ama bu bilgi, belirli eylemlerle tutumların iyi olduğunu söyleyen bir bilgi olmakla kalmazdı; aynı zamanda uygulamada, deneyim aracılığıyla -iyi olmakla, iyiyi yapmakla- edinilen bir bilgiydi. Kişi hocasını örnek alarak öğrenir; başkalarına da, onlara örnek olarak öğretir. Konfüçyüs, böylesi bir eğitimin erken yaşlarda başlayıp, yaşam boyu sürmesi gerektiğini savunurdu.
Ahlaksal iyilik kavramının merkezinde “jen”, yani iyilikseverlik ya da insan sevgisi düşüncesi vardır. Çince’deki bu sözcüğün tam karşılığını bulmak güçtür. İnsanlar arasında kurulması gereken en iyi ilişki biçimini karşılamak üzere, kimi zaman ‘iyilikseverlik’ kimi zaman da ‘insancıllık’ diye yorumlanır. Doğuştan gelme bir yeteneğin alıştırmalarla güçlendirilmesiyle değil, kişinin kendini eğitme çabasıyla geliştirilen özel bir yetidir “jen”. Konfüçyüs, Konuşmalar’da “jen” ya da iyilikseverlik hakkında şöyle der: “Eğer gerçekten dilersek olur.” Konfüçyüs’e göre “jen”, ‘efendi’ ya da ‘üst insan’ dediği kimsenin en önemli, biricik sıfatıdır. Bu kişi öğrenmeye öylesine düşkündür ki, içtenlikli öğrenme uğraşı ona “yemek yemeyi unutturur”, “yaşlandığının farkına varmaz.”
İyilikseverlik, kişinin kendisine dönük ilgisinin, kendinden hoşnutluğunun üstesinden gelmesini gerektirir; iyilikseverliğin yolu; her yönüyle insan davranışlarını düzenleyen, örnek eylemlere ulaşmasında kişiye kılavuzluk etmek üzere tasarlanmış olan bir kurallar ya da ilkeler bütününe uymaktır. Bunların ayrıntıları hep aynıdır. Bunlar, işlem, eylem ve tüm törenlerin yanı sıra, jestlere, tavırlara, giysilere, devinimlere, yüz ifadelerine ilişkindir.
Konfüçyüs, gerçek iyilikseverlik ya da gerçek insancıllığın, gönül ile zihnin dışsal davranışlarla tutarlık gösterdiği bir kişi bütünlüğünü gerektirdiğini savunurdu.
Konfüçyüs, öngörülen ahlaksal bütünlüğün sonucu olan eylemi, yani hep yararın, öğretmenin amaçlandığı bir kişi ahlakını geliştirmekle oluşan bütünlüklü iyilikseverliğe ahlak bakımından uygunluk diye tanımlardı. Öğrenme sevdası, burada gereken kavrayış biçiminin edinilmesindeki temel öğedir. Konfüçyüs’e göre, “öğrenme sevdası olmaksızın iyilikseverlik sevdasına düşmek insanı ***** eder”; iyi niyetli olmak yetmez. Örneğin, cömert olduğunu göstermek için, varlığını ayırım yapmaksızın başkalarına dağıtmak yetmez.
Bilgi ile öğrenme, ahlaksal kavrayışı geliştirmeye yardımcı olur; kişi, böylece, cömertliğini nasıl gerçek bir iyiye göre yönlendireceğini görebilir. Bilgi, öğrenme, deneyim, kişinin yaşamda nelerin değiştirilemez olduğunu görmesine, bunları çabayla değiştirilebilir olanlardan ayırmasına yardım eder. Konuşmaların sonunda şunlar söylenir: Konfüçyüs dedi ki ‘Yazgı anlaşılmadıkça iyiliksever olmak da olanaklı değildir’ Konfüçyüsçü öğretide yazgı değişmezleri yönetir, yani yaşam süresi, ölümlülük gibi şeylere ilişkindir. Değişmez zorunluluklar hakkında düşünmek, kişinin bunları değiştirmeye çalışmanın boşuna olduğunu kabul etmesini, çabayı geliştirilebilir olanla, yani ahlak yetileriyle, ahlak anlayışıyla uğraşmaya yöneltmenin daha iyi olacağının ayrımına varmasını sağlar.
——————————————————————————–
BİLGİ VE İNSAN
Konfüçyüs, en iyi insanın bilge insan olduğu kanısındadır, ama kendisini bir bilge olarak görmez; pek az insanın bilge olmayı başardığını düşünür. Seçmeler’de “bir bilgeye rast gelmekten umudu kestiği”ni söyler. Efendi kusursuzlukta bilgeden sonra gelir, günlük yaşamda etkisi en çok duyulan da efendidir. Konuşmalar’da örnek olma özelliği ayrıntılarıyla anlatılan efendi, “dünya işlerinde… ahlaksal olanın tarafını” tutandır. Efendi, başkalarının mutluluğu için gösterdiği içten ilgide açığa çıkan ahlaksal yetkinliğinden ötürü, buyruk verebilir, itaat görebilir.
Konfüçyüs, yöneticilere “eğer siz iyiyi isterseniz, insanlar da iyi olur” der. Ayrıca, insanın insan olarak kalacağını, “efendinin doğasının yel, sıradan insanın doğasının da ot gibi olduğunu; yel estiğinde otların hep eğildiğini”; bundan ötürü de yönetimin, daima, her üyesinin açıkça belirlenmiş bir role sahip olduğu bir toplumda yetkesini iyilikseverlikle kullanan bir yönetici topluluğunun elinde olduğunu savunurdu.
Konfüçyüs insanların doğuştan eşit olduğuna inanırdı; eğitime ilişkin tüm görüşlerinin altında yatan, sonraki yüzyıllarda Çin’in eğitim siyasetini etkileyen onun bu inancıydı.
——————————————————————————–
ADLARIN DÜZELTİLMESİ
Konuşmalar’da ‘adların düzeltilmesi’ diye anılan Konfüçyüs öğretisi ilginç felsefi sonuçlara varır. Konfüçyüs, kendi döneminde ‘efendi’ denilen kimseler eskiden öngörülmüş efendilik betimine göre davranmadığı için kaygılanırdı. “İnsancıllığı terk etmiş efendi, bu adı nasıl taşıyabilir?” diye sorar; yönetmenin doğru davranan kişiler için kolay bir iş olduğunu, böylece “prensin prens, bakanın bakan, babanın baba, oğulun da oğul” olacağını söylerdi.
Geçmişin, ataların yüceltilmesi, töremlere gösterilen büyük ilgi, evlatlık görevi ile baba oğul ilişkisinin öneminin ısrarla vurgulanması, Konfüçyüsçülüğün Batı geleneğine aykırı düşebilecek yönleridir. Gene de, Batı tüm bu yönelimlere -aile bağları ile büyüklere saygıya; adetlere, uylaşımlara, törenlere değer vermeye; ılımlılığın, sakinimin ölçülü bir alçakgönüllülüğün ahlaksal önemine- bir ölçüde aşinadır. Konfüçyüs’ün bakış açısını anlamamak, onun değerleri ile uygulamalarının birçoğunun evrensel olduğunu görmemek olanaksızdır.
——————————————————————————–
KONFÜÇYÜS VE ESKİ YUNAN
Konfüçyüsçü düşünce ile eski Yunan’da, M.Ö. 6.-5. yüzyıllarda ortaya çıkan Sokrates öncesi filozoflarının kimi düşüncesi’ arasında büyük benzerlikler vardır. Bu filozoflardan Anaximenes (M.Ö. 585-528) insan ruhu ile doğanın, bir bütün olarak, tek bir ortamı paylaştığını öğretmişti; Pythagoras (M.Ö. 571-496) tinsel saflığı korumak üzere töremleştirilmiş davranış biçimleri geliştirmişti; matematikle kavranan göksel uyum ile insan ruhu arasında bir ahenk olması gerektiğini düşünürdü; Herakleitos ise (M.Ö. doğumu yaklaşık 504-501) Logos düşüncesini, bir tür evrensel adaleti ya da denkliği korumaya yarayan, dengeli geliş gidiş ilkesini atmıştı ortaya.
Konfüçyüs’ün kişiliği, alçakgönüllü bilgeliği, kendini öğretmeye adayışı, Sokrates’in benzer özellikleriyle karşılaştırıla gelmiştir; Sokrates’in altın kuralı, “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” diyen kural, ahlakçıların genel geçer kurallarından biridir.
Konfüçyüs metafizik kurgulamalar geliştirmekle uğraşmamıştı; insan bilgisinin doğasına ya da olanağına ilişkin bir kuram da geliştirmemişti. Ama yine de, insan zekasının bilme iddiasında olduğu şeylerin sınırları konusunda duyarlıydı. Dolayısıyla deneysel bilgi sayılacak bilgilere dayanma güvencesine sahip olmayan savları ortaya atmaktan kaçınırdı. Bir keresinde, karşısında düşüncesizce konuşan birine “efendi olanın bilgisiz olduğu konuda hiçbir kanı bildirmemesi beklenir” demişti. Tzu-lu’ya da şunları söyler: “Sana bilmenin ne olduğunu söyleyeyim mi? Bildiğin zaman bildiğini, bilmediğinde de bilmediğini söylemek, işte bilgi budur.”
——————————————————————————–
KONFÜÇYÜSÇÜLÜĞÜN TARİHİ SERÜVENİ
Konfüçyüs’ün M.Ö. 479’da Çiyu-fu’da ölümünden sonra öğrencileri onun öğretisini sessiz sedasız sürdürdü. İki önemli izleyicisi Mensiyüs ile Hsun Tzu, Konfüçyüsçü düşünceye kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldu. Onların çağı, yöneticilerin saraylarında ahlak ile siyasete ilişkin pek çok düşünsel tartışmanın geliştiği bir dönemdi. Tartışmalar düzenlenir, bilgili kişiler davet edilirdi. Bunlar, siyasal karmaşanın, Çin devletleri arasında süre giden çatışmaların yaşandığı -bundan ötürü de Savaşan Devletler Dönemi diye anılan- bir dönemde olup bitiyordu. Çekişmeler Ch’in hanedanlığının (M.Ö. 221-206) egemenliğiyle son buldu. Hükümdar Çh’in Shih Huang Ti Çin’i birleştirdi. İmparatorluğunu ilan etti ve Çin’i kuzeyden gelen İstilacılara karşı savunmak üzere Çin Seddi’ni yaptırdı. Han hanedanlığı döneminde (M.Ö. 206- MS 9) Konfüçyüsçü düşünce yeniden canlandı. Eski yazılardan parçalar derlenip elden geçirildi ve Hıristiyanlığın ilk yıllarında Budacılığın da Çin’e ulaşmasına karşın, Konfüçyüsçü düşünceler yeniden yaygın kabul gördü.
Bundan böyle Konfüçyüsçülük -daha doğrusu Yeni Konfüçyüsçülüğün çeşitli biçimleri- Çin kültüründeki ana akışın bir parçası olarak varlığını sürdürdü, eğitimin Konfüçyüsçü temel yapıtlara dayanmasından ötürü halka yayıldı. Böylece Konfüçyüsçülük geniş, değişken bir ülkede yaşayan milyonlarca insanı birleştirdi. Hem kişisel hem kamusal ülküler sunduğu, kişi ile kamu arasında net bir halka oluşturduğu için ayakta kaldı.
Konfüçyüs ile izleyicilerine atfedilen özdeyişlerle öğretiler, M.Ö. 6. yüzyıldan 1911′de Ch’ing hanedanlığının kaldırılışına kadar geçen 25 yüzyıl boyunca, Çin’in ahlaksal, toplumsal, siyasal yapısını biçimlendirdi. Çin İmparatorluğu’nun neredeyse tüm kurumları, gelenekleri, amaçları, özlemleri Konfüçyüs’ün erdemli birey, erdemli toplum anlayışına dayanıyordu. 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar Çin’de eğitim, hemen hemen tümüyle, Konfüçyüs’ün ilkelerine göre biçimlendirilmişti. 1313′ten 1905′e kadar sürdürülen devlet görevliliği sınavları Konfüçyüs’ün “Dört Kitap” diye bilinen yapıtlarını okumayı gerektiriyordu.
20. yüzyıl ortalarında Çin’de Konfüçyüsçülük neredeyse tümden yadsınmıştır. Çin, Batı dünyası karşısında kendisini değerlendirmeye giriştiğinde, Konfüçyüsçülüğün katılığına, geçmişten devşirme ülkülerine, sıradüzen ile tören saplantısına yönelik eski eleştiriler yeniden gündeme geldi.
1960 Kültür Devrimi*’nin, Halk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında ortaya çıkan Konfüçyüs karşıtı eleştirileri pekiştirmesine karşın, Konfüçyüsçülüğü ortadan kaldırmayı hedefleyen yenilikler de Konfüçyüsçülük çizgisine, biçemine uydu. Komünizmin, işçi sınıfına yaraşır tutumlara göre kişiliği yeniden biçimlendirmeyi amaçlamasının, Konfüçyüsçü kendini yetiştirme öğüdüne pek benzediği; önder Mao’nun sözlerine gösterilen büyük saygının, eskiden Konfüçyüs’e gösterilen saygıyla türdeş olduğu sık sık dile getirildi.
——————————————————————————–
SEÇMELER
” İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolunda ırmağa raslayıpda akıp geçmesini bekleyen adama benzer. Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.”
“Halkı kanunlarla yönetip cezalarla düzeni sağlarsanız, onlarda cezalardan kaçınacaklardır; ama bu arada ar duyguları da kaybolacaktır. Fakat onları kendi güzel ahlakınızla yönetip düzeni de vazifelere bağlılığınızla sağlarsanız, ar duyguları onları terk etmeyecek ve bu ölçüye göre yaşayacaklardır.”
“Onbeş yaşımda zihnimi vicdanıma bağladım. Otuzumda dimdik durdum. Kırkımda şüphelerimden kurtuldum. Elli yaşımda ilahi kanunları anladım. Altmışımda uysal bir kulağım oldu. Şimdi yetmişimde, doğruluğu elden bırakmadan kalbimin tutkularının peşinden gidebilirim.”
“Erdemsiz bir insan mahrumiyete fazla tahammül edemez; nasıl ki mutluluk içindeyken bile rahat edemezse. Fakat erdemli insanın barındığı yer yine erdemin içindedir, akıl sahipleri hep bunu arar.”
“Doğa eğitimin önüne geçerse, bir dağ adamı yetiştirmiş olursunuz. Eğer eğitim doğanın önüne geçerse, katip yetiştirmiş olursunuz. Doğa ve eğitim doğru oranla harmanlanabilirse ancak o zaman üstün özellikleri olan insanlar yetiştirebilirsiniz.”
“Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.”
” Düşünmeden öğrenmek faydasızdır. Öğrenmeden düşünmekse tehlikeli…”
“Karanlığa söveceğine kalk bir mum yak.”
“Allah’ım, senden başka hiçbir şeyi olmayan ben senden başka her şeyi olanlara acırım.”
“Bildiğini bilenin arkasından gidiniz. Bildiğini bilmeyeni uyandırınız. Bilmediğini bilene öğretiniz. Bilmediğini bilmeyenden kaçınız.”
“Kamil insan; kişisel olarak ciddi, büyüklere hizmet ederken saygıyı elden bırakmayan, halka karşı çok nazik olan ve onları yönetirken de adaletli davranan kişidir.”
“Erdemli kişi, ne kadar zor olursa olsun, hizmeti öne koyar, ondan ne fayda temin edileceği ise daha sonra düşünülecek bir meseledir.”
|
Şamil Basayev (1965 – …. )
|
1991 Ağustosu’nda Moskova’daki hükümet darbesi sırasında Yeltsin taraftarları arasında yer aldı. Adını ilk defa Çeçenistan’da yaşananları dünyaya duyurmak için bir Rus uçağını kaçırarak Ankara’ya indirdiğinde duyurdu.
1992 yılında Cahar Dudayev’in emri ile Abhazya’ya gönderilen Çeçen birliklerin komutanı iken, Abhazya’nın Gürcü işgalinden kurtulmasında birinci dereceden etkili olan Kafkas Halkları Konfederasyonu (KHK) birliklerinin komutanlığına getirildi. Abhazya’nın ardından Çeçenistan’a dönerek Dudayev’e karşı muhalefete geçen Rus yanlısı silahlı birliklerin dağıtılmasında etkili oldu. 1994 yılı aralık ayında Ruslar’ın Çeçenistan’ı işgal etmesiyle Çeçen komutanların en önemlilerinden biri haline geldi. 1995 yılı başında Rus savaş uçakları Şamil’in Vedeno’daki evini bombalayarak ailesinden 11 kişiyi şehid ettiler.
Rus güçlerin sivillere karşı giriştikleri katliamların en üst seviyelere ulaştığı Haziran 1995′de, yaşananları dünya kamuoyuna duyurabilmek için 150 savaşçının Budennovsk kentine düzenlediği eylemi yönetti.
1996 yılı Nisan ayında Çeçen Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi. Ve Rus güçleri Çeçenistan’ı boşaltmaya mecbur eden Cahar-Kale(Grozni) operasyonunu komuta etti. 1998 de Cahar-Kale’de yapılan Çeçen-Dağıstan Halkları Kongresi’nde başkan seçildi. Kongrenin ikinci toplantısında alınan kararla 1 Ağustos 1999′da kurulan İslam Şûrâsı’nın başkanlığına getirildi.
1999′da Rusya’nın Çeçenistan’ı yeniden işgali üzerine Çeçenistan’a dönerek doğu cephesi komutanlığı görevini sürdürmeye başladı. İkinci savaş sırasında da başkent Grozni’yi savunan Basayev, kentten çekilirken yaralanmış, bir bacağının bir kısmı kopmuştu. Basayev, Devlet Başkanı Aslan Mashadov’un emrinde Çeçenistan Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı görevini sürdürmekteydi.
|
Blaise Pascal (1623 – 1662)
|
Pascal çocukluğunda “geometri neyi inceler?” sorusunu babasına sormuş, o da “doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler” demişti. İşte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başladı. Sonunda babası onun yeteneğini anladı ve ona Eukleides’in Elementler’ini ve Apollonius’un Konikler’ini verdi.
Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Pascal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmişti. 19 yaşında, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etti.
Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli ve orijinal idi. 23 yaşında, Torriçelli’nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki civa sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, civa sütununu hava basıncının tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayıları vermiştir. “Pascal Üçgeni”nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuktu ve 39 yaşında iken Paris’de öldü.
|
Archimedes ( …. – …. )
|
Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Gençliğinde bir süre İskenderiye’de bulunmuş, burada Eratosthenes ile arkadaş olmuş ve daha sonra da onunla mektuplaşmıştır. Archimedes’in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.
Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4r2 ve hacminin ise 4/3 r3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi’nin değerinin 3 l/7 * 3 10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir.
Archimedes’in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihî değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz’in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.
Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3′üne eşit olduğunu ispatlamıştır.
İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes’dir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:
1. Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.
2. Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar: f . a = f1. b
Bu çalışmalarına dayanarak söylediği “Bana bir dayanak noktası verin Dünya’yı yerinden oynatayım.” sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.
Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral İkinci Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes’e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve “Buldum, buldum” diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Archimedes’in bulduğu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.
Archimedes’in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes’in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, yirmi üç yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak kazanmıştır.
|
Saddam Hüseyin (1937 – …. )
|
Monorşinin sona ermesinden ardından Başbakan Abdül Kerim Hassam’ı öldürmek için oluşturulan bir suikast örgütünün içinde önemli bir rol oynadı. Ancak bu olay açığa çıktı ve Saddam ülke dışına kaçmak zorunda kaldı. 1963 yılında Baas Partisi* iktidara gelince ülkesine geri döndü. Bu sırada kuzeni Sacide ile evlendi ve ikisi erkek üçü kız beş çocuğu oldu. Ancak geçen yıllar Baas Partisi ile arasındaki farklılıklar derinleşmeye başladı. Çatışmalar iyice sertleşince Saddam hapse atıldı.
DARBE HAPİSTEN KURTARDI
1968 yılında yapılan darbe Saddam’ı da hapisen kurtardı. Parti içinde hızla yükselen Saddam, taviz vermez kararlılığı ve sertliği sayesinde Baas’ın en önemli yapılarından olan Devrim Konseyi Kurulu’na girdi. Zamanla konumunu iyice pekiştirdi ve Başkan Ahmed Hasan Bekri iktidarının perde arkasındaki asıl güç kaynağı oldu. 1979 yılında ise bir darbeyle iktidara el koyarak ‘perdeyi indirdi’. İlk iş olarak da muhaliflerine karşı acımasız bir ‘imha’ kampanyası başlattı.
Saddam iktidarını, güçlü bir istihbarat ağına dayanan baskıcı yöntemlere dayandırdı. Sesini yükselteni öldürmekten hiç çekinmedi. Bazen bu imha kampanyaları, Halepçe örneğinde olduğu gibi, tüm bir kente yönelik ’soykırım’ haline de dönüştü.
İKTİDAR HIRSININ FATURASINI HALKI ÖDEDİ
1980 yılında Saddam kendisini Arap dünyasının liderliğine taşıyacak, Batı’nın gözünde de vazgeçilmez kılacak bir fırsat gördüğünü sandı. İran’da İslam Devrimi bütün hızıyla sürmükteydi. Humeyni rejiminin başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri giderek kötüleşiyor, İran, “‘devrim ihracı’ politikasıyla” tüm bölge için bir tehdit olarak algılanılyordu. Saddam işte bu tesbite dayanarak İran’a savaş açtı. Hesapları, bu savaşta Batı’nın desteğini kolayca alacağına ve çalkantılı günler geçiren İran’ın fazla direnemeyeceğine dayanıyordu.
Savaşın ilk günlerinde Irak askerleri önemli bir su bölgesi olan Şatt el Arab’ı ele geçirdi. Ama İran, Saddam’ın tahmin ettiğinden daha dişli çıktı. Ve 8 yıl süren savaş yüzbinlerce insanın ölümüne yol açtı. İki ülkenin ekonomisi de tahrip oldu. Savaş bittiğinde her iki taraf da başlanılan noktadaydı. Petrolün, gücünü elindeki tek güç olduğu için çok iyi bilen Saddam, İran Savaşı’ndan umduğu kazancı elde edemeyince gözünü Kuveyt’e çevirdi.
2 Ağustos 1990 yılında Saddam’ın birlikleri Kuveyti işgal etti. Bunun üzerine ABD öncülüğündeki müttefik kuvvetler Irak’a savaş ilan ettiler. 16 Aralık 1990′da büyük bir bombardıman başladı ve bu bombardıman 27 Şubat 1991 yılında sona erdi. Fakat o günden sonra ara ara da olsa bonbardıman sürdü. 11 Eylül saldırılarından sonra da gözler yine Saddam’a döndü.
Saddam Hüseyin yönetimi, 12 yıl süren BM ambargosunun ardından, 2003 yılının Mart ayında bu kez yalnızca ABD ve İngiltere tarafından oluşturulan koalisyonun başlattığı operasyonun ardından 9 Nisan 2003′te devrildi.
Operasyonun başlamasıyla ortadan kaybolan Saddam Hüseyin’in nerede saklandığı bilinmiyordu…
ABD’nin Irak’taki sivil yöneticisi Paul Bremer, 14 Aralık 2003 tarihinde düzenlediği basın toplantısıyla Irak’ın devrik devlet başkanı Saddam Hüseyin’in 13 Aralık gecesi Tikrit yakınlarında yakalandığını açıkladı. Saddam Hüseyin, doğum yeri Tikrit’e 20 kilometre, El Oca’ya 6 kilometre uzaklıktaki El Dor kasabasında, sık hurma ağaçlarının bulunduğu düz bir alandaki El Hadra bahçesinde bir sığınakta ele geçirildi.
Irak’taki Amerikan güçlerinin komutanı İspanyol General Ricardo Sanchez, Bağdat’ta düzenlediği basın toplantısında, Saddam’ın bir çiftlikteki 2 metre derinliğinde bir çukurda yakalandığını söyledi. Ricardo Sanchez, havalandırma sistemi bulunan çukurun girişinin tuğla ve çöplerle kamufle edildiğini ve çukurda sadece bir kişilik yer olduğunu belirtti. Saddam Hüseyin yakalandığı sırada yanında 750 bin dolar, iki kalaşnikof ve bir tabanca bulunuyordu.
Saddam Hüseyin’in kimliğinin belirlenmesine, 7 aydır tutuklu bulunan eski başbakan yardımcısı Tarık Aziz’in yardım ettiği bildirildi. Irak’taki ABD öncülüğündeki yönetimin adının açıklanmasını istemeyen bir yetkilisi, Reuters’a yaptığı açıklamada, ”Saddam’ın kimliği Tarık Aziz’in yardımıyla belirlendi” dedi, ancak ayrıntılı bilgi vermedi. Bir zamanlar Saddam’ın en yakın yardımcılarından olan Aziz, Temmuz’da ABD güçlerinin operasyonunuda öldürülen Saddam’ın oğulları Uday ve Kusay’ın cesetlerinin teşhisinde de yardımcı olmuştu.
SADDAM HÜSEYİN HANGİ SUÇLARDAN YARGILANACAK?
Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin, 24 yıllık iktidarında meydana gelen bir dizi saldırı ve katliam suçlarından sorumlu tutularak yargılanacak. Saddam Hüseyin’in mahkemeye çıkarılması durumunda hakkında açılacak davada, suçlar şunlar:
İRAN-IRAK SAVAŞI: Irak 1980’de, İran İslam Devrimi’nden sonra küçük çaplı sınır çatışmalarından sonra İran’ı işgal ederek savaşı başlattı. 1988’de BM arabuluculuğunda sona erdirilen savaş sonucunda en az 1 milyon kişi hayatını kaybetti. Basra Körfezi’nin çıkışında İran’ın petrol dolum tesislerinin bulunduğu Harg Adası’nı bombalayan ve işgal eden Irak, 8 yıllık savaş sırasında İran’a karşı “sinir gazı” da kullandı.
HALEPÇE KATLİAMI: Irak Kürtleri, 1988’de özerklik taleplerini artırınca, Irak güçleri Halepçe’de siyanür gazı kullanarak kadın-çocuk 5 bin sivilin ölmesine neden oldu. “Kimyager Ali” olarak bilinen General Ali Hasan El Mecid, Kürtleri kendi köylerinden çıkarmak için kimyasal silah kullandı. Binlerce Kürt, köylerinden uzaklaştırılarak “yeniden yerleşim kampı” denilen bölgelerde yaşamak zorunda bırakıldı. 1991’deki “Körfez Savaşı” sırasında ise, onbinlerce Kürt öldürüldü ya da hapsedildi, 1 milyona yakını ülkeden kaçtı.
KUVEYT’İN İŞGALİ: Saddam Hüseyin’in komutasındaki Irak ordusu, Kuveyt’i işgal ederek “Körfez Savaşı”nın başlamasına neden oldu. Iraklı askerler, Kuveyt’ten çekilirken yüzlerce Kuveytli’yi esir alarak Bağdat’a götürdü, kenti yağmaladı. Savaş sırasında 700’den fazla petrol kuyusu ateşe verildi, petrol boru hatları açılarak Körfez ve su kaynakları kirletildi.
CİNAYETLER VE İŞKENCE: Irak’ta, onbinlerce insanın gömüldüğü düşünülen 270 toplu mezar olduğuna dair kanıtlar bulunuyor. BM İnsan Hakları Komisyonu, 2001’de Irak yönetimini, “suçlulara karşı geniş çaplı, sistematik işkence ve acımasız, insanlık dışı cezalar uyguladığı” için kınadı. Rejimin uyguladığı işkence yöntemleri arasında “askıya almak, dayak, tecavüz ve canlı insanları yakmak” olduğu bildiriliyor. 1979 İran İslam Devrimi’ne destek verdikleri gerekçesiyle tutuklanan binlerce Şii’nin akıbetleri bilinmiyor. Saddam Hüseyin 1979’da iktidarı ele geçirdiğinde, partinin yüzlerce üst düzey üyesi hapse atıldı ya da idam edildi.
KİTLE İMHA SİLAHLARI: Saddam Hüseyin 1990’larda kitle imha silahları üretmesi konusunda yasaklara uymayarak, uluslararası topluma ve Birleşmiş Milletler’e meydan okudu. Irak devlet başkanının, Irak’ta bulunan koalisyon güçlerine karşı saldırılardaki muhtemel işlevi de, yargılanması için bir gerekçe olabilecek.
|
Vladimir İliç Lenin (1870 – 1924)
|
1891′de St.Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni dışarıdan bitirdi. 1895′te ülke dışına çıkıp marksizmin önemli temsilcileriyle tanıştıktan sonra St.Petersburg’a dönüp İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği adlı gizli bir örgüt kurdu.Aynı yıl sonunda tutuklandı, ondört ay hücrede kaldıktan sonra Sibirya’ya, Şuşenskoye köyüne sürgüne gönderildi; orada Krupskaya ile evlendi. Sosyal-demokrat gruplarla bağını sürdürdü ve bir parti program taslağı hazırladı. RSDİP(Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) 1898 Mart’ında Minsk’te toplanan bir kongreyle kuruldu.
1900′de serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yurtdışına kaçtı ve İsviçre’ye yerleşti. Aralık 1900′de yayımlanmaya başlayan İskra gazetesindeki bir makalesinde ilk kez ‘Lenin’ takma adını kullandı. RSDİP’nin 1903′te ikinci kongresinde, demokratik merkeziyetçilik ve devrimci-demokratik diktatörlük konularında ortaya çıkan görüş ayrılığı sonrasında, Merkez komite ve İskra yazıkurulunda çoğunluğu sağlayan Lenin ve yandaşları Bolşevik(çoğunluk), muhalifleri ise Menşevik(azınlık) adlarıyla anılmaya başladılar.
1905 devriminin yenilgiye uğramasından sonra Aralık 1907′de yeniden Avrupa’daki sürgün yaşamına döndü. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra kendi hükümetlerine destek olma politikasının sosyal-şoven bir politika olduğunu ileri sürerek, emperyalist savaşı iç savaşa döndürme çağrısında bulundu. 1917 Şubat Devrimi’nden sonra Petrograd’a döndü. Nisan Tezleri’yle bolşeviklerin sosyalist iktidar perspektifiyle hareket etmeleri gerektiğini vurguladı. Baskı ve yasaklama girişimlerinden dolayı Finlandiya’ya kaçmak zorunda kaldı. Burada yazdığı Devlet ve Devrim adlı eseriyle proletaryanın iktidarı burjuva devlet mekanizmasını parçalayarak alması gerektiğini belirtti.
1917 Ekim’inde gizlice Petrograd’a döndü. 7 Kasım 1917′de Lenin’in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirdi. 8 Kasım 1917′de Halk Komiserleri Kurulu başkanlığına seçildi. 21 Ocak 1924′te Gorki kentinde öldü.
Mitoloji Ve Mitolojik Efsaneler…2
Bir zamanlar Kıbrıs adasında Pygmalion adında bir heykel traş yaşardı. Bu adam mesleğine aşıktı. Hayattaki tek zevki yaptığı bu cansız dilsiz heykelleri ile ilgilenmekti. İnsanlardan uzakta tek başına yaşamayı seçmişti, insanların arasına karışmaz onlarla konuşmaz dertleşmezdi. Heykellerinden başka kimseye önem vermez sabahtan akşama kadar onlarla vakit geçirir, yeni heykeller yapar dertlerini tasalarını onlara anlatırdı.
Bir gün bu heykeltraş fildişinden bir kadın heykeli yaptı. Bu heykel o kadar güzel o kadar etkileyici oldu ki, Pygmallion kendi yaptığı heykele aşık oldu. Onu bütün kalbiyle sevdi ancak heykel cansız olduğu için bu garip heykeltraşın sevgisine karşılık veremiyordu.
Bir gün Pygmalion bu güzel heykeli sevip okşarken, Aphrodite bu zavallı adama acıdı ve cansız fildişinden yapılmış heykele can verdi. Pygmalion heykelin canlanıp kendisine karşılık verdiğini görünce hayrete düştü. Bir mucize olmuş eşık olduğu heykel canlanmıştı. O günden sonra Pygmalion sevdiği kadınla çok mutlu bir hayat sürdü. Üstelik artık insanlardan da kaçmıyor onların arasına katılıyordu.
Hermaphrodite, Aphrodite ile Hermes’in oğluydu. Aphrodite, bu oğlunu herkesten gizlemek için onu İda dağının perilerine emanet etti. Periler onu ormanda büyüttüler, vahşi huylu olan bu çocuk dağlarda dolaşmaktan, ormanın ücra köşelerini keşfe çıkmaktan hoşlanırdı. Bir gün Kariol’de dolaşırken duru tertemiz bir gölün kıyısına geldi. Hava çok sıcaktı ve gölün serin suyu çok baştan çıkarıcıydı. Hemaphrodite üzerindekileri çıkarıp hemen suya girdi. Oysa bu göl hiç de göründüğü gibi tehlikesiz değildi. Bu gölün Salmikis adında bir perisi vardı. Peri kendi gölünde yüzen yakışıklı delikanlıyı görünce ona aşık oldu. Hemen Hermaphrodite’in karşısına çıktıve ona duyduğu sevgiyi dile getirdi ama delikanlı onu ciddiye almadı.
Salmakis onun kendini ciddiye almamasına aldırmadı ve tekrar denedi..ona sımsıkı sarılıp ondan kendisiyle kalmasını istedi. Ancak Hermaphrodite böyle bir şey yapmayacağını söyleyerek onun kollarından kolayca sıyrıldı. Bunun üzerine Salmakis tanrılara yakardı.
” Ey tanrılar, emir veriniz.. ne ben ondan ayrılabileyim, nede o benden..hiç kimse bizi birbirimizden ayıramasın”
Tanrılar Salmakis’in yakarışına cevap verdiler ve ikisini tek vücut haline getirdiler ve o günden sonra hem erkek hemde kadın olarak tek bir vücut içinde yaşamaya başladılar.
Çok eski zamanlarda, bugün bizim Çanakkale boğazı dediğimiz “Hellaspontos”un Avrupa kıyısında, Sestos adını taşıyan bir şehir bulunuyordu. Bu şehir surları arasında Aphrodite için yapılmış büyük bir tapınak vardı. Bu tapınakta Hero adında çok güzel bir rahibe vardı, bu rahibe güzelliği ile dillere destan olmuştu. Aphrodite mabedindeki kumrularla ilgilenen Hero’yu gören onu Aphrodite’ın kendisi zannederlerdi. Bu genç rahibe güzel olduğu kadar alçak gönüllüydü de. Bu yüzden Aphrodite bu kızı kıskanmak bir yana onu çok severdi.
Her sene ilk baharın gelişi ile birlikte Sestos’ta şenlikler düzenlenir çevre şehirlerden insanlar akın akın buraya gelir Aphrodite’in mabedini ziyaret ederlerdi. İşte böyle bir bayram günü Leandros adında yakışıklı bir genç Aphrodite’in mabedindeki bir ayine katılmıştı. Abydos’lu olan Leandros getirdiği hediyeleri sunmak üzere mihraba yaklaştığında. Güzel rahibe Hero’yu görünce aklı başından gitti adeta, daha ilk bakışta ona aşık olmuştu. Ayin boyunca gözlerini güzel rahibeden ayıramamıştı. Sankikarşısındaki Aphrodite’in ta kendisiydi.
Leandros gün batıncaya kadar mabedinin bir köşesinde bekledi. Ziyaretçiler birbir mabedi terk edince yavaşça mabed de tek başına kalan Hero’ya yaklaştı. Rahibe genç delikanlıyı görünce ürkerek geri kaçtı. Ama Leandros onu durdurdu. Ve oracıkta mihrabın önünde Hero’ya duyduğu aşkı dile getirdi.
O günden sonra Leandros Hero’nun tüm itirazlarına rağmen her gün mabede gelip genç rahibeye duyduğu aşkı anlattı. Hero defalaca ona bir rahibe olduğunu ve böyle bir aşka karşılık veremiyeceğini söylediysede Leandros pes etmedi. Duyduğu sevgi öylesine büyüktü ki bir gün mutlaka hak ettiği karşılığı alacağına inanıyordu. Ve tüm çabaları ısrarları sonunda arzusuna kavuştu. Hero da onu seviyordu ancak aralarında büyük bir engel vardı. Hero deniz sahilinde ıssız bir kalede yaşlı bir kölenin kontrolü altında yaşıyordu, üstelikle Leandros’un yaşadığı şehirle aralarında denizde vardı. Ama Leandros aşkı uğruna herşeyi yapmaya hazırdı..buna gece karanlığında yüzerek denizi geçmekte dahildi.
O akşam yaşadığı şehre geri dödüğünde sahile inerek denizi seyretti, gözleri ile karşı kıyıdaki kaleyi arıyordu. Bu sırada rüzgar şiddetini artırmış, bulutlar ayı ve yıldızları kapatarak ortalığı karanlığa boğmuştu.Issız kalede köle ile birlikte oturan Hero endişe ile dışarıyı izliyordu. Bir ara yaşlı kadına dönüp;
“Bu korkunç gecede kim bilir kaç balıkçı yolunu bulup evine dönemeyerek kendisini bekleyen karısının çocuklarının boynunu bükük bırakacak” dedi”Bence karanlıkta yolunu kaybeden denizcilere yol göstermek, onları felaketten kurtarmak için kalenin üstüne bir meşale yakarsak Aphrodite’yi de sevindirmiş oluruz”
Bu sözlerle yumuşayan yaşlı kadın yerinden kalkıp bir meşale yaktı ve kalenin tepesine kolayca görülebileceği bir yere koydu. Esen rüzgar onu canlandırdı alevi daha da yükseldi ve etrafı aydınlattı.
Hero heyecanla dışarıyı seyrederken duyduğu bir sesle kalbi küt küt atmaya başladı. Denize doru baktığında dalgalarla boğuşan birini gördü bu Leandros!tan başkası olamazdı..onu yaşlı köle de görmüştü. Aşağı inip delikanlıya kıyıya çıkabilmesi için yardımcı oldu ve onu rahibenin odasına götürdü.
Leandros yorgunluktan bitkin ama sevdiğini tekrar görmekten mutlu bir halde genç rahibeye sarıldı. Yaşlı köle buna çok şaşırmıştı ancak onlara engel olmadı. O günden sonra Leandros her gece Hellespostosu yüzerek geçiyor sevdiğine ulaşıyordu. Günler haftalar aylar geçti ve güzel yaz günleri geride kaldı ve kışa yaklaştılar. Deniz eskisi gibi sakin ve sıcak değil, dalgalı ve soğuktu. Hero her gece yüzerek boğazı geçen Leandros için endişelenmeye başlamıştı bu yüzden ona bir süre birbirlerini görmemeleri gerektiğini söyledi. Bahar gelinceye kadar ayrı kalmaları gerekiyordu. Kışın boğazı yüzerek geçmek çok tehlikeliydi.
Leandros her ne kadar istemesede sevdiğinin bu isteğine boyun eğdi. Ve bahara kadar gelmeyeceğine dair ona söz verdi. Ama bu ayrılığa sadece bir kaç gün dayanabildiler. Leandros Hero’nun yolladığı özlem dolu mektubu okuyunca daha fazla dayanamayarak hiç düşünmeden kendini azgı dlgaların kucağına attı ve bir an evvel sevdiğine kavuşabilme arzusu ile dalgalarla boğuşmaya başladı. Fırtına arttıkça artıyor dalagalar daha da aşılmaz bir hal alıyordu. Hero’nun yaktığı meşale şiddetli rüzgarlardan sönerek ortalığı karanlığa gömdü. Heycan içinde Leandros’un yolunu gözleyen Hero, yaşlı köle uyuduktan sonra gizlice sahile indi ancak orada dalgaların kıyıya attığı sevdiğinin ölüsü ile karşılaştı. Bu acıya dayanamayan Hero sevgilisine sarılarak kendini öldürdü.
Kasabalılar bu haberi duyunca yas elbiselerine bürünüp kalaye geldiler ve iki sevgilinin cenaze törenine katıldılar.Onları deniz kıyısında aynı mezara gömdülerve Onların anısına boğazın azgın sularına güzel kokulu çiçekler attılar.
Yaşadiği devrin en yakışıklı delikanlısı olan Pyramos ile bütün şark güzellerini gölgede bırakacak bir güzelliğe sahip olan Thisbe Semiramis’in saltanat sürdüğü memelekette birbirlerine aşık olan iki gençti. Birbirlerine bitişik evlerde doğup büyümüşer daha çocuk yaşlarda birbirlerine gönül vermişlerdi. Yaşları büyüdüğünde evlenmeye karar verdiler ancak aileleri buna izin vermedi. Onları birbilerine uygun görmüyorlardı. Ve görüşmelerine engellemeye çalıştılar ama iki sevgili ne yapıp edip görüşmenin bir yolunu buldular.Evleri ayıran duvarda küçük bir yarık vardı. Bu yarığı ikisinden başka kimse bilmiyordu. Her gün aynı saatte orada buluşur gizlice o yarıktan doğru konuşur birbirlerine güzel sözler fısıldar aşklarına karşı çıkan ailelerinden yakınırlardı. Bir gün birlikte kaçmaya karar verdiler. Ayrı ayrı evlerinden çıkıp Ninus’un mezarının başında buluşmaya karar vermişlerdi.
Kararlaştırdıkları gece Thisbe karanlıktan yararlanıp gizlice evden kaçtı ve uzun bir yürüyüşün ardından Ninus’un mezarına ulaştı ve kararlaştırdıkları gibi Pyramos’u ağacın altında beklemeye koyuldu. Fakat tam o sırada ağaçların arasından ağzında henüz parçaladığı bir hayvanın kan lekesiyle dişi bir arslan çıkageldi. Thisbe korkuyla kaçarak uzaklaştı ve yakındaki bir mağaraya gizlendii kaçarken başındaki tülü düşürmüş ancak geri dönüp almaya cesaret edememişti. Arslan derede susuzluğunu giderdikten sonra tekrar ormana dönüyordu ki yerde Thisbe’nin eşarbını gördü ve kanlı dişleriyle parçaladı.
Randevu yerine biraz geç gelen Pyramos arslanın yerde bıraktığı izleri görünce içine bir korku düştü ardından sevdiğinin parçalanmış kanlı tülünü fark etti ve korkusu acıya dönüştü. Göz yaşları içersinde Thisbe’nin tülüne sarıldı, sevdiğinin haksız ölümü onu kahretmişti. Bu acıya dayanamı***** kınından bıçağını çıkardı ve sevdiğine kavuşabilme umuduyla bıçağı tam göğsüne sapladı ve kanı yere aksın diye ölmeden bıçağı geri çıkardı.
Thisbe korkudan titremesine rağmen Pyramos’u daha fazla bekletmemek için yavaşça mağaradan çıktı ve randevulaştıkları ağacın olduğu yere gitti. Orada sevdiğini görmeyi umarken onun kanlar içindeki vücudunu görünce aklı başından gitti Sevgilisine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ama artık Pyramos için çok geçti. Thisbe önce kanlı bıçağı ardındanda parçalanmış tülü gördü. Sevgilisinin onun arslan tarafından öldürüldüğünü zannedip kendisini öldürdüğünü anlamıştı. Yerdeki kanlı bıçağı alıp sımsıkı sapına yapıştı. Eğer Pyramos sevgisi uğruna ölümü göze aldıysa oda alacaktı. Bıçağı havaya kaldırıp hızla göğsüne sapladı, cansız vücudu Pyramos’un vücudunun üzerine kapanmıştı. Tanrılar bu iki sevgilinin başlarından geçenlere üzülerek onların aynı yerde yatmalarına hiç değilse ölümde birlikte olmalarına müsade ettiler.
Eros annesi Aphrodite gibi dünyaya güzellik ve neşe getirir, insanların gönüllerini aşk ateşi ile yakar, insanların mutluluklarını yada sonlarını hazırlardı. Sırtında bir çift kanadı vardı. Bu kanatlarla uçarak dünyayı dolaşır geçtiği yerlere çiçek kokuları saçardı. Eros’un elinde her zaman okları olurdu. Bu oklarla insanları kalplerinden vurur onları birbirlerine aşık ederdi. Ve bir gün kendiside bir güzele aşık oldu.
Psykhe (Ruh) bir kralın üç kızının en güzeli idi. Gerçekten o kadar güzel, o kadar alımlıydı ki görenler onu Aphrodite sanıyorlar ona tapınıyorlardı. Aphrodite bir ölümlü ile karıştırılmaktan hiç hoşlanmamıştı. Bu yüzden bir gün oğlu Eros’u yanına çağırdı ve onu dünyanın en çirkin erkeğine aşık ederek cezalandırmasını istedi. Eros annesinin isteğini yerine getirmek için hemen yola koyuldu. Psykhe’yi bulduğunda, çok gururlu alon ve kimseye aşık olmamakla övünen bu genç kızı, dünyanın en çirkin, en kötü erkeğine aşık etmeye niyetliydi ancak kalbini nişan alarak oku atmak üzereyken Psykhe’nin güzelliği aklını başından aldı. Onu başkasına aşık etmek isterken kendisi aşık olmuştu. Psykhe’yi alıp sihirli bir saraya götürdü. Bu saray uyuyan bir ormanın ortasında kurulmuş, muhteşem fakat ıssız bir saraydı. Kanatlı güzel delikanlı gece karanlık düştükten sonra kendini göstermeden saraya giriyor ve sevdiği ile buluşuyordu. Sihirli sarayda bir insanın isteyebileceği her şey vardı. Fakat Psykhe’nin tek istediği kendisini deliler gibi seven bu delikanlının yüzünü görmekti. Fakat Eros bunu kabul etmiyordu, gece hep karanlıkta geliyor ve güneş doğmadan da gidiyordu, akşamları sarayda ateş yada mum yakılmasını yasaklamıştı. Psykhe ne kadar yalvrsa da fayda etmedi.
“Aşkımızın sırrını kalbinde taşıdığın sürece mutlu olacaksın” dedi Eros “Beni görmeyi aklından bile geçirme, kim olduğumu yada kimin oğlu olduğumu öğrenme, bilmeden tanımadan beni körü körüne sev..senden gizlenen şeyleri öğrenmeye çalışarak mutlu olma fırsatnı elinden kaçırma.”
Ve Psykhe de bunu kabul etmiş..Eros’u görmeden kim olduğunu bilmeden körü körüne sevmişti. Irlikte çok mutluydular ancak Psykhe’nin kızkardeşleri onların bu mutluluğunu kıskandılar..bir gün kardeşlerini ziyarete geldiklerinde ona sevdiği delikanlının dünyanın en çirkin en iğrenç en vahşi görünüşlü adamı olduğunu söylediler. Eğer güzel bir delikenlı olsaydı, sevdiğinden yüzünü gizlemezdi, seni böyle ıssız bir sarayda tutmzdı dediler. Ve ona gece sevdiği gelmeden önce yanan bir lambanın üzerine vazoyu ters çevirip koymasını söylediler. Böylece Eros uyuduktan sonra vazoyu kaldırıp aydınlıkta onun yüzünü görebilecekti.
Psykhe merakına engel olamayarak kardeşlerinin dediklerini yaptı. Yanan lambayı bir vazonun altına gizleyerek sevdiğini beklemeye başladı. Eros her şeyden habersiz saraya dönmüş kendinisevdiği kadının kollarının arasına bırakmıştı. Kısa sürede uykuya daldı. Psykhe Eros uyuyunca gürültü yapmadan yavaşça yataktan kalktı ve ters çevirdiği vazoyu alarak lambayı eline aldı, yatağa yaklaştığında gördükleri karşısında hayrete düştü. Çirkin ve iğrenç bir erkek görmeyi beklerken genç çok yakışıklı bir erkekle karşılaşmıştı. Eros’un yakışıklılığı dünyada ki başka hiç bir erkekle kıyaslanamadı. Yüzü tarif edilemeyecek kadar güzel bu delikalıyı görünce Psykhe’nin ona duyduğu aşk daha da arttı..sevdiğini alnındn öpmek için eğildiğinde elindeki tabağı düz tutamadığından içinde fitil bulunan lambanın kızgın yağından bir damla Eros’un çıplak omzuna damladı. Eros duyduğu acıyla sıçrayarak uyandı. Sevgilisinin kendisini dinlemeyip yüzünü görmek için ona oyun oynadığını anlayınca hemen kanatlarını açıp uçarak oradan uzaklaştı. Eros’un gitmesiyle Psykhe için yaptığı büyülü sarayda bozuldu. Psykhe üzüntüden ne yapacağını bilmez olmuştu. Hatası yüzünden dünyada her şeyden çok sevdiği kişiyi kaybetmenin acısıyla yollara düştü Sevdiğini tekrar bulma ümidiyle tüm dünyayı dolaştı, sayısız yerler gezdi am bir türlü Eros’un izine rastlayamadı. Nihayet dolaşmaktan bitkin bir halde Aphrodite’in sarayının kapısını çaldı. Onun kendisine acıyıp oğlunun yerini söyleyebileceğini düşünmüştü ancak Aphrodite ona yardım etmek bir yana onu bir köle olarak çalıştırmaya başldı. Zavallı Psykhe sevdiğine ulaşabilmek için buna da razı oldu ve tek kelime dahi etmeden kendisine emredilen her şeyi yaptı. Eros için her türlü acıya katlanmaya razı oldu.
Nihayet bir gün Eros’un yanan omzu iyileşti ve kendisine bu kadar yürekten bağlı olan sevgilisinin kaderini değiştirmek için Olympos’a gitti. Zeus’un ayaklarına kapanıp Psykhe’nin kurtarılması ve kendisine eş olarak verilmesi için yalvardı. Zeus onun tüm isteklerini kabul ederek Hermes’e Psykhe’nin Olympos’a getirilmesini emretti.
Psykhe tanrılar katına getirildi ve orada hayatta her şeyden daha çok sevdiği erkekle evlenerek çok mutlu bir hayat sürdü.
Mitolojide Hestia aile ocağını temsil eden bir tanrıçadır. Hetia Kronos ve Rhea’nın kızı, Zeus’un da kız kardeşidir. İlk doğan tanrıça olduğundan tanrılar katında büyük saygı görür baş tanrı Zeus bile ona saygı gösterir, onu çok severdi. Hestia sadece tanrılar tarafından değil insanlar tarafından da çok sevilir ve sayılırdı. Fakat bu sevgi ve saygı onu hiç bir zaman şımartmadı. O her zaman alçak gönüllü ve iyi niyetli davranır. Tanrıları öfkelendiren olaylar karşısında sakinliğini korurdu.
Bu çok sevilen tanrıçanın talibi de çoktu. Poseidon ve Apollon ona aşıktı. Bir çok defa kendisiyle evlenme istediklerini dile getirmelerine rağmen Hestia her ikisini de red etti. Evlenmeyi düşünmüyor, istemiyordu. Ancak Poseidon ve Apollon pes etmediler. Bir gün Hestia’nın peşine düştüler, onu sıkıştırıyorlardı. Hestia zorlukla onların ellerinden kurtulup Zeus’a sığındı ve kendisini korumasını istedi. Ve Zeus bu çok sevdiği tanrıçayı himayesine alarak sonsuza dek bekar kalma arzusuna saygı göstereceğine dair ona söz verdi ve onu her zaman korudu.
Hestia insanlara ev yapmalarını öğretir, aile hayatına ait huzuru. Mutluluğu sağlardı. Ailenin kutsallığını temsil eden Hestia baş tanrıça olarak sayılır buna göre saygı görürdü. Aileler evlerinde Hestia namına her zaman yanan bir ateş bulundururlardı.
Hephaistos ateş tanrısı idi. Zeus ile Hera’nın oğlu olan bu tanrı topal olarak doğdu, üstelik çokda çirkindi. Hera onu doğurduğunda çirkinliğinden utandı, ve diğer tanrıların kendisiyle alay etmesinden korkarak onu Olympos’tan aşağı fırlattı.
Hephaistos’un Olympos’tan aşağı Lemnos adasına düşüşü tam bir gün sürdü. Bir hocanın yardımıyla burada demir, bronz ve değerli madenler üzerinde çalışma sanatını öğrendi ve ve bir yanardağın içine demir atölyesini kurdu. Bu demirhane de insanı hayrete düşürecek sanat şaheserleri yarattı. Nadide yüzükler, bilezikler kalkanlar yaptı. Fakat annesini ve onun kendisine yaptıklarını hiç unutmadı. Annesinin yanına çağırılması için bir şeyler yapması gerekiyordu. Ve bir gün oturup annesi Hera için altından muhteşem bir that yaptı. Bu öyle bir tahttı ki insanın gözlerini kamaştırıyordu, diğer yandan hiç te göründüğü gibi değildi. Görünmez bağlardan yapılmış kıskaçları vardı ve üzerine biri oturduğunda bir daha açılmamak üzere kilitleniyor oturan kişiyi hapsediyordu.
Tahtı Olympos’a yolladığında Hera tahtın ihtişamına hayran kaldı, fakat üzerine oturur oturmaz kıskaçlar kapandı ve Hera tahta bağlanıp kaldı. Bütün tanrılar el birliği ile onu tahtan kurtarmaya çalıştılar ama başaramadılar. Son çare Hephaistos’u çağırdılar fakat Hephaistos kulak asmadı. Tüm çağrıları duymuyormuş gibi davrandı. Kendisine yaptıklarından dolayı Hera’nın cezasını çekmesini istiyordu.Zeus Hermes’I yolladı ancak Hermes onu Olympos’a çıkmaya razı edemedi. Ardından Ares geldi, onu Olympos’a çıkarmak için zor kullanmaya çalıştı ama, Hephaistos onu kavgada yendi ve gerisin geri geldiği yere yolladı. Bunun üzerine şarap tanrısı Dionysos onu getrimeye talip oldu ama o çok farklı bir yol denedi. İçirdiği şaraplarla Hephaistos’u sarhoş ederek ondan Hera’yı that’tan kurtaracağına dair söz aldı.Fakat Hephaistos bunu tek bir şartla yapmayı kabul edecekti. Bunun için Tanrılar katına kabul edilmesi ve güzeller güzeli Aphrodite’in kendisiyle evlenmesi.
Karısının daha fazla acı çekmesine dayanamayan Zeus oğlunun şartlarını kabul etti. Bunun üzerine Dionysos onu alıp Olympos’a götürdü. Hephaistos Hera’yı kurtardıktan sonra ilk iş olarark kendisine baştan başa tunçtan bir saray yaptı. Saray güneş doğunca parıl parıl parlıyordu, dör tarafına yıldızlar serpiştirilmişti. Görenleri hayran bırakan sarayın bir tarafına da muhteşem demirhanesini yerleştirdi.
Hephaisto her sabah güneş doğduktan sonra atolyesine gidiyor, akşama kadar hiç durmadan çalışıyor, tanrıları ve insanları hayrete düşüren ve hayran bırakan şaheserler yaratıyordu. Zeus için muhteşem bir asa ve altından that imal etti. Demeter içinse parlak bir orak. Apollon ve Artemis içinse sağlam ve hızlı oklarla, ok kılıfları yaptı. Tüm bunların yanında Olympos’u süslemek için elinden geleni yaptı; Apollon için güzel bir saray inşa etti, Zeus’un sarayını güçlendirip süsledi. Ve tanrılar için onların arzularına gör hareket edecek koltuklar imal etti.
Hephaistos sadece tanrılar için değil insanlar içinde bir çok iyilik yaptı. Çirkin ve topal olmasına rağmen iyi kalpli oluşu ile gerek tanrılar gerekse insanlar tarafından sevildi ve sayıldı. Ama arzu ettiği ve hak ettiği mutluluğa hiç bir zaman tam olarak ulaşamadı. Onu sevmeyen ve sürekli aldatan Aphrodite ile olan evliliği ona mutluluktan çok acı ve utanç getirdi.
Europa Suriyeli çok güzel bir kızdı. Öyleki parlak teni göz alıcı bakışı ile dillere destan olmuştu. Eğlenceyi ve gezmeyi çok severdi. Sabahtan akşama kadar tüm vaktini kırlarda deniz kıyısında arkadaşları ile birlikte gezerek geçirirdi. Gene böyle bir gün, deniz kenarındaki bahçelerden birinde arkadaşları ile çiçek toplarken Zeus Europa’yı gördü. Onun güzelliği baş tanrının aklını başından almıştı.
Karısı Hera’nın haberi olmadan güzel Suriyeliye yaklaşabilmek için altın rengi bir boğa şekline girdi ve kızların çiçek topladıkları bahçenin etrafında gezinmeye başladı. Kızlar boğadan korkmak bir yana onu çok sevimli bulmuşlardı, ona yaklaşarak sevmeye başladılar. Güzel Europa ona yaklaştığı anda boğa yere yatarak kızın ayaklarına kapandı. Europa boğanın sırtını okşayarak yavaşça üzerine oturdu.Tam arkadaşlarıda ona katılacakken boğa birden ayaklandı ve ve sırtında Europa ile denize doğru koşmaya başladı. Deniz kenarına vardığında azgın dalgaların hepsi sakinleşmiş durulmuştu. Boğa dalgaları yararak, denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi hızla oradan uzaklaştı.
Bir süre sonra kıyıya vardıklarında Zeus genç kızı bir çınarın gölgesine bıraktı ve boğa şeklinden sıyrılarak tekrar tanrı şekline döndü ve ona kendisini tanıttı. Horalar aceleyle Zeus ve Europa için bir yatak hazırladılar. Bu birleşmenin yapıldığı yere gölge saldığı için o günden beri çınar ağacı yapraklarını hiç dökmez. Kirid kralı Minos bu birlikteliğin sonucunda doğmuştur.
Evrenin oluşumu en eski çağlarda bile çok merak edilmiş konulardan biridir. Homeros başlangıç olarak suyu kabul eder. Bir disk şeklinde olan yeryüzünün çevresini Okeanos denilen bir ırmağın kuşattığını söyler. Hesiodos’un evrenin oluşumuyla ilgili açıklaması antik çağda daha çok kabül görmüştür. Tanrıların yaratılışı (Theogonie) adlı eserinde dünyanın oluşumunu şöyle açıklar; “Evren yaratılmadan önce, başlangıçta Khaos denilen boşluk ya da şekil verilmemiş bir adam vardı. Khaos’tan Gaia yani toprak meydana geldi. Gaia kendi kendine kocasız olarak (Parthenogenesis), Pontos (deniz) ve Uranos (gök)’u meydana getirdi. Bundan sonra da Gaia, Eros’un etkisiyle kendinden olma Uranos ve Pontos ile birleşmiştir.
Pontos ve Gaia’nın birleşmesinden Nereus, Thaumas, Phorkys ve Keto doğmuştur. Tanrıların atası sayılan Uranos’un Gaia ile birleşmesinden Tepegözler de denilen Kyklop’lar, yüzer kolları olan Hekatonheir’ler ve Titanlar meydana geldi.
Başlangıçta en büyük tanrı Uranos’tur. Uranos kendi çocukları Kyklopların çok kuvvetlendiklerini görünce onları yeraltının en karanlık yeri olan Tartaros’a hapsetmiştir. Analık duyguları kabaran Gaia, diğer çocukları olan Titanları yardıma çağırmış, bu çağrıya yalnız en küçük oğul Kronos yanıt vermiştir. Toprağın altında demir madenini yetiştiren Kronos bu madenle kendine bir orak yapmıştı. Yaptığı orakla babası Uronos’un cinsel organını kesmiştir.
Tahtından düşen Uranos, oğlu Kronos’a “senin bana yaptıklarını çocuklarında sana yapacak” demiştir.
Bundan böyle evrenin sahibi olan Kronos’un kızkardeşi Rheia ile evliliğinden Zeus, Hades, Poseidon, Hestia, Hera ve Demeter olmak üzere altı çocuğu olmuştur. Evrenin yönetimini tek başında elinde tutan Kronos’ta (Satürn) egemenliği başka biriyle paylaşmak istemediğinden doğan çocuklarını yutuyordu. Rheia en son doğan Zeus’u babasına vermedi ve onun yerine bir kaya parçası yutturdu. Zeus Girit’te bir mağarada Rheia’nın rahipleri Kuret’ler tarafından büyütüldü. Amaltheia adlı keçi onu sütüyle besledi. Zeus büyüdükten sonra kardeşlerini babasının midesinden kurtarmıştır. Onlarla beraber titanlar savaşı başlamıştır. Zeus, Tartaros’tan Kyklopları ile Hekatonkheir’ları da kurtarmıştır. Kykloplar ona gökgürültüsünü ve şimşeği hediye etmişlerdir.
Zeus yeraltını kardeşi Hades’e, denizleri Poseidon’a vermiştir. Kendisi de gökler tanrısı olmuştur.
(Poseidon konuşur)
Dünya üçe bölündü, üçümüzde aldık payımızı,
Kura çekildi, köpüklü deniz düştü bana…
Sisli karanlıklar ülkesi düştü Hades’in payına…
İnanca göre Yunan tanrıları, Yunanistan’da Teselya ve Makedonya arasında yer alan Olympos Dağı[1]‘ndaki Hephaistos’un inşa ettiği muhteşem saraylarında yaşar, Nektar içip Ambrosia yiyerek beslenirlerdi. Zeus’un kardeşleri, ölümlü ve ölümsüz kadınlardan olan çocuklarına Olymposlu Tanrılar Kuşağı olarak adlandırılmışlardır.
[1]Yunan mitolojisinde bu adı taşıyan pek çok dağ vardır. En ünlüsü Yunanistan’ın Teselya bölgesinde Zeus ve diğer tanrıların oturduğu dağdır.
*
Mit’lere dünyanın her yerinde rastlanmıştır.Çok çeşitli olmalarına rağmen aralarında bir takım ortak noktalar bulunur.Böyle benzerliklerin oluşu çok normaldir.Zira insanlar her yerde aynı sorunlarla karşılaşmışlar ve aynı soruları sormuşlardı.Geçmiş dönemlerde bilimin henüz emekleme süreci bile başlamamışken,herkesin kendisinin ne olduğunu sorgulaması,doğanın niye acımasız davrandığını merak etmesi ve olayların nedenleri ile sonuçları arasındaki ilişkileri öğrenmek istemeleri her yerde aynıydı.
*
Bugünden geriye doğru baktığımızda mitlerle o dönemlere ait dinler arasında ortak yanlar görürüz.Her ikisi de nedenleri ve gerekçeleri içerir,yani her ikisi de evrenle ilgili olayların hem nasıl olduğunu hem de niçin böyle olduğunu açıklarlar.Ancak mitler dinlere oranla insanlara yaşantılarının doğru yönünü göstermeye daha az yer verirler.Mitler kendi yapıları içinde ahlak dersi bulundururlar ama amaçları bunu insanlara kabul ettirmek değildir.Mitler,evrendeki varlıkların sayısız olan özellikleriyle olduğu gibi insanların doğal yaşantılarıyla ilgili öykülerdir.Doğaüstü olaylar ise bu öykülerin vazgeçilmez bölümleridir.
*
Mitolojilerin geçerli olduğu dönemlerde yaşayan birisine göre doğrudan doğruya algıladığı dünya,biricik dünya değildir.Ona göre bir doğum olayı fiziksel bir süreçtir.Bunu bilir.Ama bu doğum olayını aynı zamanda doğaüstü bir olay olarak ta kabul edecektir.Örneğin bu doğum olayını yeniden doğuş veya yeniden dünyaya dönüş olarak düşünecektir..Böyle mitolojik dünya görüşlerinin yıkılması elbette bilimin ilerlemesi ile mümkün olmuştur.Ancak bilgilerin elde edilmesi,bu bilgilerin mantıksal düşünüş sürecini başlatması ve bütün bunların topluma yayılması uzun zaman alır.Bu süreç içinde mitlerin varlığını devam ettirmesi normaldir.Bilimi işin içine katmadan her olayda karşılaştırmalar yapmak,bu olaylar arasında benzerlikler bulmak mümkündür.Mitler de aynı yöntemi uyguluyordu.Doğadaki anlaşılmaz olayları, herkesin bildiği ve anlaşılması daha kolay olan olaylarla karşılaştırıyor ve arasında paralellik kuruyordu.
*
Herhangi bir yerde yanan ateş ısı ve enerji verir.Güneş te ısı ve enerji verir.Şu halde ateş ve Güneş’in ortak özellikleri vardır.Diğer taraftan altın hem parlaktır hem de rengi Güneş’e benzer.Altın aynı zamanda tıpkı Güneş gibi paslanmaz ve eskimez.O da Güneş gibi ölümsüzlüğü simgeler.Böylece ortak olan fiziksel özelliklerden,simgesel eşitlikler elde edilir.Artık bir şey ötekinin niteliklerini almıştır.
Yumurta, yaşamı ortaya çıkarır.Dünya yaşam olduğuna göre bir yumurtadan yaratılmıştır.Bu görüş oldukça yaygındı.Birçok mitolojide yumurta,dünyanın simgesi olarak kullanılır.Eski Mısır’a ait yaratılış mitlerinden biri,Memfis’li Ptah’ın dünyayı bir çömlekçi tekerleği üzerinde yumurta biçiminde yaratmasıdır.
*
Eski dönemlerdeki insanlar doğa olayları karşısında oldukça korkulu günler yaşıyorlardı.Günlük yaşamı etkileyen bu tip olaylar onlar için olağanüstü nitelik kazanırdı.Bu nedenle garip yaratıklar insanın çevresindeki güçlerin ona verdiği korku yüzünden mitlerde önemli rol oynadılar.Ağzından ateş üfleyen canavar Khimaira,içinde yaşadığı volkanların gücüdür.Mitlerde adı geçen yaratıklar ve meydana gelen olaylar,gerçek olaylara benzetilmiştir..Örneğin Herakles’in bataklık canavarı Hydra ile mücadelesi,eski bir kralın bataklıkları kurutuşunu yansıtıyor olabilir.Belki de yarı at yarı insan olan Kentuarlar bir bölgenin çok ünlü binicilerini simgeliyordu.
Çok rastlanan bir örnek te kendi kuyruğunu yiyen yılan mitolojisidir.Kendi kuyruğunu yiyen yılan,evrende her şeyin çevrimsel yapısını gösteren bir çemberdir.Eski dönemlerden kalan bir belgeye göre,Japonya’da kuyruğunu yiyen yılan yeraltında kımıldadıkça deprem olmaktadır.
*
Yeryüzündeki dağlar,eski dönemlerin insanı için ulaşılmaz yerlerdir.Aynı zamanda heybetli ve korkutucu görünüşleri vardır.Elbette Yunan tanrılarının yeri Olympos dağı olacaktır.Gök gürlemesi ve yıldırım tanrıların öfkesidir,Zeus kızmış olmalıdır.Yunanlılar mitlerinde insan biçiminde tanrılar yaratmışlardı.İnsanlar, kendilerine özgü olan güzellik,öfke ve sevgi gibi özelliklerini ölçüyü aşırı hale getirerek kendi biçimlerindeki tanrılara yansıttılar.Hermes tanrıların habercisi,Apollon müziğin koruyucusu,Demeter bereketin tanrısıydı.Tanrılar biçim ve özellik olarak insana benzerler ama ne de olsa tanrıdırlar,onun için insandan fazla olan yanları olmalıdır.Örneğin ölümsüzdürler,korkunç güçleri vardır.Ama zaman zaman insana ait olan özelliklerini göstermekten kendilerini alamazlar.Kıskanırlar,aşık olurlar,bazen de Zeus’un yaptığı gibi ölümlü kadınlarla sevişirler.
*
Mitler,insanın ve içinde yaşadığı dünyanın niçin böyle olduğunu açıklarlar.Ancak işlevleri bu kadarla kalmaz.İnsanlar yaşamları boyunca birçok olaylar karşısında umutsuz halde kalırlar,diğer insanlarla giriştikleri mücadelelerde galip gelirler veya mağlup olurlar,doğum ve ölüm zaten herkesin bildiği olgulardır.Buna uygun olarak hemen hemen her ruhsal durum ve her soruyu yanıtlayacak bir mit vardır.Mitler dış dünyaya ait gerçeklerle insanların düşlerine ait umut,istek ve korkuları arasında bir köprü kurmuşlardı.
KAYNAK:
The Joy of Knowledge Encyclopaedia
*
Yaratılış mitleri evrenin ortaya çıkışını ele alır.Bu hali ile başlangıçta yaratılmamış bir şey bulunduğu varsayılmıştır.Bu yaratılmamış şey,bugün de adlandırdığımız gibi boşluk veya kaos olarak karşımıza çıkar.Eski Mısır döneminde yaratılışı içeren mit,kaosu Nun olarak niteler.Büyük ve karanlık olan Nun,yaratılış öncesi okyanusun içinde,yaratılıştan önceki bütün canlı ve nesnelerin tohumlarını barındırır.
Yunan ve Mısır mitlerinde tanrının biyolojik yönü ağırlık kazanmıştır.Bu nedenle tanrılar düşmanlık ve ölümle karşı karşıya idiler.Tanrıların birbirlerinin yerine geçmesi hemen hemen bütün mitolojilerin ortak özelliğidir.Bu özellik,bir bölgenin başka insanlar tarafından istila edilmesini yansıtır.Başka bir ifade ile,istila sonucu bir bölgeye yerleşen yeni sahiplerin tanrıları,bölgedeki eski sahiplerin tanrılarının yerini alır.
*
Mısır tanrısı Atum,verdiği izlenimle erkek olarak algılanır.Ancak konu edildiğinde hem erkek hem de dişi olarak çağrılırdı.Atum kendisini yalnız hissedince bir eş ihtiyacını duyar.Masturbasyon yaparak ilk yaratıkları oluşturur.Bunlardan biri havayı simgeleyen erkek Shu,diğeri ise nemi simgeleyen dişi Tefnut’tur.Bir diğer yorum ise Atum’un Shu ile Tefnut’u tükürerek yarattığı şeklindedir.Atum,her ikisine de bir çeşit ruh diyebileceğimiz Ka’yı,yani yaşam özünü vermiştir.Aslında daha önce ortaya çıkmış olan Mısır mitlerinde Atum,boşluğun karanlık sularında yaşayan mitolojik bir yılandı.Bu yılanın dış kıvrımları dünyanın sınırlarını oluşturuyordu.Daha sonraki yorumlarda ise yaratıcı rolünü firavun faresi alır.Ama gözümüze çarpan en önemli nokta,bütün bu oluşumların yeryüzü ve gökyüzü birbirinden ayrılmadan ve ışık yaratılmadan önce karanlıklar içinde yeralmasıdır.
*
Mısır yaratılış miti,mitoloji ile ilgili iki tane ilkeyi ortaya çıkarır.Bunlardan biri mitolojinin çeşitli katmanlardan oluştuğunu gösterir.Nitekim eski ve yeni yorumlar birbirlerine karışmış haldedirler.Diğeri ise değişik bölgelerin mitlerinde ortak ögeler bulunmasıdır.
İskandinav mitlerinde ilk canlının adı Dev Ymir’dir.Bu Ymir erimekte olan buzlardan doğmuştur.Beslenmesi Audumulla adlı bir inek tarafından emzirilmesi ile gerçekleşmiştir.Ymir’in ölümünden sonra beden kısmı yeryüzünün kara parçalarını,kanı denizleri,kafası gökyüzünü,kemikleri dağları ve saçları da ağaçları oluşturmuştur.Burada mitlerin bulunduğu bölgelerin coğrafi şartlarından etkilendiği açıkça görülmektedir.Ymir,İskandinavya’da her yerde bol olarak bulunan buzlardan doğmuştur.
*
Hint mitolojisindeki yaşam ağacı Asvattha’dan İskandinav dünya ağacı Yggdrasil’e kadar ağaçlar,mitolojide önemli rol oynarlar. Yggdrasil’de bütün dünya bir ağaç olarak gösterilir.Dallar gökyüzüne kadar çıkar.Kökler yer altı dünyasına iner.
İzanagi ve İzanami kardeş olan Japon tanrılarıdır.Gökyüzünün yüzen köprülerinde otururlarken kutsal bir mızrakla Okyanus’u karıştırıp Onokoro adasını yaratırlar.Yeryüzüne inince İzanagi soldan, İzanami sağdan başlayıp adayı dolaşırlar. İzanami değişik cinsiyetleri olmalarının yararlarını belirtir. İzanagi de aynı kikirdedir ama kadının daha önce fikrini söylemesine kızmıştır.Gene de iki çocukları olur.Doğon çocuklardan biri sülük,diğeri köpük adası olduğu için reddedilirler.Tanrılar,bunun sorumlusunun İzanami olduğuna karar verirler.Böylece geri dönüp Japon adalarını yaratırlar.
*
Bir yaratıcı ve deniz tanrısı olan Tangaroa,birçok Polinezya mitinde vardır.Bu mitlere göre Tangaroa,suların üzerinde yaşarken attığı bir taşla karaları yaratmıştı.Bir kuş cinsi olan haber kuşu toprağa asma ekmişti.Ancak bu asma çürüdü ve bozuldu.Bu bozulan maddede oluşan kurtçuk yığınından kadın ve erkek ortaya çıktı.
Bir Avustralya mitine göre doğu rüzgarı sabah yıldızlarını gökyüzünden sürükleyince gün ışığı yaratılmıştır.Geceleri gökyüzünü incelemek, Avustralya yerlilerine zamanın sonsuz bir çevrim olduğu düşüncesini vermiştir.
KAYNAK:
The Joy of Knowledge Encyclopaedia
|
Kahramanlar
|
Kahramanların başarıları ve buluşları,insanlara hem maddi hem de manevi yararlar sağlar.Zira kahramanların çeşitli mücadelelerde gösterdikleri başarılar ve zorluklar karşısında çözüm getiren başarıları insanlara örnek olmuştu.Yaşamak ve savaşmak için azimleri kamçılanıyordu.Yenilgi durumunda çekilecek acıları,galibiyet durumunda duyulacak hazzı gösteriyordu.
*
Daha doğumu sırasında kahramanın amacı ve varoluş nedeni bellidir.Saldırganlardan ülkeyi kurtaracak veya uygarlığı kuracaktır.Bunun için dünyaya gelmiştir.Bir kahraman kötülüğü temsil eden canavarı öldürür ve genç kızı (yani mağdurları) kurtarır.Yunan kahramanı Perseus,Gorgon’lardan Medusa’yı öldürmüş ve Andromeda’yı canavarın elinden almıştı.Hercules ise Yunanlıları birçok tehlikeden kurtaran diğer kahramandır.Lerna bataklığında yaşayan dokuz başlı yılan Hydra,ülkenin başına bela kesilmişti.Başlarından biri kesildiğinde yerine iki baş daha çıkıyordu.Hercules baş kesmenin işe yaramadığını anlayınca onları kızgın sopalarla yakmıştı.
*
Okyanusya’lı bir kahraman olan Maui,kementle Güneş’i yakalamış ve Prometheus gibi tanrılardan ateşi çalmıştı.Babil mitlerinin kahramanı olan Gılgamış,canavarlarla dövüşen bir başka kurtarıcıydı.Vahşi yaratıklardan insanın evrilmesini simgeleyen Enkidu ile arkadaş olmuştu.Gılgamış kendisini aşağılayınca İştar onların üzerine vahşi bir boğa göndermişti.
|
Mitoloji ve kadın
|
Mitlerde kadınların rolü birbirine karşıt olacak şekildedir.Bir taraftan kaçınılmaz şekilde yaşamın kaynağıdırlar.Diğer tarafta ise tehlikeli,baştan çıkarıcı,acımasız ve yıkıcıdırlar.Aslında mitler insan tutkularını ve davranışlarını yansıttıklarına göre kadınların bu çelişik tavrı nasıl açıklanır?
*
Mitlerin kadınları birbirine karşıt nitelikleri ile ele almalarının bir nedeni,onların cinsel açıdan farklı olmasından kaynaklanır.İnsan,yani erkek farklı olana katlanamaz.Öteki kişi,yani kadın aynı zamanda istenmektedir.Bu durumda hem lanetlenir ve ondan korkulur hem de sevilir ve baş tacı edilir.Bu konuda yapılabilecek bir diğer açıklama,bebeğin annesi ile olan ilişkisi ile yapılabilir.Anne ve bebeği arasındaki temel ilişki sıcak ve koruyucu özelliktedir.Ama aynı zamanda öfkeli ve cezalandırıcıdır.Bu durumda kadınlara karşı ikircikli bir tavır ortaya konur.Kadınlar ve onları temsil eden tanrıçalar,erkeklerin yaşamında beklenmeyen tehlikelerin doğurduğu korkuları simgelerler.
*
Ana tanrıçalar hemen hemen dünyanın her yerinde hem yaşam veren hem de yaşam alan varlıklardır.Onlar toprağın canlı örnekleridir.Bitki ve hayvanların koruyucusudur.Aşkı,evliliği ve analığı simgelerler.Tanrıçalar bu özelliklerin ya tümünü ya da bir kaçını temsil ederler.Nitekim Hindistan’da Kali,Sümer’de İnanna,Babil’de İştar,Filistin’de Astarte,Yunan’da Aphrodite,Demeter ve Artemis,Roma’da Kybele ve Venüs,Mısır’da İsis böyledir.
Mitlerde kahramanların kadınlarla ilişkileri,erkeklerin kadınlara karşı tutumunu göstermektedir.Kahramanların tutumu erkeğin doğasındaki çelişik dürtülerle nasıl başa çıkacağı konusunda öğretici niteliktedir.
*
Girit adasında kral Minos’un labirentinde canavar boğa Minotauros vardır ve her yıl ona canlı gençler adak olarak sunulur.Theseus o yıl boğaya adak olarak yedi genç kızı ve yedi delikanlıyı Girit’ götürmekle görevlendirilen kişidir.Labirent o kadar karışıktır ki içinden çıkılması olanaksızdır.Ancak kralın kızı Theseus’a aşık olur.Ona labirentte kaybolmaması için bir yumak iplik verir. Theseus boğayı öldürür ve ip sayesinde kurtulur.Aynı zamanda kralın kızını da kaçırır.Ama sonra onu küçük bir adada terkedecektir.Mitten anladığımıza göre Theseus daha ruhsal olgunluğa erişmemiş olduğu için kazandığı başarıları henüz hazmedememiştir.Kralın kızı ise bir tarafı ile bir kadındır.Ama kahramanın sahip olmak istediği bir sevgili olduğu gibi aynı zamanda bir ödüldür.Bu öykü insanlara uyarı niteliğindedir.Olgun bir erkek olmanın zorluğunu anlatır.Olgunluğa ermemiş bir erkek için kadın,ister insan biçiminde olsun,ister canavar biçiminde olsun,tehlikelidir ve gerektiğinde yok edilmelidir.
*
Ancak kadınlara eşit haklar tanımayı öneren mitler de vardır.Gılgamış,Enkidu ile arkadaş olmuştu. Enkidu,bir kutsal ****** tarafından baştan çıkarılırken yakalanan vahşi bir yaratıktır.İki arkadaş birçok canavarı öldürür.Ancak tanrılar da Enkidu’yu öldürür.Günümüzdeki ruhbilimciler bu öyküde,karşı cinse duyulan korku duygularını bulurlar.Canavarların öldürülmesi,kadınlara duyulan korkuyu simgeler.Ama bu korkunun yok edilmesi kadınlardan nefret etmekle veya onlara armağanlar verilerek olmaz.Onlara erkeklere eş statü tanıyarak ve onların da insanlığını onaylayarak mümkündür.
*
Bugün için yaşayan mitler,en üstün ilahi gücü erkek olarak gösterir.Ancak M.Ö.20.000 yılına ait olduğu saptanmış bir Venüs heykelciği,toprağın kadın olarak düşünüldüğünü gösterir.Bu heykelcik çok kaba olmasına rağmen bir kadının göğüs ve kalçalarını oldukça iri şekilde yansıtır.Bu ise yaşamı da veren gücün simgesidir.Efes’li Diana,çocukları emzirme gücünü taşıyan çok sayıda göğüse sahiptir.Herhangi bir niteliği vurgulamak için belirli bir organı çoğaltmak,mitlerin ortak özelliğidir.
Medusa,eski deniz tanrıları Phorkys ve Keto’nun üç kızından ölümlü olanıdır.Başı saç yerine yılanlarla kaplıdır.Perseus,Hades’in başlığını giyerek görünmez olmuş ve Athena’nın yardımı ile onun başını orakla kesmiştir.
Demeter,bereketli toprak tanrıçasıydı.Bulunmuş olan bir kabartmada onun özelliklerini simgeleyen tahıl ve yılanlar açıkça görülür.Demeter,hasatla ilgili her şeyi denetlerdi.Kendisi aynı zamanda evlilik tanrıçasıdır.
|
Mevsimler
|
İsa’dan yüzyıllar önce Anadolu’da insanlar Mitraizme inanıyorlardı.Kendisi de bir boğa olan güneş tanrısı Mitra,bir boğayı kurban etmiştir.Bu durumda Mitra,hem ölen hem de öldürendir.Bu nedenle Mitraizmde kurban kesme büyük önem taşır.Zira kurban,mevsimlerde olduğu gibi bir değişimi simgelemektedir.Bereketi arttırır,insan ruhunu arıtır.Kurban edilen boğa acı çeker,tanrı bile ondan gözlerini kaçırmak zorunda kalır.Ama yeni kurban edilmiş hayvanın çeşitli parçalarından yenilenmiş bir evren doğar.
*
Dünya üzerindeki yaşam ve ölüm çevrimi,İskandinav tanrılarına bir ayrıcalık tanımaz.Onlar da egemenliklerinin sonunda canavarlar tarafından öldürülür.Tanrıların sonu,kuzey kışlarının başlangıcını simgeler.Ama oğulları,tanrıların öcünü alırlar.Tanrı Odin kurt Fenris tarafından parçalanmıştır.Odin’in oğlu kurt Fenris’i öldürür.Böylece yeryüzü ağacı Yggdrasil’den yeni bir kuşak türer.
Aktaion bir geyik avladığı sırada nedimeleriyle birlikte yıkanan Artemis’i görür.Artemis çok öfkelenir. Aktaion’u bir geyiğe dönüştürür.Sonra onu köpeklerine parçalatır.Bu öykü görünüşte bir kadına duyulan şehvetin cezalandırılması gibidir.Ancak geyik kutsal bir hayvandır.Aslında Aktaion’n parçalanışı,gelecek hasadı bereketli kılmak için bir kurban verilmesini simgeler.
*
Zeus,Persephone’nin hem babası hem de dayısıdır. Persephone’yi yer altı dünyasının kralı olan kardeşi Hades’le evlendirmeye söz vermiştir.Ancak Persephone’in annesi Demeter’in bundan haberi yoktur. Persephone bir gün kırlarda çiçek toplarken ansızın toprak yarılır ve Hades Persephone’yi kaçırır.Kızının kaçırıldığını öğrenen bereket tanrıçası Demeter,Zeus’a kızar ve Olympos’u terk eder.Böylece yeryüzü hiçbir bitkinin yetişmediği kıraç bir yer olur,toprağın bereketi kalmaz.Kıtlık başlar.Bunun üzerine Zeus, Persephone’yi geri getirmesi için Hermes’i yollar.Hades buna razı olur.Ama Persephone’ye büyülü bir nar yedirmiş ve onu kendine bağlamıştır.Zeus bu duruma bir çözüm üretir. Persephone çiçek ve meyve mevsimini annesinin yanında geçirecek,yılın geri kalan bölümünde kocası Hades ile birlikte yeraltında olacaktır.
*
Bereket ve ölümü mevsimlerle birlikte niteleyen bu mitte yeraltında yaşayan Persephone toprağa gömülmüş tohumu simgelemektedir. Persephone’nin annesine kavuşması ise insan ve hayvanları besleyen tohumun büyümesidir.Bu olayın devamını sağlamak ve Demeter’i hoşnut etmek için her yıl şenlikler düzenlenirdi.
Mitler mevsimlerin birbirini izlemesini açıklar.Bunun yanısıra güneşin doğuş ve batışını açıklayan mitler de vardır.Hatta bir avın evrelerini niteleyen örnekler bile görülür.Hint-Avrupa mitlerinde güneşin yörüngesi bir at ve araba olarak ele alınır.Hindu güneş tanrısı Surya gökyüzünü ateşten bir araba ile dolaşır.Kuzey ülkelerine ait bir mit,Güneş ve Ay’ın hareketini,onların kızgın kurtlar tarafından kovalandığı biçiminde yorumlar.
*
Hindistan’da ay,tanrıların içinden ölümsüzlük iksiri Amrita’yı içtikleri çanaktır.Ay tutulmaları canavar Rahu yüzündendir.Tanrılar süt okyanuslarını yayıkla döverek ilk iksiri elde ettikleri sırada Rahu bu iksirden ilk yudumu çalmıştır.Vişnu hemen onun başını kesmiş,ama bu baş hırsla Ay’ı izlemiştir.Rahu Ay’ı tutmayı başardığında Ay tutulur.Ama midesi olmadığı için Ay yeniden ortaya çıkar ve yeni bir kovalamaca başlar.
KAYNAK:
The Joy of Knowledge Encyclopaedia
|
Tufanlar
|
*
Nuh ile ilgili tufanı anlatan bir Etiyopya metnindeki resimde,Nuh’un gemisi çok katlı otopark gibidir.Her katta,tufandan sonra sular çekilince dünyayı yeniden dolduracak canlılar vardır.Bu tufan mitinin verdiği mesaj,insanı çok gururlu olmaması için uyarmaktır.
İbrani mitindeki Nuh’un tersine Hindu mitindeki Manu,sağ kalan tek canlıdır.Bir balık kendisine tufanı önceden haber vermiştir.Herşey bittikten sonra Manu kendisini yalnız hisseder ve bir kadın ister.Tanrılar, bu kadını Manu’nun kendilerine sunduğu ekşi süt ve tereyağından yaparlar.
*
Mezopotamya destanı Gılgamış’ta tufandan sonra hayatta kalan Utnapiştim ve karısıdır.Ama onların tanrılarla ilişkileri kişisel değildir.Nitekim su ve bilgelik tanrısı Ea,ağzından kaçırdığı bir lafla tufanın olacağını Utnapiştim’e bildirmişti.Ea böylece tanrılar kurulunun sırlarını da bir ölümlüye açıklamış oluyordu.
|
Ölüm
|
Kuzey Amerika’da yaşayan Algonkinler,tavşanın insana bir kutu içinde ölümsüzlük verdiğine ve kapağı açmamasını söylediğine inanırlar.Ancak meraklı karısı kutuyu açmış ve böylece ölümsüzlük uçup gitmiştir.
*
İnsanların çoğu için ölümün kesin bir son olması zor kabul edilen bir olgudur.Mitin işlevi,yaşamın sona ulaşmasının kaçınılmazlığını vurgulamak,ama aynı zamanda bilincimizle algılayamayacağımız bir geleceği göstermektir.Bu durumda mitler,en çok bu bilinmezliğin getirdiği boşluk duygusunu kapatmak için kullanılır.
İnsanlardaki genel eğilim, kaçınılmaz olan olayları engellemeye çalışmaktır.Bu nedenle büyülere,ölümsüzlük,gençlik ve yeniden diriliş iksirlerine ait birçok mit yaratmışlardır.Gılgamış destanında kahraman,ayaklarına taş bağlayarak kozmik denize atlar.Dipte ölümsüzlüğün dikenli tohumlarını bulur.Onları koparır,ayağında bağlı olan taşların ipini keser ve yüzeye çıkar.Ancak bir pınarda yıkanırken bir yılan tohumları yer.Düzenli aralıklarla deri değiştiren yılan yeniden gençleşmenin simgesi olurken,insan ölümlü kalır.
*
Bazı yarı-tanrısal canlılar ya ölümü ya da ölüm habercilerini aldatmak isterler.Polinezya’lı Maui,ölüm tanrıçasını öldürmeyi planlamıştır.Arkadaş olduğu kuşlarla birlikte tanrıçanın uyuduğu yere tırmanır.Onun bacakları arasından bedenine girmeyi amaçlamaktadır.Hemen uygulamaya geçer.Ancak bacaklarının dışarıda olduğu anda bir kuş gülmeye başlar.Bunun üzerine tanrıça uyanır,Maui’nin bacaklarını koparır.Maui şimdi tanrıçanın karnının içindedir ve orası kendisinin mezarı olur.
*
Sevgilinin yer altı dünyasından kurtarılması,çeşitli mitlerin konusudur.Japon mitolojisine göre kocası İzanagi ile birlikte okyanuslardan dünyayı yaratan İzanami,ateşi doğururken ölmüştür.Kocası bu acıya dayanamaz ve onun ardından karanlıklar ülkesine gider.Karısını bir şatoda bulur.Onu geri dönmeye ikna eder.Ancak kadın geri dönmeyi geciktirmektedir.Zira şatoda yemek yemiştir. İzanagi sabırsızlanmaktadır,bir ışık yakar ve karısının çürümekte olduğunu görür. İzanami bu aşağılayıcı durumda görülmekten öfkeye kapılır ve kocasını öldürmek ister.Ancak İzanagi kaçmayı başarır.
*
Çalgıcı Orpheus’un karısı Eurydike’yi bir yılan ısırır.Kadın ölür. Orpheus karısının ardından Hades’e,yani ölüm ülkesine iner. Orpheus’un çalgısı çok büyüleyici özelliktedir.Persephone Eurydike’nin yeryüzüne dönmesine izin verir,ama bir şart koşar. Orpheus yeryüzüne dönene kadar arkasına dönüp karısına bakmayacaktır.Ama daha yolda iken dayanamayıp arkasına bakar.Karısı tekrar Hades’e geri alınır.
Bu öykülerin anlatmak istediği ana fikir,insanın kaçınılmaz olan ayrılığa boyun eğmek zorunda olduğunu vurgulamaktır.Bu ayrılıkların en kesin olanı da ölümdür.
KAYNAK:
The Joy of Knowledge Encyclopaedia
Bazı öte dünyalar hiçbir ayırım yapmadan bütün ölüleri kabul eder.Bazıları da sadece girmeyi hak kazananları içeri alır.Örneğin yolculuk için gereken parayı bulup sandalcıya vererek Styks ırmağını geçebilen bütün ruhlar Hades’e kabul edilir.
Mısır mitlerinde ölülerin yürekleri Anubis tarafından tartılır.
*
İnsanın değeri her zaman ahlaka ait niteliklerle ölçülmez.Bazen yeryüzündeki eşitsizlikler,öte dünyada da yinelenir.Örneğin Leeward adalarında sadece soylular güzel kokulu Rohutu’ya giderken,halk kötü kokulu Rohutu’ya gider.Güneş’teki güzel evler sadece İnka ve Peru’lu soylulara açıktır.İskandinavya’da ruhların sonsuz mutluluk içinde yaşadığı saray olan Valhalla,savaşta ölen kahramanlara ayrılmıştır.
*
Mısırlılar ölümden sonra yaşamın yeraltında devam ettiğine inanırlardı.Herbir insanın içinde,onun tanrısal özünü temsil eden ikinci bir varlık olan ‘ka’ bulunurdu.Günümüze ulaşan resimlerde,’ka’ bir insan başı ve şahin bedeniyle gösterilmiştir.Bu ruh ta soyuttur,ama cesetle birlikte yeraltına uçmasını somut kavramlarla açıklamak için bu şekilde resmedilmişti.
Mısırlıların ölüler kitabına göre öte dünya,kutsal ölülerin her zamanki yaşamlarını daha büyük mutluluk içinde sürdürdükleri bir yerdi.En büyük yönetici Osiris,ölülerin de yargıcıdır.
Çin mitolojisinde cehennem,devletin bu dünyadaki etkinliğini belirleyen biçimiyle iyi düzenlenmiş bir bürokrasi gibi yönetilir.Örneğin yedinci cehennemin kralı ve mahkemelerin yüce yargıcı Yama,her suçun karşılığı olan cezayı belirten yasayı dağıtır.Sözgelimi yalancı ve cimri olanlar erimiş altın yutmak zorundaydılar.
*
Mitolojinin bir diğer konusu da dünyanın sonu ve kaosa geri dönüştür.Dünyada düzeni tanrılar kurmuşlardır,ve bu düzeni isterlerse bozarlar.Eğlenceler ve törenler ile kurbanlar hep tanrıları hoşnut etmek içindir.Ancak hemen hemen her mitoloji savaşların,açlığın,tufanların,depremlerin yol açacağı son ve kesin bir yıkım gününü de öngörür.Aztek,Hindu ve Budist gelenekleri gibi birbirleri ile hiç ilgisi olmayan gelenekler,ahlak değerlerinin gittikçe azalacağı çağların geleceğini ileri sürmüşlerdi.
Bir Aztek miti şimdiki dünyanın çevresinde dört tane yıkık dünya bulunduğunu ileri sürer.Buna göre insanlar çok dikkafalı olduklarından önceki çağlarda yeryüzünden silinmişlerdi.Eğer insanlar çok gururlu olurlarsa şimdiki dünya da bir depremle yıkılacaktır.
KAYNAK:
The Joy of Knowledge Encyclopaedia
-
Arşiv
- Aralık 2008 (4)
- Kasım 2008 (23)
- Ekim 2008 (13)
- Haziran 2008 (205)
- Mayıs 2008 (564)
-
Kategoriler
- "ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ"
- 1/5 NORFOLK ALAYI
- 1930’lu yıllar Altın Çağ mıydı?
- 2050’DE TÜRKİYE’NİN DURUMU
- 3 Kelime !
- 3 Saniye
- 4 Yıllık Liseyi 3 Yılda Bitirme Şansı
- 60 AK YOLSUZLUK DOSYASI
- 7 canın
- 7 Halk cocuğunun yakınlarının acıları BİZİM ACI
- A’dan P’ye AKP
- ABD DOST MU DÜŞMAN MI?
- Abdullah Gül Kimdir?
- ABDullah Gül’ün İhanet Belgesi
- Ah Bir Cumhur olsamm!!!
- Ah Vatanım! Vah Vatanım!
- AKP’den Bir İlk Daha
- AKP’nin özelleştirme peşkeşleri…
- Alınamayan Gemiler: Sultan Osman I ve Reşadiye
- Anadolu Federe İslam Devleti (AFİD)
- Arsalar Değil Vatan Satılıyor!
- Atam Seni Özlüyoruz…
- Atatürk ilke ve inkılaplarına gerek yok
- Atatürk Suikasti Sanıklarını kim Affetmek İstedi?
- Atatürk’ü kimler öldürdü?
- AYNA AYNA SÖYLE BANA
- “ BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ”(menkıb
- “Başbakanlık Yan Gelip Yatma Yeri Değildir…”
- “BEDELİ ÇANAKKALE’DE”
- “Darbe olacaksa olsun!”
- “Eyalet” Demedim..!
- “Kuş Yumurtası”
- “Sayın Öcalan” diyen biri…
- “Utanç Duvarı” Yıkıldı
- “İki Yüzlülük” Bu kadar olur ancak…
- Çanakkale'de TÜRKLER NEDEN ZEHİRLİ GAZ KULLANMADILA
- Çanakkale’yi kazanan o genç subay…
- Çömez'den Erdoğan'a 'Tarih'i uyarı
- ÇOK ÖNEMLİ!!!
- Çok mu korktunuz?
- Çığlık
- Önce Üzmez darbe azz sonra
- ÖĞRENCİ MARŞI
- Ülker
- Üzülüyorum…
- Bazı Zat-ı Muhteremler…
- Bağımsızlığımızı kim koruyacak -2-?
- Bağımsızlığımızı kim koruyacak?
- Bülent Arınç Diyor ki..?
- Ben mi yanlış duyuyorum?
- Bir Bülent Arınç Klasiği…
- Bir Fethullah Maduru anlatıyor:
- BOP ile Türkiye Dahil 22 Ülkenin Sınırları Değiş
- Bruksel Zirvesi Sonuc Bildirisinden tek bir madde]
- Bu Bayrak Dalgalanacak
- Bu Da Cem Yılmaz Versiyonu!
- BU NE KÜSTAHLIK?
- Buna da bir Nobel verin…
- BİR TÜRK GENCİNİN ATA'YA HİTABESİ
- BİZİM MEMUR İŞİNİ BİLİR :))
- Bırak Bu İşleri!!!
- Cüneyt Zapsu – PKK- Bim Üçgeni
- Cüneyt Zapsu kimdir?
- Cezaevinde Milletvekili oldu
- Danıştay Saldırısı
- Dedelerimizin Torunu Olabildikmi?
- Devrimci Halk Kurtuluş Partisi (DHKP/C)
- DTP
- Edip Akbayram PKK Konserine Katıldığını Kabul Etti
- ein Führer!
- ENVER PAŞA (1880-1922)
- erzurumlu
- Eğlence
- Fethullah Gülen Kimdir?
- Fethullah Gülen okulları Ajanlıkla Suçlanıyor!
- Fethullah Gülen’i Gazze’ye de bekleriz
- Fethullah’ın Atatürk Düşmanlığı
- Fetullahçı Okulların İç yüzü
- FIKRA BU YA!
- Fortis Bank – PKK İşbirliği
- Gaffar OKKAN
- Gazeteciydik(Fıkra)
- genel kültür
- Genelkurmay’ın uyarısı
- Halef-Selef mi
- HANGİ ÜLKENİN VATANDASI OLMAK İSTERSİNİZ
- Her gün milyonlarca bedave gazete nasıl dağıtılıy
- Hizbullah Terör Örgütü
- Işık Evlerinde Uygulanan Prosedür ve Yemin Metni
- Kabadayılar Başbakanla…
- Kardeş Dedik Sattılar!!!Türk'ün Türk'ten Başka Do
- KDV ve Vergi Rezaleti
- Kim bu adam?
- Korkuyorlar…
- Laiklik elden gidecekmiş!!Hangi Laiklik!
- Medyayı değil PKK´yı susturun
- Mektup
- Menemen Olayı – Bülent Arınç
- merkez bankası
- Mustafa Kemal İçin Yazılan İlk Şiir
- Mustafa Kemale Şikayetim Var
- Ne Cürretle!
- Ne mutlu Türküm diyene!
- NE YAPTI DA VERDİK BU NİŞANI
- NEDEN ?
- NURSUZLAR 1
- Osmanlıda Harem
- Ozana bağlama kırdırdılar
- PKK ile duygu bağı da ne?
- PKK VE BAZILARI
- PKK’nın Medya Patronları
- Recep Tayyip Erdoğan Kimdir?
- RTE’nin 1 milyon YTL’lik evi varmış(!)
- Rum Basını Seçimleri Nasıl yorumladı?
- Satılık Vatan Türkiye!!!
- SEÇME SÖZLER
- SEYİT ONBAŞI
- Sezar-Brütüs mü?…
- Sicilleri Bozuk!
- Son provayı yırtıp atmak
- T.C. BAŞBAKANI EL-KADI’YA NEDEN KEFİL OLUYOR?
- Tahliye edildi!!!
- TALAT PAŞA (1874-1921)
- Tayyip Asker’de Yan Gelip Yatmış mı?
- Tayyip Diyor ki..?
- Tayyip Türk mü? -1-
- Tayyip’in Danışmanları
- TÜRK ASKERİ BÖYLE YATAR!!!
- TÜRK USÜLÜ IHALE
- Türk Olmak!
- Türk-Amerikan ilişkileri
- TürkBirDev
- Türkiye Satılıyor mu?
- Türkiye’de kaç hain var?
- Tek Suçlu Baykal
- Unakıtan’ın Fabrikalarımız için Söyledikleri..
- Uncategorized
- Vakit Gazetesi 88 yıl önce de aynı…
- Yönetimdeki akıllılar!!!
- Yeraltı Zenginliklerimiz Gasp Ediliyor
- Yorumsuz!
- Zapsu’dan son Haberler
- Zeki Ergezen’den birkaç demeç…
- Şehit babası ol Hapse atsınlar…!!!
- Şehitlerimiz Namusumuzdur!
- Şeyh Şamil Kimdir?
- İBDA/C (İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi) Ör
- İfade Özgürlüğü
- İhsan Arslan’ın Gerçek yüzü
- İki Soru İki Cevap
- İrtica Nedir Amaçları Stratejisi…
- İzmir Cumhuriyet Mitinginde Bayrak İndiren Telekom
- İŞTE ATAM’IZIN ÜLKESİNİN BAŞINI HEP DİK TUTAN
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS
