Ya İstiklal Ya Ölüm

Ya Sev Ya Terket

Estergon Kalesi

Estergon (Macarcası: Esztergom), Macaristan’ın kuzeyinde, Slovakya ile Macaristan arasında, Tuna nehri kıyısında tarihî bir şehir. Tuna’nın karşı kıyısında ise eskiden meşhur Ciğerdelen kalesi varmış. Estergon, Tuna’nın dirsek yapıp Macaristan içine döndüğü yere yakın sarp bir tepenin üzerine kurulmuş bir kale şehri. Savaşlar sırasında fethi zor, fakat savunması kolay olurmuş. Kale içindeki katedral de Macaristan’ın, bildiğim kadarıyla, ikinci büyük kilisesi.
Türk müziğinde çok meşhur olan «Estergon Kalesi» adlı türkü de Estergon’un kaybedilmesi üzerine söylenmiş.
Türk’ün şuuraltında ve gönlünde Macaristan hatırası olarak en fazla bu şehir yer etmiş. Bunda her halde bu «Estergon Kalesi» türküsünün etkisi vardır.

ESTERGON KALESI

Estergon Kalesı subaşı durak
Kemirir gönlümü bir sinsi fırak
Gönül yar peşinde yar ondan ırak

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yar peşinde koşan kara bahtlıyım.

Estergon Kalesı subaşı kaya
Kemirir gönlümü aşk denen bela
Üftadeni hoşgör gel etme cefa

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yar peşinde koşan kara bahtlıyım.

Estergon Kalesı subaşı hisar
Başkuşlar çağrışır bülbüller susar
Kafir bayrağını burcuna asar.

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yar peşinde koşan kara bahtlıyım

ESTERGON KALESI

Estergon Kâl’ası bre dilber aman
Su başı durak aman
Kemirir gönlümü bre dilber aman
Bir sinsi firak.

Gönül yar peşinde bre dilber aman
Yar ondan ırak aman
Akam Tuna akma bre şahin aman
Ben bir dertliyim.

Yar peşinden amanda gezer
Koşar yandım karabahtlıyım

GERÇEĞİ

Click this bar to view the full image.

Click this bar to view the full image.


Click this bar to view the full image.

Click this bar to view the full image.

ANKARA’DA Kİ

Haziran 9, 2008 Yazar | Uncategorized | Yorum yapın

Bizi Bilimde Geri Bırakan Sebepler

Bizi Bilimde Geri Bırakan Sebepler Nelerdir?

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

I- Unutulmaması Gereken Hususlar

Maalesef, millet ve devlet olarak üç büyük düşmanımız devam ediyor: cehalet, ihtilaf ve fakirlik. Bugünkü araştırmamızın konusunu, cehaletimize sebep olan şeyler veya diğer bir ifadeyle ilme mani olan sebepler teşkil edecektir. Bu başlığı, değişik şekillerde incelemek ve değerlendirmek, mesela insanın şahsî hayatında ilme engel teşkil eden haller, sosyal hayatta ilme engel olan haller, siyasî hayatta ilme engel olan haller diye sıralamak mümkündür. İnsanın sıhhati ile alakalı problemler, ilmî çalışmanın kıymetini idrâk etmeyen eş ve çocuklarından doğan zorluklar, ilmin vesilelerini elde etmek için maddi imkânlara sahip olmama gibi maniler, şahsî hayata ait engellerden bazılarıdır. Okullarında tek tip insan yetiştirmeyi şerefle ilan edecek kadar ilimden anlamayan devlet adamlarının tavırları, ilmî araştırmaya getirilen resmî kayıtlar ve sınırlamalar, doktora tezinin başlığında İslam kelimesi geçtiğinden dolayı tezleri reddeden kafalar, ilmin siyasî hayattaki engellerine bazı misallerdir. Devlet ve milletin muhit olarak ilme önem vermemesi, devletin ve fertlerin bir şarkıcıya gösterdikleri iltifatı ilim adamlarından esirgemeleri, kız istemeye gidildiğinde, kız annesinin kızını isteyenlere böbürlene böbürlene kızını anlatırken, acı olan ‘Affedersiniz, bir de öğretmen istedi’ diyecek kadar ilimden bî haber olması da sosyal hayattaki bilimin engelleri arasında sayılabilir. Bu engeller olduğu sürece de, bilimin engellenmesi devam edecektir ve millet olarak da sonuçlarına katlanılacaktır.

Şimdi bizim, bütün bu engelleri sıralamaya ve izah etmeye yerimiz müsait değil. Ancak bir gerçeğin altını çizdikten sonra, ilmin önündeki engellerin bazı önemli olanlarına atf-ı nazar eyleyeceğiz.

Üzülerek ifade edelim ki, ilim için kara dönem diyeceğimiz ve bazı ilim ve siyaset adamlarımızın da yanlış olarak ortaçağ zihniyeti dediği zaman dilimi, müslümanlar ve gayr-i müslümler açısından tamamen faklı dönemlere rastlamaktadır. Yani İslam aleminin bilim açısından ortaçağı farklıdır; gayr-i müslimlerin ve özellikle de Avrupa’nın ortaçağı ayrıdır.

Tarih bize gösteriyor ki, gayr-i müslimler için ilk çağ ve ortaçağ, bilim açısından kara bir dönemdir. İlme önem verilmediği gibi, ilim adamlarına da ilimlerinden dolayı kıyılmış ve Galile gibi bilim öncüleri ‘dünya dönüyor’ dedikleri için idam dahi edilmişlerdir. Bazı sözde bilim adamlarının, ortaçağ karanlığı tabiri ile, bu karanlık dönemi Türk Milletinin ve özellikle de İslam aleminin tarihine de teşmil etmeleri ve tarihimizi bu açıdan Avrupa tarihine kıyaslamaları tam bir bahtsızlıktır, tarihi bilmemektir.

Halbuki müslümanlar ve biz müslüman Türk milleti için, ortaçağ karanlığı diye kötülenen İslamın ilk 300 yılı yani en azından miladi 1000 yılına kadarki dönem, fevkalade mümtâz ve şerefli bir dönemdir. İslamın ilme ve müslüman ilim adamlarının da dünyaya bilim meşalelerini yaktığı asırlardır. İslamın ilk 500 yılı da yani 1400’lere ve hatta Osmanlı Devletinin 1550’lere kadar devam eden devresi, bazı noksanlıklar bulunsa dahi, ilim açısından karanlık dönem değil, belki en aydınlık dönemdir. Moğol karabasanını bir tarafa bırakırsanız, İslam âleminin bu dönemde yetştirdiği bilim adamları, sadece İslam aleminde değil, bütün dünyada bilimin öncüleri olmuşlardır. Maalesef İslam âleminin 1550’lerden XIX. asra kadar olan zamanı, bilim açısından karanlık bir dönemdir ve hatta İslam alemi için bu döneme ortaçağımızdır diyebiliriz. Yoksa Avrupa için ortaçağ sayılan asırlar, biz müslümanlar için bilim açsısndan en aydınlık dönemdir denilebilir[1]. Bu dönemde Avrupa Kopernik’leri yakarken ve Galile’leri idam ederken, İslam âlemi İbn-i Sina’ları, Fahruddin Râzî’leri ve Bîrûnî’leri yetiştirmiştir.

II- Bilime Engel Olan ve Bertaraf Edilmesi Gereken Bazı Haller

Durumu böylece tesbit ettikden sonra şimdi de bizim için bilime engel teşkil eden bazı sebepleri özetleyelim:

1) Bilim ve San’at Hürriyetinin Olmayışı

Bilim hürriyeti, bilimin gelişmesinin birinci ve en önemli sebebidir. Bilim hürriyetinin olmadığı bir memlekette, gerçek manada bilim adamı değil, ünvanlı dalkavuklar yetişir. İlim adamı bir bal arısı gibidir. Daha önce yaşamış bilim adamlarının ortaya koydukları yanlış veya doğru araştırmalar, siyasi görüşüne uysun uymasın, muasır bilim adamlarının eserleri ve araştırmaları, bilim adamı için balının bal yapmak için öz topladığı farklı çiçeklere benzer. Hakiki bir bal elde edebilmek için, bal arısının hangi çiçeklere gidip hangisine gidemeyeceğini sınırlamaya kalkışmak, arıyı meşgul etmek veya bal yapmaktan alıkoymaktan başka bir işe yaramaz. İlim adamı da her kaynağa ve öz bulunabilecek olan her çiçeğe konabilmelidir. Çiçekler tahdir edilemez. Ürettiği baldan rahatsız olanlar, balı durdurmak yerine, o balı yememe hürriyetine de sahip olmalıdır. Aksi takdirde, şu kaynak sakıncalı; 70 yıl önceki şu tesbite uygun olan görüşler bilim, diğerleri bilim değil şeklindeki değerlendirmeler, bilim hürriyetine vurulan en büyük darbedir. Totaliter rejimlerde ve maalesef 1950 öncesi ve ihtilal sonrası dönemlerdeki Türkiye’de, aynen buna benzer bir hal yaşanmıştır. Mesela şu anda devletin imkânları ile araştırma yürüttüğünü iddia eden TÜBA yani Türkiye Bilimler Akademisi, maalesef böyle bir anlayışın içindedir. Bu sebepledir ki, ilim aleminde adı ve sanı duyulmamaktadır. Son olarak çıkardığı Disiplin Yönetmeliği ile bilimi kendi inhisarına alan YÖK de bunun acı misallerindendir.

Anayasamızın 27. Maddesi, herkesin, bilim ve san’atı öğrenme, öğretme, açıklama, yayma ve her türlü araştırmayı yapma hakkına sahip olduğunu ifade ederek bilim hürriyetini düzenlemektedir. Ancak aynı maddenin ikinci fıkrasındaki kayıtların Türkiye’de yanlış uygulanması, bu hürriyeti otomatik olarak ortadan kaldırmaktadır. Maalesef biz, sadece jüri üyeleri hanımının başörtülü olduğunu görmelerinden dolayı doçentlik ünvanı verilmeyen bilim adamları bilmekteyiz. Başörtüsünü bilime aykırı gören kelaynakları ise, başka yerde değil, hala Türkiye’de bile görmek, milletimiz ve bilim tarihi açısından en büyük kara bahtlılıktır. Bakınız Amerikan Anayasası, bilim hürriyetini nasıl öz bir şekilde düzenlemekte ve hiç bir kayıtla da sınırlamamaktadır:

“Kongre, bilimin ve yararlı sanatların gelişmesini, yazarlara ve kâşiflere emniyet içinde araştırma yapabilecek zaman ve imkân temin ederek ve de onların bilimsel eserlerine ve sanat eserlerine gerekli saygıyı göstererek teşvik etmekle görevlidir (Bölüm VII).” [2].

Bu demek değildir ki, ilim adamı, Ceza Kanununun suç kabul ettiği eylemleri işlediğinde, cezalandırılmasın veya yargılanmasın. Böyle bir şeyi kimse iddia edemez.

Yürüttüğü idarî sistem ve savunduğu dünya görüşü, bilime aykırı olan ve mantıktan mahrum bulunan devlet adamları, bilimin ışığını yayan ve mantıksızlığını ortaya koyan bilim adamlarını istemezler. Türkiye’nin yaşadığı sendrom da budur. “Hak namına, hakikat hesabına olan fikirlerin çatışması ise, maksatta ve esasta ittifakla beraber, hakka giden vesilelerde ihtilâf demektir ve yararlıdır. Hakikatin her köşesini ortaya çıkarıp hakka ve hakikate hizmet etmek demektir.”.

Buna Cumhuriyet döneminden acı bir misali vermek istiyorum: Sene 24 Aralık 1937 ve günlerden Cuma’dır. Millet Meclisinde Mustafa Kemal’in Denizbank diye adlandırdığı Denizcilik Bankası Kanun Tasarısı görüşülecektir. Tasarı üzerinde konuşanlardan biri de, meşhur Türk Hukuk Tarihçisi Sadri Maksudî Arsal’dır. Arsal, hayâtı çevresindekilere benzese de, ilmin haysiyetini de unutmayan ve fazla zulmetli olmayan bir münevverdir. Verdiği önergede, Kanunun muhtevâsı üzerinde değil, içinde geçen bir kelime üzerinde duracağından bahseder. DENİZBANK adının Türkçenin kâidelerine uymadığını ve Türk Dilinde “Bank” diye bir kelixmenin bulunmadığını söyler. Bunun yerine Deniz Bankası adını teklif eder. Teklif oylanır ve kabul edilir. Bu arada, bazı dostları, Sadri Bey’e yaklaşarak, neden böyle yaptığını, bu adı Atatürk’ün vermesi sebebiyle, böyle bir teklifi yapmaması icabettiğini kendisine anlatırlar. Aldıkları cevap manidardır: “Ne çıkar? Hakikat değişmez ki..”

Gerçek münevvere yakışan bu cevap üzerine bazı zulxmetli münevverler devreye girerler. O akşam, Atatürk’ün meclisinde toplanırlar. Atatürk’ün “Eh, ne var ne yok?” suali üzerine, “Meclisde müessif hâdiseler olduğu ve Zât-ı Alilerinin dil politikasının baltalanmak istendiği” anlatılır. Mesele anlatılınca da, Atatürk sorar; “Peki içinizden cevap veren olmadı mı?” Sorusuna cevap alamayınca Atatürk kızar: “Öyle ise, şimdi Sadri Maksudi’ye cevap vereceksiniz. Hem de Radyo’dan……En başta sen,….. sonra…” Ve sekiz tane zulmetli münevver, Sadri Maksudi’nin aleyhinde konuşmak üzere emir alırlar. O gece sabahın 2’sine kadar Rusya Tatarxlarının Cumhurbaşkanı ve değerli tarihçi ve hukukçu Arxsal’ın aleyhine yayınlar yapılır. Bu yayınların muhtevâsı o kadar düşüktür ki, bu yazımızda bazı iktibaslar yapmaya dahi kalemimiz gitmemektedir. Gazeteler, hâdiseyi manşetten verir. Karikatürler çizilir. Sanki Yunan ordusu, Türkiye’ye saldırmıştır. Bu yedi zulmetli münevverin başını Falih Rıfkı Atay çekmektedir. Daha evvel Arsal’ın teklifini ittifakla kabul eden Meclis üyeleri, bu sefer, tam tersini kabul ederek tasarıyı kanunlaştırmışlardır[3]. Sonradan Mustafa Kemal, Sadri Maksudi’den özür dilemiştir. Ama ne fayda ki, ilmin başına gelenler gelmiştir. İşte bilim hürriyetinin yanlış anlaşılmasına yakın tarihden bir misal[4]. Bu hadiseyi anlatırken, günümüzdeki gazetelerin de daha acı manşetler attığını düşünüyor ve zihnimden, Türkiye bilim hürriyetine ne zaman kavuşacak diye sormadan edemiyorum.

2) Ehliyetsiz İlim Adamlarının Çoğalması

Bilimin en büyük engellerinden biri de, bilimin ehil olmayan ellere düşmesidir. Bu engel özellikle bizim tarihimizde çok acı sonuçlar doğurmuştur. Osmanlı Devletini yıkan, torpil ile ve soya intisab ile ilmiye payelerinin verilmesi olduğu gibi, Osmanlı medreselerini mahveden de beşik uleması tabir olunan insanlardır. Maalesef beşik uleması uygulaması bugün de devam etmektedir. Sadece siyasilere yakınlıkları sebebiyle, yüzlerce insana 1950 öncesi profluk ünvanları verildiği gibi, hakkı konuşan ilim adamlarından yüzlercesi de yine 1950 öncesi ve 1960 ihtilallerinde yurt dışına sürülmüştür. Bu durum ilim rütbesinin kazanılarak değil, belki siyasilere yakınlık ile elde edildiği hissini ortaya çıkarmış ve gerçek ilim kabiliyeti olanlar, ilme rağbet etmemişlerdir. Şu anda yani 2000’e 1 kala 1998 Türkiyesinde YÖK’ün yeni yönetmeliği ve 12 Eylül döneminin 1402 sayılı Kanunu da buna verilecek acı misallerdendir.

Hz. Peygamber, ehliyetsiz ve ilmini kötüye kullanan ilim adamları için ulemâ-i sû’ yani ilmini kötüye kullanan bilim adamları tabirini kullanmaktadır. “Âhir zamanda bir millet çıkar, câhiller başlarına geçerek insanlara fetva verirler, hem kendileri yoldan saparlar ve hem de insanları doğru yoldan sapıtırlar.” “Din (ve devletin) üç büyük musibeti vardır: hevâ ve hevesine uyup kuralları çiğneyen hâkim, zâlim devlet adamı ve câhil müctehid”. Bu emirleri buyuran Hz. Peygamber, sanki bizim zamanımızı tasvir etmektedir[5].

Bir insanın kabiliyetli olduğu şeyi terk edip ehil olmadığı şeye teşebbüs etmesi, Allah’ın şu kâinâtı yaratırken koyduğu yaradılış kanunlarına büyük bir itaatsizliktir. Zira doğru olanı odur ki, bir ilme veya sanata girenin kabiliyeti o ilmin içine yayılsın ve girsin, o insan sözkonusu ilim va sanatta fâni olsun. İntisap ettiği ilim ve sanat mesleğinin kurallarına saygı duysun ve bilimin ince kanunlarına riayet etsin; elhasıl, fena fi’s-sanat ve’l-ilim yani ilimde ve san’atda fâni olsun.

Yaradılışın kuralı bu olmasına rağmen, kabiliyeti olmadığı halde, torpil ve benzeri yollarla bir ilim mesleğine giren veya menfaat için girdirlen bir insan, o ilim mesleğinin layık olan şeklini kendi kabiliyetine göre değiştirir, kanunlarını çiğner. Asıl hangi san’ata meyilli ve kabiliyetli ise, kendisi için tabi’î olmayan ilim mesleğini onunla çirkinleştirir. Çünkü yaradılışında olan kabiliyet ile girdiği ilim mesleği arasında çatışma ve keşmekeş vardır.

Bu unutulmaması gereken gerçeğin dürbünü ile özellikle Türkiye’deki ilim alemine bakacak olursak, daha yakından anlarız ki, pek çok ilim adamı aslında, ilim adamı olmaya layık değil, belki de ağalık, âmirlik ve insanlara üstün görünme meyline ve kabiliyetine sahip. Aslında ilim adamı değil de ağa, insanlara talimat veren makamların sahibi olmaya layık. İşte ilimle alakası olmayan bu insanlar, ilim mesleğine girdiğinde, ilmin şanından olan talebeleri teşvik, insanları bildikleriyle doğrulara irşat, ilme aykırı hareket edenlere nasihat ve ilmin gereği olan yumuşak davranma vazifelerini ifa etmesi gerekirken, kendi yaradılışında var olan despotluk ve başkalarına karşı üstün olma duygularını kullanır ve ilmini zulmüne ve başkalarını küçük görmeye vesile eder.

Bu sebepledir ki, Osmanlı Devletinin sonlarına doğru ve Cumhuriyet döneminde çoğunlukla ilim rütbeleri ve ünvanlar ehil olmayanların eline geçti ve bu yüzden, dünya bilim ve teknoloji sıralamasında, Türkiye, Yunanistan’ın dahi gerisinde kaldı. Kendisi 6 senede doktorasını tamamlayabildiği için talebesini de en az o kadar bekletmeyi gaye edinen proflar, üniversitede bilimsel araştırma yapmak yerine sokak kabadayılğı yapan ve jandarmalığa soyunan rektörler, bu dediklerimizin canlı şahididirler. Bunların ilmin izzetini korumaları ve gerçek bilimi teşvik etmeleri de mümkün değildir. 1960’da da 12 Eylül sonrası da, bir kısım sözde bilim adamlarının, ilmin izzetini kaybederek sokak kabadayılığına soyunmaları, Türkiye’de ilmi engeleyen en büyük manilerden biridir. Bu sebepledir ki, 1979 Nobel Fizik Ödülü sahibi Prof. Dr. Muhammed Abdüsselam, “İslam ülkeleri, planlamacıların ve bürokratların cennetidir” demiş ve yeniliği ortaya koyan gerçek bilim adamlarından mahrum olduğumuzu acı acı ifade etmiştir[6].

Kendi alanında doğru dürüst bir kitap okumadan hatırla prof olanların sayısı, Türkiye’deki ilim adamlarının önemli bir nisbetini teşkil etmektedir. Hiç unutmuyorum. Ben asistanken, üniversitemde doçent olan 10’dan fazla bilim adamı vardı. Bir türlü doçentlik dil sınavını veremiyorlardı. Mastırımı bitirdim, doktoramı tamamladım. Onlarla birlikte ben de doçentlik dil sınavına girdim. Ben kazandım. Doçent oldum. Onlar hala doçentlikde devam ediyorlardı. Daha sonra bir kanun çıktı. Bir gecede 2000’e yakın prof doğdu ve bunlardan 10 tanesi benimle birlikte bu serüveni yaşayanlardı. Şu anda önemli bir kısmının rektör veya dekan olduğunu söylersem, meslektaşlarım incinmesin ve milletim de ümidini kesmesin.

Yine unutmuyorum, Sulhi Dönmezer ve Fevzi Fevzioğlu gibi ehil hukuk hocalarının dersi, bir masal gibi lezzetle dinlenirken, mesleğinin rütbesine torpil ile gelmiş hocalar, kullandıkları bütün zorbalık metodlarına rağmen, kendilerini talebelere dinletemiyorlardı. Bunları benim gibi yaşayanlar Türkiye’de çokça vardır.

İşte bu hali gören gerçek kabiliyetliler, ilimden uzaklaşmakta ve ilim makamları da ehil olmayan ağalara, zorbalara ve hatta eşkıyalara kalmaktadır. Hz. Peygamber’in ulemâ-i sû’ dediği bilim adamları herhalde bunlar olsa gerektir.

İşte bunu önlemek içindir ki, Osmanlı Devleti, yükselme döneminde mülâzemet usûlünü koymuş, ilmî ehliyeti esas almıştır. Şu anda Amerika’da da tatbik edilen sistem, Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerde uyguladığı sistemdir.

3) İlmin Siyasete Âlet Edilmesi Ve İlmin İzzetinin Korunamaması

Bir memlekette, huzur, âsâyiş ve refahın te’mini için, hakka ve hakikata âşık ilim adamlarıyla devlet adamları arasında ciddî bir münâsebet ve muvâzene bulunması zaruridir. Bu münâsebet kesildiği veya herhangi bir tarafın lehine yahut aleyhine bu muvâzene bozulduğu zaman, o memlekette maddî ve manevî huzur ve refah beklenemez.

Memleket ve vatan bir vücuda benzer; aklı ve ruhu ilim ve ma’rifettir; cesedi ve bedeni de siyâset ve idaredir. Bu iki unsur arasında muvâzenenin te’min edildiği dönemlerde, dâima medeniyet, terakki ve refah görülmüştür. Abbasî Devleti’nin ilk halifeleri, Endülüs Emevilerinin başlanğıçtaki idarecileri ve ilk Osmanlı Padişahları, bu muvâzeneyi temin eden en müşahhas misallerdir. Fâtih Sultan Mehmed’in vezirlik ve kazaskerlik teklifini reddeden, diğer taraftan Fâtih’i tekyesine de kabul etmeyen Molla Güranî; Fâtih sarayında ve kendisi de tekye ve medresesinde kaldığı müddetçe, bu dengenin korunabileceğinin çok iyi idrâki içindedir. Bir Osmanlı Kanunnâmesinde bu önemli muvazene düsturu şu şekilde ifade edilmektedir: “Kadılar, şer’î hükümleri icra edeceklerdir. Ancak memleketin nizamı, korunması ve vatandaşın idaresi ile alâkalı hususları hükkâm-ı seyf ve siyâset olan vükelâ-yı devlete havale edeceklerdir”[7]. Bu sebebledir ki, eskiler, devlet adamlarına erbâb-ı seyf, ilim adamlarına ise erbâb-ı kalem demişlerdir.

Zikredilen bu muvâzeneyi sağlamada en önemli vazife, ilim adamlarına düşmektedir. İlim adamları bilmelidirler ki, dünyada en yüksek rütbe ve şeref, ilmin rütbesi ve şerefidir. Hakk’a ve hakikata âşık bir ilim adamı, hakk’dan başkasına tâbi olmaz. Zira hakk’ı tanıyan, hakk’ın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Hakk’ın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmemek icabeder[8].

Önemle ifade edelim ki, hakk’ın hatırını ve ilmin şerefini, cam parçaları hükmündeki dünyevî makam ve menfaatlere feda edenler, hem dünyada istedikleri makam ve menfaatlere ulaşamamışlar ve hem de bugün “nesyen mensiyyâ” yani nisyan derelerinde unutulup gitmişlerdir.

Onlar hakkında unutulmayan tek şey, tarih boyu insanların kendilerini nefretle anmaları ve âhirette ise yaptıklarının cezasının verilmesidir. Bizans İmparatoru’nun kendilerine her yıl verdiği altın ve gümüşleri hatırlayarak, Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu bile bile, inkâr ve hakk’ı ketmetme yolunu tutan papazlar, acaba Kur’ân’ın şu zemmi dışında ellerinde neyi muhafaza edebilmişlerdir?

“İnsanlara, kadınlar, çocuklar, yük yük altın ve gümüşler bezendirildi, süslü gösterildi… Halbuki bu dünyanın geçici mal ve metâ’ıdır. En güzel istikbal ise Allah katındadır” mealindeki âyetle, ilmin şerefini ayaklar altına alan papazlara tarîz yapılmaktadır[9]. Halbuki ilmin şerefini ve izzetini, hakk’ın da yüce hatırını, dünyevî olan her menfaat ve makama tercih edenler, yaşadıkları dönemde sıkıntı çekmiş olsalar ve hakir görülseler de, kıyâmete kadar şeref ve itibarları devam ettiği gibi, uhrevî hayatta da “Allah, kendilerine ilim ihsan edilenlerin derecelerini artırır” işaretiyle bunun mükâfatını görecekleri, Kur’ân’da müjdelenmiştir. İşte İmam-ı A’zam ve İbn-i Ebî Leyla İkisi de Abbasilerin ilk devirlerinde yetişmiş büyük İslâm hukukçuları. Acaba bir kamu oyu yoklaması yapılsa, bir buçuk milyara varan müslümanlar içinde, İmam-ı A’zam’ı tanımayanların nisbeti % 10′u geçer mi? Amma İbn-i Ebî Leylâ’yı tanıyanların nisbeti % 10′u bulur mu? Bu farkı doğuran sebep, İmam-ı A’zam’ın Hakk’ın hatırını hiç bir şeye feda etmemesi ve İbn-i Ebî Leylâ’nın ise, her ne kadar büyük ve müstakîm bir âlim olsa bile, zamanın idarecilerinin hatırı için bazı hakları feda etmiş olması ihtimalidir. Buna İmam Ahmed bin Hanbel’i, İmam Rabbânî’yi ve eserleri bugün bile İslâm Hukukunun temel kaynakları arasında yer alan İmam Serahsî’yi kıyaslayabilirsiniz. Yakın zamanda Hakk’ın hatırını hiç bir hatıra feda etmeyen Bediüzzaman da, bu hakikatın canlı şahidlerindendir. Bütün devlet, her çeşit imkânlarıyla, bütün ehl-i dalalet ve her nevi iftiralarıyla o zatın izzet ve rütbesini yok etmek üzere, altmış senedir uğraştıkları halde, bugün bütün âlem-i İslâm’da ve Türkiye’de, onun aleyhinde olanlar zelil ve O ise gönüllerde sultan büyük azizdir.

İlmin izzetini koruma meselesini zikredince, akla şu soru hemencecik geliveriyor: Günümüzde çokça görülen bir hal, devlet adamları, ilmin izzetinden ve buna muhtaç olmalarından dolayı, ilim adamlarının kapısını aşındırmaları icabederken, bugün ilim adamları, mansıb ve makam kaparım ümidiyle, devlet adamlarının kapılarını aşındırmakta ve bu dünyevî makam ve menfaat sebebiyle de her zaman ve her yerde hakk’ı söyleyememekte ve müdâfaa edememektedir. Bu durumu nükteli bir şekilde izah eden şu hâdise çok manidardır:

“İran’ın âdil Padişahlarından Nuşirevan’ın veziri, büyük ve aklı âlim Büzürg-Mihr’e sormuş: Neden âlimler, devlet adamlarının kapısında görünüyor da, devlet adamları âlimlerin kapısında görünmüyor? Halbuki ilim, emâretin fevkindedir. Bu sorunun cevabında akıllı âlim şöyle demiş:

Âlimlerin ilminden ve devlet adamlarının da cehaletindendir. Yani devlet adamları cehaletlerinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, âlimlerin kapısına gidip ilmi arasınlar. Âlimler ise, marifetlerinden mallarının kıymetlerini dahi bildikleri için, devlet adamlarının kapılarından ayrılmıyorlar. Böylece akıllı âlim, âlimlerin düştükleri zillet halini, nazik bir şekilde tevil ederek takdim etmek istemiştir”[10].

Bir yaşanmış misali de Osmanlı Devletinden verelim. Zaman, Kanunî Sultan Süleyman’ın asrıdır. İlmin izzeti ve hakk’ın hatırının hiçbir hatıra feda edilmemesiyle alâkalı tarihimize altın harflerle yazılan bir hâdise yaşanmaktadır. Hâdisenin kahramanları, zamanın Osmanlı Şeyhülislâmı Ebüssuud ile Osmanlı Padişahı Muhteşem Kanunî Sultan Süleyman’dır. Hâdiseye sebep olanlar ise, Ayasofya Vakıflarına bağlı dükkânların kiracılarıdırlar. İslâm hukukunda, vakıf malların kira bedelleri, her sene yeniden ayarlanır ve düşük olan kira bedelleri râyiç kira bedeli yani ecr-i misil seviyesine yükseltilir. Meselâ, vakfa ait bir dükkânı 10.000 akçeye kiralayan A, bir sene sonra, eğer dükkânın râyiç kira bedeli (ki buna ecr-i misil denir) 11.000 akçeye yükselmişse, ya bu kirayı vermeyi kabul edecektir ya da bu bedeli verene dükkân kiralanacaktır. İşte Ayasofya Vakıflarına ait dükkânların kira bedelleri, kısmen de olsa yükselmiştir. Kiracılar ise, Padişaha müracaat ederek, “vakıf dükkânların mevcut gelirinin giderlere fazlasıyla yettiğini yani vakfın zengin olması hasebiyle kira bedelini arttırmaya ihtiyaç bulunmadığını ve de kendileri de müslüman olduğu ve muhtaç bulundukları için, vakfın malını az da olsa kendilerinin yemesinin zararı olmayacağını” arz ederler. Padişah da, hem vakıf malların gelirinin fazlalığından dolayı ve hem de kiracıların sızlanmalarını nazara alarak vakıf malların kira bedellerinin bu senelik arttırılmaması için ferman vermiştir. Fermanı uygulayan kadılara tamim edilmek üzere kiracılar Şeyhülislâm Ebussuud’a getirince, Ebussuud Fermanı okumuş ve şu cevabı vermiştir:

“El-Cevab; Olmaz. Padişah’ın emri ile nâmeşru’ olan şey meşru’ olmaz. Haram olan nesne helâl olmak yoktur.”

İnsan hak ve hürriyetlerine aykırı olarak İstanbul’un Belediye Başkanı mahkûm edildi; nerede hukuk profuyum diyen zavallılar? Yine insan haklarına ve açıkça Anayasaya rağmen, başörtüsü yasağı sürüyor; nerede hakkın hatırını siyasete fedâ etmeyecek âlimler?

İşte ilmin gerilemesini başka şeylerde değil, ilmin ve ilim adamının izzetini kaybetmesinde aramak gerekir.

4) İlmin Maddi Menfaat İçin Yapılması

Unutulmamalıdır ki, ilim para ve maddi menfaat için yapılmaz. İlmin gayesi Allah rızası, insanlığa hizmet ve ilmin kendisinde bulunan manevî lezzettir. Bazan öğrencilerime, maddi gayelerle tahsil yapıyorsanız, hemen tahsili yarıda kesin, bunun yerine sokaklarda patates satın şeklinde tavsiyelerim olmaktadır. Evet, İmam Şafi’î’nin tesbiti olan “İlim talebelerinin rızkına ben kefilim” hakikatine katılıyorum. Zira ilim azizdir; sahibini aslâ zillette bırakmaz. Ancak ilmin karşılığı dünyevî olamaz. İlim para için asla yapılamaz. Bugün Türkiye’de üniversiteler bir şey üretemiyorsa, bunun en önemli sebebi, üniversiteye girenlerin verilecek maaşı gözeterek veya başka bir iş bulamamaktan dolayı öğretim üyesi olmaktır. Hele bir de intisab ettikten sonra, albaylığa yükselir gibi pâyeler zamanın geçmesiyle alınıyorsa, böyle bir müessesede ilim olmaz.

5) Türkiye’de İlmî Araştırmalar İçin Gerekli Zemin Ve Vasıtaların Olmayışı

Üzülerek ifade edelim ki, “Kem âlet ile olmaz kemâlât” sözü bizim için de geçerlidir. Bir Üniversite ki, kurulduğu günden beri, kütüphanesi bir ortaokul kitaplığına ulaşamamışsa, ilim adamı internete girmek için tüccar olması gerekiyorsa, orada ciddi bilimsel araştırmalar yapılıyor demek çok yanlıştır.

6) İlmin ve İlim Adamlarının Şekilcilik’den Kurtulamaması

Osmanlı Devletinde medreselerin yıkılmasına sebep, âlet durumundaki ilimlerin asıl gaye hükmündeki ilimlere galebe çalmasıydır. Eski tabirle, ulûm-ı âliye asıl yüksek ilimlere göre esas maksat yapılmış olmasıydı. Bu durum önemli ölçüde bugün de devam etmektedir. Mananın ve ilmin elbisesi demek olan kavramlarda boğulan zihinler, asıl maksada ulaşmakta yaya kalmaktadırlar.

Kısaca herşeyin bir manii yani engeli olabilir; ancak bilim adamı adayları bilmelidirler ki, ilmin manileri bir değil binlercedir. Ancak ilmin rütbesi de rütbelerin en üstünüdür.

Aslında ilmin gerilemesine sebep olan daha fazla önemli nedenler bulunmaktadır. Ancak bunları ayrıntılı olarak takdim etmeye yerimiz müsait değildir.

Siteye Ekleme Tarihi: 03 Ekim 2002

——————————————————————————–
[1] Bu konuda bkz. Özemre, Ahmed Yüksel, İslâmiyette İlim, Bilgi, Bilim Ve İslam, İSAV, İstanbul 1992, sh. 41 vd.; Bu konuyu büyük âlim Bediüzzaman şöyle özetlemektedir:

“Evet, mazi denilen mekteb-i hissiyatla, istikbal denilen medrese-i efkâr bir tarzda değildir.

Evvelâ: “Ebnâ-yı mazi”den muradım, İslâmların gayrısından onuncu asırdan evvel olan kurûn-u vusta ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üç yüz seneye kadar mümtaz ve serfiraz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir. Beşinci asırdan on ikinci asra kadar ben “mazi” ile tabir ederim, ondan sonra “müstakbel” derim.”, Muhâkemât, Sözler Yayınevi, 1977, sh. 30-31.

[2] Amerikan Anayasası, Bölüm VII.

[3] Ayda, Âdile, Sadri Maksudi Arsal, Ankara, 1991, sh. 199 vd. Bu eseri, KÜltür Bakanlığı neşretmiştir ve gerçekten de okunmaya değer bir eserdir.

[4] Akgündüz, Ahmed, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, OSAV, İstanbul 1997, sh. 106 vd.

[5] Ayrıntılı bilgi ve ulemâ-i sû’un vasıfları için bkz. Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Ankara 1936, sh. 4794 vd..

[6] Ayrıntılı bilgi için bkz. Özemre, agm, sh. 44 vd.; Bediüzzaman, Muhâkemât, 46-47.

[7] Tevkiî Kanunnâmesi, MTM, II/541.

[8] Bediüzzaman, Münâzarat, 10.

[9] Kur’ân, Âl-i Ýmrân Sûresi, 14. âyet.

[10] Lem’alar, 135.

Haziran 9, 2008 Yazar | Uncategorized | Yorum yapın

Filistini Kim Sattı?

Filistin’i Kim Sattı?
İkinci Abdülhamid ‘in sıkı tedbirlerini bazı memurların hainliği deldi.

Akka’nın eski Umumı Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler’in raporu, Filistin topraklarının rüşvet ve para hırsıyla Yahudiler’e gittiğini ispatlıyor.

Yahudilerin, Filistin’e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız ülke kurma operasyonları Temmuz 1882′lerde resmen başlamıştır. Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin’den para ile Yahudiler için Osmanlı’dan toprak satın alma girişimleri ile başlayan bu operasyonlar, siyonizmin lideri Theodor Herzl’in 1896-1902 yılları arası tam beş defa İstanbul’u ziyaret ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir boyut kazanmıştı.1 II. Abdülhamid Theodor Herzl’in her teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newlinski aracılığı ile Theodor Herzl’e şu ültimatomu göndermişti:

”Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. o bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiç bir parçasını veremem. Bırakalım Musevi’ler milyonlarını saklasınlar; benim imparatorluğum parçalandığı zaman Filistin ‘i karşılıksız ele geçirebilirler.Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.” 2

“Filistin’i Satmayız.”

Fakat buna rağmen bugün 0lduğu gibi dün de Yahudiler Avrupa’da ”Ermeni Meselesi”nde Türkiye’yi destekleyecek, Osmanlı’nın Avrupa’daki borçlarını ödeme girişiminde bulunanacak, hatta 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını Filistin’e karşılık tasfiye etme ve ödeme girişiminde bulunacaklardı. Hiç 0lmazsa Hayfa dahil Akka sancağı kendilerine verilmeliydi. Fakat Osmanlı yetkilileri, buna karşılık, Yahudi girişimcilere ekonomik bazı imtiyazlar verebileceklerini, ama asla Filistin’i vermeyeceklerini söylüyorlardı.

Washington’daki Osmanlı Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan 1899′da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte “Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar; hükümetimiz Arap memleketlerinin hiç bir bölümünü satmak niyetinde değildir” diyordu. Ali Ferruh Bey aynı beyanatında, Filistin meselesinin ekonomik değil, siyasi bir mesele olduğunu, bu nedenle de Maliye Nezareti’ni ilgilendirmediğini söylemişti.3

Siyonistlere Tedbir

II. Abdülhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onlara karşı Filistin’e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevilerin Siyonistleşmesini engellemeye çalışmış, Duhuliye Nizamları hazırlatmış, Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudilerin arazi satın almalarını yasaklamıştı.

Önce Alman İmparatoru II. Wilhelm ile görüşerek ona Herzl’in tasarısının (Siyonizmin) ”Osmanlı’nın toprak bütünlüğü ve egemenliği” prensibiyle bağdaşmadığı anlatılmış, daha önce Siyonizme destek veren Almanya 1900′lerde bu tavrından vazgeçmişti. Ağustos 1903′de Rus İçişleri Bakanı Plehve, Dr. Herzl’e bir mektup yazarak, “Amacı Filistin’de bağımsız bir devlet kurmak olduğu sürece Rus Hükümeti olarak Siyonizm’in arkasındayız” diyordu. Ancak kısa bir süre sonra Rusya bu vaadini unutarak Siyonizmi desteklemekten vazgeçmemişti. Fransa Hükümeti, Filistin’i asırlardır göz diktiği Suriye’nin içinde mütalaa ettiğinden Siyonizme zaten karşı idi. Ancak İngiltere ve ABD’de Siyonistlere büyük bir destek vardı.

II. Abdülhamid, Amerika’da çok etkin olan Yahudi lobisini Siyonizmden vazgeçirebilmek için 1898′de Amerikalı Müslümanların lideri Muhammed Webb aracılığı ile Amerikan Yahudilerinin lideri Richard Gottheil’e ulaşmayı başarmış, ona, ”Filistin’e Yahudi iskanı” emelinden vazgeçme çağrısı yapmıştı, Osmanlı devleti, özellikle Amerika ve Rusya’daki dindar ve reformcu Yahudi gruplarla temas kurmuş, özellikle onlara, Filistin’de bağımsız bir devlet kurulursa vatandaşı oldukları ve müreffeh yaşadıkları ABD ve Rusya gibi ülkelerde herşeylerine el konulacağını, kendilerinin hiç bir maddi imkanı olmayan Filistin’e sürüleceklerini anlatmıştı, Özellikle ABD’de Siyonist Federasyonu’nun üye kaybetmesi bu girişimlerin etkili olduğunu göstermektedir.

Bu arada hususan Filistin’e yerleşmek isteyen Musevilerle ilgili de, Osmanlı ülkesine girişleri ve, yerleşmelerini engelleyici ciddi önlemler alınmıştı. Önce; yurtdışındaki Osmanlı temsilciliklerine bir yazı göndererek, şüpheli Musevilerin pasaportlarının vize edilmemesi istenmişti, Avrupa’daki Siyonist faaliyetler yakından izlendiği için özellikle Hayfa ve Yafa limanlarında Osmanlı ülkesine giren kaçak Museviler kendilerini bekleyen Türk güvenlik güçlerince sınırdışı ediliyordu, Ekim 1882′de Osmanlı yönetimi, hac yapacaklar dışında tüm Musevilerin Filistin’e girmesini yasaklamıştı, Ancak bazı Siyonistler, kendilerine hacı süsü vererek Filistin’e yerleşmeyi başarmışlardı.

Dahiliye Nezareti, 1884′de hacı dahi olsalar vizesiz Yahudilerin Filistin’e girmesini yasaklamıştı. 1887 ilkbaharında Filistin’i ziyaret edecek Yahudi hacıların süresi de bir ayla sınırlanmış, Musevi ziyaretçilerin ülkeyi terk etmeleri için girişte oldukça yüksek bir depozito alınmıştır. Museviler bu kez bir büyük ülkenin vatandaşı olarak Osmanlı ülkesine yerleşmeye çalışmışlar, Ağustos 1898′de Filistin kapıları hangi ülkenin vatandaşı olduğuna bakılmaksızın tüm Yahudilere kapatılmıştır.

Kırmızı Pasaport

21 Kasım 1900′de yayınlanan Duhul Şartları Nizamnamesi ile Siyonistlerin Filistin’e yerleşmesini önlemek için ”Kırmızı Pasaport” uygulaması başlatılmıştı. Bu arada Osmanlı ülkesinde yaşadığı halde ABD ve İngiliz vatandaşı olup bazı haklar kazanmak isteyen Museviler de, tabiiyetine girdikleri ülkelerde yaşamak zorunda bırakılmışlardı.

1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi Musevilerin Kutsal Topraklarda arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883′de çıkarılan yeni kanun yabancı Siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere Siyonist örgütlerce para verilerek bölgede önemli bir toprak parçasının Siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.

Böylece bazı Siyonist koloniler kurulmuştu.4 İleride nakledeceğimiz önemli bir belgede de görüleceği gibi, bir çok yerli halk ve bürokrat, bu işten para kazanma arzusuyla, bu yıllarda Filistin’in önemli bir bölümünün Yahudilere satılmasında aracılık yapmışlardı.

II. Abdülhamid yönetimi, bu konuda bölgeden gelen şikayetleri de göz önünde bulundurarak, 1892 sonbaharında bir dizi yeni önlem almak zorunda kalmıştır. Yerli ve yabancı kim olursa olsun Yahudilerin taşınmaz mal almalarını yasaklanması, mahalli kadastro ve halka bildirilmişti.5 Bu yıllarda Osmanlı ülkesinde yabancılara toprak satmak
“hem vatan hainliği hem de ahiret azabının” nedeni olarak görülüyor, Padişahın (II. Abdülhamid’in) özel izni olmadan yabancılara toprak satma ve okul, hastane açma gibi misyonerlik kurumlarıyla ilgili haklar kesinlikle verilmiyordu.6 Sultan II. Abdülhamid, toprağını satmak zorunda kalan Filistinli Arapların topraklarını “Hazine-i Hassa” adına kendisi satın alıyordu.

Filistin’i Satanlar

15 Ağustos 1893′de üç Filistinli yöneticinin gönderdiği bir rapor, Filistin’de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir bir ortaya koyuyordu. Raporu, Akka’nın eski Umumi Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler hazırlamışlardı. Bu iki sayfalık önemli raporu sadeleştirerek ve kısaltarak Filistin’i kimlerin sattığını merak edenlerin dikkatlerine sunmak istiyoruz. 7

”Romanya ve Rusya göçmeni Yahudilerin Osmanlı ülkesinde, özellikle Filistin’de iskanları, Filistin’e girmeleri ve burada arazi satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı herkesçe bilindiği halde bazıları özel çıkar ve menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin etkisiyle bu emre uymamışlardır. 1890 senesinde Yafa ve Hayfa kasabalarında Baron Hirsch’in adamları Mösyö Henger ve Mayer Zelyan aracılığı ile Yahudiler için toprak satın alınmış, Rus tebaası 140 aile Hayfa havalisine yerleştirilmişti.

Bu işte onlara Akka mutasarrıfı Sadık Paşa, eski Hayfa Kaymakamı Mustafa Efendi Kanavetti, Yeni Hayfa Kaymakamı Ahmed Şükrü, Akka Müftüsü Ali, Hayfa Belediye Reisi Mustafa ve Hayfa İdare Meclisi Azasından Necip Efendi aracılık yapmışlardı. Bu ekip düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski Adana Mutasarrıfı Şakir Paşa ve Cebel-i Lübnan ahalisinden Selim Ve Nasrullahi’l-Havari’nin vaktiyle 800 liraya aldıkları Hayfa yakınlarındaki mülkleri; Hazire, Dordore ve Nefbate çiftliklerini 18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2000 lira aracılık parası almıştır. Bu satış sonrası bir gece içinde Hayfa Polis Memuru Aziz ve Zabıta Memuru Yüzbaşı Ali Ağaların marifetiyle Rus göçmeni 140 aile Hayfa sahillerindeki bu araziye yerleştirilmişlerdi. Padişah idaresi (emri) nedeniyle arazi satışının yasak olduğunu çok iyi bilen Hayfa Belediye Başkanı Mustafa Efendi, salahiyetini kullanarak sahte ve kadim (çok eski) tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir Yahudi köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır Osmanlı vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen Mustafa Efendi güya bunların yıllarca Safed ve Taberiyye kazaları arasında bulunan “Mizrate’l-Hafize” köyünde asırlardır, yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak kaydedilmediklerini ileri sürerek onları Osmanlı nüfusuna kaydetmiş, 140 fakir Yahudi ailesinin altısından, birer mecidiye, toplam altı mecidiye, “nüfusa geç kaydolma” cezası almıştı. Böylece bir gecede 140 Yahudi aile Osmanlı vatandaşı olarak Osmanlı fakirlik ve ilmühaberi verilerek bir çok devlet hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı.”

15 Ağustos 1893 tarihli, üç Filistinli yöneticinin gönderdiği, Filistin’i kimlerin “sattığına” dair önemli bilgiler içeren raporun birinci sayfası (BOA, Y. PRK. AZJ. 27/39)
15 Ağustos 1893 tarihli, üç Filistinli yöneticinin gönderdiği, Filistin’i kimlerin “sattığına” dair önemli bilgiler içeren raporun ikinci sayfası (BOA, Y. PRK. AZJ. 27/39)

Kıskanç Misyonerler

Şikayetçilere göre Hayfa ve Akka’da bu yolla Yahudilerin iskanı sürekli hale getirilmiştir. Bundan başka Baron Bilavaroş’un vefatıyla sahipsiz kalan Zemarin köyüne Yahudi koloniciler el koymuş, Baron Roşeyle yönetimindeki 700 hane Yahudi bu köye yerleştirilmişti. Daha sonra da her ne yapılmışsa yapılmış bu arazi Yahudilere Padişahın emrine aykırı olarak satılmıştı, Bu köyün çevresindeki Eşfiya, Emma’l-Altun ve Emma’l-Cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir. 2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, Akka Mutasarrıfı Sadık Paşa tarafından 2.000 liraya Yahudilere satılmıştır, Hayfa ve Yafa arasında bulunan Hazine-i Hassa ile bitişik, dönümü bir kuruştan alınan Haşmezrezzake adlı 30 bin dönüm arazi, 30 bin liraya Yahudilere satılmıştı, Yine dönümü 3 kuruşa alınan beş bin dönümlük arazi de 15.000 liraya Yahudilere satılmıştı, Bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı.

Raporun bir başka bölümünde ise misyoner örgütlerin bölgede nasıl mülk sahibi olduklarını göstermesi açısından çok önemliydi:

”Bunlara ilaveten devletçe o havalide çok önem verilen Cebel-i Kermil adıyla meşhur bir yerin büyük bir bölümü -15 bin dönümden fazlası Belediye Reisi Mustafa Efendi el-Halil ve İdare Meclisi Azası Necip Efendi İlyas’ın girişimleri ve aracılığı ile Fransız rahiplerine satılmıştı.

Bunun üzerine onlarla rekabet eden ve onları kıskanan Alman rahiplerin girişimi başlamış, onlara da çok ucuz bir fiyatla on bin dönüm toprak satılmıştır. Bunun üzerinden çok zaman geçmeden , üçüncü bir güç olarak İngilizler ortaya çıkmıştı. Elsten İngiliziyye adlı kadın misyoner ve Hayfa İngiltere Konsolosu Mösyö Smith’in mesaisiyle beşbin dönüm arazi de sus payı olarak İngilizlere verilmişti. Bu uygunsuzluklara tahammülü olmayan Akka mutasarrıfı merhum Zeyyur Paşa; Hayfa Bidayet Mahkemesi’nde Trabluslu Muhyiddin Efendi Selhim’in reisliği döneminde dava açtırmıştır. Davayı Hükümet-i Seniyye’nin vekili olarak eski Nasıra Kaymakamı açmıştı Dava hüküm safhasına gelmişken o sırada Sadaretten gelen bir telgrafla dava tatil edilmiş ve Zeyyur Paşa Kale-i Sultaniye (Çanakkale) Mutasarrıflığına tayinle bölgeden gönderilmişti.

Yıllar önce yaşanan bu gelişme nedeniyle ”her parçası cana bedel olan bu münbit vatan toprağı, Şeria kıyıları ve Kermil dağı mürur-i zaman gerekçesiyle yabancılara (Batılı emperyalistlere) peşkeş çekilmişti.”

Bahailer’in Rolü

Raporun son bölümünde ise bir başka ihanetin belgeleri ile karşılaşıyoruz. İnanç ve düşünceleri nedeniyle idam edileceği İran’dan Osmanlı ülkesine sığınan, gönderildikleri Edirne’de ayrı fraksiyonlara ayrılarak birbirlerine saldıran ve bu yüzden bir bölümü Akka ‘ya sürülen Bahailer de 8 bu işte Yahudilere aracılık yapmakta ve bu iş ten para kazanmakta idiler. Raporun son bölümünde de konu anlatılırken Akka’da sürgün bulunan Bahailerin lideri Abbas (Abdülbaha) Efendi’nin bu işteki rolü de şöyle anlatılır:

“Ve el an Akka’da menfa (sürgün) ve sahip olduğu servet ü saman ve nüfuz sayesinde her istediğini icraya muktedir bulunan İranlı Abbas Efendi ile hem-efkarı (fikirdaşı) Hayfa Belediye Başkanı Mustafa ve şimdi mahkeme azası olan eski idare Meclisi Azası Necip Efendi ittihat ve ittifak ile bazı fakir ahalinin arazilerini ellerinden ucuz ucuz alarak tahliye ve daha sonra da Yahudi ve ecnebilere satarak menfaatlenmekten kaçınmamışlardır.”

Yahudilerin maddi fedakarlıkları sonucu onlarla iyi geçinen yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, Müslümanlara fazla yakınlık göstermemişlerdir, Bunlardan biri olan Maykeri Nahiyesi Müdürü Çerkes Ali Ağa, Yahudilerin kalp akça bastıkları ihbarı üzerine Yahudi köylerine gidip soruşturma yapmak isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların girişimleriyle azledilmişti. Onun gönderilmesinden cesaret alan Yahudiler bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri hapis ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı. 9

Daha önce de vurguladığımız gibi II. Abdülhamid bu ve benzeri raporları çok iyi değerlendirmiş, yeni uygulama ve kararlarla Siyonizmin en azından kendi döneminde Ortadoğu’da yerleşip yeşermesini önlemeye çalışmıştır.

1 Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, İstanbul 1991, 3. Baskı, Çağ Yayınları, s. 53-55
2 Yaşar Kutluay, Türkiye ve Siyonizm, İstanbul, 1973, s.108-109
3 Mim Kemal Öke, A.g.e., s. 91
4 Mim Kemal Öke, A.g.e., s. 83-98
5 Mim Kemal Öke, A.g.e., s. 97
6 Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Dahiliye, 30 Ca. 1311, nr:40
7 Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ 27/39
8 Ahmet Fettahoğlu, “Yüce Adalet Evi’nin Sakinleri:Bahailer”, Tarih ve Düşünce Dergisi, Şubat 2001, sayı:16, s. 12-23
9 Başbakanlık Osmanlı Arşivi Y.PRK.AZJ 27/39

Ahmet Uçar – Tarih ve Düşünce Dergisi Haziran 2002 s.20-23

Haziran 9, 2008 Yazar | Uncategorized | Yorum yapın

Savcılara neden Cumhuriyet Savcısı denir

Lozan’da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından ‘Hukuk Reformu yapmakla’ görevlendirilen Adalet
Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılar için ‘Cumhuriyet Savcısı’ unvanının isim babasıdır.
Ata’nın huzurunda ‘Hukuk Reformu’ için fikir fırtınası yapılırken, Bozkurt çok tepki alır ve sıkıştırılır:

‘Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
Cumhuriyet Başbakanı,
Cumhuriyet Bakanı,
Cumhuriyet Müsteşarı,
Cumhuriyet Valisi,
Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da,
Neden Cumhuriyet Savcısı?
Savcılara neden bu imtiyaz?

Atatürk, Bozkurt’a ‘Ne diyorsun?’ diye sorar.
Bozkurt’un cevabı çok net olur:
‘Çünkü öyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen,
büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı’dır.’

Haziran 9, 2008 Yazar | Uncategorized | Yorum yapın

İstanbul`un İsim Efsaneleri

Tarihi ve kültürel zenginliği, kalabalık nüfusu, dinamizmi, gece-gündüz ve iş yaşamının yanı sıra sorunlarıyla da dünyanın önde gelen metropolleri arasında sayılan İstanbul, semt isimleri ve bunlarla ilgili anlatılan efsanelerle de dikkati çekiyor.

İSTANBUL – 9 ayrı dil ve kültürde 33 farklı isimle anılan İstanbul’un eski semtleri de adlarını, halk arasında veya tarih kitaplarında anlatılan ilginç olaylardan alıyor.

KENTİN 33 İSMİ
Çeşitli dil ve medeniyetlerde farklı şekillerde adlandırılan İstanbul, Grekçe’de “Vizantion”, Latince’de “Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma”, Rumca’da “Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis”, Slavca’da “Çargrad, Konstantingrad”, Vikingce’de “Miklagord”, Ermenice’de “Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli”, Arapça’da “Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma”, Selçuklular’da “Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul” ve Osmanlıca’da “Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, Istanbul, Islambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-iSaadet” gibi bilinen farklı 33 isme sahip.

“Aksaray”ın, Fatih Sultan Mehmet’in sadrazamı İshak Paşa’nın İç Anadolu Bölgesi’ndeki Aksaray’ı ele geçirdikten sonra o bölgede yaşayanları buraya gönderdiği ve semtin adının buradan geldiği, “Ahırkapı”nın, Marmara Denizi’nin kıyısında yer alan ve padişah atlarının bulunduğu “Has Ahır”ın 7 kapısından birisinin bu semtte bulunmasından kaynaklandığı biliniyor.

“Aşiyan” isminin, Tevfik Fikret’in burada bulunan ve Farsça’da “kuş yuvası” anlamına gelen “Aşiyan” adlı evinden, “Bağlarbaşı”nın ise dönemin ünlü bağ ve bahçelerin burada yer almasınedeniyle bu adı aldığı belirtiliyor.

“Bebek” ile ilgili olarak anlatılan 2 rivayetten birinin, Fatih Sultan Mehmet’in bölgeyi koruması için gönderdiği bölükbaşının “Bebek” lakaplı olması, diğerinin ise “padişahın semtteki bahçesinde gezerken yılan görüp korkan şehzadesine ‘bebek’ demesi ve bundan sonra bahçesinin ‘Bebek Bahçesi’ olarak anılması” olduğu anlatılıyor.

“Beşiktaş” ismiyle ilgili anlatılan 2 rivayetten biri, semtin ismini Barbaros Hayrettin Paşa’nın gemilerini bağlamak için diktirdiği 5 taştan aldığı, diğeri de burada yaptırılan kiliseye Kudüs’ten getirtilen beşik taşından geldiği yönünde.

“Beyazıt” adının ise Sultan II. Beyazıt’ın semtte kendi ismiyle anılan bir külliye yaptırmasından geldiği biliniyor

“BAKIRKÖY, ATATÜRK’ÜN ÖNERİSİ”
Diğer bazı semtlerle ilgili anlatılan olaylar da şöyle:
Beyoğlu:
Semt adını, İslamiyet’i kabul edip burada oturmaya başlayan Pontus prensinden veya ‘Bey Oğlu’ diye anılan Venedik prensinin burada oturmasından aldı.
Bakırköy:
Bizans döneminde ismi ‘Makri Hori’ olan semt, 14. yüzyılda Osmanlı topraklarına katıldıktan sonra ‘Makriköy’ olarak anılmaya başlandı. Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Türkiye sınırları içerisinde kalan yabancı kökenli isimlerin değiştirilmesi sırasında Atatürk’ün isteğiyle semt, Bakırköy adını aldı.

Çatladıkapı:
Bizans döneminde yapılan surların ‘Sidera’ adlı kapısı, 1532’de yaşanan depremde çatlayınca, hem semt, hem de kapı bu isimle anılmaya başlandı.
Çemberlitaş:
Bizans’ın en önemli meydanlarından Constantinus Forumu’nun büyük sütunlarından birisi olan Çemberlitaş, bulunduğu bu semte adını verdi.
Feriköy:
Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yaşayan ‘Madam Feri’ye bölge toprakları bağışlandı ve semtin ismi bu şekilde oluştu.
Galata:
‘Gala’ kelimesi Rumca’da ‘süt’ anlamı taşıyor ve semtteki süthanelere gönderme yapılarak ‘Galata’ ismi türetildi. Diğer bir anlatıya göre de bu isim, İtalyanca’da ‘denize inen yol’ anlamına gelen ‘galata’ kelimesinden geldi.
Taksim:
Kelime anlamı ‘dağıtım’ olan Taksim adının, Osmanlı döneminde suyun halka dağıtıldığı yer olmasından kaynaklandı
Teşvikiye:
İsmin, Sultan Abdülmecit’in, bölgede yeni bir mahalle kurulması için teşvikte bulunmasından geldiği ve bu durum, Rumeli ile Valikonağı caddelerinin kesiştiği noktada bulunan bir taş kitabede de belgelendi
Üsküdar:
Bizans’ın ‘Skutari’ denilen ve şehrin Anadolu yakasında bulunan askeri birliklerinden gelen ‘Skutarion’dan gelen bu isim zamanla değişerek Üsküdar’a dönüştü.
Veliefendi:
Şeyhülislam Veli Efendi’nin sahibi olduğu topraklar üzerine kurulan hipodrom, semte de Veliefendi ismini verdi.”

Haziran 8, 2008 Yazar | Uncategorized | Yorum yapın

“Bugün İstanbul Yok”

Ahmet Altan’ ın duygularıma ve düşüncelerime tercüman olan yazısı.Bir toplumda entellektüel birikimi olan insanlar ne için vardır zaten?
….
“Müziği de yok, mutfağı da yok, kendine has tasavvuf imbiğinden geçmiş Müslümanlığı da yok, mimarisi de yok, adabı da yok.

Ölçüsüz ve örneksiz bir toplumun hoyratlığı var sadece.

Bir halife tarafından yönetilen bir şeriat ülkesi olan Osmanlı’nın başkentindeki o hoşgörülü Müslümanlığı bugün görebiliyor musunuz?

Bir şehri zaptetmek zor iştir. Hele yüzlerce yılda defalarca kuşatılmış, saldırıya uğramış, kendini savunmayı öğrenmiş, geniş surlarla ve denizlerle çevrili bir şehri zaptetmek daha da zordur.

Fatih Sultan Mehmed akıllı ve ihtiraslı bir adamdı.

Peygamberin rüyalarına girmiş bir şehri almak onun için yeterli değildi.

O İstanbul’u almak değil, İstanbul’un ruhunu ele geçirmek, yeniden şekillendirmek ve ona sahip olmak istiyordu.

Büyük İskender’in Yunan kültürüyle diğer kültürleri karıştırarak kurduğu Hellen Uygarlığı gibi bir yeni uygarlık kurmak istiyordu sanırım.

İstanbul’u aldığında, kendisiyle çarpışmış olan Bizanslı komutanları ve Bizanslı saray erkanını yanına alarak onları Osmanlı’ya kattı.

Anadolu’nun her yanından kendi işlerinde başarılı olmuş zanaatkarları İstanbul’a topladı.

Yeni bir uygarlık için İstanbul’da yeni bir harç kardı.

Osmanlı, Bizans, Ceneviz, Türk, Ermeni, Yahudi, Rum, Kürt, Arap, levanten bu yeni başkentte yeni bir kültür oluşturdu.

İmparatorluğun diğer bölgeleri, özellikle Anadolu İstanbul’a ayak uydurmakta zorlansa da, bu kentin kültürü herkesin örnek aldığı, benzemeye çalıştığı, imrendiği bir insan türü ve kozmopolit bir hayat tarzı yarattı.

“İstanbul beyefendisi” de, “İstanbul kabadayısı” da, “İstanbul kadını” da bütün Osmanlı için bir efsane haline geldi.

Fatih Sultan Mehmed, bir toplum ve bir kültür için en önemli şeyi, “benzenilmek istenen örneği” yaratmıştı.

Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkentinden sonra Batı Roma İmparatorluğu’nun başkentini de ele geçirerek bütün dünyayı saracak büyük bir imparatorluk ve içinde hem doğunun hem batının değerlerinin bulunduğu evrensel bir kültür yaratma hayali, gizemli ölümüyle yarıda kaldı ama İstanbul şehri macerasına tek başına devam etti.

Müslüman bir kimlik şehrin dokusuna hakim renk olarak sinerken diğer dinlerin ve dillerin varlığı da hep beslendi.

Yavuz Sultan Selim’in hilafeti alıp getirerek İstanbul’u “şeriatın başkenti” yapması da önemli bir değişiklik yaratmadı.

Müslümanlığın “eğlenceli bir özeleştirisi” gibi olan Bektaşilik hoşgörülü bir mizahı hep hayatın içinde tuttu.

Tekkeler, zaviyeler, tarikatlar dinin değişik yorumlarıyla hayatı bir tür kaneviçe gibi oyarak dinin üstüne ağırbaşlı bir dantel gibi serildi.

Ermeniler, Rumlar, Yahudiler kuyumcu, mimar, terzi, tavernacı, tüccar, sarraf olarak şehir hayatını hareketlendiriyorlar, Osmanlının mutfağına, giyimine, modasına, eğlencesine, mimarisine, ziynetine değişik tatlar katarak bu “emperyal” yapıyı gerektiği gibi zenginleştiriyorlardı.

Click this bar to view the full image.

Pera ise meyhaneleri, kerhaneleri, kumarhaneleri, balozları ile bu “şeriat başkentinin” eğlence merkeziydi.

Osmanlı oraya hiç dokunmadı.

Bütün büyük dinler gibi ağır kuralları olan Müslümanlığın demir bir kapak gibi toplumun üstüne kapanmasına izin vermedi, bir kaçamak noktasını hep açık tuttu.

Müslüman mahallelerin “namusu” biraz da Pera sayesinde korunuyor, kabadayılar, fahişeler, kumarbazlar, ayyaşlar Pera’da “kurtlarını döküp” evlerine biraz utangaç, biraz mahcup ve epeyce günahkar olarak dönüyorlar, kendi mahallelerini tedirgin etmemek için azami itina gösteriyorlardı.

Dar bir kalıba sığmakta zorlanıp kabaran insani zaaflar mahallelerin uzağında arıyordu tatminlerini.

Pera’nın en keskin bitirimleri, en ünlü aşüfteleri mahalle imamının elini öpüyor, ihtiyarlara hürmette kusur etmiyordu, muhtaçlara yardımdan kaçınmıyordu.

İstanbul, üstüne kurulduğu yedi tepe gibi çok değişik dinlerin, kültürlerin, dillerin üstünde dengesini bulmuştu.

Bu dengeye de kimse dokunmadı.

Ta ki tarihin Osmanlı’yı batırmakla görevlendirdiği İttihatçılar sahneye çıkana kadar.

Cumhuriyeti de zehirleyecek olan büyük kırılma onların döneminde başladı.

Şeyhülisamının meyhaneye övgü şiirleri yazdığı, Ermeni diplomatının dışişleri bakanı olduğu, Yahudi subayının bölük komutanlığı yaptığı Osmanlı’daki “büyük kültür hazinesi” ittihatçılar tarafından yağmalandı.

Onlar Müslüman Türklüğe ağırlık verdiler.

“Ekalliyetin” zenginliğine, parasına puluna, evine, ticaretine “kötü gözle” baktılar.

Ticareti “Türkleştirmeyi” bir politika olarak benimsediler.

Kültürel zenginlikten de rahatsızdılar, kendi “harsımıza” dönecektik.

O “emperyal” yapının dengesi böylece bozulmaya başladı.

Önce Ermenileri kaybettik İttihatçılar döneminde.

Sonra “laik” cumhuriyet geldi.

Aslında “İttihatçı zihniyetin ve kadroların” devamı olan Cumhuriyet, “varlık vergisi” faciasıyla “gayrimüslimleri” perişan etti.

Çoğu kaçtı gitti.

Çok partili dönem ise “6-7 Eylül”le kalanları da püskürttü.

Tek dinli, tek kimlikli “insan fakiri” çıplak bir ülke olduk.

Üç kıtaya yayılmış bir imparatorluğun değişik akıntılarından, kültürlerinden, dinlerinden kendine bir şeyler alıp, aldıklarından herkes tarafından özenilecek “bir örnek” yaratmayı başaran ve hiçbir kültür karşısında ezilmeden asırlarca mutfağıyla, müziğiyle, mimarisiyle, eğlencesiyle, terbiyesiyle, nezaketiyle, adabıyla, edebiyle, beyefendisi, kabadayısı, kadınıyla herkese ölçü olan İstanbul yüzlerce yıllık varlığını kısa sürede kaybetti.

Fatih Sultan Mehmed’den bu yana oluşturulan İstanbul uygarlığı hoyratça savruldu gitti.

Toplum “örneksiz” kaldı.

Ne Müslümanlara edep erkan öğreten o süzülmüş şeyhler, ne “adam gibi içmeyi” öğreten Pera terbiyesi, ne kabadayılığın raconunu öğreten delikanlılar…

Bugün toplumun “ölçüsüzlüğünden” yakınanlar o ölçüyü kendi elleriyle parçaladıklarını düşünmezler bile, bütün büyük imparatorlukların o “emperyal” kültürü “örnekleriyle” yarattıklarını, Paris’siz bir Fransa’nın sadece bir köylü topluluğu, Londra’sız bir İngiltere’nin kaba ve soğuk denizciler, Berlin’siz bir Almanya’nın gürültücü işçiler, Petersburg’suz bir Rusya’nın içkici mujikler kalabalığı olarak kalacağını akıllarına getirmezler.

Bu büyük “emperyal kültürler” örnek bir kentin çevresinde şekillenmiş, kalabalıklar o şehrin hayatından kendilerine özenilecek dersler çıkarmışlardır.

Bugün İstanbul yok.

Müziği de yok, mutfağı da yok, kendine has tasavvuf imbiğinden geçmiş Müslümanlığı da yok, mimarisi de yok, adabı da yok.

Ölçüsüz ve örneksiz bir toplumun hoyratlığı var sadece.

Bir halife tarafından yönetilen bir şeriat ülkesi olan Osmanlı’nın başkentindeki o hoşgörülü Müslümanlığı bugün görebiliyor musunuz?

Yeni Bektaşi şakaları çıkıyor mu toplumdan?

Dinden de dinsizlikten de korkan ürkek bir kalabalık olduk.

Birbirine benzemeyenler birbirlerine gittikçe daha çok düşman kesiliyor, herkes hayat tarzını diğerine zorbalıkla kabul ettirmeye çalışıyor.

Çok dinli, çok kültürlü toplumlar varlıklarını sürdürebilmek için hoşgörüye muhtaçtır, siz her şeyi teke indirirseniz hoşgörü kaynaklarını kurutursunuz.

Gerçek bir örnek olmadığında herkes “örneğin” kendisi olduğunu iddia eder.

Haşemalı adam için örnek kendisidir herkes kendisi gibi olmalıdır, başı açık kadın için örnek kendisidir herkes kendisine benzemelidir, ırkçı milliyetçiliği savunan kendisine benzemeyeni öldürmeyi bile önerir.

Sonunda öyle bir hale gelirsiniz ki başbakan karısını cumhurbaşkanının evine götüremez, bikinili kadın plajda rahat yüzemez, türbanlı kız üniversiteye gidemez.

Herkes “örnek benim” diye tutturur.

Çünkü ortak kabul gören bir “örnek” kalmamıştır.

Fatih’in kurmaya çalıştığı büyük bir uygarlığın örneğini İttihatçılarla Cumhuriyet elbirliğiyle yıkıp yok etti.

Şimdi adapsız ve edepsiz bir kaos yaşıyoruz.

Üstelik yaşadığımızdan da memnun değiliz.

Kendimizle, müziğimizle, mimarimizle, mutfağımızla övünemiyoruz, aksine yediğimiz yemekten, dinlediğimiz müzikten utanır olduk.

Ne kebaptan ne arabeskten utanmak gerekirdi eğer kaymaklı pilavla nihavent de hálá yaşıyor olsaydı.

Birbirlerini tamamlar, birbirlerine tat katarlardı.

İttihatçılar da Cumhuriyetçiler de İstanbul’suz bir Türkiye istediler.

“Dinciler” de doğrusu bu isteği iştiyakla paylaştılar.

Hep birlikte onun çok kültürlülüğünden nefret ettiler.

Şimdi İstanbul’suz bir Türkiye var.

Kendine imrenecek bir “örnek” bulamayan bir Türkiye.

Herkesin kendini fütursuzca “örnek” diye gösterdiği bir ülke.

Her yerden yakınmalar, ağlamalar duyuyoruz.

Daha çok duyacağız.

İstanbul’u öldüren bir toplum o “cesed-i muazzama”nın altında daha epey ezilir.

Tarih böyle bir cinayeti cezasız bırakmaz…

Bırakmıyor da zaten…. “

Kaynak: Ahmet Altan ;27 Ağustos 2006 Hürriyet Gazetesi..

Haziran 8, 2008 Yazar | Uncategorized | Yorum yapın

Bir dervişin Osmanlı hatıraları..

Kastamonulu bir aileden gelen, İstanbul’da iyi bir tahsil görüp devlette görev alan Aşçı İbrahim Dede, 1828 ile 1906 gibi uzun bir zaman diliminde, o geniş Osmanlı coğrafyasının askerî, siyasî ve sûfî hayatını anlatıyor.


İMDİ aşk ne şeydir, nasıl olur der isen, sana bir temsil ve hikâye ile aşkı beyan edeyim. Bir deveci, devesini kaybedip aramak için sahralara şuraya buraya gider imiş. Bir sahrada bir çeşme başında bir kız görmüş. Murat etmiş ki bu kıza sual edeyim, belki deveyi görmüştür deyip yanına yaklaşıp kızdan develeri sual etmiş. Kız ona cevabında demiş ki ‘Beni babam dayımın oğluna verecektir. Ben ona varmıyorum, istemem, ben filâna varacağım!’ Deveci tekrar: ‘Kızım ben senden develeri sual ediyorum.’ Tekrar kız cevabında: ‘Canım emmi, dedim ya, ben ona varmayacağım, filâna varacağım’ demiş. Deveci birkaç defa tekrar tekrar böyle demiş ise de fayda etmeyip yine o kendi efkârını söylüyor. Deveci anlamış ki buna işi anlataveremeyecektir, oradan gitmiştir. İşte aşk-ı ilâhîde olan zat böyle olmalı, yani aşk-ı ilâhîden başka bir şey bilmemeli demektir.

Açık olan gönül gözlerinden sevda tüten dostlarım; bu ifadeler 3 Osmanlı padişahı döneminde yaşayıp günlük tutarak, hatıralarını yazmış bir dervişe ait. Kastamonulu bir aileden gelen, İstanbul’da iyi bir tahsil görüp devlette görev alan Aşçı İbrahim Dede, 1828 ile 1906 gibi uzun bir zaman diliminde, o geniş Osmanlı coğrafyasının askerî, siyasî ve sûfî hayatını anlatıyor.

Aşk-ı muhabbet lisanı…

AŞÇI Dede’nin Hatıraları* adıyla dört büyük ciltlik bu eseri okurken, o zamanki vatanımızın uçsuz bucaksız topraklarını dolaşıyor, hem de manevî âlemlere sık sık kanat açıyorsunuz. 19. Yüzyıl İstanbul Türkçesi’nin aynen muhafaza edildiği bu kitap, az bir gayretle çok rahat anlaşılıyor ve zevkle okunuyor. Hem zaten düşünce ufuklarımızı genişletebilmek için kelime hazinemizi alabildiğince zenginleştirmeye mecburuz. O bakımdan da bu eser çok büyük bir hizmet görüyor.

Madem satırlarımıza aşk ve muhabbetle başladık, kitaptan bir başka alıntıyla yine aynı yolda devam edelim:

“Şeyh-i Ekber kuddise sırruhu’l-azîz hazretlerinin Futûhât’ta muhabbet bâbında buyururlar: ‘Çaylak denilen kuş, dişisiyle beraber Hazret-i Süleyman aleyhisselâmın kubbe-i sa’âdetleri üzerinde kendilerine yuva yapıp oturup erkek çaylak, dişisine esnâ-yı muhabbette arz-ı aşk u muhabbet için demiş ki “Sana olan aşk u muhabbetim o dereceye varmıştır ki eğer desen ki şu kubbeyi Süleyman aleyhisselâmın üzere yık, hemen hedm ederim.” Bunun bu sözünü kubbenin içinde Süleyman aleyhisselâm işitip mezkûr çaylağı huzuruna çağırır. Hazret-i Süleyman aleyhisselâm der ki “Ne söz söylüyordun, yani bî-edebâne nasıl söz idi ki söylüyordun?” Derhâl çaylak der ki “Kerem ve lutuf buyurun, arz edeyim. Şöyle ki seven ve sevgi için bir lisan vardır ki onu kimse söylemez, illâ ki âşık ve ehl-i muhabbet söyler. Ben dahi arkadaşım olan dişi çaylağa arz-ı aşk u muhabbet edip söyledim. Zira âşıklar üzerine yol yoktur, illâ ki o lisân-ı aşk u muhabbet ile tekellüm ederler ki gayrıları edemez. Onlar ilim ve akıl lisanıyla söylemezler” dedi. Süleyman aleyhisselâm güldü ve onu azarlayıp cezalandırmadı azizim.’”

Deveyi hamuduyla yutanlara

AŞÇI Dede, çevresindeki insanların kadar, bugünkü biz torunlarından haddini bilmezlerin de hep kısa kısa ve oldukça güzel hikâyelerle kulaklarını çekiyor. İşte fakir fukarayı düşünmeden “deveyi havuduyla yutanlara” verdiği acı ders:
“Vaktiyle Trabzon memleketine bir deve gelmiş. Ahâlî-i belde böyle deve görmediğinden taaccüp ederler. Deve de önünü boş bulup ekin tarlasına girmiş. Ekinleri koparıp koparıp yukarıya kaldırıp ekl ediyor. Ahalinin ileri gelmiş ukalâsından birisi getirip deveyi göstermişler ki ‘bu nedir’ diye. O zat bunlara demiş ki ‘Bu Trabzon’un tanrısıdır.’ Ahali ‘Ya!’ deyip devenin ziyaretine gitmişler. Lâkin görmüşler ki deve tarlalarda ekin bırakmıyor, ekl ediyor. İçlerinden birisi deveye hitaben demiş ki ‘Ey Trabzon’un tanrısı! Yerde alıp gökte yersin, senin kulların senin siyah habbelerini mi yesin!’”
Aşçı Dede’nin Hatıraları, kalp gözü açık okuyucular istiyor. İçindeki her söz ya Kur’ân’dan, ya Hadis’ten ya da Mevlânâ Hazretleri gibi büyüklerin sözlerinden alınmış ve onlardan alınan ilhamla da yazılmış olduğu için, okuyucunun aklının da gönlünün de ilâhî mesajlara açık olması gerekiyor. Zaten Aşçı Dede de bunu çok açık bir şekilde şöyle dile getiriyor:
“Cenâb-ı Hak rahmet etsin, iş bu risalemizde evvelce adı geçen Alay Emini İsmail Hakkı Efendi, ‘O bir kelâm ki Allah kelâmı değildir, o bir söz ki Peygamber sözü değildir, o bir deyiş ki büyüklerin deyişi değildir, işte o söz hades gibi pis pis kokar’ der idi. Lâkin bu kokuyu alacak burun hani? Bu senin görünürdeki burnun, manevî olan kokuları alamaz, ancak dışarının kokularını alır. Hâlbuki dışarının kokuları da pis pis kokar. Ama sen dersen ki ‘O kokular bana pek güzel gelir’. Doğru söylersin, tabakhanede olanlar da senin gibidir, onlara da pek güzel gelir o pis kokular.”

Bu eseri Osmanlı’nın son dönemlerinde hükümran olan üç Sultan’ın idaresini, o sıralardaki toplumun yapısını ve maneviyatını bilip öğrenmek isteyenlere, ayrıca da tasavvufî hassasiyete sahip olan gönüldaşlarıma tavsiye ederim.

kaynak :http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=169596

Haziran 8, 2008 Yazar | Uncategorized | Yorum yapın

Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e İlk Ve Son Hitap

NAZIM HİKMET’E İLK VE SON HİTAP

Nâzım Hikmet!
Nafile çabalıyorsun.
Sana kızmıyorum. Kızmıyacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklıyan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.

Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başiyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.

Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.
O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilâç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kimbilir nelere baş vuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilân ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.

Bundan bir kaç ay evvel Bâbıâlide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:
Ben – Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen – Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben – Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen – Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler.
Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmıyan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.
Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklâm açık gözlülüğünü… Senin nene mukabele edeyim?

Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarma dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?

İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum, ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!

Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim.
Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan âcizim.

Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman…

Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
İşte görüp göreceğin rahmet!

(11 Nisan 1936)

Necip Fazıl Kısakürek

Haziran 8, 2008 Yazar | Uncategorized | Yorum yapın

Ebülfez Elçibey

ELÇİBEY, ELÇİBEY’İ ANLATIYOR
Bütün gücümü talebeler arasında millî şuurun uyanmasına yönelttim. Hiç kimseye de hesap vermiyordum. Çok şeyleri yakın dostlarımdan bile gizliyordum. Üçerli beşerli, yedişerli ve dokuzarlı gruplar kurdum.

Biri bizi sattı. 15 Ocak 1975′te tutuklandım. 1,5 yıl hapiste kaldım. Ben hiç bir hoca ve talebeyi (hattâ KGB ajanlarını da) suçlu saymıyordum. Bir düşmanım vardı, emperyalizm! Geri kalanlar onun zavallı hizmetçileri idi!

1938 yılının Haziran ayında Azerbaycan’ın Ordubad vilâyetinin Keleki köyünün “Halil Yurdu” denilen yaylasında doğmuşum.

Babam “Kadirkulu Aliyev Merdan oğlu.” Rus-Alman Savaşı’nda (İkinci Dünya Savaşı) askerde ölmüş. Annemin adı da Mehrinisa’dır.

Onu biliyorum ki, ben Türk’üm. Belki de bende daha çok Şamanlık izleri var. Sakinliğimden hissediyorum ki, Oğuzlar’danım; arada sırada öfkelendiğimde diyorum ki, Kıpçaklar’danım.

Yedinci sınıfa kadar Unus 7 Yıllık Mektebi’nde okuduktan sonra Ordubad 1 Numaralı Şehir Orta Mektebi’ne devam ettim. O zamanki köy çocuklarının hayatında olduğu gibi ben de şunları yaşadım: Çoğu zaman kevenlerin, sürgünlerin, kangalların içerisinde çoğumuz yalın ayak geziyorduk. Mektebe de yalın ayak giderdik. Komşumuz olan Unus adında bir köy var, orada yedi yıllık mektepte birinci sınıftan yedinci sınıfa kadar okudum (bizim köyde mektep yok idi).

Yedinci sınıfı bitirene kadar en büyük arzum hekim olmak idi. Sekizinci sınıfta tarih ilmine meylim arttı, cemiyeti kavramak bana daha çok ilgi çekici geldi ve Marks’ın “Kapital”ini okumağa başladım. Bize şöyle propaganda etmişlerdi. Güyâ, “Kapital” dünyanın en büyük şâheseridir. O vakitler “Kapital”i okuduğumda çok fazla anlayabilmiş değildim. Hocalarım ve talebe arkadaşlarım bana haklı olarak istihzâ ile baktılar.

Küçük yaşlarımdan itibaren oruç tutuyordum (gizli gizli oruç tuttuğumu hocalarım bilsin istemiyordum), arada bir annem ile yan yana namaz da kılıyordum.

Onuncu sınıfta Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nde (şimdiki Bakü Devlet Üniversitesi’nde) Şarkiyat Fakültesi’nin açılacağını duydum. Nizamî, Hakanî, Fuzulî ve başka şairlerimizi doğru anlamak maksadıyla bu fakülteye hazırlandım. 1957′de Üniversitenin Şarkiyat Bölümü’ne (o vakit Filoloji Fakültesi’nin bünyesinde idi) Arap Filolojisi sahasına kaydoldum.

II. ve III. sınıflarda okurken tarihî-siyasî meseleler beni daha çok meraklandırdı. Az çok, hayata gençlik bakışımla gördüm ki, halkımız bir felâket içerisinde yaşıyor. Ben Güney Azerbaycan faciasını sekiz yaşında görmüşüm, duymuşum. O zaman bilmiyordum ki, tarihin hangi yılıdır. Sonra bildim ki, bu 1946 yılıdır. Gece yarısı Araz’a atlayıp (Allah bilir pek çokları boğulmuştu) kuzeye geçen fedâiler-erkekler, kadınlar, kızlar gelip; bizim Keleki köyüne çıkıyorlardı; geceleri kapımız dövülürdü, açardık…bin bir eziyet çekmiş insanlar… Bir iki gün geçmezdi, hükümet memurları gelip onları bir yerlere götürürlerdi. Ben anama soruyordum: Bu adamlar kimdir, bu teyze niye ağlıyor, bu çocuğun babasını kim öldürmüş? Niye elbisesi kanlıdır? Hafızamda şu sözler daha çok kalmış: “Ne bileyim? Bedbahttırlar, kardeş kardeşi öldürmüş. Bizimkiler gitti muharebede kırıldı, bu bedbahtlar da birbirini kırıyor. Hitler’in Allah belâsını versin. Stalin’in de bıyığı yerde kalsın!”. Bu sözler ömrüm boyu benim kulağımda çınladı. Büyüdükçe ben de herkes gibi her adım başı haksızlığa hedef oldum. Ayıldığımızda gördüm ki, büyük, ulu bir halk millî felâket içerisinde çabalıyor.

Çocukluğumda bana şaka ile “millet” diyorlardı, şakaya alıyorlardı. Üniversitede de bâzen “Millet” diyorlardı. Sonra ben düşündüm ki, ben kimim, neci olmalıyım… “Milletçi” sözünün kökü Arapça’dır. Düşündüm ki, Türk sözü kullanmalıyız; bu sözün yerine “Elçi” sözü uygundur. “Milletçi” sözü yerine “Elçi” sözünü kullanalım.

1962′de üniversiteyi bitirdim. 7-8 ay staj yaptıktan sonra biz, 5-6 arkadaşı, Assuan Barajı’nın yapıldığı Mısır’a mütercim olarak gönderdiler.

Azerbaycan’a dönünce bütün gücümü talebeler arasında -millî şuurun uyanmasına yönelttim. Hiç kimseye de hesap vermiyordum. Çok şeyleri yakın dostlarımdan bile gizliyordum. Üçerli beşerli, yedişerli ve dokuzarlı gruplar kurdum. Her grupla da kendim meşgul oluyordum. Bu, çok vakit ve güç istiyordu.

Artık cemiyetlerimiz vardı; üçerli, beşerli, yedişerli, dokuzarlı. Ayrı ayrı gruplar kurmuştum ki, bir biri ile alâkası olmasın. Çünkü bilirdim ki, çabuk iliştirirler.

Nitekim, biri bizi sattı. 15 Ocak 1975′te tutuklandım. 1,5 yıl hapiste kaldım.

Ben hiç bir hoca ve talebeyi (hattâ KGB ajanlarını da) suçlu saymıyordum. Bir düşmanım vardı, emperyalizm! Geri kalanlar onun zavallı hizmetçileri idi! Benim bu zavallı generallere ve subaylara da kalbimde acıma uyanırdı. Benim işim zâlim emperyalizme karşı mücadele idi; satkınlara tarihin kendisi cezâ verecekti ve verdi de.

Geç evlenmemin de sebebi şu idi: Arkadaşlarla anlaşmıştık ki, yakalanacağız, onun için aile kurmayalım. Öyle de oldu, yakalandık. Sonra meselenin kökü döndü. Bâzı adamlar meydandan kaçmak için kendilerine bahane gösteriyorlardı. Diyorlardı ki; Ebülfez’e göre ne var -bekârdır, ailesi yok, çoluk çocuğu yok. (Şimdi bir kızı Çilenay; bir oğlu: Ertuğrul var). Onun için kolaydır, senin ise ailen var, çoluk çocuğun var. Böyle deyip pek çok kimse meydandan ayrılıyordu. Ona göre de düşündüm ki, biz de aile kurmalıyız. Eğer bu yolda yürüyorsak aile de kurban olsun, çoluk çocuk da kurban olsun. Bunu sadece biz yapmamışız, bizden önce yüzlerce örnek var. Mehmed Emin Resûlzadeler’in yanında biz kimiz.

Hayatımda en hoş günlerden biri 1989′un 16 Temmuzunda Azerbaycan Halk Cephesi’nin kurulması ve ona başkan seçilmemdir.

En ağır sarsıntılarım: 20-23 Ocak 1990, Daşaltı ameliyatı, Hocalı faciası, Şuşa ve Laçın hıyâneti…

En çok müteessir olduğum şey dostlarımı kaybetmektir (bütün mânâlarda).
Sevgim- millete!
Vurgunluğum- istiklâle ve adâlete!
İtaatim- hocalarıma!
Borcum-dostlarıma ve meslekdaşlarıma!
Nefretim- yalancılara ve yüzsüzlere!..
BUNLAR DA ANLATMADIKLARI

Azerbaycan Halk Cephesi Başkanı Ebülfez Elçi Bey, 6 Haziran 1992 tarihli seçimlerde % 63′lük bir çoğunlukla Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

Ancak, onun katıksız bir Türkçü olması ve büyük Türk birliği (Turan) ülküsünü savunması, Rusya’yı rahatsız etti. Ajanları vasıtasıyla tertiplediği bir darbe sonucu, Elçibey’in iktidardan uzaklaştırılmasını sağladı.

Ebülfez Elçibey, kardeş kanı dökülmesini önlemek için, doğduğu yere, Nahcıvan’daki Keleki Köyüne çekildi. Uzun yıllar orada yaşadı. Nihayet 1997′de Bakü’ye döndü. Siyasî mücadeleye yeniden başladı. Ancak, bu mücadeleyi demokratik yöntemlerle yürütmek imkânsızdı. Cumhurbaşkanlığı seçimini boykot etti. İlmî ve fikrî çalışmalarını sürdürdü.

2000 yılı başlarında hastalanınca Türkiye’ye geldi. Önce Hacettepe, sonra GATA hastanelerinde tedavi edildi. Fakat, amansız hastalığın pençesinden kurtarılamadı. 22 Ağustos Salı sabahı hayata gözlerini yumdu.

Mekânı cennet olsun! Adı bin yaşasın! İlerde yetişecek genç Elçibeyler, onun hâtırasını ve ülküsünü mutlaka canlı tutacaklardır.

Ebülfez Elçibey’in aziz şahsiyetine en anlamlı saygı duruşu budur.

————-
Kaynak: Öztürkler.com

Haziran 8, 2008 Yazar | Uncategorized | Yorum yapın

Dulkadiroğullari Beyliği

DULKADİR BEYLİĞİ (1337 – 1522)
Orta Asya’dan gelerek, XIII.asrın sonlarında Halep ve Antep arasındaki bölgelere yerleşen Bozok Türkmenleri, bazen Memluk kumandanları emrinde kuzeye doğru bazen de kendi başlarına Çukurova’daki Ermeniler veya Moğol hakimiyeti altındaki Anadolu içlerine kadar akın yapıyorlardı. Böylece Türkmenler, Antep’ten Elbistan’a kadar olan bölgeyi ele geçirerek kendilerine yurt edinmişlerdi. Bu Türkmenlerden çoğu, Antakya’dan başlayıp kuzeydoğu yönünde Maraş’a kadar uzanan Amanos Dağları’nın Doğu vadilerinde kışlıyor, yaz gelince de daha kuzeydeki Binboğalar, Berit, Nurhak, Akçedağ ve Tohma ile çevrili havzadaki yaylaklara çıkıyorlardı. İşte bu Türkmenlerden olan Bozok ve Ağaçeri Türkmenlerinin bir kısmı, Anadolu’da Moğol hakimiyeti çökerken, Hasan Dulkadir Bey’in oğlu Zeyneddin Karaca Bey etrafına toplanmaya başladılar.
1337’den 1522’ye kadar 185 yıl devam eden Dulkadir Beyliği, güneydoğudan ve kuzeydoğudan Memluk Sultanlığı, güneybatıdan Memluklere bağlı Ramazanoğulları, kuzeyden Eretnaoğulları ve Kadı Burhaneddin Krallığı ve 1398’den itibaren Osmanlı Devleti ile sınırlanmıştı. DULKADİROĞLU Ailesi Oğuzların Bayat Boyundandır.
En geniş şekliyle 100.000 km karelik kadar bir alana yayılmıştı. Elbistan merkez olmak üzere Maraş, Harput (Elazığ), Kayseri, Kırşehir, Bozok (Yozgat), Antep, Diyarbakır, Malatya arasında hüküm sürmüştü. Hatta, zaman zaman Amik Ovasını, Tarsus’a kadar Çukur Ova’nın bir kısmını, Kozan, Kadirli, Tufanbeyli’den yukarılara Kırşehir’e uzanan bölgeleri de hakimiyeti altına almıştı. Başkent Elbistan iken, Şah İsmail’in bu kenti tahrip etmesinden sonra, merkez Maraş’a nakledilmişti ki, 8 yıl sonra, 1515’te Şehsuvaroğlu Ali Bey taht şehri olarak yeniden Elbistan’ı seçmişti.

Osmanlı lar ile Dulkadirlilerin akrabalık ilişkileri ve yakınlıkları nedeni ile, Memluklar Dulkadirli Beyliği üzerinde sürekli hak iddia etmiş ve bunun sonucu olarak da Dulkadirli – Memluk ve Osmanlı – Memluk arasında çeşitli kanlı savaşlar olmuştur. Bu savaşlara, Dulkadirli Beylerinin tavırları da sebep olmuştur. Kudretli Türk Prensleri olan Dulkadiroğulları, Osmanlılar’la sıkı bağ ve akrabalık kuran önemli bir hanedan olarak tescil edilmiştir. Soyları günümüze kadar gelmiştir.
Dulkadiroğulları, XVI.-XVII.asırlarda, Osmanlı rejiminde, Osmanlı Hanedanı dışında, asil (doğuştan soylu) kabul edilen üç Türk ailesinden biri olmakla devam etti. Diğerleri; Giraylar (Kırım hanları) ve İsfendiyaroğulları’dır –ki, bu ailelerin mensupları için “Cenapları” hitabı yazılırdı.-
Dulkadirli Beyliği’nin konumu Osmanlı-Memluk ve İran İmparatorlukları’nın oluşturduğu üçgende bulunması, stratejik önemini artırmış tampon bir bölge olarak faydalanmak amacıyla bir yandan nüfuz sağlamak için çalışırlarken, diğer yandan da çeşitli akrabalıklar kurmak suretiyle yakınlık oluşturmaya gayret etmişlerdir.
Bu, Elbistan tarihi bakımından da önemli olan akrabalıkların dikkate değer olanlarını şöyle sıralamak mümkündür:
1. (………..?) Hatun: Dulkadirliler’in 3.Beyinin kızıdır. Sivas ve çevresinde hüküm süren Rahatoğulları’nın beyi Alaaddin Ali Bey’le evlenmiştir.
2. (………..?) Hatun: Dulkadirliler’in 3.Bey Süli (Sevli) Bey’in kızıdır. Kadı Burhaneddin Krallığı’nın Kralı Kadı Burhaneddin ile evlenmiş, oğulları Alaaddin Ali Zeynel Abidin babasının ölümünden sonra tahta çıkmıştır. Kadı Burhaneddin’in birinci hanımından olan kızı Habibe Selçuk Hatun’la da Burhaneddin’in kayınpederi Şaban Süli (Sevli) Bey evlenmiştir. Diğer kızı Mısır Hatun’la da Bey Nasreddin Mehmet Bey evlenmiştir.
3. Devlet (Sultan) Hatun: Şaban Süli (Sevli) Bey’in kızıdır. Yıldırım Bayezid ile evlenmiştir.
4. Emine Hatun: 5.Bey Nasreddin Mehmed Bey’in kızıdır. Yıldırım’ın oğlu, Osmanlı Padişahı Çelebi I.Mehmed ile evlenmiştir. 1398-1443 yılları arasında yaşamış, 1403’te evlenmiştir. II.Murad’ın annesi, dolayısıyla Fatih Sultan Mehmed’in babaannesidir.
5. Nefise Hatun: Nasreddin Mehmed Bey’in kızıdır. Memluk Emiri Cane Bey ile evlenmiştir. Cane Bey’in ölümüyle dul kalınca;
6. Nefise Hatun: Memluk Sultanı Çakmak’la – ısrarlı isteği üzerine – 31 Mart 1440 tarihinde muhteşem bir düğünle evlendi.
7. Alime Hatun: Bir Dulkadirli Beyi’nin kızıdır. II.Murad ile evlenmiştir. Fatih’in üvey annesidir.
8. Sitti Mükrime Hatun: Dulkadirliler’in 6.Beyi Süleyman Bey’in kızıdır. 15.12.1449’da kralların, hükümdarların, Beylerin ve bütün ileri gelenlerin katılmasıyla yapılan bir düğünle Fatih Sultan Mehmed ile evlenmiştir. Çocuksuzdur. 1467’de Edirne’de vefat etmiştir. Edirne’de yaptırdığı Sultan Camii’nin hazire (mezarlığı)sinde gömülüdür. Ayrıca, İznik’te camii, Edirne’de saray, mahalle ve çeşitli binalar yaptırmıştır.
9. (………….?) Süleyman Bey’in kızıdır. Yine Memluk Sultanı Çakmak ile evlenmiştir. Böylece Fatih ile Çakmak bacanak olmuşlardır. 1460’ta Kahire’de vebadan ölmüştür. Sultan Çakmak’ın ölümü ile dul kalan bu hatun, Memluk Sultanı İnal’ın oğlu Muhammed’le evlenmişti.
10. Ayşe Hatun: Dulkadirliler’in 9.Beyi Alaüddevle Bozkurt Bey’in kızıdır. 1469’da II.Bayezid ile evlenmiştir. Yavuz Sultan Selim’in annesidir. Ayşe Hatun da, II.Murad’ın annesi Emine Hatun gibi Osmanlı Sarayında Vâlide Sultan olmuştur. 1453’te Elbistan’da doğmuş, 1515’te Trabzon’da ölmüştür. Trabzon’da yaptırdığı Hatuniye (Ayşe Hatun) camiindeki türbesinde gömülüdür. Ayşe Hatun; bu camiden başka, Trabzon’da medrese ve imaret, Manisa’da tımarhane, İstanbul Beyazid’te hamam vs. yaptırmıştır.
11. Benli Hatun: Alaüddevle’nin kızıdır. Şah İsmail talip olmuştur. Ona verilmemiş, buna kinlenen Şah İsmail Elbistan’ı baştan başa tahrip etmiştir. Bu hatun daha sonra Akkoyunlular’ın son hükümdarı Sultan Murad ile evlenmiştir. Yavuz’un teyzesidir.
12. (………..?) Alaüddevle’nin kızıdır. Ünlü Memluk kumandanı Emir Özbek ile evlenmiştir.
13. (………..?) Alaüddevle’nin kızıdır. Yine Memluk’un tanınmış emirlerinden Emir Kaytmerk ile evlenmiştir.

DULKADİR BEYLERİ Oğuzlar’ın Bozok bölüğünün Bayat boyundan olan Hanedan ve Beylik süreleri şöyledir:
1. Zeyneddin Ahmet Karaca Bey: Babası Halin Dulkadir’dir. Onun da babası Halil Bey’dir. 1337’den 22.09.1353 yılına kadar 17 yıl.
2. Garsüddin Halil Bey: Karaca Bey’in oğludur. 22.09.1353’ten 1386’ya kadar 33 yıl beylik yapmıştır.
3. Şaban Süli (Sevli) Bey: Karaca Bey’in oğludur. 1386’dan 30.05.1398’e kadar 12 yıl.
4. Sadaka Bey: Sevli Bey’in oğludur. (1398-1399) bir yıl kadar.
5. Nasreddin Mehmed Bey: Halil Bey’in oğludur. 3..05.1398’den 1443’e kadar 45 yıl beylik yapmıştır.
6. Süleyman Bey: N.Mehmed Bey’in oğludur. 1443’ten 1454 yılına kadar 11 yıl.
7. Melik Arslan Bey: Süleyman Bey’in oğludur. 1454’ten 1466’ya kadar 12 yıl.
8. Şahbudak Bey: Süleyman Bey’in oğludur. – Birinci olarak – 1466’dan 1468’e kadar 2 yıl 8 ay;
9. Şehsuvar Bey: Süleyman Bey’in oğludur. 1468’den 1472’ye kadar 4 yıl.
10. Şahbudak Bey: – İkinci defa- 1472’den 1480’e kadar 8 yıl (toplam 10 yıl).
11. Alaüddevle Bozkurt Bey: Süleyman Bey’in oğludur. 1480’den 12.06.1515’e kadar 35 yıl.
12. Ali Bey: Şehsuvar Bey’in oğludur. 12.06.1515’ten 1522’ye kadar 7 yıl beylik yapmıştır.
BEYLERİN DÖNEMİ
1.Karaca Bey
Babasının vefatından sonra, kısa zamanda etrafına toplanan Türkmen aşiretlerini disipline eden Karaca Bey, Memluklar’ın devamlı saldırılarıyla sarsılmış olan Çukurova’daki Ermeni Prensliği’ne saldırarak, bölgeyi tahrip etti ve önemli ganimetler alarak döndü, Mayıs 1335.
1337 yılında, bölgede söz sahibi olan Memluk Sultanı Muhammed Nasır’dan şehrin (Elbistan’ın hakimiyet menşuru (berat)nu alan bir başka Türkmen beyi Taraklı Halil’i Elbistan’dan atmak isteyen Karaca Bey, bu işle oğlu Halil’i görevlendirdi. Yapılan savaşta Taraklı Halil mağlup oldu. Bunun üzerine Karaca Bey Kahire’ye giderek, Memluk Sultanı ile görüştü ve bağlılığını bildirdi. Sultan da Karaca Bey’e menşur vererek bölgeye kendi adına sahiplenmesini ve korumasını resmiyete bağladı. Böylece 1337 yılında Elbistan Merkez olmak üzere bölgede 185 yıl hüküm sürecek olan Dulkadir Beyliği’nin temeli atılmış oldu.
Karaca Bey, Beyliği’ni genişletmek istiyordu. Bir fırsatını bularak, Eretnaoğulları’nın elinde bulunan Darende’yi 1338 Ağustos’unda aldı.
Gittikçe büyüyen ve kuvvetlenen Dulkadir Beyliği, bağlı olduğu Memluklar’a baş kaldırıp, bağımsızlık peşinde koşmaya başladı. Halep’e kadar akınlar yapan Karaca Bey’i altetmek isteyen Memluklar, Halep valileri Yelboğa komutasındaki ordularıyla iki kere saldırdılarsa da Karaca Bey galip gelmesini bildi. Buna rağmen, yıpranan Karaca Bey, toparlanmak maksadıyla olsa gerek, özür dileyip bağlılığını bildirince, o sırada Memluk Sultanı olan İsmail, biraz da mecburen, kabul etti ve menşuru tekrar tasdikledi.
1345 yılında yeniden Çukurova Ermenileri’nin üzerine saldıran Karaca Bey, Geben Kalesi’ni aldı. Ermeni Kralı III.Konstantin, Geben’i geri almak için sefere girişti ise de Dulkadirli kuvvetlerine mağlup olmaktan kurtulamadı.
Karaca Bey, sürekli Halep ve Şam’a akınlar yaparak Memluklar’ı yıprattı ve bağımsızlık peşinde koştu; ama, durumu yine kritikleşince, sultana bağlılığını bildirmek zorunda kaldı.
Sık sık baş kaldıran Karaca Bey’i ortadan kaldırmanın zamanı geldiğine karar veren Memluklar, Beylik’in hakimiyet menşurunu Üçok Türkmenleri’nin Reisi Ramazan Bey’e verip, Halep valisi Argunşah komutasındaki on bin kişilik atlı ve piyade güçle Elbistan’a saldırdılar. Memluk ordusu şehri baştan başa tahrip ve yağma ederek ateşe verdi. Başedemeyeceğini anlayan Karaca Bey, Düldül dağına çekildi. Takip eden Memluk ordusu ile yapılan muharebede, zayiat verdi ve iki oğlu esir düştü. Kendisi, kuvvetlerinin bir kısmı ile kaçmaya muvaffak oldu ise de esir edilen Dulkadirliler’in bütün kadın ve çocukları götürülüp, Suriye ve Mısır’da satıldı.
Kayseri’ye doğru kaçan Karaca Bey, Eretna ülkesine girince, Moğol asıllı Kutluşah tarafından yakalandı ve Kayseri’ye götürüldü. Eretna Beyi Mehmet, O’na önce saygıda kusur etmedi; ama, 22 eylül 1335’te Halep’e göndermekten de geri kalmadı. Sultan’ın emri ile Alaaddin Tayboğa tarafından Kahire’ye getirildi ve kalede hapsedildi. 48 gün hapis yattıktan sonra, 11 Aralık 1353’te Kahire Kalesi’nin eteğine götürülüp işkence ile idam edildi. Cesedi üç gün Züveyle (Bab-ı Züveyle) Kapısı’nda teşhir edildi.
2.Garsüddin Halil Bey
Karaca Bey’in katlinden sonra Dulkadirli Beyliği’nin başına oğlu Halil Bey geçti.
Memluklar da, Dulkadirliler’in elindeki toprakların hakimiyetini 10 Haziran 1354’te Ramazanoğlu’na verdi. Fakat, bu Üçokların reisi, Bozok Türkmenleri’ne hakim olamadı. Yönetimi yeniden ele geçirmek isteyen Dulkadirliler, Ramazanoğulları’nı yenerek Çukurova’ya doğru sürdü. Bunun üzerine Memluklar, Bölgeye hakim olmak ve sükuneti sağlamak amacıyla Halil Bey’i Dulkadirli Beyi olarak tanımak zorunda kaldı, 1355.
Halil Bey, babasını Memluklar’a teslim eden Eretnaoğlu Mehmet Bey’den intikam almak için akınlara başladı. Ülkesini Zamantı’ya kadar genişletti. 1354’te Harput’u Eretne’lilerden aldı ve Malatya’yı almak için seferlere başladı.
Böylece Memluklar’la arası açılan Halil Bey, onlarla da mücadeleye başladı. Yaptığı birçok savaşı kazanarak Sultan’ı iyice kızdırdı. Sultan, Halep valisi Timurbay komutasında büyük bir ordu gönderdi; fakat, Halil Bey, Ramazanoğulları’nın da desteği ile bu orduyu Ayas (Yumurtalık)’ta büyük bir yenilgiye uğratıp tamamen imha etti; 1379.
Güçlenen Dulkadirliler Halep’e kadar tehditlerini sürdürüp, yine Memluklar’ı huzursuz ediyordu. Memluklar da artık Halil Bey’i ortadan kaldırmak için 1379 Sonbaharında Şam valisi Baydamir Harezmi’yi görevlendirdi. Seferberlik ilan edilip çevredeki bütün vali ve kumandanları birlikte harekete dahil ettiler. Hazırlanan çok güçlü bir orduyla Dulkadirliler’e saldırdılar… Bu güçlü orduyu Maraş önlerinde karşılayan Halil Bey, büyük bir zafer kazandı. Memluk vali ve kumandanları sağ kalabilen askerleriyle darmadağın Halep’e doğru kaçtılar.
Bu zaferden sonra Halil Bey, Memluk topraklarına yaptığı akınları sıklaştırıp, Amik ovasını aştı ve Halep’e dayandı. Memluk Sultanı Berkuk, bütün Suriye bölgesi valilerine emir göndererek Dulkadirliler’e karşı yeni bir sefer için hazırlanmalarını istedi. Sonunda, Şam valisi Timur Merdanî, Halep valisi İnal Yusufî, Hama valisi Taştimur Kasımî, Safat valisi Taştimur Alayî, Trablus valisi Gümüşboğa Yelboğavî birliklerini Halep’te topladılar. Bazı, Türk, Arab, Kürt beyleri de birlikleri ile onlara katıldı. Bu ek birliklerin de komutanı Bozdoğanoğlu Ziyaü’l-Mülk idi.
Bu ordu 3 Temmuz 1381’de Maraş’a ulaştı. Hali Bey’in kardeşi Sevli (Şaban Süli) Bey, bir kuvvetle saldırdı ise de yenemeyip çekildi. İki gün sonra Memluklar Dulkadir ordusunu bozguna uğratıp Maraş’ı ele geçirdi. Oradan Elbistan’a yürüdü. Selvi Bey, yine karşı koymak istediyse de başedemeyip kaçmak zorunda kaldı. Harput’taki kardeşi Halil Bey’in yanına, elinde kalan birliğiyle ulaştı.
Halil Bey, Malatya’ya akınlar yapmakla meşguldü. Elbistan’da bir ay kalan Memluk ordusu, Malatya’ya yönelip asıl amaçları olan Halil Bey’i ve ordusunu imha etmek istedilerse de Fırat nehrini geçmeleri mümkün olmadı ve Halep’e dönmek zorunda kaldılar.
Durumu kritik gören Halil Bey ile kardeşi Sevli Bey, – geçici de olsa- mektup göndererek Sultana itaatlerini sunmak durumunda kaldılar.
Dulkadirliler, bu savaşla iki büyük şehirlerini, Elbistan’la Maraş’ı kaybetmişlerdi. Memluklar, Elbistan’a Alaaddin Altınboğa adında bir vali tayin etmişlerdi; fakat, bu vali 1382 yılında Memluklar’daki bir karışıklığı fırsat bilip isyan etmiş, mücadelesinde başarıya ulaşamayıp Kadı Burhaneddin’e sığınmak zorunda kalmıştı. Memluklar da Elbistan’a Şeyh Ali Kazvini’yi vali olarak tayin ettiler.
Bu sırada Eretnaoğulları hanedanına son verip güçlü bir krallık kuran Kadı Burhaneddin, Dulkadirliler’le dostluk ve akrabalık kurmuştu. Bunu fırsat bilen Halil Bey, Ramazanoğulları’nın da desteğini alıp Memluklar’a saldırdı ve 1384 yılında Elbistan ve Maraş’ı yeniden aldı. Durumdan haberdar olan Halep valisi Yelboğa Nasırî hemen kuvvetli bir orduyla Maraş’a geldi ve tekrar aldı. Sonra da Elbistan’a yöneldi. 6 Temmuz 1384’te Dulkadirliler’i bu sefer bozguna uğratıp şehri tekrar aldı ve Elbistan’a Timurboğa Hasan komutasında yeni bir kuvvet yerleştirdiler.
Halil Bey’in mağlubiyetleri kardeşleri ile arasının açılmasına sebep oldu. Nitekim, Sevli, İbrahim, Osman ve İsa adlı kardeşleri ayrılıp Sultan Berkuk’a sığındılar ve itaatlerini arzettiler.
Bu aile sürtüşmesini fırsat bilen Berkuk, Halil Bey’den kurtulmak için zamanın geldiğine inandı ve bir suikast düzenlemeleri için Yağmur oğlu Sarimüddin İbrahim adında bir fedaiyi görevlendirdi.
Antep ile Maraş arasındaki yaylalarda olan Halil Bey’e 1386 yılı Nisan ayında kavuşan fedai, görüşme dileyip çadırından uzaklaştırdı ve hazırladığı pusuya düşürüp arkadaşları ile birlikte kılıç darbeleriyle delik deşik ederek öldürdü ve başını kestiği gibi Kahire’ye götürdü.
Türbesi Kayseri Zamantı Kalesi eteklerinde Melik Gazi türbesi yanındadır… Halil Bey öldürüldüğünde 60 yaşlarındaydı. Cesareti, kuvvetli şahsiyeti, kibarlığı ve âlicenaplığı ile tanınıp tebaasında çok seviliyordu.
3.Sevli (Şaban Süli) Bey
Halil Bey’in öldürülmesinden sonra Beyliğin başına kardeşi Sevli Bey geçti. Elbistan’ı tamamen kendisine bağlamak isteyen ve Sevli Bey’i bir engel gören Memluk Sultanı Berkuk, kendisine sığınan kardeşlerini tutuklattırdıktan sonra, Hama ve Humus kuvvetlerini Sevli Bey’in üstüne gönderdi. Sevli Bey bu orduyu Göksun’da karşılayıp hezimete uğrattı.
Daha sonraki birkaç denemelerinde de Sevli Bey’i altedemeyen Berkuk, ülkesinin kuzey kesiminin selameti için, Sevli Bey’in beylik menşuru (berat)nu tasdik etmek zorunda kaldı. Fakat, Halil Bey’in oğlu Nasreddin Mehmet ile, diğer kardeşinin oğlu Davud (Memluk ordusunda Emirü’l-aşere-onlar emiri- yapılmıştı) Sevli Bey’e muhalefet etmekten, Sultan Berkuk ta bunları desteklemekten geri kalmıyordu. Nitekim, 1388’de Nasreddin Mehmed, Berkuk’un ve Sis (Kozan) valisinin desteği ile bir ordu hazırladı. Malatya valisi Mintaş ile kuvvetlerini birleştiren Sevli Bey, yeğeninin karşısına çıktıysa da yenilmekten kurtulamadı. Develi’ye kaçmak zorunda kaldı. Hırslanan Sevli Bey, çeşitli ittifaklar kurmakta gecikmedi; isyan eden Yelboğa, Mintaş ve Dulkadirli Türkmenlerinin de yardımı ile Sultan Berkuk’u iktidardan düşürmeye muvaffak oldu. Bu mücadelede daha sonra Dulkadirli Bey’i olacak olan Nasreddin Mehmed, Berkuk’a sadık kalmıştı. Memluklar’ın başına Kalavun soyundan Hacı’yı ikinci defa oturttular. Fakat, hapisten kurtulan Berkuk, çeşitli mücadelelerle 1390’da tahtı yeniden ele geçirmiş ve Mısır’daki Türk Memlukları’na son vermişti.
Sevli Bey Berkuk ile mücadelesine devam etti. Mintaş’la Antep’i kuşattı, işgal etti; fakat, kalesini alamadı. Halka çok zulmetti ve Elbistan’a geldi. Bundan sonra, Sevli Bey’le Mintaş’ın arasını açmak isteyen Berkuk, Sevli Bey’e yeniden dostluk elini uzatıp O’nun Dulkadir beyliğini tanıdığını bildirdi, Ocak 1391.
1395’te Sevli Bey, Anadolu Beyleri’nin çoğuna el altından haberler göndererek, Amik Kalesi’ni kuşatmış olan Timurtaş’a itaat etmelerini istedi. Öte yandan da tüm Suriye’nin fethine hazırlanıyordu. Onun bu cüretkâr teşebbüsü Sultan Berkuk’u çok kızdırdı. Halep valisi Çolpan kumandasında kuvvetli bir ordu göndererek Sevli Bey’in hakkında gelmelerini istedi. Bu ordu, Dulkadir kuvvetlerini yenilgiye uğrattı, Sevli Bey esir düşmekten zor kurtuldu…
Bu olaydan sonra Sevli Bey, Memluklar’la uğraşmaya cesaret edemedi. Yönünü Kadı Burhaneddin ülkesine çevirip, ülkesini o tarafa doğru genişletmeye çalıştı. Bu da Berkuk’u memnun etmiyordu tabii.
1398 Mayısında, Berkuk’un emriyle, Sevli Bey’in oğlu Sadaka Bey’in maliyetinden Ali Han adlı bir fedai, Maraş civarında yaylaya çıkmış olan Sevli Bey’i, gece çadırında hanımı ile uyurken hançerleyip öldürdü… Ali Han, Berkuk tarafından hediyelere boğuldu. Antakya’da Emirü’l-Aşere (onlar emiri) görevine tayin edildi.
Arap tarihçileri tarafından “Heykellü’t-Türkmen” diye adlandırılan Sevli Bey, büyük bir cesaret ve şöhret sahibi idi. Halkına şefkatli, yardımsever, düşmanlarına karşı sert ve üstündü.
4.Sadaka Bey
Sevli Bey’in öldürülmesinden sonra Bey olan oğlu Sadaka Bey, beylik manşurunu almak için Kahire’ye gitti. Elbistan’a dönünce, amcası Halil Bey’in oğlu Nasreddin Mehmed ile amansız bir iktidar mücadelesine başladı. İki taraf da büyük zayiatlar veriyordu…
Bölgenin önemi dolayısıyle, Osmanlılar, Memluklar ve Akkoyunlu’lar, burada söz sahibi olmak için rekabet edip duruyorlardı.
Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid, bu iki beyin mücadelesini fırsat bilip, söz sahibi olmanın sırası geldiğine inanarak Elbistan’a yürüdü ve 2 Ağustos 1399’da gelerek, Sadaka Bey’i Elbistan’dan sürüp Nasreddin Mehmed Bey’i Dulkadirliler’in başına geçirdi.
Yıldırım’ın bu müdahalesi, Osmanlılar’la Memluklar’ın aralarının açılmasına başlangıç olmuştur. Bu tarihten itibaren bu iki güçlü devlet, aralarında tampon devlet olan güçlü Dulkadir Beyliği’ni birbirlerine karşı himaye etmek suretiyle, burada etkili olmaya çalışmışlardır.
Sadaka Bey’in bu beyliği bir yıl kadar sürmüştür.
5.Nasreddin Mehmet Bey
Nasreddin Mehmed Bey, Bey olduktan hemen sonra, Timur’a karşı düşmanca tavırlar beslemeye başladı ve O’nun 1400 yılında Sivas’ı kuşatan ordusunu zayıflatmak amacıyla otlayan atlarını çaldırdı. Bunu cezasız bırakmak istemeyen Timur, Sivas’ı aldıktan sonra kuvvetlerini Elbistan’a sevketti. Dulkadir Türkmenleri dağlara çekildiği için çatışma mümkün olmadı, fakat şehri yağmalayıp, talan ve harap ettiler. Buna rağmen Dulkadirliler fırsat buldukça Timur’un güçlerine vurup kaçıyorlardı. İyice kızan Timur, bir kısım kuvvetlerini yeniden göndererek, Dulkadirli göçerleri dağıttırmış ve 200.000 tane koyunlarına el koymuştu, 1401.
Mehmet Bey, 1409 yılı başlarında Darende’yi tekrar ele geçirirken kardeşi Alaaddin Ali de Antep’i almış fakat çok sürmeden Memluklar’a yeniden kaptırmıştı.
Berkuk’tan sonra Memluk Sultanı olan Ferec, kendisine isyan eden Şam valisi Şeyh Nevruz ve Emir Yeşbek’i cezalandırmak amacıyla üzerlerine yürüdü. Vali ve yandaşları Dulkadirliler’e sığınmak istedilerse de yüz bulamayıp Kayseri taraflarına kaçtılar.
Dulkadirliler bu ara Sultan’la aralarını açmak istemiyordu.
Sultan Ferec, kuvvetlerini Elbistan’da topladı ve elli gün kadar düşmanlarını burada bekledi. Ümidini kesin Ferec döner dönmez, Şeyh Nevruz iki yüz kadar atlı ile Dulkadir ülkesine girdi ise de Nasreddin Mehmet Bey ile kardeşi Alaaddin Ali derhal karşı koyarak onları bozguna uğrattı ve kaçırdı.
Çok sürmeden Şeyh affedilip Halep valiliğine tayin edildi. Bağımsızlık hırsını zaptedemeyen Şeyh tekrar isyan edip, Nasreddin Mehmet Bey’e Antep’i teklif ederek mücadelesinde kendi safında yer almasını istedi. Hatta, daha sonra Memluk Sultanı ve N.Mehmed Bey’in damadı olacak olan Çakmak da Emir Yeşbek de N.Mehmed Bey’i ikna edemedi. Kardeşi Alaaddin Ali de bu yollu ısrarkâr olunca, inat eden Mehmed Bey’e kızarak ülkesini terketti ve Osmanlılar’a intisab etmek üzere ayrıldı. Daha sonraki baskılara dayanamayan N.Mehmet Bey, kabul ederek Antep’e gitti ve şehrin hakimiyetini 1411’de aldı.
Sultan Ferec, bu isyanı bastırmak üzere harekete geçti ise de kendi kumandanları tarafından bile terkedildiğini görerek, güçsüz kaldığını anlayıp ümitsizliğine kapılmasına rağmen hareketinden vazgeçmedi; 1412’de Şam surları önünde savaşırken maktul düştü. Ertesi yıl, Ferec’in yerine Sultan olan Müstain’i halleden Şeyh kendini Sultan ilan etti ise de, yakın arkadaşlarının ve yardımcılarının bile muhalefeti ile karşılaştı.
Nasreddin Mehmed Bey ise, Osmanlılar’la münasebetini geliştirmeye çalışıyordu. Yıldırım’ın ölümünden sonra, oğulları arasında amansız bir taht kavgası başlamıştı. N.Mehmed Bey, Çelebi I.Mehmed Bey’i destekliyordu. Yardım için kuvvetleriyle birlikte gitmişti. Çelebi Mehmed’in kardeşi İsa’yı Gerede’de üçüncü kez yenerek desteğine devam etti. Dinlenmek üzere Tokat’a gelen geleceğin Osmanlı padişahı, teşekkür ve tebrik için N.Mehmed Bey’e derhal bir elçilik heyeti gönderdi. Daha sonra da Çelebi Mehmed, N.Mehmed Bey’in kızı Emine Hatun ile evlenerek bu dostluğu pekiştirmiştir, 1403. Emine Hatun, II. Murad’ın annesi, dolayısıyla Fatih Sultan Mehmet’in de babaannesidir.
Çelebi Mehmed, 1412’de kardeşi Musa’ya yenilince kayınpederi N.Mehmed Bey’den yardım istedi. N.Mehmed Bey de oğlu Süleyman Bey’le bir kuvvet gönderdi. Süleyman Bey, Ankara Ovası’nda kurulan ordugâha varınca Çelebi Mehmed’in veziri tarafından törenle karşılandı. Akşam ziyafette ise Süleyman Bey’e işlemeli bir kemerle kendi elbiselerinden birisini ve altun kakılmış eyerli bir at hediye etti.
Dulkadir kuvvetlerini de ordusuna katan Çelebi Mehmed, kardeşi Musa ile savaşmak üzere Rumeli’ye geçti.
Bu Osmanlı-Dulkadirli yakınlaşması Memluk Sultanı Şeyh’i endişelendirdi. Yeniden itaat ettirmek için bur kuvvetle 1414’te Elbistan’a geldi. Gözdağı verdikten sonra, Antep, Darende ve Malatya’yı alarak Mısır’a döndü. Bu sırada Malatya Köpekoğulları’nın elinde bulunuyordu.
N.Mehmed Bey, Ramazanoğulları’ndan Tarsus’u, Memluklar’dan da Darende ve Besni’yi aldı.
Bunun üzerine Sultan Şeyp, derhal büyük bir ordu ile hareket etti. Yolda Mehmed Bey’in kardeşi Alaaddin Ali de af dileyip O’na katıldı. Şeyh, Malatya ve Tarsus istikametine yürürken, oğlu İbrahim de Elbistan’a geldi. N.Mehmed Bey, düşmanın çokluğundan ürküp kaçtı. İbrahim Elbistan’ı işgal edip Mehmed Bey’i takip için Kayseri istikametine yöneldi. Sarız’da yapılan çatışmada Dulkadirliler’in bir kısım askeri esir düşerken N.Mehmed Bey kaçmaya muvaffak oldu; 2 Haziran 1417. İbrahim Bey, ganimet olarak aldığı 700 deve ve 200 atla Elbistan’da ordugâh kuran babası Sultan Şeyh’in yanına döndü.
Nasreddin Mehmed Bey, çaresiz, Darende’yi teklif ederek itaatinin kabulünü diledi ise de Şeyh reddedip Elbistan ve Maraş’ın idaresini, kendisine bağlılık gösteren Mehmed Bey’in kardeşi Alaaddin Ali’ye verdiğini bildirdi. Arkasından da Besni ve Harput (Elazığ)’u aldı.
Şeyh dönünce, N.Mehmed Bey, Elbistan ve Maraş’ı kardeşi Alaaddin Ali’den geri aldı. Savaş sırasında Halep’e kaçan kardeşine, kısa zaman sonra, düşmanlığını dostluğa çevirmek amacıyla haber göndererek barıştı ve Maraş’ın valiliğini verdi.
Çaresiz, Sultan Şeyh, N.Mehmed Bey’i yeniden Dulkadir Beyi olarak tanımak zorunda kaldı.
1419’da Memluklar’ın desteği ile N.Mehmed Bey, Karamanoğulları’ndan Kayseri’yi aldı. Böylece iki beylik arasında düşmanlık başladı. Nitekim 1419 Ağustosunda Kayseri’yi kurtarmak isteyen Karamanoğlu Mehmed Bey’in ordusu N.Mehmed Bey’in ordusu ile savaştıysa da Karamanoğlu esir düşmekten kurtulamadı. Nasıreddin Mehmed Bey oğlu DAVUT Bey ile Karamanoğlu Mehmed i Mısıra gönderip Memluklulara teslim etti.
Ertesi yıl Sultan Şeyh ölünce saltanat naibliğini Tatar eline geçirdi.
Karışıklıktan faydalanan Dulkadirliler Malatya’yı yeniden ele geçirdiler. Alaaddin Ali de Kahire’ye gidip bağlılıklarını bildirince, O’nun idaresindeki Maraş’a Antep ve Darende de katılarak bağlılıklarına mukabele edildi. Ağustos 1421.
Fakat, Baybars Memluk tahtına çıkar çıkmaz son iki şehri tekrar aldı ve N.Mehmed Bey’in idaresine bıraktı. Bunun üzerine Baybars’a yaklaşmak isteyen Alaaddin Ali, fazla yüz bulamayınca, Halep civarında yağma hareketlerine girişti. Halep valisi Çarkutlu O’nu Antep’te yakalayıp Halep’e götürdü ve hapsetti. N.Mehmed Bey’in müdahalesine rağmen, affedilmeyip 2 ay sonra başı kesilmek suretiyle idam edildi.
N.Mehmed Bey, Kayseri’nin idaresini oğlu Hasan Bey’e vermişti. Hasan Bey, Karamanoğulları’na sık sık akınlar yaparak Develi, Ortaköy, Ürgüp şehirlerini aldı. Tokat yöresini tahrip ve talan eden Kızılkoca Türkmenleri ile birleşerek Orta Anadolu’da soygun ve vurgunlara başladı. Tarihte bu yönleri ile meşhur olan Kızılkoca Türkmenleri, Osmanlı Devleti tarafından görevlendirilen Yörgüç Paşa’nın köklerini kazımasıyla ortadan kalktılar.
Karamanoğlu İbrahim Bey, Ramazanoğulları’nın ve bütün Varsak Türkmenleri’nin etrafında birleşmesini sağlayarak Kayseri’yi geri almak için hücuma geçti. N.Mehmed Bey karşı çıktı ise de 1435’te büyük bir yenilgiye uğradı. Karamanlılar da Memluklar adına Kayseri, Develi, Ürgüp, Karacahisar ve Uçhisar’ı Dulkadirliler’den geri aldılar.
Bu tarihten sonra, Dulkadirliler’le Memluklar ve Karamanoğulları arasında savaşlar sürüp gitti. Öyle ki, 1436’da N.Mehmed Bey Osmanlılara sığınmak zorunda kaldı. Oğlu Süleyman’ı o sırada Gelibolu’nda bulunan Osmanlı Padişahı II.Murad’ın yanına göndererek yardım istedi. II. Murad isteği olumlu karşılayıp gerekli silah ve techizatı verdikten sonra, Tokat valisine emir göndererek Dulkadirliler’e iltihakını istedi… Süleyman Bey, yanında Kadı Burhaneddin’in oğlu, dayısı Ali Zeynel Abidin olduğu halde gelip Kayseri’yi kuşattı.
Ramazanoğlu İbrahim Bey, Sultan Baybars’a haber saldı. O da bütün Suriye kuvvetlerini seferber etti. Fakat, II. Murad, tesis edilen nüfuzu artırmak ve dostluk, akrabalık bağlarını pekiştirmek amacıyla, bizzat sefere çıkarak, Memluk kuvvetlerinin yetişmesine fırsat vermeden Kayseri’nin Dulkadirliler’in eline geçmesini sağladı. Bunun üzerine Maraş’a kadar gelen Memluk ordusu dönüş emri aldı, 1437.
Memluklar’la araları iyice açılan Dulkadirliler, Baybars’ın ölümü üzerine yerine Sultan olan oğlu Yusuf zamanında, yeniden barışmanın yolunu buldular.
Yusuf’tan sonra tahta çıkan Çakmak, Mehmed Bey’in kızı Nefise Hatun ile evlenmek istedi. Nefise Hatun Memluk emiri Cane Bey’in ölümü üzerine dul kalmıştı. N.Mehmed Bey, kızını bizzat Kahire’ye götürdü. 1440’ta muhteşem bir düğün yapıldı. Kızının çeyizine karşılık 30.000 dinar altın alan Mehmed Bey Elbistan’a döndü. Bu evlilik sayesinde Dulkadirliler 1429’da Akkoyunlular’a kaptırdıkları, 1439’da Memluklar’a geçen Harput’u geri aldılar.
Nasreddin Mehmed Bey, 46 yıl süren bir beylikten sonra, Ekim 1442’de seksen yaşın üzerinde vefat etti. Yerine oğlu Süleyman Bey geçti.
6.Süleyman Bey
Süleyman Bey, Beylik’in başına geçtiğinde bir hayli tecrübeliydi. Birçok savaşlara katılmış, Osmanlı Padişahı Çelebi I.Mehmed’e kardeşleri ile yaptığı taht mücadelesinde önemli katkılarda bulunmuş, II. Murad’ın desteği ile Kayseri’yi Karamanoğulları’ndan almıştı…
Dulkadirliler’in, Osmanlılar, Memluklar ve çevre Beyliklerle akrabalık kurarak dostluk imkanı sağlama çalışmaları Süleyman Bey zamanında da devam etmiştir.
Dulkadir Beyliği bölümünün girişinde de bahsedildiği gibi, Süleyman Bey’in kızlarından birisi Memluk Sultanı Çakmak ile evlenirken, Sitti Mükrime adlı kızı da Fatih Sultan Mehmed ile evlendi. Bu düğün iki ay sürdü. Yerli, yabancı kralların, beylerin, alim ve şairlerin, prens ve prenseslerin katıldığı dillere destan bir düğün olmuştur.
İki büyük imparatorluk ile kurulan yakınlık, Dulkadirliler’in düşmanları olan Akkoyunlular’a, Karakoyunlular’a ve Karamanoğulları’na karşı güçlü ittifaklar oluşmasını sağladı.
Rahatına, yiyip içmeye ve kadına çok düşkün olan Süleyman Bey, son zamanlarında aşırı derecede şişmanladığından ata dahi binemez hale gelmişti.
12 yıl süren beyliğinin ardından, geniş bir ülke, sayısız çocuk ve kadın bırakarak 1454 Ağustosunda öldü.
7.Melik Arslan Bey
Süleyman Bey’in ölümünden sonra yerine oğlu Melik Arslan Bey geçti.
Arslan Bey, Memluklar’ın bir gaile çıkarmasını önlemek amacıyla o sırada Sultan bulunan Aynal Acrud’a itaatini arzetti ve sembol olarak da babasının kılıcını gönderdi.
Bu sırada amcası Feyyaz Bey, Memluklar’da “Emirü’l-Tabl” görevindeydi ve (Beylik’in) kendisinin hakkı olduğunu iddia ediyordu. Fakat Sultan, onu reddedip Arslan Bey’i tanıdı.
Bu dönem, Akkoyunlular’ın, Uzun Hasan’ın hakimiyeti ile güçlerinin zirvesine erdiği bir dönemdi. Birçok Anadolu Bey’i Uzun Hasan’a bağlılığını ve hizmetini sunuyordu. Hatta, Diyarbakır’da Karacadağ civarında yurt edinen Dulkadiroğulları’ndan Kara Bey, Bayat Boyu beylerinden Abdi ve Hüseyin Beyler ile Uzun Hasan’a hizmet sunanlar arasındaydı.
Melik Arslan Bey’in 11 yıllık beyliğinin 10 yılı sulh ve sükun içinde geçti.
Karamanoğlu İbrahim Bey’in ölümünü fırsat bilip, fetih hareketlerine girişen Arslan Bey, onların Uzun Hasan’ı yardıma çağırmasıyla başarısız oldu. Hatta Uzun Hasan Elbistan’a kadar gelerek şehir ve ülkede bir hayli yağma ve tahribat yaptı; 1464.
1465’te Uzun Hasan Dulkadirliler’den Harput’u almak üzere şehri kuşattı. Melik Arslan Bey 30.000 kişilik kuvvetle yetişip karşı koymak istediyse de muvaffak olamadan Elbistan’a döndü. Arslan Bey’i takip eden Uzun Hasan da ikinci kez Elbistan’a geldi. Arslan Bey’in buradan da kaçtığını anlayınca, başkent olan Elbistan’ı yağma ve işgal etti. Bunun üzerine Arslan Bey anlaşma teklif etti. Pazarlık sonunda iki taraf da esirleri bıraktı, Harput akkoyunlular’a bırakıldı; Uzun Hasan da Arslan Bey’e 4000 Eşrafî altını verdi, Eylül 1465. Buna rağmen, bir müddet sonra, Memluklar’la arasının açılmasını istemeyen Uzun Hasan, Harput’un anahtarını, annesiyle, o sırada Sultan bulunan Hoşkadem’e gönderdi.
Hoşkadem, Arslan Bey’in Memluklar’dan uzaklaşıp Osmanlılar’la yakınlaşmasını doğru bulmuyordu. Birkaç kere ikaz etti ise de Arslan Bey aldırmadı. Bunun üzerine Hoşkadem, yanını sığınan Şabudat Bey’i kardeşi Arslan Bey’in yerine Bey etmeye ve böylece bu beylik üzerindeki nüfusunu sürdürmeye karar verip, bir fedai gönderdi. Bu fedai de Elbistan Ulu Camii’nde namaz kılarken Melik Arslan Bey’i bıçaklayarak şehid etti; Ekim 1465.
8.Şahbudak Bey
-Birinci beylik yılları-
Melik Arslan Bey’in öldürülmesinden sonra, Memluk Sultanından “Beylik Meşruru”nu alan kardeşi Şahbudak Bey, Elbistan’a gelerek Beyliğin başına geçti.
Bunun üzerine Elbistan’ın ileri gelenleri Fatih Sultan Mehmed’e başvurarak, daha önce yanına sığınan ve çok yararlılıklar gösteren –Melik Arslan’ın diğer kardeşi- Şehsuvar’ın başlarına bey olmasını sağlamasını istediler. O sırada Şehsuvar Bey, Trakya’da Çirmen Sancak Beyi olarak Osmanlılara hizmetini sürdürüyordu. Fatih’in çok sevdiği ve takdir ettiği insanlardan biriydi.
Fatih ise, zaten Anadolu’da nüfuzunu artırmak istiyor ve birlik peşinde mücadele ediyordu. Derhal, Şehsuvar Bey’i bir kuvvetle, Şahbudak’a karşı gönderdi. Her ikisi de kayınbiraderi idi ama, Şuhbudak’ın Memluklar’dan yana tavır koyması ve Şehsuvar Bey’e güvenmesi, Dulkadiroğulları’nın da bunu istemesi, tercihine yön veriyordu. Bir fermanla, aynı zamanda Bozok (Yozgat) ve artuk-Abad (Artova)’a vali tayin etti. Ayrıca fermanında, Şehsuvar Bey’in Dulkadirli ülkesine hükmedeceğini de belirtiyordu.
Şehsuvar Bey, elindeki kuvvetle Şanbudak’ın üzerine yürüdü ve O’nun Memluklar’dan istediği yardımcı kuvvet yetişmeden Zamantı önlerinde büyük bir yenilgiye uğrattı, Nisan 1466. Şahbudak’ın bu ilk beyliği iki yıl kadar kürmüştür.
9.Şehsuvar Bey
Şehsuvar Bey’in Osmanlı yanlısı olması, Memluk Sultanı Hoşkadem’i huzursuz ediyordu. Hoşkadem, bir yandan Şehsuvar’ın amcası Rüstem Bey’i Dulkadirli Beyi yapmak için destekliyor, bir yandan da Şehsuvar’ı altetmenin yollarını arıyordu.
Şehsuvar Bey, Fatih’e bir mektup yazarak, Hoşkadem’in Dulkadirli Ülkesiyle Karamanoğulları’nın sınırında bir düzeltme yapma arzusunda olduğunu, bunun bir bahane teşkil edebileceğini bildirdi. Fatih, Hoşkadem’in niyetini sezerek, Şehsuvar Bey’e yazdığı cevabında, eğer savaş çıkarsa, girişmeden önce kendisine haber vermesini istedi. Hoşkadem’e de ayrıca mektup yazarak Şehsuvar Bey’le iyi geçinmesini rica etti. Hoşkadem razı olmayıp, Rüstem Bey’i Şehsuvar Bey’in üzerine gönderdi. Fakat Rüstem Bey başarısız olup davasını terketti. Öte yandan Memluklar’ın bu tutumuna çok kızan Şehsuvar Bey, onlardan Birecik, Besni, Gerger ve Rumkale şehirlerini aldı. Celallenen Hoşkadem, Suriye valilerine emir göndererek derhal Şehsuvar’ın üzerine yürümelerini ve Şahbudak’ı Dulkadirli Beyi etmelerini istedi. Durumdan Fatih’i haberdar eden Şehsuvar Bey savaş için hazırlandı. 1467 Eylülünde Şahbudak’ın kılavuzluk ettiği Memluk ordusu Dulkadirli ülkesine giriş ‘Göksun yakınlarındaki’ Turna dağı eteklerine ulaşınca, pusu kuran Şehsuvar Bey, birden saldırıya geçerek Memluklar’ı öyle bir hezimete uğrattı ki beyleri, kumandanları bile ya asir ya da telef oldular. 4 Ekim 1467. Şahbudak canını zor kurtararak kaçtı.
Memluklar, 1468’de yeniden hücuma geçtilerse de Şehsuvar Bey’in ustaca planlarla yönettiği ordusu karşısında perişan olup dağılmaktan kurtulamadılar.
Bu başarılarından cesaret bulan Şehsuvar Bey, saldırıya geçip bir yandan Halep yakınlarına kadar baskınlar yaparken, diğer yandan da Memluklar’a yardım eden Ramazanoğulları üzerine yürüdü ve Feke’yi alıp Kozan kalesini kuşattı, bir müddet sonra da almasını bildi.
Fatih ise, Uzun Hasan ile arasının açık olduğu bu sırada, Şehsuvar Bey’in Memluklar’la iyi geçinmesini istiyordu.
Şehsuvar Bey başarılarından dolayı biraz rahatlamıştı… Yeni Memluk Sultanı Kayıtbay’ın Dulkadirliler’e sefer hazırlıkları yapmasına rağmen, kendisinin de Osmanlı Sultanı gibi bir hükümdar olduğunu ileri sürüp, Fatih’in kendisine vermiş olduğu Osmanlı Bayrağı’nı yırttı. Kendi adına hutbe okutup para bastırdı. Bu, artık bir devlet olduğunun ve kendisinin de bağımsız bir hükümdar olduğunun bir göstergesiydi. “Melikü’l-Muzaffer” imzasıyla mektuplar yazıp, çeşitli Türkmen halkını (Suriye halkını bile) kendisine itaate davet etti.
Sultan Kayıtbay, Şehsuvar Bey’in saldırılarından bıkıp O’nu ortadan kaldırmak amacıyla yeni bir kuvvet hazırlattı ve Emir Özbek (Özbey)’in komutasında, yine Şahbudak’ın kılavuzluğu ve desteğinde yola çıkardı. Maraş’ın güneyinde yapılan ilk karşılaşmada Dulkadirliler yenildi; bu orduya Şehsuvar Bey’in kardeşi Moğolbay kumanda ediyordu ki, o bile maktul düştü. Bunu üzerine Şehsuvar Bey, Kars-ı Zü’lkadriye (Kadirli)’ye çekildi. Uzun zaman bekleşen iki ordudan Memluk ordusu erzak sıkıntısına düşünce, Şehsuvar Bey ani bir baskın yapıp onları bozguna uğrattı.
Buna rağmen Memluklar’la anlaşma isteyen Şehsuvar Bey, reddedilince, kızgınlıkla onların dostu Ramazanoğulları’nın üzerine bir daha yürüdü. 1470 Haziranında Ayas (Yumurtalık) Adana, Tarsus ve bu ara el değiştiren Kozan’ı aldı.
Şehsuvar’ın bu başarıları Memluklar’ı ürkütüp, O’nun Uzun Hasan’la birleşerek ülkelerini işgal etmesinden endişelendirmeye başlatmıştı. Sultan Kayıtbay, Emir Yeşbek’e olağanüstü yetki ve kuvvet vererek, yine Şahbudak’ın refakatinde gönderdi. Bu ordu Halep’e vardığında Memluklar’a sadık bir kısım Türkmen reisleri de kuvvetleriyle iltihak ettiler. Bunlar, Ramazanoğulları’ndan Ömer ve Davut Beyler, Köpekoğlu ailesinden Sakalsız oğlu Mahmud, Eslemezoğlu Muhammed, Bozca oğlu Halil ve İnal oğlu Hamza Beylerdi… Antep’i alan Memluk ordusu, Antep’in Sof Dağı eteklerinde Şehsuvar Bey’in karargahını bastı. 28 ölü veren Şehsuvar Bey çekilmek zorunda kaldı; barış girişimleri de sonuçsuz kaldı; Ağustos 1471.
Sultan Kayıtbay, Fatih’e elçi göndererek, artık Şehsuvar Bey’i korumamasını, Dulkadirli ülkesini aldıktan sonra Osmanlı’ya bırakacağını bildirdi. Zaten, Şehsuvar Bey’e kızgın olan Fatih, bu isteği uygun buldu. Kayıtbay da Fatih’in bu kararını Dulkadirliler’in yandaşları olan bir kısım Türkmen reislerine, elçilerle gönderdiği haberlerde bildirerek onların birçoğunun desteğini çekmelerini sağladı.
Emir Yeşbek kumandasındaki Memluk ordusu ile Şehsuvar Bey’in kuvvetleri Kadirli yakınlarındaki Savrun deresinin Ceyhan’a döküldüğü yerde karşılaştı. Çok yaman geçen karşılaşmalar sonunda, 320 ölü ve 100 kadar esir veren Şehsuvar Bey, 12 Kasım 1471 günü selameti kaçmakta buldu. Bu yenilgi Dulkadirliler’e çok ağıra mal oldu; Çukurova’daki bütün topraklarını kaybetti. Zayiat daha da büyüyebilirdi, fakat mevcut ilerlediği için kışı Halep’te geçirmek üzere, Memluk ordusu Emir Yeşbek’in emriyle dönmek zorunda kalınca, bu fırtına şimdilik atlatılmış oldu. Fakat, Yeşbek, ilkbaharın başında tekrar sefere çıktı. Bunu haber alan Şehsuvar Bey, Darende’yi vererek barışmak istediyse de reddedildi. Yeşbek, ilerleyerek Göksu’yu geçti. Gittikçe yalnız kalan Şehsuvar Bey, karşı koymaya cesaret edemeyip, daha önce hanım ve çocukları ile hazinesini gönderdiği Zamantı Kalesi’ne çekildi. Elbistan’ı, sonra da Hurman Kalesi’ni fetheden Emir Yeşbek Zamantı Kalesi yakınlarındaki Melik Gazi köyünde ordugâh kurdu ve kaleyi kuşattı. Kalede, Şehsuvar Bey’in 60 kadar sadık adamı ve 300 civarında kadın ve çocuktan başka kimse yoktu. Kuşatma gittikçe uzuyordu. Bu arada Şehzade II. Bayezid, Emir Yeşbek’e haber göndererek, ihtiyaç halinde iaşe gönderebileceğini bildirdi.
Çaresiz kalan Şehsuvar Bey, teslim olmak için Emir Yeşbek’i kaleye davet etti ise de, Yeşbek, kendisinin gelerek teslim olmasını istedi. Pazarlık devam ediyordu. Mancınık atışları ile kaledekiler iyice bunalmışlardı. Nihayet, Sultan Kayıtbay’ın akrabası Timraz’ın hayatını garanti etmesi üzerine kaleden inerek teslim oldu… Yeşbek’in emriyle Şam valisi Berkuk Şehsuvar Bey’e hilat giydirdi. Fakat hilatın altında boynuna geçecek şekilde bir tasma bulunuyordu. Böylece Şehsuvar Bey zincire vurulmuştu. Onu bu şekilde gören ve kendisiyle birlikte kaleden inen maiyeti derhal kılıçlarını çekerek Berkuk’u tehdit ettilerse de valinin muhafızları, üzerlerine atılarak hepsini kılıçtan geçirdiler, 4 Haziran 1472.
Elbistan’a gelip, Şahbudak’ı ikinci kez Dulkadirli tahtına oturtan Yeşbek, Şehsuvar Bey’i Kahire’ye götürdü.
Sultan Kayıtbay, zaferle dönen ordusunu büyük bir törenli karşıladı.

Buraya Devrin tarihçisi İbn İyas’ın Dulkadir Beyi Şehsuvar’ın Kahire’ye getirilişi hakkında görerek yazdıklarını almak yerinde olur:
“Başkent Sultanın talimatı gereğince muhteşem bir şekilde bayraklarla donatılmıştı. Şehir kaynıyordu, zira herkes Şehsuvar’ın geçişini görmek istiyordu. Geçit yolu üzerindeki evler dört eşrefî’ye (memluk parası) dükkanlar ise bir eşrefî’ye kiralandı. Esirler çıplak olduğundan haya etmelerine rağmen kızlar bile Şehsuvar’ı görmek istiyordu; bu Şehsuvar ki o kadar çocuğu öksüz bırakan ölüm ve yağmaların mesulü idi. Kumandan Yeşbek’in korteji 24 Ağustos 1472 tarihinde Kahire’ye girdi. Sadece Emir Timraz kenarda duruyordu; O, Şehsuvar’ın yakalanış şeklinden utanç duyuyordu. Şehsuvar’ın üzerinde siyah bir elbise, başında büyük bir sarık vardı. Boynunda zincirli bir halka takılı idi. Yanında onun zincirine tutunmuş olarak Melik Zahir Çakmak’ın eski Memluklarından Emirü’l aşere (onlar emiri) Tenem Dâd at üzerinde seyran ediyor, önünde ise hepsi 20 kadar olan beyaz giysili, başları sarıklı, her biri boğazlarındaki halkalardan zincirle muhafızlara bağlanmış kardeşleri, akrabaları ve adamları ilerliyordu. Bütün Kahire halkı Babü’n-Nasır’dan Babü’l-Maderrec’in merdivenlerine kadar yerleşmiş olan erkek ve kadın şarkıcıları seyrederek eğlenmek için dükkanların önünde toplanmıştı. Davul ve zurnacılar dükkanların önlerine dizilmiş, çalgıları ta kaleden işitiliyordu. Böyle fevkalade bir olayı her zaman görmek mümkün olmadığından unutulmaz bir gün yaşandı. Şehsuvar Bey’in kardeşleri ve akrabaları da tamamen çıplak olarak develer üzerine bindirilmişti. Bu vaziyette Babü’z-Züveyle’ye (Züveyle Kapısına) kadar götürüldüler…”
Sultan Kayıtbay, Şehsuvar Bey ve diğer esir aldığı kardeşlerini astırmak için Mısır’ın 4 kadısından fetva aldı ve Şehsuvar Bey’le kardeşlerinden Erdivane, Hüdadad ve Yahya, Babü’z-Züveyl de asılarak idam edildiler. Diğer kardeşleri İsa, Yunus ve Selman ise asılmak üzere Babü’n-Nasır’a (Nasır Kapısı) götürüldüklerinde yakışıklı ve çok genç yaşta olduklarını gören halk, onlara acıyıp öldürülmelerine karşı çıkmaları üzerine idam sehpasından geri indirildiler…
Şehsuvar Bey, idam edildiğinde kırk yaşlarında bulunuyordu. Çok yakışıklı, orta boylu, gösterişli, oldukça gürbüz, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, mavi gözlü ve siyah saç ve sakallı idi; 24 Ağustos 1472.
10.Şahbudak Bey
-İkinci beylik yılları-
Memluk Sultanı’nın emriyle Emir Yeşbek tarafından, Şehsuvar Bey Kahire’ye götürülürken Dulkadirliler’in başına oturtulan Şahbudak Bey’in ikinci saltanat yılları başlamış oldu. Ama rahat değildi; kardeşi Melik Arslan Bey’in oğlu Arslan Bey, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’a sığınmış ve çeşitli hizmetlerle O’nun gözüne girerek Beylik’te iddiasını ortaya koyup, desteğini almıştı…
Uzun Hasan bunu halletmek üzere harekete geçip bazı savaşlar yaptı ise de, Otlukbeli Savaşı’nda Fatih, Uzun Hasan’ı yenince, Şahbudak Bey için bu taraftan herhangi bir tehlike kalmamıştı. Sultan Kayıtbay’a ise her fırsatta bağlılığını ifade ediyordu zaten.
Bu sırada, Şahbudak’ın da katkıları ile, Şehsuvar Bey’in idam edilmiş olmasına içerleyen Alaüddevle Bey, Aşık Bey, Mestan Bey gibi bir kısım Dulkadirli ileri gelenleri ülkelerini kahırla terkederek Amasya’ya gitmişler ve Şehzade Bayezid’e sığınmışlardı. Alaüddevle Bey, Şahbudak’tan sonra Dulkadirliler’e Bey olacaktır. Kızını (Ayşe Hatun) II.Bayezid’e vermiş, geleceğin Osmanlı padişahının desteğini kazanmıştı… Yavuz Sultan Selim’in dedesidir. Mestan Bey de Beylerbeyi olmuştur.
Bir arada Alaüddevle Bey, Osmanlılar’a karşı baskın hareketlerine de girişti ise de, hatasını anlayıp İstanbul’a kadar gitti ve Fatih’ten özür diledi. Bunun üzerine Fatih O’na Çirmen Sancak Beyliği’ni vermeyi düşünüyordu…
Fatih, Kayıtbay’a Şehsuvar’dan alınan Dulkadirli ülkesinin Osmanlı’ya bırakacağı hakkındaki sözünü hatırlattı. Kayıtbay, soğuk bir cevap verdi. Bunun üzerine, yanında bulunan Alaüddevle’yi tahta geçirmeye karar verdi. Tam bu sırada Memluklar Akkoyunlular’a yenilmiştir. Fırsatı değerlendiren Fatih, Alaüddevle’ye Kırşehir Sancak Beyliği ile Dulkadir Beyliği menşurunu tevcih etti.
Alaüddevle Fatih’ten aldığı yardımcı kuvvetle, kardeşi Şahbudak’ın üzerine yürüyüp çarpışmaya girdiyse de ilkinde yenilmekten kurtulamadı. Osmanlı kuvvetleri Kozan’a sığınmak zorunda kaldı. Kozan’ın Memluk valisi, hepsini öldürtüp başlarını Kahire’ye gönderdi.
Çileden çıkan Fatih, Alaüddevle’yi kuvvetli bir ordu ile Dulkadir ülkesine yeniden gönderdi; O da Şahbudak’ı yenip tahtı ele geçirdi.
Şahbudak Bey ise, kaçarak, yeniden Kahire’ye gitti ve Sultan Kayıtbay’a sığındı.
11.Alaüddevle (Bozkurt) Bey
3 Mayıs 1481’de Fatih’in ölümünden sonra, durumunu kritik gören Alaüddevle Bey, Sultan Kayıtbay’a, O’na kardeşi Şahbudak’tan daha çok bağlı kalacağını belirterek ikna etti. Buna rağmen Osmanlı Padişahı olan damadı II. Bayezid ile de iyi geçinmeye çalışıyordu. Bayezid’in, kardeşi Cem Sultan’la yaptığı taht savaşlarında yardımına koşmuş, Cem’in kaçarak Rodos Şövalyelerine sığınmasında rol oynamıştı.
Alaüddevle Bey, 1483 temmuzunda Memluklar’ın eline geçen Malatya’yı kuşattı. Sultan Kayıtbay da Suriye valilerine emir göndererek bir ordu hazırlatıp Alaüddevle Bey’e saldırttıysa da Elbistan’da 1484 Şubatında büyük bir yenilgiye uğradılar. Hırslanan Kayıtbay, bütün Mısır ordusunu sefere gönderdi. Alaüddevle Bey tehlikeyi sezip II. Bayezid’den yardım istedi; O da Yakup Paşa komutasında bir takviye kuvveti gönderdi. Memluk ordusu Maraş’ı tahrip edip Elbistan’a girdi. Yakup Paşa yetişince, Alaüddevle Bey, Elbistan’tan çıkmakta olan düşmanının önünü kesti. 23 eylül 1484’te Elbistan Ovası’nda yapılan çok kanlı muharebe, Dulkadirli-Osmanlı birliklerinin zaferi ile sonuçlandı.
1485’te Adana’da Memluklar’la Osmanlılar’ın savaşında, Alaüddevle Bey vaadinde durmayarak Osmanlılar’a yardıma gitmedi. Bunun sonucu olarak da bütün Çukurova Memluklar’ın eline geçti.

Bu sırada kardeşi Şahbudak Bey tutuklu bulunduğu Şam hapishanesinden kaçarak Osmanlı’ya sığındı. Kendisine Vize Sancak Beyliği verildi, 1487.
1488’de Çukurova için Osmanlılar’la Memluklar tekrar savaştılar. Bu savaştan önce de Alaüddevle’den Osmanlılar yardım istedi; fakat, yine bir kısım bahanelerle gitmedi. Yalnız kalan Osmanlı kuvvetleri yenilmekten kurtulamadı. Yenilen kumandan Hadım Ali Paşa, İstanbul’a Dulkadirli Beyinin “Daire-i itaatten uzaklaşmış olduğunu” arzetti… Buna kızan II. Bayezid, yanında bulunan Şahbudak’ı bir kuvvetle beyliği alması için gönderdi. Bazı bey ve valilere de emirler göndererek Şahbudak’a katılmalarını istedi. 1489 Martında Dulkadirli topraklarına giren Şahbudak, Kırşehir’de yeğeni (Alaüddevle’nin oğlu) Şahruh’u yakalatıp gözlerine mil çektirdi. Alaüddevle de 5 yıl önce Şahbudak’ın oğlu Şahkubad (Feyyaz)’ın gözlerine mil çektirmişti; böylece intikamını almış oldu.
Alaüddevle Bey, derhal Şahbudak’ın üzerine saldırdı ve ona gelebilecek yardımları engelleyerek yenmesini ve zayiat verdirterek, meydandan kaçırtmasını bildi.
Yine Kahire’ye gidip af dileyen Şahbudak, yüz bulamadı ve Yukarı Mısır’da bir bölgeye sürüldü; Kasım 1489.
Alaüddevle, Memluklar’ı kışkırtarak Emir Özbey komutasındaki bir ordu ile birlikte Osmanlılar’a geçen Kayseri’ye saldırdı. II. Bayezid, Hersek Ahmet Paşa’yı bir kuvvetle gönderdi. Bunun üzerine Alaüddevle, kuşatmayı kaldırıp çevre illeri yağmalayarak Elbistan’a döndü.
Daha sonra II. Bayezid’ten özür dileyen Alaüddevle Bey, yeniden sulh ve barışa kavuştu. Hatta, II. Bayezid’in çeşitli savaşlarında, Osmanlıya destek ve yardım etmek için Ordusunu gönderip zafer kazanılmasında etkili oldu.
Bu arada Sultan Kayıtbay ölmüş (1492), Akkoyunlular’ı yıkan Şah İsmail Safevî Devleti’ni kurmuştu; 1500. Dulkadirliler’e bağlı birçok Şii Türkmenler, Şah İsmail’in safına katılmaya başlamıştı…
Şah İsmail Alaüddevle Bey’in kızı Benli Hatun’u istedi. Alaüddevle O’nun Şiiliğini bahane ederek kızını vermedi. Üstelik, Şah İsmail’e taht mücadelesi veren Akkoyunlu Şehzadesi Murad’ı destekledi. Bir ara Akkoyunlu tahtına da çıkan Murad, Şah İsmail’e karşı koyamayıp kaçtı ve Alaüddevle’ye sığındı. Sultan Murad, Şah İsmail’in istediği Benli Hatun ile de evlendi.
Öte yandan Alaüddevle, ordusunu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da fetihlere giriştirdi. Diyarbakır, Eğil, Selim, Savur, Silvan, Mardin, Urfa alınarak Dulkadirli ülkesine katıldı.
Alaüddevle Bey, son Akkoyunlu Şehzadesi Zeynel Mirza’ya da yardım ederek, bir kısım toprakları onun yönetimine bağlaması (mesela Diyarbakır), Şah İsmail’i çok içerletmiş, kinini bir kat daha artırmıştı.
(Fatih’in kızı Gevher Han Sultan ile Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmed evlenmiş ve bu iki düşman imparatorun torunu olarak Göde Ahmet ve kardeşleri doğmuştu. Göde Ahmed de II. Bayezid’in kızı Aynî Şah Sultan ile evlenince işte bu Zeynel Mirza Dünyaya gelmiştir. Zeynel Mirza, yakın akrabaları ile birlikte Elbistan’a yerleşmiş ve Elbistanlı Akkoyunlular’ın atasını teşkil etmiştir. Elbistan’daki Uğurlular soyu ile İbnü’l-Emin Mahmut Kemal ve son devir Osmanlı Sadrazamı Yusuf Kamil Paşa- Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın damadı olup hanımı Zeynep Hatun ile birlikte, İstanbul’da Zeynep-Kamil Hastanesi’nin bahçesindeki türbelerinde medfundur- da bu soydandır.)
Şah İsmail İran’da hakimiyetini pekiştirince, Alaüddevle’den intikam almak için sefere çıktı; 1507. II. Bayezid’ten izin rica edip, Osmanlı topraklarından geçerek Sarız yolundan Elbistan’a ilerledi. İki ordunun öncü birlikleri ilk karşılaşmayı yaptılar. Alaüddevle’nin Sarı Kaplan lakaplı oğlu Kasım, Şah İsmail’in öncü birlik kumandanı Dede Bey’i bozguna uğrattı. Fakat Şah İsmail’in gerideki ordusu çok güçlü idi. Alaüddevle Bey karşı koyamayacağını anlayıp, Turma dağına çekildi ve Osmanlılar’la Memluklar’dan yardım istediyse de her ikisi de kayıtsız kaldı. Bir anlamda Alaüddevle Bey, her iki devlete ettiğini çekiyordu… Şah İsmail çok beklediyse de O’nu dağdan indiremedi; dağa doğru saldırmaya da cesaret edemedi; hakaret için “Ala Dana” diye olanca gücüyle bağırarak dönmeye karar verdi. İntikamını Maraş ve Elbistan’ı yakıp yıkarak almış oldu. Öyle ki, bu tahripten mabedler, mezarlar bile esirgenmedi. Tam anlamıyla taş taş üstünde kalmadı.
Bu seferle, Diyarbakır ve Harput kaybedildi. Diyarbakır’da savaşan Alaüddevle Bey’in oğullarından Kasım (Sarı Kaplan) ve Erdivane Beyler esir düştü. Sonra da idam edilerek kelleleri Şah İsmail’e gönderildi.
1510’da Alaüddevle Bey, yanında oğulları Şahruh ve Ahmed olduğu halde 14000 kişilik ordusu ile Diyarbakır’a yeniden saldırdı ise de Şah İsmail ve emiri Ustaclu Muhammed’e yine yenildi. Esir düşen bir kısım oğulları yine katledildi. Şahruh’un oğulları Mehmet ve Ali, Şah İsmail’e gönderildi. Daha sonra bu iki genç Şah İsmail tarafından affedilmiş ve onlara emirlikler verilmiştir.
Oğullarının kaybına çok üzülen Alaüddevle Bey, siyahlar giyenerek uzun zaman matem tutmuştur.
Bundan sonra, bir ara, kısa sürse de, Safavîler’le Dulkadirliler arasında barış hüküm sürmüştür. Memluk Sultanı Kansu Gavri ile de bir problem yok gibiydi. Hatta, Alaüddevle, torunu Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı tahtına çıkışını tebrik etmediği gibi, Yavuz’un bazı saldırılarında Şah İsmail’e destek bile vermiştir.
Yavuz, Çaldıran seferine giderken, Alaüddevle Bey’e “Emmim Alaüddevle Bey Hazretlerine” diye başlayan bir mektup yazarak yardıma çağırmıştı; ama, Alaüddevle Bey, kardeşi Şehsuvar Bey’in oğlu Ali Bey’in Yavuz’un himaye etmesine içerlediğinden yardım etmediği gibi, Yavuz’un levazımatçılarına yem ve iaşe satışını ülkesinde yasakladı. Bununla da yetinmeyip, Osmanlı’nın artçı birliklerine baskınlar yaptı, yem ve iaşeleriyle birlikte atlarının bir kısmını aldı.
Çaldıran seferinden sonra, Osmanlı ordusuna kendisi açısından haklı gerekçelerle yardım etmeyen dedesi Alaüddevle Bey’in hakkından gelmeye karar veren Yavuz, gözdesi durumunda sevdiği Şehsuvar oğlu Ali Bey’i hemen Kayseri Sancak Beyliği’ne tayin ve Dulkadir topraklarını işgal edince de Beyliğini vaad etti. (Kayseri İli Tomarza İlçesi GÜLVEREN Köyü -Harsa Köyü ve Bel Köyün de DULKADİR HANEDANININ Torunlarının Soyu bugün halen devam etmektedir. Bu aile bugün DULKADİROĞLU, SARIÇİÇEK, Çambudak, Özhan, Ertuğrul, Aktaş, Akçiçek, Bulgurcu, Yıldız, Tırpan, Kaya (Harsa), Şahan (Harsa), Sipahi (Harsa), Turan (Bel) gibi soyadlardadırlar.) Aynı zamanda Ali Bey’den Dulkadirliler’in elinde olan Bozok (Yozgat) sancağını işgal etmesini emretti. Ali Bey de kış olmasına rağmen, Bozok’a hücum etti ve ele geçirip valisi Alaüddevle’nin oğlu Süleyman (Ali Bey’in amcasının oğludur da)’ın başını kestirerek Yavuz’a gönderdi. Yavuz da Bozok’un idaresini de Ali Bey’e verdi.
Alaüddevle Bey, durumu Memluk Sultanı Kansu Gavri’ye bildirdi. Kansu Gavri de Yavuz’a mektup yazarak Ali Bey’in aldığı yerleri Dulkadirliler’e yeniden vermesini rica etti. Fakat, Yavuz, cevabında, Alaüddevle Bey’in azledilerek yerine Ali Bey’in geçirilmesini istedi.
Kansu Gavri, Dulkadiroğulları üzerindeki nüfuzunun kaybolacağını sezerek Yavuz’a elçi gönderdi ve hükümranlığı paylaşmak istediğini bildirdi. Ya parada ya da hutbede adının anılmasını rica etti. Buna kızan Yavuz, elçiye “Sultanınız muktedirse hükümranlık hakkını kendi ülkesinde muhafaza etsin…” diyerek bir gün Mısır’ı da fethedeceğini ima etti.
Alaüddevle Bey, bir daha Osmanlılar’ın atlarının yem ve iaşelerini vurdurunca –ki, sayısız hayvan açlıktan ölmüştür- Yavuz Dulkadirli ülkesinin fethi sırasının geldiğine karar verdi. Sivas’tan 5 Haziran 1515’te Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa komutasında Elbistan’a 30.000 kişilik bir ordu gönderdi. Şehsuvaroğlu Ali Bey’in kılavuzluğu ile, ordu Elbistan’a ilerlerken, kendisi de asıl ordusu ile İncesu’ya gelip harekatı izlemeye başladı.
Alaüddevle Bey, haremini ve hazinesini Turna Dağı’na yollayarak, 30.000 kişilik ordusu ile “Göksun ile Andırın arasındaki Ördekli mevkiinde” Sinan Paşa kuvvetlerini karşıladı; 13 Haziran 1515. Ordular karşılaşınca Ali Bey atını ileri sürerek, babası Şehsuvar Bey’in izzet ve ikramına nail olmuş ve O’na sadık kalmış olan Türkmenleri kendi safına geçmeye davet etti. Böylece, bir kısım Türkmenlerin saf değiştirmesini sağladı.
Çok kanlı bir çarpışmadan sonra, bir seyis, 90’lık yaşlı Alaüddevle’yi öldürdü. Başını Sinan Paşa’ya gönderdi. Seyis, Alaüddevle’yi hoşuna gittiği elbisesi için öldürmüş, fakat sonra bey olduğunu anlamış ve çok korkmuştur. Savaşta, birçok Dulkadirli ileri gelenleri telef ya da esir olmuştur.
Alaüddevle’nin başı Göksun’da Yavuz’a sunuldu, 1515.
Yavuz, Şehsuvaroğlu Ali Bey’i Dulkadirliler’in başına geçirip, Alaüddevle ile bir oğlunun ve vezirinin kesik başlarını –bozulmasın diye- bal dolu tenekelere koyup, Kahire’ye gönderdi. Bununla, Kansu Gavri’ye, sanki, “sıra sana geldi” mesajını gönderiyordu… Mukabil olarak elçi gönderen Kansu Gavri “Hiç olmazsa, bir kısım Dulkadirli topraklarının Alaüddevle Bey’in oğullarına bırakılmasını…” istediyse de Yavuz “Kılıçla aldığım yerleri ancak kılıçla teslim ederim…” cevabını verdi.
Alaüddevle’nin başsız cesedinin Ulu Camii güneyindeki hazirede (şimdi bahçedir) medfun olduğu rivayeti kuvvetlidir.
Bu tarihten itibaren, Dulkadirli ülkesinde Yavuz adına hutbe okundu ve yavaş yavaş Osmanlı hakimiyeti tesis edildi.
12.Şehsuvaroğlu Ali Bey
Ali Bey, babası Şehsuvar Bey’in Kahire’de idam edilmesinden sonra, Dulkadirli Beyi olan Şahbudak’a karşı olduğu ve kendisine herhangi bir şey yapabileceğinden endişe ettiği için Osmanlı padişahı II. Bayezid’in yanına sığınmıştı. Yavuz tahta çıkında da Ali Bey’i Çirmen Sancak Beyliği’ne tayin etmişti…
Yavuz’un İran Şahı ile yaptığı Çaldıran savaşında ve savaştan önce keşif kolu reisi olarak gerçekten olağanüstü görevleri başarmış; sırf keşif ve casusluk faaliyetinden dolayı Yavuz tarafından 3000 flori altın ve Hersek Ahmet Paşa’nın hazineye intikal eden bir murassa kılıcı ile taltif edilmişti…
Çaldıran Muharebesi’nde de Ali Bey Öncü Birlikler Kumandanı olarak görev yapmış, kahramanca mücadele ederek, Şah İsmail’i ve onunla kaçan Safavî ordusunu kovalamış, Şah’ın hanımını, sancağını ve hazinesini ele geçirerek Yavuz’a teslim etmişti. Selimnâme yazarı vakanüvist Celâl-zâde Mustafa, Ali Bey için şöyle yazar –savaştan önce-;
“Padişah hazretleri, hemen yüksek Saltanat Huzuru Hizmetlilerinden Dulkadiroğullarından bahtiyar adam, iyi ata binen, şanlı pehlivan, seçkin, anlayış eteğini yaymakla tanınan, namlı, sağlam akılla güçlü, heybette Hz. Ali prensipli, Şehsuvaroğlu Ali Bey’i, o anda yüce huzuruna getirip:
-Ali Bey, düşman kayıp ve gözden uzak. Gerçekte durumları meçhul ve belirsizdir. Casusların haberleriyle durumlarını öğrenme yolu kesinlikle kapalıdır. Ali’lik edip, sana bağlı düşman zapt eden yiğitlerle bu gece atlı akın edip, mutlaka düşmanlar tarafından yararlı bir haber getirmeye atılıp, gayret eyle. Hizmetin teşekküre değer, diye ifade buyurduklarında, adı geçen Ali Bey şanı yüce buyruğa uyup, o gece Dulkadir’in yararlılarından yüz kadar yiğitle süvari akını yapıp, sabaha yakın zamanda Şah İsmail’in ordusunun yakınına ulaşır. (…) Şah ve ileri gelenler beyleri, hanları içki ve eğlence ile meşgulken, Ali Bey, bir sarhoş Han’ı çadırına giderken yakalar ve atına bindirip Yavuz’un huzuruna çıkarır. Şahın haberini ondan sorarlar…”
Çaldıran Meydan Muharebesi ve sonrası için de aynı tarihçi şunları yazar:
“Kaçak Şah (İsmail), öldüren savaş meydanından çıkıp kaçınca, muzaffer savaşçıların amiri, zafer düşünceli, başarılı yiğitlerin kumandanı Şehsuvaroğlu Ali Bey, düşman avlayan ve zafer nasipli arslanlarla Şah’ı izleyip, arkasından yetişip harp alet ve edavatını ve techizatını döktürüp, uğursuzluk alameti sancaklar ve tuğların hepsini alıp, Şah’ın kendisine bağlı cesur ve seçkinlerinden birçok şahsı tutup, zarar zincirinin esiri eylemiş. Şah elinden güçlükle kaçmıştır. Ali Bey, bambaşka fetihlerle güçlenip, muzaffer olarak gelip Sultan’ın ordusuna yetişti. Aldığı bütün ganimeti teslim etti. Bütün ordu ve asker, tüm muzaffer savaşçılar, doyumluklar eylediler. Altın ve gümüş keselerle değil torbalarla, inciler, iri inciler torbalarla, çuvallarla bulunup, gaziler para ve mücevheratı ölçekler ve kilelerle bölüşüp paylaştılar…”
Sefere giderken Yavuz’la atbaşı birlikte giden ender insanlardan olan Ali Bey, savaştaki hizmetleri karşılığı, hediyelerle birlikte fethedildiğinde, Dulkadirli ülkesinin kendisine verileceği sözünü almıştı. Nitekim, amcası Alaüddevle’nin yok edilmesinden sonra da Yavuz sözünde durarak beyliğin başına getirilmişti.
Ali Bey’i tanımak istemeyen Şahruh’un oğulları isyan ettilerse de, en önde gelen Ahmed’i Zamantı Kalesi’nde yakalayan Ali Bey, onu öldürttü ve kısa zamanda dirlik ve düzeni sağlamakta başarılı oldu.
Ali Bey, Memluklar’la iyi geçinmeye çalışırken, kendisine hamilik eden Osmanlılar’a da bağlılığını göstermekten geri durmuyor, yaptıkları birçok savaşa kuvvet göndererek yardımcı oluyordu.
1516 Temmuzunda, Yavuz, Şah İsmail üzerine yeni bir sefer hazırlığı yaptığını yaymıştı. Amacı Kansu Gavri’yi gafil avlamaktı. Buna inanan Memluk Sultanı, fırsat bilip, Alaüddevle’nin oğullarını Dulkadirliler’in başına geçirmek üzere saldırmak istedi ve ordusunu Suriye’ye kadar getirdi. Yavuz O’na mektup yazarak “Şah İsmail’le aramıza girme” diyerek, niyetini iyice sakladı ve ordusu ile Elbistan’a geldi. Ali Bey ile birleşerek O’nu öncü birlikte kumandanı etti ve Suriye’ye doğru yola çıktı.
Kansu Gavri durumu anlayıp tam hazırlamadığı ordusu ile karşı koymak istedi. İki ordu 24 Ocak 1517’de Merc Dabık’ta karşılaştı. Ali Bey, Osmanlı Ordusunun sağ kanadına kumanda eden Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa’nın yanında yardımcısı olarak yer almıştı. Ali Bey’in tam karşısında, Alaüddevle’nin kardeşi, Ali Bey’in amcası Abdürrezzak ile Alaüddevle’nin torunu yani Şahruh Bey’in oğlu Melik Arslan yer almıştı. Savaş başlar başlamaz, Ali Bey Melik Arslan’ın üzerine atılıp onu bir kılıç darbesiyle katletti. Savaş boyunca bütün Memluk ordusu, Osmanlı ordusunun sağ kanadına hücum etti ise de muvaffak olamadılar ve sadece bu kola yenilerek dağıldılar. Kansu Gavri de savaş meydanında öldürüldü. Abdürrezzak esir edildi.
Memluklar’ın başına Kansu Gavri’nin yeğeni ve Saltanat vekili Tomanbay geçip Sultan oldu.
Merc Dabık zaferinden sonra dönmek isteyen Yavuz’u Mısır’ın fethine ikna eden Ali Bey, yine öncü birlikler kumandanı olarak yola koyuldu. Ridaniye’dre Osmanlı ordusunun hangi taraftan hücum etmesi gerektiğini, bazı vezirlerin muhalefetine rağmen Yavuz’a kabul ettiren Ali Bey, bu sefer ordunun sağ tarağına kumanda eden Sinan Paşa’nın yanında ve yardımcısı olarak çarpışmaya girdi. Bu kanlı savaşta, Sinan Paşa ve Ali Bey’in bir oğlu şehit düştü.
Zaferden sonra, Kahire’ye ilk giren kuvvetlerin başında Ali Bey vardı. Bizzat sokak muharebelerine katıldı ve Nil nehrinden yüzerek kaçmaya çalışan Tomanbay’ı kemend atarak yakaladı.
Babasının intikamını alması için Yavuz tarafından Tomanbay Ali Bey’e teslim edildi. Ali Bey de Tomanbay’ı, tıpkı babası gibi, Züveyle Kapısı’nda asarak intikamını aldı; 13 Nisan 1517.
1519 yılında Anadolu’da Celali isyanlarını başlatan Celal, Turhal’da büyük bir ayaklanmaya sebep oldu. İlk kazan kendisine karşı çıkan küçük kuvvetleri yenince hem şımardı hem de şöhreti ve taraftarları arttı. Bunun üzerine Rumeli Beylerbeyi olan Ferhat Paşa’yı vezir edip Celal’in üzerine gönderen Yavuz, Ali Bey’e de haber göndererek yardımcı olması için emir verdi. Hemen harekete geçen Ali Bey, Kayseri’de Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Rumeli Beylerbeşi Sadi Paşa ile buluşup, Ferhat Paşa’yı beklerken Celalî’lerin kaçmalarına imkan vermek istemediğinden harekete geçti ve 24 Nisan 1519 günü sabahtan yatsı vaktine kadar süren çok kanlı bir çarpışmadan sonra, celal kaçmayı başardıysa da isyancıların çoğu öldürüldü ve esir eldi.
Kaçan Celal, Ali Bey’in ve Üveys adındaki Bozok (Yozgat) valisi olan ve Celal’le bir hesabı bulunan oğlu takip etti ve yakalayıp Ali Bey’e getirdi. Ali Bey de başını keserek Yavuz’a gönderdi.
Ali Bey’in bu başarısı Ferhat Paşa’nın kıskançlık ve hasedine yol açmıştı!…
Yavuz vefad edip de yerine Kanunî Sultan Süleyman padişah olunca, bunu fırsat bilen Şam valisi Canberdî Gazalî isyan etti. 20.000 kişilik bir kuvvetle Halep’i kuşattı.
Celalî isyanında olduğu gibi, Kanunî bu isyanı bastırmak için yine –eniştesi- Ferhat Paşa’yı görevlendirdi ve Ali Bey’e de O’na yardımcı olması için emir verdi. Ali Bey de daha önce yaptığı gibi, Ferhat Paşa’nın gelmesini beklemenin zaman kaybı olacağına kanaat getirerek, hareket etti. Canberdî ile yaptıkları karşılaşmada O’nu hemen bozguna uğrattı ve Şam’a kaçmasını sağladı. Ferhat Paşa geldiğinde iş hemen hemen bitmişti. Birlikte, Şam’a çekilen Canberdî’nin üzerine yürüdüler, Ocak 1521’de bozguna uğratıp başını kestiler.
Ali Bey’in bu başarısı Ferhat Paşa’nın O’na duyduğu kıskançlığı bir kat daha artırmıştı.
Göze giren Ali Bey, Kanunî Belgrad Seferi’ne çıktığında, O’nun emriyle, Osmanlı topraklarının Doğu sınırlarının bekçiliğini yaptı.
Kini dinmeyen Ferhat Paşa, belki de gözü olduğu bir makama Ali Bey’in tayin edilebileceğinden korktuğu için, bir yalan uydurup, Ali Bey’in kendi halkına zulmettiğini, hatta bağımsızlık peşinde koştuğunu yaydı ve bunu Kanunî’ye duyurdu. Kanunî de durumu yerinde incelettirmek üzere bir heyet gönderince, duruma içerleyen Ali Bey, bu heyeti katlettirdi. Bunu fırsat bilen Ferhat Paşa, Kanunî’den Ali Bey’in katli için bir ferman kopardı. Çeşitli yalanlarıyla, Kanunî’yi aldatmasını bilmişti. Ferhat Paşa Tokat’a gelerek, “Şah İsmail’e karşı yapılacak yeni bir sefer hakkında fikir alış-verişinde bulunulacak” bahanesiyle Ali Bey’i çocukları ve beyliğin yönetiminde ileri gelenlerle birlikte davet etti.
Maiyetinin “evlâd-ı ıyâl ile gitmenin hayra alamet olmadığı” yolunda yaptığı uyarılara kulak asmayan Ali Bey “Benim Osmanlı ile ne alıp veremediğim var ki?” diyerek kuvvetlerinin başında çocukları ile birlikte Tokat’a hareket etti.
Ali Bey’i Artukova (Artova)’da büyük bir ilgi ile karşılayan Ferhat Paşa, onlara mükellef bir ziyafet verdi. Yemekler yenilirken Ferhat Paşa, Ali Bey’i oğulları ile birlikte katlettirip, önlerindeki tabaklara başlarını düşürttürdü. Ali Bey’in başı Rodos Seferine çıkmış olan Kanunî’ye Muğla’nın Çine ilçesinde ulaştırıldı, Temmuz 1522.
Yöre halkı, bunun üzerine ağıtlar yakıp isyanlar etti. Hatta Rodos seferinden sonra, durumu inceleten Kanunî, Ferhat Paşa’nın oyununa geldiğini anlayıp, çok üzüldü; Paşa’yı önce Rodos’a sürgüne gönderdiyse de yetinmeyip idam ettirdi.
Ali Bey’in ölümünden sonra Dulkadir Beyliği ömrünü tamamlamış ve Osmanlı mülküne katılmıştır. Merkezi Maraş olmak üzere “Zu’l-Kadriya” eyaleti teşkil edilmiş. Elbistan Maraş Livasına bağlı bir kaza haline getirilmiştir. Zaten sınırları Mısır’a kadar uzanan Osmanlı İmparatorluğu’nun ortasında bağımsız ya da yarı bağımlı bir beyliğin kalması mümkün değildi.
Ali Bey, Şah İsmail’in baskın ve tahribinden sonra, yaşanmayacak derecede gelen Elbistan’ın başkentliğini Maraş’a taşıyan Alaüddevle’den sonra Bey olur olmaz, yeniden başkentliği Elbistan’a taşımış ve şehrin imarı için büyük emekler vermişti.
DULKADİRLİLERİN MİMARİ ESERLERİ
Dulkadiroğulları Beyliklerini kurup geniş bir alanda hüküm sürmeye başlayınca, bir devlet hassasiyetinde, kanun, eğitim, imar, inşa ve din işlerinde çeşitli faaliyetlerde bulunmuş ve önemli eserler vücuda getirmişlerdir.
Günümüze gelen (ve maalesef gelemeyen) bir kısım mimari eserleri zikretmeden önce, Alaüddevle’nin Kanunnameleri’ni hatırlatmak yerinde olur. Bu kanunnameler, gerçekten bölge halkının huzur içinde yaşamasını sağlayan önemli kanunlardan oluşuyordu. Öyle ki, Şehsuvaroğlu Ali Bey’in öldürülmesinden sonra, isyan eden bölge halkı, Osmanlılar tarafından, yine aynı kanunlar uygulanmak suretiyle teskin edilmişlerdir…
Mimari eserlerine gelince:
Hemen hemen hüküm sürdükleri bütün önemli şehir ve kasabalarda çeşitli camiler, medreseler, tekkeler, zaviyeler, imaretler yaptırmışlar, kaleleri tamir edip köprüler inşa etmişlerdir.
Elbistan’daki Ulu Camii, Ümmet Baba Camii ve türbesi ile Çarşı Camii hakkında geniş bilgi bu bölümün sonunda verilecektir. Buraya, Dulkadirliler’in yaptırmış olduğu önemli eserleri sıralamak gerekirse;
1. Adıyaman Ulu Camii,
2. Adana/Bahçe Ağa Bey Camii,
3. Çandır Şahruh Bey Mescidi,
4. Darende Ulu Camii,
5. Darende Dânâ Bey Mescidi,
6. Gaziantep Alaüddevle (Aladola) Camii,
7. Gemerek Şahruh Bey Mescidi,
8. Kadirli Ala Camii,
9. Maraş Hatuniye (Şems Hatun) Camii,
10. Maraş Haznedarlı Camii,
11. Maraş Ulu Camii,
12. Maraş İklime Hatun Camii…
13. Maraş Taş Medrese,
14. Kayseri Hatuniye (Şamiler) Medresesi,
15. (Ayrıca şimdi bulunmayan) Maraş’ta İmaret, Bağdadiye, Kadı (Begtunlu); Elbistan’da Hatuniye (Sa’diye), Kadirli’de Kasım Bey, Kudüs’te Gadiriye (Kadiriye) Medresesi…
16. Çandır’da Şah Sultan Hatun Türbesi,
17. Hacı Bektaş’ta Balım Sultan Türbesi,
18. Maraş’ta Taş Medrese yanındaki Türbe,
19. Maraş Hatunîye Camii altındaki Türbe,
20. Maraş İklime Hatun Mescidi’ne bitişik Türbe,
21. Pazarören Koçcağız’da Süleyman Bey Türbesi…
22. Kızılırmak üzerindeki Şahruh Köpküsü (Sivas/Gemerek’e 13 km kuzeybatıdadır. 1538-1539’da, -Şahruh Bey’in yaptırdığı köprüyü- oğlu Mehmed Han yenilemiştir. 8 gözlüdür, uzunluğu 155 m. genişliği 5.5 metredir)
23. Afın’daki Eshab-ı Kehf Külliyesi’ne ek yapı (Camiinin doğusundaki vadiye doğru uzanan altlı üstlü iki bölümdür. Her bölüm üçer odalıdır.) Ayrıca bu külliyeyi de baştan başa tamir ettirmişlerdir.
24. Kırşehir Ahi Evran Zaviye ve Türbesi,
25. Erzurum/ Hasankale (Pasinler) Ilıcaları,
26. Harput Kalesi. Önemli ölçüde tamir edilmiştir.
27. Maraş Kalesi. Zaman zaman gerekli ölçülerde tamir edilmiştir.
28. Kayseri Kalesi. Önemli ölçüde tamir edilmiştir.
29.Kayseri Zamantı Tomarza’da bulunan Gülveren Köyünde Zaviye.
Ayrıca, basit yapılarından dolayı günümüzü çok azı ulaşmış veya harabeleri kalmış bir kısım zaviyelerin adları da şunlardır:
Karadede, Bumdede, Çomak Baba, İsa Baba, Omuzu Güçlü, Said el-Aziz, Seyyid Mahzun, Ulu Camii, Maraş-Ümmet Dede, Osman Dede, Mihriban, Afşin-Dede Baba, Ahiviran’da, Akaralya Köyünde, Baskir Köyünde, Çandır’da, Çokviren Köyünde, Dirikliviran, Dilekli, Diraz, Dönercik, Ebruk, Firak, Göynük, Gülliviran, Gümüşgün, Hamamcicili, Hazran, Kelamin, Kesikviran, Melcuk, Melikgazi, Muradiz, Kara Hait, Karagözü Kızancık, Kızılyün, Kulandas, Saldırık, Sekeş, Serhor, Tanjin, Tahta Lasun, Tanil Alanı, Terli, Zeyniye, Kara Tanil köylerinde zaviyeler (Zaviye; küçük tekke demektir. Tekke; Tarikat mensuplarının ibadet ve zikir yaptığı yere denir.)
Ayrıca; Akdağ Şahverdi Fakih, Ali Köyünde Erbağ, Baltı çevresinde Yusuf Abdal, Gedük yöresinde Seyyid Selahaddin, Akdağ yöresinde Kılıç Abdal ve Ali Derviş, Boğazlıyan’da Yol Kulu, Karadere’de, Yukarı Konak’ta, Aşağı Konak’ta Yunus Halife ve Yolageldi zaviyeleri zikredilebilir.
Bunlardan başka, özellikle Şah İsmail tarafından yıkılmış olan sayısız saray, han, türbe gibi eserlerin varlığı bilinmektedir…
Çarşı Çamii (Cami-i Atik)
Alaüddevle Bey’in 1501 tarihli vakfiyesinde Elbistan’da Cami-i Kebir’in inşa ve imar ettiği, ayrıca bir bezzazistan (Bedesten, kapalı çarşı) yaptırdığı ve çok sayıda dükkanın gelirini de bu camiye vakfettiği kaydedilmiştir. Tahrir Defterlerinde de çarşı içinde Alaüddevle Bey Camii olarak adı geçen camiin de adı geçen Çarşı Camiinden başkası olmasa gerek. Elbistan’ın en eski camii olduğu için Cami-i Atik de denen bu cami, basit mimarî tarzına göre Danişmendliler zamanında yaptırılmış olma ihtimali kuvvetlidir. Alaüddevle Bey, yeniden inşaa edilecek derecede tamir ettirmiş olabilir.
Çarşı içinde idye Tahrir Defterlerinde zikredilen cami, eğer bugünkü Çarşı Camii değilse, şimdiki Candargazi İşhanı’nın kuzey tarafındaki meydanda bulunan ve bugün yıkılmış olan bir başka camii Alaüddevle Bey Camii olabilir. Yanında da sütunlu ve taçlı bir çeşme vardı…
Cami-i Atik (Çarşı Camii), IV. Mehmed zamanında ve 1886 yılında iki tamir görmüştür.
Çarşı Camii’nin, Şah İsmail’in tahribatından sonraki dönemlerde yeniden tamir ve inşa ettirilmiş olma ihtimali de kuvvetlidir.
Ümmet Baba Camii ve Türbesi
- Cami –
Bugünkü Ceyhan Mahallesinde bulunan camii 1500 yılında Alaüddevle Bey tarafından yaptırılmıştır.
Ümmet Baba, Alaüddevle Bey zamanında yaşamış evliyadan bir zattı.
Camiinin güneyine bitişik türbede medfundur. Türbenin giriş kapısı camiin mihrabındadır.
Ayrıca Alaüddevle Bey Ümmet Baba için bir de zaviye yaptırmıştır. XVI. yüzyılda camii ve zaviye etrafında teşekkül eden mahalleye O’nun adı (Ümmet Baba) verilmiştir.
1525’te mahallede 50 nüfus bulunuyordu. Mahalleye daha sonra Hatib Camii Mahallesi adı adı verilmiştir. Alaüddevle Bey, Camiin hatip, müezzin ve ferraşı için Ozan Öyüğü köyünden arazi ile Çoğulhan cizyesinden 1000 dirhem ve Elbistan Bezzazistanından gelir tahsis etmiştir.
Caminin tahta minaresi yıkıldığında 1955 yılında Hacı Mehmet KÖKSAL tarafından kızı Necla Hanım hayrına yeniden yaptırılmıştır.
- Zaviye-
Aynı adı taşıyan cami yakınında, Camiye göre, Dulkadiroğlu Caddesinin doğu tarafındaki binaların hemen arkasında bulunuyordu. Günümüzde sadece temel duvarları kalmıştır. Halk tarafından ‘tekke’ olarak bilinir ve yakınında, Ceyhan nehri üzerindeki köprüye bu (Tekke) adı verilmiştir.
Kitabesinde tahminen 1496 tarihinde Ümmet Baba tarafından yaptırıldığı M.Halil YİNANÇ tarafından okunmuşsa da, Alaüddevle Bey’in 1501 tarihli vakfiyesinde zaviye ve camiinin kendisi tarafından yaptırıldığı zikredilmektedir. Vakafnamede, “Babaiyye Zaviye’ni mescidini ve üzerindekilerle Kubbeyi (ki medrese olabilir)= inşa eyledi ve buralara müderris ve imam ve Şeyh nasb ve tayin eyledi…” şeklinde bahsedilir. Binanın yanındaki araziyi, Derb Kapı (Bab-ı Derb ki, Köprübaşı olduğu sanılmakta) da ve biri de Hatun Mezraında olmak üzere iki değirmeni ve Hatun ile Kitiz köylerinin gelirlerini vakfetmiştir. Ayrıca, müderrise, hatibe, öğrencilere hatta misafirlere, tamir ve sair giderleri için birçok arazi, değirmen ve dükkanın geliri vakfedilmiştir.
Ulu Camii
“Caminin kapısı üzerindeki kitabe 1240 tarihinde inşa edilen bir başka camiinin kitabesidir.”
Bu kitabeye göre, Ulu Camii, 1240 yılında II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında O’nun emriyle, aynı zamanda Çavlı-han’da bir de han (Çoğul Han) yaptırmış olan Emirlerden (Elbistan’ın yöneticilerinden) Emir Hüsameddin Çavlı yaptırmış görünüyor.
Gerek planı, gerekse yapı özellikleri bakımından Ulu Camii’nin Selçuklular döneminde yapılmış olması mümkün görülmemektedir.
Kitabenin, aynı camiinin yerindeki bir başka camiye ait olduğu, 1507’de Şah İsmail’in kale, saray, türbe, mescidlerle birlikte bu camiyi de yıktırdığı, Dulkadirliler’e Alaüddevle’den sonra bey olan Şehsuvaroğlu Ali Bey, Elbistan’ı 8 yıl aradan sonra yeniden başkent edip hızla imarına girişince, yıkılan bu camiinin yerine Osmanlı üslubunda yeni (bugünkü) bir camiiyi yaptırdığı ve atalarına saygı bağlamında eski kitabeyi yeni camiinin portaline koydurduğu, Prof. Dr. Oktay Aslanapa gibi birçok tarihçi ve uzman tarafından öne sürülmektedir.
Zamanla harap olan camii Kanunî zamanında esaslı bir tamir görmüştür. Belki gerçek görünümüne onun zamanında kavuşmuştur.
IV. Mehmed zamanında (17.Asır) bir tamir daha gören camii, 1816 tarihinde üçüncü kez onarılmıştır. Bu son onarımı belgeleyen kitabe, camiin kuzey duvarının kuzeydoğu köşesindedir. Ebced hesabına göre; Maraş’lı şair Sümbülzade Vehbî;
“Düşürdî Vehbî Habibî
Dedi tarih güzel oldu bu tamir mübârekallah”
diyerek 1231/1816 tarihini belirlemiştir.
Ulu Camii ayrıca 1822 yılında halk tarafından, 1932 yılında Vakıflar İdaresi tarafından, 1992 tarihinde de yine Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından üç kere daha onarım görmüştür.
Ulu Camii’nin çift minareli olduğu, birinin de kuzeydoğu tarafında (şimdiki minareye göre simetri görünümünde) olduğu, Şah İsmail’in yıkımından (veya depremlerle yıkılmasından) sonra yeniden inşa edilmediği tahminleri kuvvetlidir. Caminin kuzeydoğu köşesinde, yüksekçe bir temelin olduğunu 40 yaş civarındakiler bile, özellikle mahalleliler ve cemaatı yakinen bilirler.
Taşları, camiinin inşaatında da kullanılan ‘Horasan harcı’ ile birbirine tutturulduğundan, küçük bir parçasını dahi değil sökmek, kımıldatmak bile mümkün olmazdı. 1950-1960 yılları arasında Camiiye birkaç basamak taş merdivenle çıkılmak suretiyle girilebildiği; bugün ise dört basamak beton merdivenle inildiği gözönüne alınırsa, caminin önünden geçen caddenin ne kadar yükseltildiği (takriben 1,5 metre) ve temelin boyu hakkında da doğru bir kanaate ulaşılabilir.)
Temelin son kalıntıları 1992 yılında yapılan tamirde, cami etrafına, koruma amacıyla yapılan kaldırım için eşilmiş ve tamamen kaybedilmiştir.
Şimdiki minare 1834 yılında da halk tarafından müstakilen bir tamir görmüştür.
Ulu Camii’nde, özellikle ‘Selatin’ Camiilerinde, mihrabın genellikle solunda Padişahların namaz kılmaları için ayrılmış “Hünkâr Mahfili” vardır ve bu çok ilginç bulunmaktadır.
Batı tarafındaki pencere (ki, burada orjinalinde bir kapı vardı ve Beyler kale üstündeki saraylarından gelerek buradan girer ve mahfile çıkarlardı) içinden başlayan ve kalın duvarının içine yapılan merdivenlerden çıkılarak balkon şeklindeki mahfile varılır.
Bu mahfil, Anadolu’daki en eski ve orijinal mahfil olması bakımından da dikkat çekmektedir.
Dulkadirli beylerinden Melik Arslan Bey, burada namaz kılarken Ekim 1465 tarihinde hançerlenerek şehid edilmiştir:
1522’den sonra;
Elbistan Bölgesi Osmanlı hakimiyetine girdikten biraz sonra, isyan ve ihtilal yatağı haline geldi. Kalender Sultan isyanı bunlardan birisi olup, Vezir-i Azam Makbul İbrahim Paşa bizzat Elbistan’a gelerek isyanı bastırmıştır. Bundan sonra, isyan çıkmaması için tedbir alınarak özel kanunlar hazırlanmış, Dulkadirli Türkmen Prenslerine Sipahilik verilerek vergi, tımar ve zeamet karşılığı alınmamış ve Alaüddevle zamanındaki kanunlar yürürlükte bırakılmıştır. (Bu Dulkadirli Beyi Nasıreddin Mehmed Bey’in torunlarından Alaüdevle Bozkurt Bey’in oğlu Şahruh Bey’in oğlu Ali Bey’in oğlu Karahan Bey ve onun oğlu Cafer Bey’in oğlu Kayseri Beyi Davud Bey Kayseri Sancak Beyi’dir, Davud Bey2in oğllarıda Alaybeyliği gibi ünvanlarla yüzlerce yıl TOMARZA Gülveren Köyünden yönetimde bulunmuşlardır. Onlar Dulkadiroğlu Davutoğlu Sipahioğulları Alaybeyler olarakda bilinirler.)
XVII. asır içinde Anadolu’da meydana gelen bütün askerî ihtilaller zamanında Elbistan Bölgesi bunlara sığınma ve direnme merkezi olmuştur.
1608’de bu ihtilalcilerin en büyük reisi olan Kalenderoğlu Mehmet Paşa ile arkadaşları bütün güçleri ile Elbistan’da toplanıp Göksun yaylasında Sadrazam Kuyucu Murat Paşa ile şiddetli bir savaş yaptılar…
Elbistan böyle ikide bir asilere ve ihtilallere karargâh ve sığınak olması neticesinde, sürekli harp mıntıkası olması, burada emniyet ve asayişin sağlanamamasına, tabiatın bütün imkanlarına sahip olduğu halde, refah ve memuriyete erişememesine sebep olmuş, son asra kadar az bilinen ve ihmal edilen bir bölge halinde kalmıştır.
XVI. asırdan XIX. asrın sonuna kadar yazılan Coğrafya eserlerinde Elbistan hakkında pek az bilgi vardır. Cihannüma’da (s.599) “Maraş’a bağlı müstakil bir kaza ve mâmur bir kasaba…” olduğundan başka bir bilgi yoktur. Evliyâ Çelebi bile Göksun’a kadar geldiği halde, Elbistan’a uğramamış, ancak 6-7 satırda, duyduğu, okuduğu basit bilgileri vermiştir.
Elbistan Bölgesi, Tanzimat’a kadar, büyük yollar üzerinde olmayan sarp bölgelerden biri halinde kaldığı için, Osmanlı devrinde asayişsizlik içinde kalmıştır.
Amik Ovası’nda kışlayan 7 Türkmen boyunun yaylağı olan Elbistan Ovası, yaz mevsiminde çok vakit bu aşiretlerin mücadele sahnesi oluyor, bu arada köyler hatta kasabalar bile yağmaya maruz kalıyordu.
Özellikle Elbistan eşrafından tayin edilen müsellim (idare için görevlendirilen)lerin bu boylardan biri ya da birkaçı ile birleşerek diğerleri üzerinde hakimiyet kurma mücadeleleri, Elbistan’a ve Elbistan adına büyük ölçüde zarar veriyordu. Bu yüzden Elbistanlı olan ve yetişen alimler, şairler diğer yerlerde kendilerini Maraşlı (Merâşî) olarak tanıtıyorlardı.
XIX. asrın başında Maraş valisi olan Çapan zâde (Çapanoğlu) Celal Paşa, Elbistan Bölgesindeki huysuz aşiret reislerini ve bazı ağaları öldürterek, sükûneti sağlama yoluna gitmiştir.
Bu ara Elbistan müsellimliğine atanan Karabekir zâde Hacı Ahmet Ağa (bugün Elbistan’da Karabekiroğulları ve Karagençler olarak bilinen geniş bir soy, bu Ağa’nın soyuna mensuptur) bütün Elbistan Bölgesindeki eşkıyayı kırıp geçirmiş ve yollarını bile güvenli hale getirmiştir.
1847’de müsellimlik kaldırılarak Müdürlük hâline konmuş, bilâhare müdürlerin unvanı Kaymakam’a çevrilmiştir.
Müdürlük ve Kaymakamlık zamanında Elbistan’da meydana gelen belli başlı olaylar, bazı senelerde Elbistan ile (o zaman) sınır olan Zeytin (Süleymanlı) ve havalisindeki Ermenilerin isyanlarıdır ki, bu isyanlar 5 kere olmuş ve hepsinde de Elbistan’dan giden gönüllülerin gayret ve fedakârlıkları ile bastırılmıştır. (Erminilerin toplam isyanı kırkın üzerindedir.)
Milli Mücadele Hareketi’nde, Maraş’ın kurtuluşunda oldukça önemli rol oynayan Elbistan gönüllüleri, Antep’in kurtuluşuna bile yardımcı olmuşlardır.
Elbistan’da kurulan Müdafa-i Hukuk Cemiyeti, Mustafa Kemal’le de irtibat kurarak, işgale karşı çıkmış; mücadeleyi başlatmış, mücadeleyi bütün Türkiye sathındaki Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerine duyurarak, onların protestolarını, mitinglerini celbetmiş, hepsinden de aynî ve nakdî yardım yapılmasını sağlamış, bu yardımları kurduğu heyetlerle Maraş’a ve Maraşlılar’a ulaştırmış, gönüllü birlikler oluşturarak, M.Kemal’in görevlendirdiği Kılıç Ali Bey, Yörük Selim Bey, Suzi Bey gibi subaylar yardımıyla, çeşitli yerlerden gönderilen birçok silahlarla birlikte Maraş’a naklini sağlamıştır. Ayrıca Maraş’ta çeşitli görevlerde bulunan ve kurtuluş mücadelesinde ön saflarda görev alan Dr. Mustafa Bey, eczacı Lütfi Bey gibi Elbistanlılar’la da sıkı ilişkiler kurarak organize bir mücadeleyi sağlamıştır. Maraş Kurtuluşu’nun kahramanı olan Arslan Bey bile o zaman Elbistan’a bağlı olan Fındık doğumludur ve Elbistan’da tahsilinin bir kısmını tamamlamıştır. Elbistan kuvvetlerinin çarpışma esnasında kaçtığı kesinlikle doğru değildir; sadece, bir çarpışma sırasında, Fransızların mitralyöz ve topçu atışlarının kendileri üzerine yoğunlaşması dolayısıyla dağılmaları vakidir. Buna rağmen, bütün mücadele boyunca savaşmaktan ve Maraşlılar’ı desteklemekten geri kalmamışlardır. Hatta, bir Fransız yazarı, Paul Vedu, “La Passion De La Cılıcle 1919-1920” (Klikya Faciası, Çev.Reşat Gögen, s. 132) adlı eserinde “Elbistan kuvvetlerinin dörtnala gelip kapatılması ihmal edilen kapıdan şehre girdiklerini, sokaklara daldıklarını, bir ara kaleye tırmanmaya muvaffak olarak, kalenin direğine bir Türk bayrağı bir de altın işlemeli yazılar bulunan bir diğer yeşil bayrak çektiklerini…” kaydetmektedir. (Milli Mücadelede Güney Cephesi-Maraş; Yrd.Doç.Dr.Yaşar Akbıyık, Kültür Bakanlığı, s. 129)
Dulkadiroğulları zamanından beri tedrisat yapıp gelen Elbistan Medreseleri, bazen kendini bütün Anadolu’da ve hatta İstanbul’da bile takdir ettirecek alimler yetiştirebiliyordu. Fakat ilimde daha fazla yetişmek isteyenler Antep’e giderdi. Bilahare yolların güvenliği sağlandıktan sonra Kayseri’ye gitmeye başlamışlardı. Yukarıda yazdığımız gibi, Elbistan ismi, İstanbul’da pek güzel karşılanmadığı için buradan giden müderris ve alimler kendilerini vilayetlerine izâfe ederek Maraşî olarak tanıtırlardı.
Geçen asrın Arap ve İran dili alimlerinden Hayatî Efendi ile bunun oğlu olup Lügat ve Astronomi dalında muhtelif birçok eser yazan alim Halil Şeref Efendi –ki, bu zâtın, Elbistan’da kıymetli yazma eserlerden bir kütüphane teşkil ettiği, fakat daha sonra yağma derecesinde dağıtıldığı, kalanlarını, resmî görevlilerin gelerek bir kısım kütüphanelere kazandırdığı bilinmektedir- bunlardandır. Ayrıca Hulâsa al-Şuruh müellifi Halil Esad Efendi, Saçaklızade Mehmed Efendi – Antep’teki Saçaklızâde Camii bu zatın adına izafeten yaptırılmıştır- ve Mustafa Kamil Efendi buk memlekette yetişen ve zikre değer alimlerdir. Dünyaca tanınmış Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’ı da özellikle kaydetmek yerinde olur.
XX. Asra kadar ihmal edilmiş bir halde gelen Elbistan’ın, 1902 yılına ait “Sal-nâme-i Vilâyet-i Haleb”e görünüşü şöyleydi:
Elbistan’ın Nahiyeleri Bağlı Köyleri
Efsun (Afşin) …………………………………………… 17
Anbarcık …………………………………………………. 17
Karagöz ………………………………………………….. 15
Koç-Âbâd ……………………………………………….. 18
Sarbas …………………………………………………….. 19
Aynü’l-Arûs ……………………………………………. 14
Çardak …………………………………………………….. 12
Celki ……………………………………………………….. 10
Kullar ……………………………………………………… 17
Hurman …………………………………………………… 12
TOPLAM (10 nahiye) ………………………………. 151 (Köy)
Kaza Nüfusu Kadın Erkek Toplam
İslâm 20.166 21.732 41.898
Ermeni 453 537 990
Katolik 172 174 346
Protestan 152 179 331
Toplam 20.943 22.622 43.565
Diğer Bilgiler
İlçede;
1 Hükûmet Konağı
11 Camii
3 Mescid
3 Külliye
6 Toprak kale
8 Medrese
80 Köyünde Camii
26 Mekteb-i İbtidâ’i
1 Mekteb-i Rüşdiye
1 Hamidiye mektebi ibdidaisi
Bibliyoğrafya
1. İslâm Ansiklopedisi, Elbistan ve Dulkadirliler Maddesi, M. Halil Yinanç, M.E.B. Yayınları,
2. Dulkadir Beyliği, Prof. Dr. Refet Yinanç, T.T.K. Ankara 1989.
3. Solak-zâde Tarihi, Solak-zâde Mehmet Hemdemî, Haz. Dr. Vahit Çubuk, Kültür Bakanlığı Yayınları, No: 1089, Ankara.
4. Müneccimbaşı Tarihi, Müneccimbaşı Ahmet Dede, Çev. İsmail Erünsal, Tercüman 1001 Temel Eser, No.37, İstanbul.
5. Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Derviş Ahmet Aşıkî, Haz. A Nihal Atsız, Kültür ve Turizm Bakanlığı, No. 604, Ankara.
6. Selim-nâme, Celal-zâde Mustafa, Haz. Prof. Dr. Ahmet Uğur ve Öğr. Gör. Mustafa Çuhadar, Kültür Bakanlığı Yayınları, No.1182, Ankara.
7. Devletler ve Hanedanlar, Yılmaz Öztuna, Kültür Bakanlığı Yayınları, No. 1224, Ankara, (Cilt II, III).
8. Milli Mücadelede Güney Cephesi (Maraş), Yard. Doç. Dr. Yaşar Akbıyık, Kültür Bakanlığı Yayınları, No. 1157, Ankara.
9. Elbistan Ovasındaki Tetkik Gezileri ve Karahöyük Kazısı, Tahsin Özgüç, T.T.K. Basımevi, Ankara 1948.
10. Elbistan, Ziya Güner, Aydınlık Basımevi, İstanbul 1936.
11. Kültür ve Sanat Dergisi (İş Bankası Kahramanmaraş Özel Sayısı No.10, Doç. Dr. Aynur Durukan, “Elbistan Ulu Camii Yazısı”, Haziran 1991.
12. Dulkadir Beyliği Mimarisi, Yard. Doç. Dr. Hamza Gündoğdu, Kültür Bakanlığı Yayınları, No. 657, Ankara.
13. Türk Sanatı, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
14. Meydan Larouesse Ansiklopedisi.
15. Büyük Larousse Ansiklopedisi.
16. Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, (Cilt II, III, XIII).
17. Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Kurul, Zaman Gazetesi, (Cilt VI, VIII, X).
18. Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Besim Atalay, Matbai Amire, İstanbul 1923.
19. Alaüddevle Bey’in Vakıfnâmeleri, 4 tanesi, Mütercim, Abdullah Tanrıkulu, Ankara, Tercüme tarihi: 18 Temmuz 1940.
20. Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, Claude Canen, E. Yayınları, İstanbul 1979.
21. Sâl-Nâme-i Haleb, Matbaa-i Vilayet, Haleb 1902.

Haziran 8, 2008 Yazar | Uncategorized | 3 Yorum

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.