Ya İstiklal Ya Ölüm

Ya Sev Ya Terket

Onaylanmayacak Yorumlar!

Keşke sizler böylesi tutumlar izlemeseydiniz de, ben de bu yazıyı yazmasaydım. Fakat bu konuda daha bilinçli olmanız için bir “uyarı” niteliğindeki bu yazı ile, sizleri Türkçemizi doğru ve güzel kullanmaya davet edeceğim. Dilimize gereken önemi ve değeri vererek takdir edilecek yorumlar gönderenlerden, onları böyle bir konu ile muhatap edebilme olasılığıma karşı özür diliyorum.

Bu ağeline her gün binlerce kişi giriyor ve yüzlerce yorum gönderiliyor. Yorumların hepsini günlük olarak okuyup onaylamanın sıkıntısını geçerek, yorumlarda kaç defa belirttiğimiz hâlde düzelmeyen yazım ve anlatım bozukluklarına dikkat çekmek istiyorum. Bir yazıya yorum yaparken, öncelikle “Bu yorumu niçin yapıyorum?” diye kendinize sormanız gerekiyor. Çünkü her gün klavyenin tuşlarına rastgele basıp yorum gönderenleri görüyorum. Ne yapmaya çalıştıklarını anlamıyorum; fakat bu davranışla hem kendilerini boş yere zahmete sokuyorlar hem de yorumları onaylayan bizleri…

 

Yorum yazarken dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise, yazdıklarınızın yazara veya diğer okuyuculara bir şeyler “düşündürme / kazandırma” amacı taşıması gerektiğidir. “Çok beğendim.” veya “Hiç güzel olmamış.” diye kısa kısa yorumlar göndermektense, yazıyı niye çok beğendiğinizi veya yazının neden güzel olmadığını açıklamaya çalışırsanız, bu konuda sesinize kulak verecek birileri çıkabilir. Ayrıca yorumlar sadece “teşekkür etmek” veya “istekte bulunmak” için gönderilmemelidir. Sizden önce yorum yazanların istekleri göz önüne alınarak onlara yardımcı olacak içerik yorumlarla gönderilebilinir ki bunlara çok sık şahit oluyoruz. (*) Belli konuları açıklayan yazılarda eksik gördüğünüz yerleri yorumla eklemeniz de anlamlı bir davranış olacaktır. Hem böylece “paylaşıma” değer verdiğinizi görünür bir biçimde ortaya koyacak hem de diğer arkadaşlarınızı paylaşıma davet ederek bu ağ kümesini paylaşımcı insanların bulunduğu bir “bilgi edinme ortamı” hâline getirebilirsiniz.

Değinmek istediğim en önemli şey ise, iletilerin yazılma biçimi. Kaç yerde “Türkçeyi ‘Türk’çe kullanın!” diye uyarıda bulunduğumuz hâlde, birçok kişinin uyarıları önemsediği yok. Evet, yorum alanına uyarı bağlantısını koyduktan sonra yapılan yorumlarda gözle görülür düzeyde bir iyileşme oldu; fakat “yaw, yoq, saol, gusel, ii, yha…” gibi sözcük kırmalarının hâlâ kullanıldığını görmek, bizleri gerçekten çok üzüyor. Bazıları ise sırf yazıya estetik kazandırmak için “β, Є” gibi bizim alfabemizde bulunmayan harfleri, iletilerinde kullanıyorlar. Bu da hiç doğru değil. Ayrıca çok az ve bilinçli insanlar “noktalama işaretlerini” kullanıyorlar. Zaten noktalama işaretlerini dikkatlice kullanan insanların çoğu, sözcüklerin yazımlarına da dikkat ediyorlar. Cümle bittiğinde en sona uygun bir noktalama işareti (. , ? ! …) koymak çok mu zor geliyor acaba size, anlamış değilim.

Lütfen, yorumlarında Türkçe yazım, anlatım ve noktalama kurallarına uymayanlar, “buradaki” uyarıları dikkatlice okuyup Türkçenin genel özelliklerini göz ardı etmeden iletiler göndersinler. Zaten almış olduğum bir kararla, bugüne kadar hep düzelterek yayımladığım yorumlarda artık çok nadir düzeltmeler yapacağım. Gönderilen yorumlardan, içinde “q, w, x” gibi Türk alfabesinde bulunmayan harfleri barındıranları ve kesinlikle karşı çıktığımız “yha, yoq, gusel, bi…” gibi kullanımları içerenleri, çok önemli ve anlamlı bir şeyi anlatıyorsa bile hiç düşünmeden sileceğim! Bunun için Türkçeyi yerden yere vuracak iletiler gönderip de, sonradan “Niye benim yorumum onaylanmadı?” diye sormayın.

Arındırılmış ve doğru kullanılan bir Türkçe ile yeniden görüşmek dileğiyle.

Esenlikle kalın…

Ekim 29, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

Türkçeye Karşı Sorumluluklarımız

genellikle sorumlu oldukları bazı davranışlardan kaçmak için topu başkalarına atma eğilimi içerisine girerler. Toplum içerisinde bunun örneklerine bolca rastlayabilirsiniz. Bir sokaktaki kanalizasyon borularından birisi patlar, herkes “Ya birileri mutlaka söylemiştir / söyler.” diyerek kendisini sorumlu hissettiği bazı davranışlardan kaçınır. Veya bir sokak lambası patlar; ama kimse arayıp görevlilere durumu bildirmez. Herkes o görevi başkasının üstüne atmaya çalışır. Bu böyle olunca, bütün sokak pislik kokusunu günlerce solumak zorunda kalır veya karanlıkta kalır. Elbette bunları genelleme yaparak söylüyorum. Kuşkusuz böylesi davranışlardan kaçınmayan çok insan var, onların da örneklerini görüyoruz. İşte böylesi durumların bir örneği de dilimizde yaşanıyor.

Dilimize karşı sorumluluklarımızı sıralamadan önce, şunu belirtmek gerektiğini düşünüyorum: Dil, bir toplumun ürünüdür. Onu oluşturan da geliştiren de öldüren de toplumdur. Yani dil, tek tek kişilerin çalışmalarıyla oluşan veya gelişen bir şey değildir. Dilin değişmesinde toplumun bir kesimi değil, bütünü rol oynar. Örneğin bir varlığı veya kavramı karşılayan sözcükleri, bir kişi bir biçimde kullandı diye toplum da o şekilde kullanmak zorunda değildir. Toplum, nasıl hoşuna gidiyorsa veya nasıl kullanmak istiyorsa öyle kullanır. Buradan da anlaşılacağı üzere dil, bir toplumun oluşturup geliştirdiği canlı bir varlıktır. Dili oluşturan bir kişi değil de bir toplumsa, onu koruyup geliştirmeye çalışması gereken de yine toplum olmalıdır.

 

Şimdi dilimize karşı olan sorumluluklarımıza kısaca değinebiliriz:

1. Her şeyden önce dilimizi sevmemiz, onun bizim ürünümüz olduğunu düşünerek ona değer vermemiz ve onu koruma bilincine sahip olmamız gerekir. Çünkü dilimiz, bu toplumun çocuğu gibidir ve bizim yaptıklarımız karşısında birçok zaman savunmasız durumdadır. Onun için onun durumunu düşünmeye ve onu incitmemeye çalışmalıyız.

2. Ulu Önder Atatürk‘ün de dediği gibi: “Türk demek, Türkçe demektir.” sözünü kulağımıza küpe etmeli, Türkçenin bu ulusun en temel öğelerinden / taşlarından biri olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız.

3. Yukarıda bahsettiğimiz gibi dilimizi toplumca oluşturduğumuz bilincine ulaşmalı ve bu toplumu oluşturan bireyler olarak hepimize görevler düştüğünü bilmeliyiz. “Dilimizi ben mi kurtaracağım?” demek gibi bir yanlışa düşmek yerine, “Bir tek ben bile kalsam, bu uğurda savaşacağım.” diyebilmeyi başarabilmeliyiz.

4. Türkçemizin en aşağı 8500 yıllık bir dil olduğunu bilmeli, diğer ulusların köksüz ve güçsüz dillerine nasıl bağlı olduklarını görerek güçlü dilimize sıkı sıkıya bağlı olmalı, onu her durumda korumaya ve yüceltmeye çalışmalıyız.

5. Türkçemizi korumayı sadece bilim adamlarına, üniversite öğretmenlerine veya bu işin uzmanlarına bırakmamalıyız. En azından yazışma ortamlarında Türkçenin yazım, anlatım ve noktalama bakımından doğru kullanılması; bir iş yeri sahibinin iş yerine Türkçe ad vermesi; kişilerin dilimize zarar verebilecek özentilerden kurtularak Türkçemize verdikleri değerle dikkat çekmeye çalışmaları, Türkçemize ve dolayısıyla bize çok şey kazandıracaktır.

6. Daha önceden yazdığım “Türkçedeki Kişi Ad ve Soyadları Üzerine Bir Değerlendirme” adlı yazımda da değindiğim gibi, asılsız ve saçma düşüncelerle çocuklarımıza Türkçe olmayan adlar vermemeliyiz. Çocuklarımızı, bir Türk’e yakışacak biçimde adlandırmalı ve onlara Türkçe adlar vermeliyiz.

7. Bu işte hepimize görev düştüğü gibi, en önemli çalışmaları ilgili devlet kurumlarının ve uzmanların yapması gerekmektedir. Bugün hâlâ birçok üniversitemizde anlamsızca yürütülmeye çalışılan “yabancı dille öğretim“den vazgeçme; Türkçenin bilim ve kültür dili olabilmesi için yararlı eserler oluşturma ve etkinlikler düzenleme; dilimizin köklülüğünü ve güçlülüğünü vurgulayarak ona bağlı bir toplum oluşturma; Türkçemizle ilgili oluşumları destekleme… gibi görevleri devlet kurumlarının (Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurumu, Türk Dil Kurumu, Talim ve Terbiye Kurulu…) ve bu kurumlara bağlı uzmanların (öğretim elemanlarının, dil uzmanlarının, bilim adamlarının, eğitim bilimcilerin…) yerine getirmesi gerekmektedir.

8. Türkçenin özleşme ve arılaşma (sadeleşme) çalışmalarına destek vermeli, gereksiz yabancı sözcükleri kullanmamaya özen göstermeliyiz. Örneğin bir garson olarak görev yapıyorsak, “Günün spesiyali etli ekmektir.” demek yerine “Bugünün özel yemeği etli ekmektir.” diyebiliriz. Veya bir arkadaşınıza bir şey anlatırken, “Arkadaşım bunlar realitedir.” demekten kaçınıp, “Arkadaşım bunlar gerçekliktir.” diyebiliriz. Burada sizin söylemlerinizle, karşınızdaki insanın sözcük dağarcığını etkileyeceğinizi düşünmeniz gerekmektedir.

Toplum içerisinde hepimiz Türkçeyi korumak ve geliştirmek için çabalarsak; kendimizi bu kutlu dili bugüne kadar koruyarak getiren şerefli insanlardan sayarsak; toplumda kendimizi bu çalışmaların bir “kaynağı” olarak görür ve duruşumuzun halka halka yayıldığını görmeye çalışırsak… inanın Türkçenin bir dünya dili olmasına kimse engel olamaz. Her şeyden önce bir ulusun dil ile düşündüğünü aklımıza kazımalı ve dilimizin yıprandığı ölçüde düşüncelerimizin de yıpranacağını anlamalı, sağlam bir geleceğe sahip olabilmek için Türkçeyi geliştirme ve koruma yolunda hepimizin bir “nefer” olduğunu unutmamalı, gençlere de bu bilinci aşılamalıyız.

Yavuz Tanyeri

Ekim 29, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

Türkçe Karakter Sorunu

Teknoloji dünyasındaki hızlı gelişmeler, dünyadaki bütün uluslara seslenebilmek için farklı dilleri kapsayacak biçimde ilerletilmeye çalışılsa da, diller için “karakter” sorunları tam olarak atlatılmış değil. Dünyanın her yerinde bulunan, yaygın teknolojik aletleri kullanan bireyler, o aletlerin kendilerince -kendi dillerince- kullanılabilmesini istiyorlar. Bir Çinli, her şeyin Çince; bir Türk de her şeyin Türkçe olmasını istiyor. Kuşkusuz doğal olan bu tutum için, araç gereçlerin bütün uluslara seslenebilmesini sağlamak, belli boyutta büyük sıkıntılar oluşturuyor. Fakat gelişen teknoloji sayesinde, bir saate bile onlarca dil eklenebiliyor.

Dünya dilleri içerisinde, çok konuşulan ve önemsenen dillerden biri olan Türkçe de, hâliyle birçok teknolojik alete -genellikle- bir “ek dil” olarak ekleniyor. Bu durumu, emperyalist politikalarına alet edip, kutlu dilimizi hiç sayan ve en küçük dilleri bile o cihazlara eklerken Türkçemizi görmezden gelenler olsa da, Türk Dilinin önemini bilen birçok üretici, ürettiği şeylerin dilimizle de kullanılabilmesini sağlıyor. Bilişim gelişmelerinin Abd ve Japonya gibi belli yerlerde odaklanması nedeniyle, diller bütün ürünlerde düşünülemiyor. Bazen üretilenler, sadece üretildiği ülkenin diline uygun olarak sunuluyor. Bunların başka ülkelerde kullanılması da, o dili bilmeyenleri zor duruma düşürüyor. Her ne kadar bu sorunlar kişileri zor duruma düşürse de, şimdilerde birçok teknolojik ürünün en küçük dilleri bile destekleyecek biçimde üretilmesi, zorlukları ortadan kaldırıyor.

Teknolojik aletlerde Türkçe karakter kullanamamanın haricinde bir de “kullanmak istememe” durumu var. Bazen öyle uygulamaları kullanıyoruz ki, “ı, ş, ğ” gibi karakterleri desteklemiyor ve biz onları zorunlu olarak “i, s, g” gibi karakterlere dönüştürerek kullanmaya çalışıyoruz. “Carsiya gidebilmek icin, hepimiz arabaya sigmaya calistik.” gibi berbat bir yazımla işimizi görmeye çalışıyoruz. Fakat bunu “zorunlu” olarak yapıyor, Türkçe karakterleri kullanabileceğimiz uygulamalarda dilimizi özenle kullanmaya çalışıyoruz. Fakat bazıları, sanki dilimizi böyle yıpratmaktan hoşlanırlar gibi Türkçe karakterleri kullanmaktan her ortamda kaçınıyorlar. Msn‘de Türkçe karakter kullanmak sorun oluşturmuyorken, çok az insan “ğ” harfini kullanarak ileti oluşturuyor. Veya çeşitli ağ kümelerinde Türkçe karakter kullanmak sorun çıkarmıyorken, birçok kişi soyunu “Turk“, dilini de “Turkce” yapacak kadar kopuyor öz değerlerinden.

Toplumumuzda Türkçe karakter kullanmak istememe alışkanlığının nedenini, sadece yerleşik düşüncelerde aramak yanlış olur. Yukarıda da değindiğim üzere, özellikle bazı sohbet kanallarında Türkçe karakterlerin bozuk çıkması, yabancıların geliştirdikleri uygulamaların Türkçe karakter kabul etmemesi, her gün dilden dile dolaşan e-posta adreslerinde ve ağ kümelerinin (web sitelerinin) adreslerinde Türkçe karakterlerin kullanılamaması… gibi çeşitli nedenlerle, insanlarımızda Türkçe karaktere karşı bir soğukluk başlıyor ve dilimiz çok yara alıyor. Akşama kadar sohbet (chat) sitelerinde dolaşan gençler -ve hatta yetişkinler-, akademik çalışmalar için yazdıkları makalelerde bile yüzlerce yerde Türkçe karakter kullanmıyorlar. Bu da, “Yha da Ne Demekmiş?” adlı yazımda da belirttiğim üzere, sevimli duruşlar sergileyebilmek düşüyle dilimizi resmen yerden yere vuran insanların artmasına neden oluyor.

Cep telefonlarından gönderilen kısa mesajlarda Türkçe karakter kullanılamaması da ayrı bir sorun. Özellikle yeni model cep telefonlarındaki mesajlarda bir Türkçe karakter, yüz tane normal karakter kadar yer tutabiliyor. Bunun dışında bazı hatlar (operatörler), içerisinde Türkçe karakter bulunan mesajlar için fazla ücretlendirme yapıyor. Bu nedenle, kimse kontörü çok gitmesin diye mesajlarında Türkçe karakter kullanmıyor. Bazı kişiler “msjlrını bu sklde” yazarak ünlü harfleri “yutuyor“. Gerçi içinde olduğumuz hafta içinde çeşitli kurumların desteği ile mesajlardaki Türkçe karakter sorununun kaldırılacağı söylenmişti. Avea, bu konudaki ilk adımı attı ve artık Türkçe karakter içeren kısa mesajların farklı ücretlendirilmeye tabi tutulmayacağını açıkladı. Fakat son model cep telefonlarında, hangi hattı takarsanız takın, “ı, ş, ğ” harflerinden birini kullandığınızda 50 ile 100 arasında karakterin birden düştüğünü görürsünüz. Bu da demek oluyor ki, Türkçe karakter problemini tam anlamıyla çözebilmek için telefonlardaki yazılımların da düzenlenmesi gerekiyor. Hükümet, bu konuyla ilgili bir çalışma başlatmış ve bundan sonra Türkiye’ye girişi olacak cep telefonlarının Türkçe karakterlere uyumlu olmasına dikkat edeceklerini açıklamış. Ffakat şu anda Türkiye’de bulunan yaklaşık 90 milyon cep telefonundaki Türkçe karakter sorununun düzeltilebileceğini sanmıyorum.

Umarım bundan sonra üretilecek teknolojik alet ve yazılımların hepsi, Türkçeyi destekleyecek biçimde üretilir ve toplumumuz bilerek veya bilmeyerek dilimize vermiş olduğu zararı sonlandırır

 

Ekim 29, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

Türkçe – Sümerce İlişkisi

Türkçenin yaşı konusunda eskiden beri bazı tartışmalar yaşanmaktadır. Bu konu günümüzde bile ortak kabul görecek bir tarihle – bilgiyle açıklığa kavuşmuş değildir. “Türkçenin Yaşı” meselesini çözebilmek için birçok Türkolog çeşitli savlar ileri sürmüştür. Bu konuda yapılan çalışmalarla gelinen noktada kabul gören yaygın görüş, Türkçenin en aşağı 8500 yıllık bir dil olduğudur.

Türkçenin 8500 yıllık bir dil olduğunu kanıtlayabilecek yazılı bir kaynak yoktur. Çünkü Türkler’e ait en eski yazılı metinler, Orhun Yazıtları diye adlandırılan dikili taşlardır. Bunun için Türkçenin yaşını bu kadar geriye götürebilmek için, diğer topluluklarla Türkler arasında bir ilişkiden söz etmek gerekir. Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, bu konuda çok güzel bir çalışma yapmış ve Türkçe ile Sümerce arasındaki ilişkiye değinerek, Sümerce’de Türkçe izler bulmuştur. Bu çalışma yıllarca önce yapılmasına rağmen, hâlâ bu savı kanıtlarla eleştirebilecek kimse çıkmamıştır. Bu da ortaya atılan bu düşüncenin, büyük olasılıkla doğru olduğunu göstermektedir.

Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, “Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dili’nin Yaşı Meselesi” adlı kitabında, bu ilgiyi nasıl keşfettiğini ve yaptığı çalışmalarda nelerle karşılaştığını şöyle anlatıyor:

1947 – 1948 Akademik Yılı’nda İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde bir öğrenci iken, elime Sturtevant’ın A.Hittite Glossary ve Supplement to a Hittitie Glossary’sinin Münire B. Çelebi tarafından yapılan Türkçe tercümesi Eti Dili Sözlüğü (Tdk Yayını) geçti. O sıralarda R. Rahmeti Arat‘an Eski Türkçe dersleri almakta idim. Kitabı merakla incelerken, gözüme “GUD” [öküz, sığır] kelimesi çarptı. Bu kelime ile Eski Türkçe “ud” [öküz] arasındaki benzerliği dikkate değer buldum ve şöyle düşündüm: “Eğer, bu bir tesadüf değil de Sümer ve Türk dillerinin tarihi bir ilgisinden ileri geliyorsa, o takdirde Sümerce kelime başı “g” lerinin Türkçede sıfıra tekabul etmesi gerekir. (Bilindiği gibi Eski Türkçede kelime başında g yoktur.) Ve şayet bu doğru ise, bir Sümerce sözlüğünün g harfinde Türkçe ile ilgili başka kelimelere tesadüf ihtimali mantıken mümkün olmalıdır.

 

Bunun üzerine, Sümerce hakkında ne buldumsa okumaya ve notlar almaya başladım. Hatta Fransızcadan çevirerek bir de Sümerce – Türkçe sözlük hazırladım. Orada, düşüncemi destekleyen başka kelimeler de tesbit ettim: “gi : i” , “gig : ig”, “giş : iş”, “gur : or-” vb… Böylece 1947′de ilk düzenli ses denklik kanununu, sonradan bir kısmını elediğim 43 misale dayanarak çıkardım.

Osman Nedim Tuna’nın yukarıya aldığım yazısında anlattığı gibi, bu konuya sadece Sümercedeki “gud” ve Türkçedeki “ud” sözcüklerinin (ikisi de öküz demek) benzerliklerinden yola çıkarak büyük bir araştırmaya başlamıştır. Eski Türkçe hakkında biraz bilgisi olanlar bilirler ki, Eski Türkçede sözcük başlarında “-g” sesi yoktur. Her dilde başka dillerden alınmış ödünç sözcükler bulunabileceğini savunan Nedim Tuna, bu düşüncesinden hareketle Sümercedeki bazı sözcüklerin çok eski Anadolu kavimlerinden alındığına dikkat çekmiş; bu sözcüklerin de yaklaşık 166 tanesinin Türkçeye ait olduğunu savunmuştur.

Osman Nedim Tuna, bu konuyu ilk defa yurt dışındaki bir konferansta, içlerinde çivi yazısı mütehassısı ve Sümerologlar’ın bulunduğu yüz kadar dinleyiciye açmıştır. Bu ilk konferansın yapıldığı yerde, Nedim Tuna’dan başka Türkolog yoktur. İkinci toplantı ise Şinasi Tekin, Fahir İz, Halil İnalcık gibi Türkolog ve tarihçilerin bulunmasına karşın, toplantıda hiç Sümerolog yoktur. Nedim Tuna, çalışmasını çoğaltarak toplantıya katılanlara dağıtmıştır. Yapılan üçüncü toplantıda ise, Nedim Tuna önceki toplantılarda hiç Türkologlarla Sümerologların bir arada bulunmadığını düşünerek, bazı Sümerologları da toplantıya almayı başarmıştır.

Yapılan çalışmalar sonrasında “sipad” sözcüğü hariç, bütün sözcüklerin benzerliği konusunda ortak görüşe varılmıştır ve çalışma “kusur atfedilmez” [impecable] olarak kabul edilmiştir. Fakat Nedim Tuna gibi Hoenigswald’ın da aklına takılan bir şey vardır. Nedim Tuna, bu bölümü de şöyle anlatıyor:

Araştırmamda yer alan denklikler arasında, varlığının sebebini anlayamadığım ve mâkul bir cevap bulamadığım tek şey, aynı ses için, aynı çevre şartlarında, yeter sayıda misalle desteklenen paralel serilerdi. Bunu fark eden tek bilgin de Hoenigswald’dı. Bu sebeple, araştırmamı neşretmekte acele etmedim. 1978 sonunda, bilmem kaçıncı defa aynı konuya bir gün tekrar döndüm ve meselenin aslının ne olduğunu iki saat içinde buldum:

Herhangi iki dil arasındaki karşılaştırma, herbiri, bu dillerden birine ait iki ayrı kesitte (tabanda) yapılır. Benim karşılaştırmamda Türk Dili yönünde Eski Türkçe, kesit veya taban olarak seçilmiştir. Bunun karşılığı ise sadece Sümerce idi. Halbuki, Sümercenin de tıpkı Türk Dili’nde olduğu gibi kendi derinliği vardır. Çünkü ilk metinler ile yok olduğu zamanki metinler arasında en az 1300 yıllık bir zaman dilimi bulunmaktadır. Bu süre içindeki büyün malzeme, Sümercenin kendisine ait gelişme ve dallanma hesaba katılmaksızın bir ve aynı sözlüğün içine aktarılmıştır. Türk Dili ise, son 1250 yılda, üç büyük devre geçirmiş ve birçok şivelere ayrılmış bulunuyor. Bu sebeple eğer Sümerceninkine benzer bir Türk dili sözlüğümüz olsa idi, bu sözlükte mesela bir “d” karşılığında “d, y, z, t,r” gibi beş paralel değer ve bunları destekleyen kelime serilerimiz olurdu. Şu hâlde, Sümerce kelimelerde tesbit edebildiğim paralel ses değerleri ile, destekleyici malzeme serilerinin kaynağı, bu “zaman derinliği“dir. O zaman, Sümer Dili uzmanlarının bu şivelere ait karakteristik vasıflara dair tespitlerde bulunup bulunmadığını araştırmak ve serileri Türk Dili yönünden, bunlara göre açıklamak gerekir.

Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, bu çalışması için yaklaşık 40 yılını vermiş. 40 yıl sonrasında ise 32 ses denkliğinin, karakteristik olan 32 tanesini açıklamış ve bazı tarihi gerçeklikleri ortaya koyabilecek değerli bir kaynağı bizlere sunmuştur. Bu ses benzerliklerinden bazılarını gösterecek olursak:

 

 

 

Sümerce Türkçe Örnek
-d -y / ø dig / yag
- g ø / -y gud / ud
- m - k muşen / kuş
- n - y nad / yad-
- r - z bur / boz-
- ae - an mae / men
- d - n sud / sun-

 

 

Yukarıdaki gibi ses benzerliklerine dayanan bazı sözcükler şöyledir:

 

 

 

Sümerce Karaçay Türkçesi Türkiye Türkçesi
az az Az
baba ata Baba (ata)
gaba gabara Yünlü yelek
daim dayım Doyum, doyma
me men Ben
mu Bu, ol Bu, o
ne ne Ne
Ru ur Vur
Er er Er, asker
Tu Tuv- Doğ-
Tud tuvdu doğdu
Ed öt geç
Çar çarh çark
guruvaş karavaş Kadın köle
üç üç
üd ot Od, ateş
Uzuk uzun uzun
Tuş tüş- in-, aşağı inmek
Eşik Eşik Eşik ,kapı
Aur avur ağır
Jau Jav/cav Yağ
Jen Jer/cer Yer
Egeç egeç kızkardeş
Or or Orak çalmak
Kal kal- Kal-
Kız kız Kız
Kuş kuş Kuş
Uat uvat- Ufala-, kır-
Jarık Jarık/carık Aydınlık, ışık
Jaz Jaz/caz- Yaz-
Jün Jün/cün Yün
Jol Jol/col Yol
Jır Jır/cır Türkü, şarkı (Ir)
Jarım Jarım/carım Yarım
Çolpan çolpan Sabah yıldızı
Çibin çibin Sinek (cibin-lik)
İrik İrk/irik 5 yaşındaki koç
Kur kur Kur-
koru koru Koru-
küre küre Küre-
Kadau kadav Sürme kilit
Kan kan Kan
San san Sayı
ikki eki İki
Buz buz Boz
Üz üz Kopar
Süz süz Süz
Ez öz Öz, kendi
Ör öl Öl
ul ul Oğul

Ekim 29, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

Türkçe, TÜRK’çe Yazılır !

Bu ağ günlüğünü açtığım günden beri onayladığım yaklaşık 4500 yorum var. Bu yorumların birkaçına göz atarsanız, gönderilen iletilerde Türkçenin resmen baltalandığını görürsünüz. Güncemize sıkça gelen ve dil bilinci yüksek pek az kişinin dışında kalan büyük çoğunluk, ne yazık ki kutlu dilimiz Türkçemize gereken önemi vermiyor.

Yorumlardaki Türkçe kullanımının hiç iç açıcı olmadığını görünce, bunu önlemek için bir şeyler yapmak gerek diye düşündüm. Daha önceden yorum yazma kutucuğunun üstündeki küçük uyarı notunu, tıklanabilir biçimde ayarlayarak, açılan pencere ile yorumları yazarken nelere dikkat edebileceğimiz konusunda genel hatırlatmalar yazdım. Yorum yazma bölümünde göreceğiniz aşağıdaki uyarı, bütün yorum yazarlarını dilimizi doğru kullanmaya teşvik etmek için bir çağrıdır.

Yukarıdaki bağlantıya dokunarak görebileceğiniz gibi, bu hatırlatmalara uyarak Türkçemizi doğru ve gelişimine katkı sağlayabilecek biçimde kullanmak, milli benliğini seven ve onu koruyup kolllayan herkesin boynunun borcudur. Ben bu hatırlatmaları buraya da alıyorum:

 

Lütfen aşağıdaki uyarıları dikkate alarak doğru iletiler oluşturun!

 

 

  • Cümleler büyük harfle başlar ve nokta ile biter.

  • Özel adlar büyük harfle başlayarak yazılır.

  • Bağlaç olan ki ve de her zaman ayrı yazılır.

  • Eğer uzun iletiler yazıyorsanız, metin paragraflara bölünür.

  • Yazdığınız yorumun, konuyla ilgili olup olmadığı düşünülür.

  • İletileriniz sevgi, saygı çerçevesinde oluşturulmalıdır.

  • Bütün noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakmak, karışıklığı önler.

  • Yazı ile resim çizmeye çalışarak “BiçiMsiZ yApıLar” oluşturmak doğru değildir.

  • ok, bye” gibi Türkçe olmayan sözcükler, kesinlikle iletilerde kullanılmaz.

  • Türk alfabesinde bulunmayan “w, q, x” gibi harflerle, Türkçe katledilmez.

  • Baq, yaw, hepimis, yha, gelior, baxsana…” gibi ne idüğü belirsiz şeyler yazılmaz.

  • Mecbur kalmadıkça “ş, ç, ğ” gibi Türkçe karakterler “s, c, g” biçiminde yazılmaz.

  • Ya da” sözcüğü “yada” biçiminde; “herkes“, “herkez” diye yazılmaz.

  • Gelir misin?“, doğru bir yazılıştır, “gelirmisin” biçiminde soru eki birleşik yazılmaz.

  • Gelcem, olaraktan” gibi yazılışlar yanlıştır. Bunlar “geleceğim, olarak” diye yazılmalıdır.

 

» Yani, Türkçe TÜRK’çe yazılır !

Ekim 29, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

“Yha“ da Ne Demekmiş?

Aslında bu yazıyı yazmak için pek uygun bir zamanda olduğum söylenemez. Hatta yazdıklarımın denetimimden çıkıp atıp tutmama neden olabileceğini de biliyorum. Fakat şu saçmalığın bir an önce son bulmasını istiyorum.

Günceye yazılan yorumları denetlerken, yazılanlar karşısında gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Kendi kendime düşünüyorum ve “Bunları yazanların, büyük olasılıkla Türk olmamaları gerekir.” demekten kendimi alamıyorum. Yazılanlar o kadar garip, o kadar çirkin ki… Çirkinlik derken, küfreden, uygunsuz içerikle ilgili bağlantılar ekleyen veya istenmeyen yorum gönderen insancıkları kastetmiyorum. Türkçe düşündüğü hâlde, “Türk“çe yazamayanlara benim sitemim.

Bu ayın 14′ünde ve 16’sında yazılan iki yorumu, burayı okuyanlara ibretlik diye göstermek için silmedim. Kaç gündür denetim bölümünde bekliyorlar. Bunlardan ilki yorumdaki adına “merveee” diye yazan birisinin yorumu. Yorum şöyle: “yaa qercekten çoq ısıme yaradı vaLLa coq thanx !!! +eller+ paii paiii” Bu yakışıksız yorumu okuyunca, sanki yüzüme soğuk su serpilmiş gibi ürperdim. Merve kardeşim, biz nerede yaşıyoruz? Kime yazıyorsun bunları? Ve hatta en başta sen Türk değil misin? Bu soruları, Merve gibi davranan onlarca kişiye sordum. Hepsi “Türk“tü ve hepsi Türkler’in okuması için yazıyordu iletileri. Peki neden Türkçeleşmiş “teşekkür ederim” diye bir sözcük kümesi varken, “thanx” sözcüğünü kullanarak bu dili baltalıyorsunuz?

Daha önceden yazdığım “Türkçe Türk’çe Yazılır!” adlı yazımda, yorum yazma alanına açılabilir uyarı bölümünü eklediğimi ve herkesin bu konuda duyarlılık gösterip dilimizi doğru kullanmasını istemiştim. Gerçekten çok olmasa etkiledi yazılan yorumları. Fakat birileri, hâlâ iletilerini “thanx, bye, by by, coq gusel, geliom, waLLa…” gibi şeylerle süslemekten vazgeçmiyorlar. Yazık… Ayrıca hadi “-v” yerine “-w“; “-k” yerine “-q“; “-ks” yerine de “-x” kullanmanızın anlamsız fakat mantıklı yapısını anlıyorum. Fakat “ya” ünlemini, neden “yha” biçiminde yazdığınıza bir türlü anlam veremiyorum.

Sadece Merve mi böyle yazıyor? Hayır. Bakın Gözde takma adlı arkadaşımız da “süper çok thank you!” yazmış. Aynı şekilde Çağlar takma adlı arkadaşımız “yha ne bicim yapiosunus, anlasilmioo +sinirli+ ” diye yorum göndermiş ki bunlara ne derecede “yorum” denebilirse… Erinmedim, böyle doğru olmayan şeyler gönderenlere “Niye böyle yazıyorsunuz?” diye sordum. Verilen yanıtları derleyerek buraya aktarıyorum:

1- Abi, msn‘de kızlar hep böyle yazıyorlar. Ben de kızları tavlamak için böyle yazıyorum.

2- Bu yazdığımız, İstanbul ağzıdır. Biz böyle konuştuğumuz için böyle yazıyoruz.

3- İzlediğim dizideki tatlı bir kız, sözcükleri buna yakın biçimde seslendiriyordu. Bana çok sevimli geldiği için ben de öyle yazıyorum.

4- “Geliyorum, gidiyorum…” biçiminde yazmak bana çok resmi geliyor. Böyle sanki daha içten oluyor.

5- Her şeyi dümdüz yazmaktansa “bÖyLe” şekillendirerek yazmak daha hoşuma gidiyor.

6- Sonuçta internet bu. Çok şey yazdığımız için kısaltmaya çalışıyoruz. Cep telefonundaki gibi ünlüleri falan atıp, öyle anlaşmaya çalışıyoruz.

7- Sana ne kardeşim. Dil benim yazı benim. Nasıl istersem öyle yazarım!

Evet, sizce verilen bu yanıtlar doyurucu mu? Bence hayır. Arkadaşlar; Türkçe, böyle gereksiz ve anlamsız nedenlerle sapıttırılacak, baltalanacak ve hatta yerden yere vurulacak kadar köksüz ve güçsüz bir dil değildir! İnanın ki Türkçe, bu yukarıda verilen yanıtlardaki nedenlerden çok daha değerlidir.

Ben bugüne kadar msn’de veya ağ üzerindeki başka yerlerde hiç “yaw, yha, yoq…” gibi şeyler yazmadım. Kimse bana böyle yazmadığım için “Bana sevimsiz geldin.” demedi. Aksine herkes, Türkçeyi çok güzel kullandığım ve gereksiz yazışmalarda bile noktasına virgülüne dikkat ederek yazdığım için beni takdir etti. Peki böyle yazarak ne kazandım? Sözde değil, özde Türk gibi yaşamayı öğrendim. Çünkü bu duruş, Türkçeyi de özleştirmeyi ve doğru kullanmayı gerektirir.

Abd’de yaşayan bir İngiliz olduğunuzu ve Türkçe bilmediğinizi düşünün. Rastlantısal olarak “bilgicik.com” a girdiğinizi ve gözünüzün yazılan yorumlara takıldığını varsayın. Yorumlarda “ödewimi yaptim“, “sorular nerde bulamiorumm“, “manyaq güsel olmus“, “cok thanks“, “arkadaslar help me please“… gibi iletileri görünce, “Bu Türkler Türkçeden ne zaman vazgeçtiler acaba? Hep bizim gibi yazıyorlar. Ayrıca bunların alfabesinde bir sürü yabancı karakter vardı, nereye girmiş onlar? Niye kimse kullanmıyor?” diye düşünmez misiniz? O insanın yerinde olsam gerçekten ben çok sevinirdim. Düşünsenize, İngilizler’in kurduğu bir ağ kümesine giriyorsunuz. Ve bakıyorsunuz ki herkes “friends yardım edin lütfen“, “very very teşekkürler“… şeklinde yazışıyor. “Demek Türkçe ne kadar güçlü ve yaygın bir dil ki, İngilizlerin kurduğu basit ağ kümelerinde bile Türkçe sözcükler kullanılıyor.” diye düşünür, bazı kaygılardan kurtulurum.

İşte şimdi siz, yazdıklarınızla Türk olmayan herkese bu duyguları yaşatıyorsunuz. Bilerek veya bilmeyerek Türkler ve dolayısıyla Türkçe üzerinde oynanan oyunların bir kahramanı oluyorsunuz. Evet evet, böyle yazdıkça Türk’e düşman herkese çok şey kazandırmış oluyorsunuz. Türkçenin yerinde güçsüz ve köksüz başka bir dil olsaydı, emin olun şimdi bu dil, çoktan tarihin derinliklerine karışmış olacaktı. Fakat Türkçe o kadar güçlü bir dil ki, anadili bağıyla kendisine bağlı olan bireylerin bile açtığı yaralardan, baltalamalardan çok fazla etkilenmiyor. Fakat, dilimizin de bir dayanma gücü var.

Unutmayın, Türkçe bunları hak etmiyor. Türkçeyi Türk‘e yakışır biçimde kullanmanız umuduyla…

 

Ekim 29, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

Türkiye’de Kişi Ad ve Soyadları Üzerine Bir Değerlendirme

Türkler müslüman olduktan sonra, yoğun bir şekilde İslam kültüründen etkilenmişlerdir. Elbette bu etkilenme genellikle olumlu biçimde olmuştur. Eski Türk inancı ile İslam inancının değerleri karıştırılarak yeni bir Türk-İslam kültürü oluşturulmuştur. Türkler, İslam’ı aldıkları toplumlardan yalnızca “din” boyutunda bir şeyler almaya çalışmışlarsa da, ister istemez benzer inanç yapılarına sahip toplumların diğer özelliklerinden de etkilenmişlerdir.

Zamanla uçlara gidebilecek kadar aşırı bir şekilde dini yaşamaya çalışan insanlar, İslam’ı yaşamak ile Arap kültürünü yaşatmayı birbirine karıştıracak duruma gelmişlerdir. Bu yanılgıların en belirgin örneği de çocuklara verilen adların Arapça – Farsçadan seçilmeye çalışılmasıdır. Dindar insanlar hep şöyle derler: “Kutsal kitabımız olan Kur’an-i Kerim’de geçen adları çocuklarımıza vermek daha güzel, doğru ve sevap olur. Kur’an’da geçmeyen adları kullanmak, pek doğru değildir.” Bu düşünce, Türkler’i Araplaştırmaya çalışmaktan başka hiçbir amaçla söylenmiş olamaz. “Ne ilgisi var?” diyebilirsiniz. Şöyle açıklayayım: Türkiye’de herkes Kur’an’da geçen adları çocuklarına verse, Türk Yurdu‘nda yaşayan hiç Türk adlı birisi kalır mı? Bizi biz yapan, benlik değerlerimizi Araplarınkine yaklaştırınca, bizim Araplar’dan bir farkımız kalır mı? Kalmaz.

İslam, güzelliklerin dinidir ve hiçbir zaman insanları zora sokacak dayatmaları içermez. Her zaman kolaylıklarla inancımızı yaşamaya uygun bir yapıya sahiptir. Tanrı (Allah), bize hiçbir zaman “Bir müslümanın çocuğunun adı Arapça olmalıdır.” diye bir şey dememiştir. Çok doğaldır ki, bir Çinli budizmden vazgeçip müslüman olursa, çocuğuna Arapça ad koymak zorunda değildir. Aynı şekilde toplu olarak İslam’ı seçen biz Türkler’in de çocuklarımıza Öz Türkçe adlar vermemizde hiç sakınca yoktur ve doğru olanı da kuşkusuz budur.

 

Türkiye‘deki kişi adlarında büyük oranda bir yabancılaşma var. Kişi adlarının kökenlerine göre sıralaması çoktan aza doğru şöyle: Arapça, Türkçe, Farsça(ve şimdilerde biraz İngilizce, Fransızca) Bu oranı birisine gösterdiğinizde size büyük olasılıkla şu savunmayı yapar: “Toplumlar etkileşim içerisindedirler. Bunun için aralarında sıkı bir alışveriş olabilir. Bundan doğal bir şey yoktur.” Peki soruyorum böyle düşünenlere: “Hiç Türk adlı bir Arap gördünüz mü?” Arapların kendilerine Türkçe ad vermesi kadar saçma olan durum, Türkler’in çocuklarına Arapça ad vermesinden farksızdır. Öz Türkçe kökenli binlerce, on binlerce kişi adı varken; Türkçe türetmelerle, benzetmelerle yeni adlar oluşturmaya uygun ve bunu başarabilecek güçte bir dilken, neden gidip de el dilinden sözcükleri çekip çocuklarımıza bu adları veririz ki? Hadi Türkiye’deki nüfusları 300-400 bin, bilemediniz 500 bin, taş çatlasa 1 milyon Arap kökenli vatandaşın çocuklarına Arapça ad vermesini doğal karşılayalım. Peki Türk kökenliler niye çocuklarına Arapça ad veriyorlar dersiniz?

Şaşırtıcı bir konuya değineyim. Türkiye’de dönemlere göre çocuklara verilen adlar sıralamasında en üstte bulunan beş adı yazayım:

 

 

 

1980 – 1990 Döneminde Doğan Çocuklara Verilen Adlar
Erkek Kız
1) Mehmet
2) Mustafa
3) Murat
4) Ahmet
5) Ali
1) Fatma
2) Ayşe
3) Emine
4) Hatice
5) Zeynep
1991 – 2002 Döneminde Doğan Çocuklara Verilen Adlar
Erkek Kız
1) Mehmet
2) Mustafa
3) Ahmet
4) Emre
5) Ali
1) Merve
2) Fatma
3) Büşra
4) Elif
5) Kübra

 

Gördüğünüz gibi, 1980 – 2002 arasındaki dönemlerde çocuklara en çok verilen adlardan yalnızca “EmreTürkçe kökenli. Diğerlerinin hepsi “Arapça“… Buradaki sindirilemeyecek durumu yeniden açıklamama gerek yok. Şimdi bir de soyadlarımıza bakalım:

 

 

 

 

2003 Yılındaki Sayımlamalara Göre Soyadlarımız

1) Yılmaz
2) Kaya
3) Demir
4) Şahin
5) Çelik

 

Gördüğünüz üzere, en yaygın soyadımızdan yalnızca “ŞahinFarsça kökenlidir. Diğerleri hep Türkçe kökenlidir. Rüştü Erata konuya şöyle yaklaşıyor:

Soyadı Yasası’nın Cumhuriyet devrimleri arasındaki önemi, din, mezhep, sınıf ve altkimlik gibi ayrımları gizleyerek tek bir ulusal kimliğin içselleştirilmesi olarak gösteriliyordu. (…) Ancak belki daha da önemlisi yeni soy adlarının, Türkleri hemen hemen aynı adları taşıyan Arap ve Acem dindaşlarından açık bir şekilde ayırmasıydı. Tekin Alp’in ifadesiyle Türk kimliği, “yeni kafası, yeni kültürü, yeni ruhu binlerce yıllık ulusal tairihine doğru geri giderek ırk ve kan kardeşlerine ulaşıyor, oysa adı onu binlerce yıllık ulusal tarihine ve Batı uygarlığına erişmek için kültür bakımından kendilerinden ayrıldığı Müslüman uluslar ailesi ile karıştırıyordu. Bu, geçmişten bir gölge idi ve psikolojik etkisi kesindi”. Soyadı Yasası, bu bağlantıyı koparan önemli bir adım olmuştu.

Gerçekten şaşırtıcı. Vatandaşlarımızın soyadlarının neredeyse hepsi Türkçe kökenli, bu toprağın insanının ürünü olduğu hâlde, adları Arapça ve Farsça… Soyadlarımızdaki köklülüğün ve soyluluğun en belirgin örneğini Cumhurbaşkanlarımızın soyadlarına bakarak görebiliriz:

 

 

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanları

Mustafa Kemal Atatürk
İsmet İnönü
Celal Bayar
Cemal Gürsel
Cevdet Sunay
Fahri Korutürk
Kenan Evren
Turgut Özal
Süleyman Demirel
Ahmet Necdet Sezer
Abdullah Gül
Türkçe, “Türklerin Atası”
Türkçe, “in-önü”
Türkçe, “ulu, yüce, saygın kimse”
Türkçe, “bol bulunan güçlü sel”
Türkçe, “sun-ay”
Türkçe, “koru-Türk (Türk’ü koru)”
Türkçe, “gök varlıklarının tümü”
Türkçe, “öz-al, özü kırmızı”
Türkçe, “demir gibi güçlü eli olan”
Türkçe, “duygulu, anlayışlı”
Farsça, “Kokulu bir bitki”

 

Türkler Orta Asya‘dan batıya, Anadolu’ya doğru ilerlerken İslam kimliğini benimsemişler, adlarını bile (Arapça, Farsça) değiştirerek, girdikleri daha ileri uygarlık ve kültür ortamlarından önemli ölçüde etkilenmişlerdir. Zamanla unutacakları köken ve tarihlerini ancak 19. yüzyılın sonuna doğru, o da Avrupalıların katkısıyla keşfedeceklerdir.” (Ömer Demircan, Dünden Bugüne Türkiye’de Yabancı Dil)

“Türkler, Müslüman olduktan sonra kendi yazılarını değiştirip Arap yazısı ile Türkçe yazmaya başladıkları gibi, kendi Türk kökenli adlarını değiştirip Arap adları almaya başladılar. Bunun sonucu olarak da “Muhammed” sözcüğü Türk dilinde “Mehmed”, “Mehmet”, “Memet”, “Memiş”…. oldu. (…) Türkiye’den başka hiçbir Müslüman ülkede “Mehmet” adı yoktur. (…) Biz, “Muhammed“in Müslüman ülkeler arasında ortaya çıkardığı seslendirme bulanıklığından kaynaklanan bir durum olarak niteliyoruz. Tıpkı “Eba Yezid” adının da Türklerin dilinde yuvarlanıp önce “Bayezid” sonra “Beyazıt” olduğu gibi… Türklerden başka hiçbir Arap (Müslüman) ülkesinde “Bayezid” diye bir ad yoktur. (Cengiz Özakıncı, Dil ve Din)

Anlattıklarımdan çıkarılması gereken şey şudur ki: İslam kültürü ile Arap kültürünü birbirine karıştırmamalıyız. Çocuklarımıza ad verirken her zaman Türkçeden yana olmalı, Kur’an’da geçiyor mu geçmiyor mu diye kaygılanmamalıyız. Ben, Türkçe kökenli bir ad olan “Yavuz” adına sahip olmaktan gurur duyuyorum ve bugüne kadar hiç “Adım keşke Kur’an’da geçseydi.” demedim. Çünkü bunun olanaksız ve mantıksız olacağını biliyorum. Eğer ileride bir çocuğum olursa, ona doğal ve gururlu olarak Türkçe ad vereceğim. Yavuz Tanyeri

Umuyorum ki herkes öz dilinden vazgeçip de el dilinden adlar kullanmaz, kullandırmaz.

 

Ekim 29, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

Öz Türkçeleştirme Çalışmaları

Geçmiş yıllardan beri Öz Türkçe ve Türkçeleştirme çalışmaları tartışılagelmiştir. Öz Türkçe ile belirtilmek istenileni anlamayan veya anlamak istemeyen çevreler, doğuşundan kısa süre sonra bir “düşünce akımı” durumuna gelen bu çalışmaları karalamak adına değişik işler içerisine girmişlerdir. Binlerce yıldır işlenerek bugünlere gelen kutlu dilimizi yabancı etkilerden korumak; onu birçok dilde olabilecek “kirliliklerden” arındırabilmeye çalışmak; Türkçemizin hem öz yapısını ve sözcüklerini kaybettirmemek hem de çağdaş ortamın gerekleriyle donatmak amacıyla yapılan çalışmaların değişik yönlere çekilmeye çalışılmasının anlamsız bir çaba olduğunu söylemek, kuşkusuz tarih, kültür ve dil bilincine sahip Türklerce olumlu karşılanacaktır.

Konuyu derinlemesine açıklayabilmenin hem büyük bir araştırma ve çalışma gerektireceğinden hem de yazının kapsamı dolayısıyla uzayarak sıkıcı bir durum almasına neden olacağından, “Öz Türkçe” ile neyin anlatılmak istenildiğine, bu çalışmaların ne amaçla yapıldığına ve Türkçeleştirme çalışmalarını karalamaya çalışanlara kısaca değinmek istiyorum. Bunları anlaşılır ve derli toplu olması bakımından üç başlık altında topluyorum:

 

Öz Türkçe nedir?

Genel bir dil ve tarih bilgisi olanların bileceği üzere, bugüne kadar ulaşabildiğimiz ilk yazılı kaynağımız “Orhun – Göktürk Yazıtları“dır. Bu yazıtlarda kullanılan dil, Türkçenin yazıtların yazıldığı döneme yakın bir zamanda oluşturulmadığını gösterebilmeye yeterlidir. Diyeceğim şu ki, elimize geçen ilk yazılı belge Orhun Yazıtları olsa da, dilimiz yazıtların yazıldığı dönemden çok daha önce oluşturulmuş bir dildir. Yaklaşık bir ay önce yazdığım “Türkçe ve Sümerce İlişkisi” adlı yazımda da bulabileceğiniz üzere, Prof. Dr. Osman Nedim TunaTürkçenin Yaşı” sorununa ışık tutabilecek bir çalışma yapmış ve Türkçenin en aşağı 8500 yıllık bir dil olduğunu ortaya koymuştu. Her ne kadar Türkçenin Orhun Yazıtları‘ndan çok öncesine giden bir döneminin olduğunu bilsek de, ulaşabildiğimiz en eski kaynağımız bu yazıtlar olduğu için, biz bu yazıtları ve o yazıtlarda geçen dili Türkçenin “özü” olarak sayıyoruz.

 

Göktürk dönemi Türkçesi, o dönemde İslamiyet’in etkisine girmediği için neredeyse hiç yabancı sözcük içermiyordu. Bu nedenle içerdiği sözcüklerin tümü, Türk’ün dil oluşturma becerisi ile yüreğindeki duyumsama gücünün örnekleriyle oluşmuştu. İşte aradan geçen süre sonucunda dilimize yerleşen yabancı öğeler karşısında, Türkçeyi özleştirmek için savunulan bu arındırılmış sözcüklerle oluşan dile, “Öz Türkçe” denilmektedir.

Yukarıdaki açıklamadan da anlayacağınız üzere, Öz Türkçe Türk’ün özüne dönmesi için oluşturmaya çalıştığı arı dildir ve bir duyuştur. İşte tam bu duyuşta Türk’ü tam anlamıyla anlamayanlarla bir ayrılış başlamaktadır. Eskici birkaç kişi, bu çabaları “Özünüze dönmek istiyorsunuz, o zaman arabalara binmeyip at üstünde gezin, çadırlarda yaşayın.” diyerek eleştirirler. Türkçeleştirmenin özünü anlayamadıklarındandır ki, en doğal davranışlar / çabalar içerisinde bulunan kişileri aymazca karalamak isterler.

Konuya ilgili kişilerin Öz Türkçeleştirmenin dilimize sonradan girmiş yabancı kökenli sözcüklerin tümünü dilimizden atmak, bu sözcükler yerine en eski atalarımızın kullandıkları sözcükleri getirmek olmadığını bilmeleri gerekir. “Türkçeleşmiş” olarak adlandırdığımız bazı sözcükler vardır ki, yüz yıllardır dilimizde kullanılarak Türkçeye uyum sağlamış ve belki de alındıkları dilde bile unutuldukları hâlde dilimizde Öz Türkçe sözcüklerden ayrılamayacak biçimde kullanılan sözcükler olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Türkçeleşmiş sözcüklerin yerine, sağlam ve uygun türetmeler yapılmadıkça bu sözcüklerin dilimizde kullanılmasında hiçbir sakınca yoktur. Örneğin “kitap” sözcüğüne Öz Türkçe kökenli uygun bir karşılık bulunamadığı için, yüz yıllardır dilimizde kullanılmış ve günümüze gelene kadar Türkçeleşmiştir. Bunun için bu sözcüğün kullanılması oldukça doğaldır ve bu sözcüğü atarak yerine anlamsız ve uygunsuz Türkçe kökenli sözcükler koymak, Öz Türkçeleştirme bilincine aykırı bir davranıştır.

 

Türkçeleştirme Çalışmaları

Göktürk dönemi Türkçesinde neredeyse hiç yabancı sözcük olmadığını daha önceden belirtmiştim. İşte bu dönemden sonra Türkler’in toplu biçimde İslamiyet‘i benimsemesiyle birlikte, dilimize özellikle Arapça ve Farsça sözcükler girmeye başlamıştır. Çok değişik dönemlerde, değişik biçimlerde özünden uzaklaştırılan dilimiz, yıllar geçtikçe içine birçok dilden öğeler alır duruma gelmiştir. Osmanlı döneminde Fransızcaya olan ilgi sonucunda da dilimize birçok dilden gereksiz öğe (sözcükler ve sözcük öbekleri) sokulmuştur.

Sözcüklerle anlatılamayacak kadar güçlü ve köklü bir dil olan Türkçe, birçok dönemde özünden kopmuşların saldırılarına uğramıştır. Dilimizi bilerek veya bilmeyerek baltalayanlar karşısında, Türkçülük akımıyla eş zamanlı olarak Türkçecilik çalışmaları başlamıştır. Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Nihal Atsız gibi büyük bilginlerin önderliğiyle ve çalışmalarıyla, bir dönem % 75 – 80′lere varan yabancı sözcük oranı, % 15′lere kadar düşürülmüştür.

Bugün Öz Türkçecilik bilincini taşıyan milyonlarca Türk vardır. Bu bilincin kaynağında, dilimizin yüksek sözcük türetme gücüyle oluşturulan pek değerli sözcüklerin bir köşeye atılarak, onların yerine başka ulusların dillerindeki sözcüklerin kullanılmasını engellemek bulunmaktadır. Ne gerek var “koşul“lar dururken “şart“lar ileri sürmeye; “okul” yerine “mektep“lere gitmeye; “öğrenci” değil, “talebe” olmaya; “olanak” varken “imkân” aramaya; “iletişim” kurmak yerine “irtibat“a geçmeye; “sözlük” yerine “lûgat“a bakmaya; “bildiri” yerine “beyannâme” yayımlamaya; “olay“lara değil “hâdise“lere karışmaya veya “uygulama“lar değil “icraat“lar yapmaya… Bakın dilimiz ne kadar anlamlı ve uygun sözcükler türetmiş. Bunları kullanmak dururken, neden el dilindeki sözcükleri kullanmak durumunda bırakılıyoruz?

Bugün de geçmiş dönemlerde de Türkçeyi özleştirmeye çalışanlar, dilimizin ne kadar güçlü ve köklü bir dil olduğunu bildikleri için, onun özünden ne kadar uzaklaştırıldığını ve dönem dönem çeşitli kurumlarca o öze ait sözcüklerin kullanılmasına yasaklar getirtilerek nelerin amaçlandığını görerek kutlu Türkçemizi yabancı etkilere karşı elden geldiğince korumak için çabalamışlardır. Gerçekten yüreğinizde Türklük ve Türkçe sevgisi duyumsuyorsanız, bundan yaklaşık bin yıl önce yazılmış çok büyük bir Türk yapıtında geçen “yanut > yanıt” sözcüğünü bırakarak “cevap” sözcüğünü kullanmanın ne kadar anlamsız olduğunu anlarsınız.

Türkçeleştirme çalışmalarının nasıl bir duruşla gerçekleştirildiğini, Ziya Gökalp çok açıklayıcı bir dörtlükle ortaya koyuyor:

Uydurma söz yapmayız,
Yapma yola sapmayız,
Türkçeleşmiş Türkçedir,
Eski köke tapmayız.

Yukarıdaki dörtlükten anlaşılacağı üzere, dilimiz Türkçeleştirilmek için anlamlı ve yapıcı olmaktan uzaklaştırılmamıştır. Örnek vermek gerekirse, “hastalık” yerine “sayrılık” sözcüğünü kullanmak veya “hayvan” sözcüğünü kaldırıp “yılkı“yı kullanmak bugün için pek doğru değildir. Çünkü bu sözcükler yüzlerce yıldır dilimizde kullanılmış ve Türkçeleşmiştir. Birkaç örnekte görülen ve yerlerine daha sağlam sözcükler bulunamadığı sürece onları dilden çıkarmanın pek kolay olmadığı sözcüklere ellememek, “hemasır” yerine “çağdaş“, “hüküm” yerine de “yargı” sözcüklerini kullanmamalıyız demek değildir.

Siz de anlamışsınızdır ki, Türkçeleştirme çalışmaları şu veya bu dile karşı içimizdeki kötü düşüncelerin dilimize yansıtılması değildir. Türkçe karşısında tüm diller aynı değerdedir. Ayrıca bugün yaşayan dillerin içinde, dışa açık olmayan bazı küçük boy dillerinden başka hiçbir dil oluşturulduğu dönemdeki gibi kalmamış, değişmeler göstermiştir. Anlayacağınız “arı” dil yoktur. Buna karşın her ulus, diline yalnızca “gereksinim” boyutunda öğeler alır. Bir dilde “taş” gibi binlerce yıldır kullanılan bir sözcük varken, onu kaldırıp “seng” (Farsça) veya “hacer” (Arapça) yapmak aymazca bir tutumdur. Peki bu yapılmamış mıdır? Bir dönem içinde “seng” veya “hacer” sözcüklerini barındıran binlerce yapıt ortaya konulmuştur. İşte Türkçeleştirme, böylesine gereksiz ve dilimizin yapısına aykırı alıntıları dilden atmaya çalışmaktadır.

 

Türkçeleştirmeleri Karalama

Türkiye’de Türk‘ü yüceltmeye ve Türk‘ün dilini, tarihini ve kalan tüm değerlerini bozacak öğelerden kurtarıp bundan yaklaşık 1500 yıl önceki kadar değerli bir ulus yaratmaya çalışan bütün çabalar “karalanmaya” çalışılmıştır. Bu durum Türkçeleştirme çalışmalarında da belirmiş ve bir dönem çok yararlı sözcükler türeten Türk Dil Kurumu‘nun çok yanlış işler içerisinde olduğu topluma benimsetilmeye çalışılmıştır.

Bugün Türkçeleştirme dediğimiz anda, bu konuya azıcık ilgisi olan ve bu duruşu benimsemeyen birkaç aymaz kalkıp şöyle der: “Türkçeleştirme dediğiniz, “otobüs“ü kaldırıp “çok oturgaçlı götürgeç“; “yumurta” yerine “tavuksal fırlatgaç“; “lokanta” yerine “otlangaç“… gibi sözcükler getirmek midir?” İşte bu kişiler, iki sözle bilinci karıştırılacak kadar düşünmekten kaçınan kişilerdir. “Bilgisayar” gibi bir sözcüğü türeterek bugün çocuklarımızın “computer“i kullanmamasını sağlayan Türk Dil Kurumu‘nun böylesine saçma uydurmalar yapacağına hiçbir Türk inanmamalıdır. Bu sözcükler, Tdk’nin yaptığı Türkçeleştirme çalışmalarını karalamak, Türkçeleştirmenin gereksiz ve anlamsız bir çaba olduğunu benimsetmek isteyen, dil ve ulus sevgisinden yoksun iki tane edebiyat öğretmeninin yapmış olduğu uydurmalardır. Amaçları, bu uydurmalar üzerinden Türkçeleştirmelerin hep bu yönde yapıldığını topluma benimsetmeye çalışmaktır.

Artık “mektep“lerde “talebeler” ile “tedrisat” yapılmaması, birilerinin gücüne gidiyor olacak ki, onlar “cevap” yerine “yanıt“, “sual” yerine “soru“, “beyannâme” yerine “bildiri” kullananları suçlu göstermeye çalışmışlardır. Yukarıda amacımızı açıklarken belirttiğimiz gibi, biz Türkçe gönüllüleri olarak sizin gibi yapmacık ve yararsız işler uğrunda değil, yapıcı ve anlamlı çalışmalar ortaya koymaya çalışıyoruz. Dil bilincine sahip kişilerin çalışmalarında birkaç çapulcu karşısında yılmayacaklarını biliyor görüyoruz. Bugün öğrenciler “imtihan” değil “yazılı / sınav” yapılıyorsa, bu bizim başarılı olduğumuzun apaçık göstergesidir.

Yukarıda üç başlık altında anlatmaya çalıştığım Türkçeleştirme çalışmalarını özetlemek gerekirse;

Türkçe yaklaşık 8500 yıldır işlenerek ve güçlenerek günümüze kadar gelmiş çok kutlu bir dildir. Bu dilin belli dönemlerde değişik biçimlerde kirletilmeye çalışılması, yalnızca belli dönemlerde yaşayanlara bugün kötü düşünceler beslememize neden olmuş, dilimize hiçbir yararı olmayan öğeler sokularak dilimiz baltalanmıştır. Yıllar, bugün düşündüğümüz gibi Türkçenin başka dillerden gereksiz alıntılar yapmasının doğru olmadığını göstermiş ve bugün saygı ile andığımız birkaç Türk bilgesi, Türkçenin % 80′lere varan yabancılaşmışlık durumunu, % 14′lere kadar düşürebilmiştir. Bunu da yukarıda değindiğimiz birkaç çapulcunun yaptığı gibi değil, dilimizin yapısını ve durumunu bilerek ona uygun türetmeler yaparak gerçekleştirmiştir. Yapılan çalışmaların sağlamlığındandır ki, bugün binlerce yıl önce atalarımızın oluşturdukları sözcükler ulusumuzca beğeniyle kullanılmaktadır.

Bir yüce milletin oluşturduğu bu kutlu dil, özüne aykırı dillerden yapılacak alıntılarla kirletilecek kadar çaresiz ve değersiz değildir. Bunun için Türkçeyi koruyup gelecek kuşaklara arı bir biçimde aktarmak, dil ve ulus bilincini taşıyan her Türk’ün öncelikli görevlerinden olmalıdır.

Dipçe: Yukarıdaki yazıda verilen örneklemeler ve özel adlar dışındaki tüm bölümlerde, derin kökenbilimsel inceleme yapmadan anlaşılabilecek 12 tane yabancı sözcük bulunmaktadır. Bu 12 sözcüğün yazıdaki tüm sözcüklere oranı “% 0,8“dir. Yani yukarıdaki yazının dili, % 99 oranında Öz Türkçedir. Bu da göstermektedir ki, Öz Türkçeleştirme çabalarıyla yazılar oluşturmak hiç de güç ve anlamsız değildir.

Yavuz Tanyeri

Ekim 29, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

Ülkücü kime denir?

İslâm’ı hayat nizamı olarak seçen, bu nizamı tavizsiz bir şekilde yaşamaya çalışandır.

Türk olmanın gururunu, İslâm fazileti ile bütünleştiren, Türk-İslâm ülküsünü yaşayandır.

Günü birlik siyasi menfaatleri aşarak, asırlar sonrasını görebilen ve asırlar sonrası için hazırlık yapan kimsedir.

Allah için seven, Allah için savaşan, Allah rızasına koşan, Allah nizamı için yanan, Allah için buğz eden kahramandır.

Semalarda dalga dalga yayılan ezan susmasın diyerek toprağın kara bağrına düşen candır.

Türk’ün töresini, Türk’ün ilini, İslâm la kaynaştıran Ahmet Yesevi Ocağında kaynayan, pişen, kavrulandır.

Bayrağa kan gerek, solmasın diye bayrak için dökülen kandır.

Liderine, ocağına, fikir sistemine bağlı tefrikaya çanak tutmayandır.

Kimi zaman Derviş Yunus, kimi zaman Yavuz, kimi zaman surlarda üç hilal elinde Ulubatlı Hasan’dır.

“Ben”i aşarak “biz”i hisseden, “biz” diyerek nefsini kör kuyulara çıkmamak üzere atandır.

Dağlarıyla, taşlarıyla, ırmaklarıyla, yollarıyla bir kara parçasını vatan yapandır.

Türklük deyince 300 milyonluk Türk dünyasını kucaklayan, anne şefkatiyle evlatlarını bağrına basan; kimi yerde Kerkük, Bişkek, Bakü, Doğu Türkistan; kimi yerde Kıbrıs, Kırım, Kazak, Kırgız… velhasıl kocaman bir vatandır.

Haksızlık karşısında susmayan, davasından taviz vermeyen, korkaklığı, pısırıklığı, nemelazımcılığı lügatinden alıp çıkarandır.

Hürriyet kavgasında kırk yiğidin başında Kürşad; il derleyip vatan tutan İlteriş; bilgelikte Tonyukuk, Akşemsettin; Malazgirt Ovası’nda ak kefen içerisinde Alparslan’dır.

Bir bozkurt silkinişi ile esaret zincirini kırandır,

Rehberi iki cihan güneşi Hz. Muhammed (s.a.s.) ; kaynağı, ilhamı, düsturu Kur’an-Kerim olandır.

Ülkücü budur,
Ülkücü budur,
Ülkücü budur,

Ekim 24, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

Yapmazsak, Olacaklar…

Son zamanlarda hızla yitirmeye başladığımız değerlerimize baktığımda, gerçekten tarihe geçecek kadar derin yaralar aldığımız bir “sınama” içerisinde olduğumuzu görüyorum. Ne yazık ki gün geçtikçe, daha bir kopuyoruz kültür, tarih, dil ve milliyetimizden. Çevreme baktığımda gerçekten hiçbir devirde olmadığı kadar yabancılaşmaların başladığını sezebiliyorum. Bazen de görmezden gelip, hayalimdeki Türk yurdunu, Türk insanını düşlüyorum. Çok defa ağır sınavlardan geçen bir ulus olduğumuzu göz önünde bulundurup, geleceğe umutla bakmak istiyorum. Öyle de olmalı zaten. Çünkü henüz titreyip kendimize dönebilecek durumdayız. Fakat yakın gelecekte böyle bir adım atmazsak, sonumuzu kestirmek istemiyorum.

Bugün özümüze dönmek için çaba harcamazsak, gelecekte bunu yapmak için fırsatımız olmayacak. Çünkü bazı değerler vardır ki, kaybettikten sonra yeniden diriltmeye çalışmak, “öz“e ulaşmayı sağlayamaz. İşte bunlardan bazılarını aşağıya sıralayacağım:

1. Eğer toplumumuzun en büyük değerlerinden biri olan “Türk Dili“ni korumaz, gelecekte de İngilizce özentisiyle dilimizi baltalamaktan vazgeçmezsek, yaklaşık 100 – 150 yıl sonra “Türk Dilitarihe karışacak.10 bin yıla yakın süredir atalarımızın mirası olarak bugünlere kadar gelen kutlu dilimizi, son iki üç yüzyılda ortaya çıkan İngilizce gibi bir dile değişirsek, ulusumuzun yok olmasının ve “Türk” adının yok olup gitmesinin ilk adımını atmış oluruz. Çünkü unutmamak gerekir: “Dillerini kaybeden toplumlar, benliklerini de kaybederler.

Türkçemiz, bütün Türk Ulusu’nun ortak değeridir. Çünkü diller, uluslar tarafından oluşturulan “canlı” varlıklardır. Kişiler tek başlarına bir dil oluşturamazlar. Ancak belli ortaklıkları bulunan kişilerin bir araya gelmesiyle oluşan toplumlar bir “dil” oluşturabilirler. İşte Türkçemiz de bütün Türk Ulusu’nun dil oluşturma becerisiyle yaratılmış kutlu bir dildir. Bunun içindir ki, ortaya çıkışını sağlayan Türk Ulusu’nun her bireyine, yarattığı dili koruyup, onun gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak için büyük görevler düşmektedir. Hiçbir Türk’ün “Türkçeyi koruyacak çok kişi var. Bizi uğraştırmayın.” gibi bir tümce ile Türkçeyi korumaktan ve yüceltmekten kaçınmaya hakkı yoktur. Zaten “dil bilincinden” yoksun bireylerin de “TÜRK” olarak kabul edilmesi, çok güçtür.

2. Eğer toplumumuzda meydana gelen olaylara karşı duyarsız kalır, “Devlet sorunlarını da mı ben düşüneceğim?” gibi bir savunma düzeneği geliştirerek, yalnızca bireysel gereksinimlerinizi karşılamak için yaşarsanız, belki siz görmeyebilirsiniz; fakat emin olun çocuklarınızın veya torunlarınızın tartışabilecekleri bir “devletleri” kalmayacak. Tarihimizin en eski dönemlerinden beri, yaşadığımız birçok olayda “Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığı” görülmüştür. Bin yıl önce de bu böyleydi, bugün de bu böyle. Dünya üzerindeki birçok ulus, bizi sevmez ve içinde bize karşı düşmanlık besler. Hatta bazıları vardır ki, ellerinden gelse dünyadaki bütün Türkleri öldürmekten çekinmezler. Bunun için, yaşadığımız küresel dünyada, sahip olduğumuz bütün değerlerin koruyucusu olan devletimizin diğer devletlerle olan ilişkilerine ve dünyadaki büyük güçlerden biri olup olmadığıyla ilgilenmek, her vatandaşın görevi olmalıdır. Çünkü devletimize ve toplumumuza karşı kayıtsız kalmak, zamanla benliğimizi kaybetmemize yol açar.

3. Eğer kendimize her alanda “Batı“yı örnek alır ve öz değerlerimizi kaybetmek pahasına da olsa benimsediğimiz yersiz özentilerden vazgeçmezsek, varlığımızı düşmanlarımızın eline testlim etmiş olacağız. Toplumumuzda “Batılılaşma” diye adlandırılan süreç, ne yazık ki yanlış anlaşılmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte, Batı’nın hem ekonomik hem de siyasi anlamda ileride olduğu anlaşılınca, devletimiz yüzünü Batı’ya dönmüş ve bilim-teknik anlamında yeniliklerde onlardan yararlanmaya başlamıştır. Fakat ne yazık ki Batı’nın yalnızca bilim ve tekniğini almamış, onun kültüründen de hızla etkilenmeye başlamışız. Batı devletlerinde ortaya çıkan toplumsal akımlardan bile büyük ölçüde etkilenmiş ve bu son zamanlarda bir “marifet” sayılmaya başlanmıştır.

Gençlerin üstlerindeki giysilerin çoğunda, İngilizce sözler yazıyor. Kimse üzerinde taşıdığı sözün anlamını bilmiyor ve öz dili dururken, baskıcı tutumlarla bize dayatılmaya çalışan bir dilin tanıtımcılığını üstlenmiş oluyor. Sonra da kalkıp “Ne yapalım, şimdi moda böyle. Yazısız giysi bulmak artık çok zor.” diyorlar. “Moda” dediğiniz şeyi de siz belirliyorsunuz. Üç ay boyunca üzerinde İngilizce yazılar bulunan giysileri almayın, bakalım Türkiye’de kalıyor mu o ne olduğu belirsiz şeylerden. Ayrıca hadi diyelim ki giysileri zorunluluktan böyle alıyorsunuz. Peki bu “İngilizce müzik” sevdası nereden geliyor? Dinlenecek Türkçe müzik kalmadı da mı, doğru düzgün anlamadığınız müziklerle ruh hâlinizi karamsarlaştırıyorsunuz? Eğer geleceğin güvencesi olan siz Türk gençleri, sürekli böyle müzikleri dinlerseniz, kim dinleyecek bizim binlerce yıldır yaktığımız “türkülerimizi“?

Aslında burada “Eğer…” ile başlayan yüzlerce “yozlaşma belirtileri” sıralanabilir. Fakat şimdilik yalnızca önemli olan üç konuyu belirtmek istedim. Hem “milli bilince” sahip olan bir toplum, belli değerlerini korudukça zamanla iyiye doğru yol alacak ve burada sıralanabilecek birçok durumdan doğal bir duruşla kaçınmış olacaktır.

Özetle, eğer varlığımızı ciddi bir biçimde tehdit eden “yabancılaşmaya” karşı duruşumuzu ortaya koymaz; sevimli görünmek adına “choq sefümLü yasmaqtan” vazgeçmez; cahilliklerini küfürlerine bile yansıtan üç beş soytarıyı örnek alarak, kendinizi “emocu, rockçu, rapçi, metalci…” gibi saçma sapan adlandırmalarla zavallılaştırmayı bırakmazsanız, bizden birkaç kuşak sonra dilimiz kaybolacak, cennet yurdumuz İngiliz, Amerikalı, Rus… sömürgesi hâline gelecek ve yüce “TÜRK” adı, böyle soysuzlaşmış kişilerin yalnızca “damarlarında” varlığını sürdürecektir.

Ulusumuzun, benliğini kaybetmemesi adına titreyip özüne dönmesi dileğiyle.

Yavuz TANYERİ

Ekim 23, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok