Ya İstiklal Ya Ölüm

Ya Sev Ya Terket

İŞTE EY KOCA DÜNYA BEN ASIL O GÜN ÖLDÜM

Hrant DİNK’ in ölümünden sonra yaşananların ardından, VATAN’ı için (adını bile
sonradan öğrendiğim) DİYARBAKIR Lice’ de şehit olan J.Komd.Astsb.Kd.Çvþ. Kadir
AYDIN’ a ithafen yazılmıştır. Ruhun şad olsun.
EY KOCA DÜNYA BENDE ÖLDÜM

Ey koca dünya bende öldüm,
Belli ki hiçbirinizin haberi yok,

Hem de DİNK’ ten sadece bir gün önce,
Ama sadece ne duydun, ne gördün, ne de umursadın…

Ölümümden hemen sonra kameralar gelmedi oraya,
Halk’ta toplanmadı ellerinde karanfil ve mumlarla,

Hiçbir devlet büyüğü ve Amerika’da kınamadı ölümümü,
Ve yazmadılar adımı mezar taşımdan başka, hiçbir yere…

Halbuki benim adım öz ve öz Türkçe idi, “Kadir AYDIN”
Okunması, söylenmesi ve yazılması onunkinden daha kolaydı,

Ama anmadı beni babamdan gayri kimse, onu andıkları gibi
Ve yazılmadı başka hiçbir yere adım, anamım yüreğinden başka…

Ben gencecik fidandım, daha hiç tomurcuk vermemiş,
Ve soldurdular beni Lice’ de, hayatımın baharında,

Beni de vurdular, ben de öldüm, bilmem duydunuz mu?
Ama bulamadılar beni vuranları 32 saatte, belki de hiç aramadılar…

ben kendi vatanımda, vatanımı vatansızlardan korumak için öldüm,
Ben Türk’tüm, adım Türkçe, ama öğrenemedi adımı hiç kimse,

Bir kez bile manşet de olamadım ya o gül yüzümle gazetelerde,

İŞTE EY KOCA DÜNYA BEN ASIL O GÜN ÖLDÜM…

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

KAYBETTİK

İnsanoğlu, bir gün virgülü kaybetti.

Söyledikleri birbirine karıştı.

Noktayı kaybetti.

Düşünceleri uzayıp gitti, ayıramadı onları.

Ünlem işaretini kaybetti.

Sevincini, öfkesini, bütün duygularını yitirdi.

Soru işaretini kaybetti.

Soru sormayı unuttu, her şeyi olduğu gibi kabul eder oldu.

İki noktayı kaybetti.

Hiçbir açıklama yapamadı.

Hayatının sonuna geldiğinde elinde sadece “tırnak işareti” kalmıştı.

“İçinde de başkalarının düşünceleri vardı, yalnızca.”

Hayatınız boyunca hiçbir şeyinizi kaybetmemeniz temennilerimle…

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

Atatürk Anitkabirde yatmakta oldugu mezarından kalkıp, bir Türkiye’de olanlara baksaydı ne derdi, sizce: isterseniz biz bir kurgulayalım:

Ey Türk Gençligi,

Benim naçiz vücudumun bir gün toprak olacagını, ama Türkiye Cumhuriyetinin ilalebet payidar kalacagını sana söylemistim. Nitekim ben bu dünyadan göçeli 69 yıl oldu!

Bu sırada Türkiye Cumhuriyetinde neler oldu?

1. Dünya Savasinda ve Istiklal Harbinde döktügümüz binlerce sehidin kanı bosuna mı aktı ve onların sehit ruhları su anda Türkiye’yi izlerken mutlular mı? Sana haklarını helal ediyorlar mı?

20 Ekim 1927′de sana ne demistim: ‘Ey Türk gençligi ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilalebet muhafaza ve müdafaa etmektir.’

Sen ne yaptın?

2007′da birinci vazifenin Türk istiklal ve Türk Cumhuriyetini ilalebet yok etmek isteyen kurumlarla ve yapilarla içiçesin! Çöpe elimle atmis oldugum SEVR’i hortlatmak ve seni parçalamak isteyen Avrupa Birligi ve Amerika ile Stratejik Müttefik haline gelmissin . O Amerika ki, bizim Lozanımızı imzalamamıstı, O Avrupa ki, bizim ülkemizi isgal etmis, ancak bir Istiklal savası ile bu ülkeden atılmıs ve denize dökülmüstü.

Ey Türk Gençligi!

Kendine gel!

Sana bıraktıgım hiç bir tavsiyeyi ve öneriyi yerine getirmedin! 2007′da ülkeni kendi ellerinle yabanci ülkelerin istihbarat sistemlerine peskes çekiyorsun!

Ben sana ne demistim:

Istikbalde dahi, seni bu kurdugumuz Cumhuriyet Devrimi hazinesinden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düsersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacagın vaziyetin imkân ve serâitini düsünmeyeceksin! Bu imkân ve serâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. Istiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düsmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmis, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her kösesi bilfiil isgal edilmis olabilir. Bütün bu serâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.

Demistim sana, 1927′de ! Ne oldu 2007′de?

Yani binlerce sehit kanı üzerine kurulmus olan Cumhuriyeti yönetenlerin iktidara gelenlerin GAFLET, DALALET ve HATTA HIYANET içinde olabilecegini söylemis, gözlerini, aklını ve tüm idrakini açık tutmanı emretmistim. Iste dediklerim bir, bir çikti! Hainler ülkeni yok ediyorlar!

Sen ne yaptın?

Benim kurdugum Demokratik ve Laik Türkiye Cumhuriyetinin basına, benim yapmis oldugum Devrimleri yok etmek için yemin etmis, bu yemini de her yerde açıkca ilan etmis bir grup meczubu bir kaç günlük pirinç, on somun ekmek ve üç bes kurus dolar karsılıgı getirdin ve Cumhuriyet Devrimlerini üç bes kurusa sattın! Ben sana böyle mi emretmistim? Biz o Istiklal harbini olmayan çarıklarla, olmayan pirinçle, olmayan ekmekle, olmayan dolarlarla yapmıstık. Olmayan bir ulustan, bir millet yaratmıstık.

Ama sen o Hitabeden hiç bir şey anlamamışsın!

Cebren ve hile ile aziz vatanin bütün kaleleri zaptedilmis, bütün tersanelerine girilmis, bütün orduları dagıtılmıs ve memleketin her kösesi bilfiil isgal edilmis olabilir.

Demistim sana,

Kalelerin düstü, bir zamanlar Ingiliz donanmasinin demir attigi Istanbul’u simdi Galataport, Haydarpasaport, Haliçport ve nihayet Istanbul-PORT projeleriyle Yahudiye ve Emperyalistlere peskes çekiyorsun. Petro-kimya fabrikalarin isgal edildi, haberlesmen isgal edildi, agir sanayin isgal edildi, demir-çelik endüstrin isgal edilmek üzere, bankaların ve ekonomin isgal edildi. Bütün tersanelerine ve limanlarına bir zamanlar senin toprakların olan Irak’ı isgal etmis Ingiliz ve Amerikalılar giriyor.

NATO denen bir anlasma ile bizim yaptıgımız tüm egemenlik ilkelerini tarihe kaldırmıssın! Ne oldu!

Hiç mi açip da Istiklal savasını nasıl yaptıgımıza ve bu ülkeyi nasıl kurtardıgımıza ait bir sayfa bir sey okumadın!

Bir isgal edilmemis Ordun kaldı! Onun da ögrendigime göre geçenlerde basına çuval geçirilmis!

Bir tek vatansever Teskilatı Mahsusa torunu kalmamıs mıdır ki! Ülkenin istihbaratı böylesine düsmana terk edilmistir?

Sana demistim ki!

Hattâ bu iktidar sahipleri, sahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düsmüs olabilir.

Iste hepsi çıktı. Neden zamanında önlemini almadın?

Bak halkın fakir ve borç içinde!

Iktidar sahipleri ‘Ben herseyi pazarlamaya mükellefim’ diyerek, ülkeni düsmana pazarlıyorlar. Halka düsman bu meczuplar ‘Sehit analarına hakaret edip’, benimle omuz omuza savasmıs halkıma ‘Ananı da al git!’ diyebiliyorlar. Egemenlik Milletin elinden çıkıyor.

Hani nerde benim anladıgım Türk Genci ve Gençligi?

Ne demistim sana 5 Subat 1933′de Bursa’da,

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların geregine, dogruluguna herkesten çok inanmistir. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemistir. Bunlari güçsüz düsürecek en küçük ya da en büyük bir kipirti ve bir davranis duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardir, jandarmasi vardir, ordusu vardir, adalet örgütü vardir” demeyecektir. Elle, tasla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapitini koruyacaktir.

Ben böyle bir Türk Gençligini kabul etmistim ve Cumhuriyeti onlara birakmistim.

Boynuna haç, kulaklarina ve ortaliga açmis oldugu göbegine küpe takip, omuzuna dövme yaptiran, Köse dönmek için elli takla atan, ‘ Benim Vatandasim Isini Bilir’ diye her türlü ahlaksızlıgı bir deger haline getirmis, benim hiç bir söyledigimi anlamamıs, ya da Tarikatlarin veya Seyhlerin pesinden giden bir gençlige bırakmadım ben bu Cumhuriyeti.

Nerde benim Üniversitelerim, Nerde benim Üniversitelilerim?

Ben bu ülkeyi kendi çıkarları için ne kadar gerici ve meczup varsa onlarla takiyye iliskilerine giren sirket patronu Rektörlere, Üniversitelerinde Ermeni Konferanslari düzenleyen ve düsmanlarımıza koz vermeye çalısan Üniversite ögrencilerine bırakmamıstım.

Nerde benim gerçek Ögretim Üyelerim, Rektörlerim, Üniversitelilerim?

Bir kisi de mi kalmadı, su benim hitabelerimi millete hatırlatacak? Bir kisi yok mu bu Cumhuriyeti kurmak için dökmüs oldugumuz kanların hesabını soracak!

Ey Türk Gençligi! Sana ne demistim ben!

Ey Türk istikbalinin evlâdı! Iste, bu ahval ve serâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktir! Muhtaç oldugun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Sen ne yaptın!

Sadece benimle alay ettikleri, raki-leblebimle dalga geçtikleri, beni ‘Karga Kovalayan Sapik Padisah’ olarak ilan ettikleri, bizim ‘Ermenileri ve Kürtleri kestigimizi söyledikleri’ için düsmanlardan Nobel ödülü alan Yahudi yazarlara veya asil kanımızla ilgili cümlelerimle alay eden Ermeni bozuntusu yazarlara ifade özgürlügü adına erisilmez payeler verdin!

Ifade özgürlügünde sen önce Istiklal Savasını kendi halkına ifade edebildin mi?

O Yahudiler ki, Kurmus olduklari Locaları ben 10 Ekim 1935′de kapatmıstım.

Biliyordum Büyük bir Israil kurma planı için çalıstıklarını! Birinciyi ben öldükten 10 yıl sonra kurdular, ikinciyi de simdi kurmaktalar. Ben yasasaydım, Yahudilere bir devlet kurdurur muydum orada!

Ey Türk Ordusu!

Asıl sözüm sanadır! Sen bu Türk Gençliginin basına geçmeli ve Cumhuriyet Devrimlerini savunmalıydın! Çünkü bu Cumhuriyeti biz seninle kurduk ve seninle ebediyete kadar payidar kılacaktık.

Cumhuriyeti koruma görevini de sana verdik!

Söyle sen ne yaptın!

Kafana geçirilen Amerikan yıldızlarıyla dolu çuvallardan sonra dönüpte beni hatırlamaya veya Kara Harp Okulunda numaram okundugunda ‘ KALBIMIZDE’ demeye utanmıyor musun? Ben ülke düsmana satılırken, hiç bir tepki göstermeyen ve kılını kıpırdatmayan subayların kalbinde olmak istemiyorum.

Bunlar benim subaylarım degiller!

O Subaylar gitsinler, kendilerine baska bir Atatürk bulsunlar!

NATO isimli pakta girdikten sonra bir özgürlügün ve bir egemenligin kaldı mı? Ögrendigime göre Kürtler bizim sınırlarımızda bir devlet kuruyorlarmıs, sonra da bizden toprak talebinde bulunacaklarmıs, ayni Ermeniler gibi! Bunlar olurken senin aklın nerdeydi!

Söyle Türk Ordusu, yoksa sen Türk Gençliginin bir parçası degil misin?

Sen ne yapiyorsun Gençlige Hitabe adına!

Ülkenin kaleleri, tersaneleri, fabrikaları, haberlesme agın, üniversiteleri düsmanlar ve Kürtçüler tarafından zaptedilmis durumda!

Ey Türk Ordusu! Bu ahval ve serait içinde sen ne yapıyorsun?

Kafana geçirilen çuvallardan sonra bir de kafanın kesilmesini mi bekliyorsun harekete geçmek için ?!

Merak etme, sen beni anarken her 10 Kasım’da,

O mezcuplar ve isbirliklikçileri keseceklerdir kafani yakinda!

Ey Türk Gençligi ve Ey Türk Ordusu!

Beni anmayınız!

Türkiye Cumhuriyetini söyledigim ilkeler dogrultusunda ve Gençlige Hitabeye, Bursa Nutkuna layık bir biçimde korumadıktan sonra beni anmayınız! Bu ikiyüzlülük biz Cumhuriyet Devrimi Sehitleri çok daha fazla üzer. Bakın tüm sehitler mezarlarinin basında oturmus aglıyorlar!

Siz bizi anlamadınız!

Bizi anlamayanların ve yolumuzdan gitmeyenlerin bizi anmaya hakları yoktur!

Ülkeyi ve Cumhuriyeti meczuplara, vatan hainlerine terk edenlerin bizi anmaya hakları yoktur!

Biz Devrim Sehitleri artık anlıyoruz ki,

Ne sen Türk Gençligi,
Ne de sen Türk Ordusu,

bizim size bırakmıs oldugumuz Cumhuriyeti korumaya artık muktedir degilsiniz! Ülkeyi düsmana teslim etmek üzeresiniz!

Sana son sözüm sudur Ey Türk Gençligi!

Eger sen benim kurmus oldugum bu Cumhuriyeti koruyup, kollayamayacaksan
Çekil bir kenara!

Biz mezarlarımızdan kalkıp geliyoruz!

Biz Çanakkale Sehitleri,
Biz Balkan Savası Sehitleri,
Biz Istiklal Savası Sehitleri,
Mezarlarımızdan sahlanıp, geliyoruz!

Bizlerin kalbindeki inanç,

Medeniyyet dedigin o tek disi kalmıs canavarı bogar!

Biz sehitler sizi izliyoruz!

Hep birlikte tekrar sahlanıp,

Cumhuriyeti kurtarmaya geliyoruz!

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

KİŞİLİK

Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.

Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
“Bakın” diyor.

“Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…”

Sonra (1)’in yanına bir (0) koyuyor:
“Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar”.

Bir (0) daha…
“Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz”.

Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:
Yetenek… disiplin… sevgi…

Eklenen her yeni (0)’ ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca…

Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)’i siliyor.

Geriye bir sürü sıfır kalıyor.

Ve Hoca yorumu patlatıyor:

“Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir”.

Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür…

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

ÖLMESİNİ EN İYİ BİZ BİLİRİZ

Biz Çok güzel ölürüz..
Dumlupınar sırtlarında..
Çanakkale omuzlarında…
Ölmesini en iyi biz biliriz..

Silahlar patlarken,7 düvel etrafımızı sarmışken..
Bombalar arasında..
En iyi biz ölürüz..

Ne arkamıza baktığımız görülmüştür,
Ne de bir damla gözyaşı döktüğümüz..

Öyle ya,
Başbuğ Mustafa Kemal de hele bir buyruk verirse,
Ya istiklal,ya ölüm lafını bir kez bile işitmişsek,

Bundan gayrısı haramdır bize,
Ya İstiklal ya ölüm der,
Seve seve en güzel biz ölürüz,

Bize bakan gözleri,ölümümüze hayran bırakır,
7 düvele Türk’ü kıskandırır,
Mermilerin önüne en güzel biz atılır,
Al bayraklı tabutlarla geri döneriz..

Kahramanlığı büyük işler başarmakla derecelendirmeyiz..
En güzel saldırıp,en güzel ölebilen kahramandır bizde
Geri dönmek yoktur erlikte,
Mermimiz bittiyse süngümüz vardır elimizde..

Tanrıkut Mete’nin emrini işittiğimizde,
Kahramanlık az gelir bize,
Kürşad la omuz omuza,
Çarpışıp bir daha dönmek yoktur töremizde.

En iyi biz ölürüz..
Trablusgarpta,Yemende..

Sarıkamışta düşmanın bile yapamadığını doğa yapar,
İnsan gücü bize az gelir,
7 düvel toplansa Türk’e savaşmak haz verir.

Biz erce ölürüz,Kahramanca ölürüz..

4 yanımız düşman olsa, içimiz çaşıt da dolsa,
Etmeyiz Tasa,
Tüm dünya bizi yok etmeye de kalksa,
Yatamayız rahat yastıkta..

Külteginle Beraber Alayda,
Vermeyiz elimizi Dokuz oğuza

Seve seve öldüğümüzü gören gözler bize hayran,
Kıskanıyor ölümümüzü dört bir yan,

Mertçe,erce ölüyor bu Türkler
Düğünmüş gibi,Toy muş gibi..

Biz er’ce ölmesini herkesten iyi biliriz..
Vatan için ölümü, yaşamaya tercih ederiz.

Toprağın kara bağrında, Şehit yazan mezar taşlarında,
Kah Musul’da Kah Kerkük’te
Kah Türkistan Tepelerinde Osman Batur’la
Kah Gabar’da kah Cudi’de..

Ortalık hain dolmuşken,
Kendine teslim olmayı yediremeyen Yiğit erlerimizle Dağlıca’da
En iyi,en güzel biz ölürüz..

Alper Tunga ile İran sırtlarında
Atilla ile Roma’da
İstemi ile Demir Kapıda
İlteriş ile Ötüken yaylaklarında

Hülagü ile Savaş meydanlarında’da
Alparslan’la Malazgirtte
Emir Timur’la Ankara’da

Enver’le Sarıkamışta
Kubilay’la Menemende
Türk’ün Son Başbuğu Mustafa Kemal ile

Sakarya’da, Çanakkale’de, İzmir’de, Makedonya’da,
En güzel, en yakışıklı biz ölürüz.

Şereflenir ölümün tatlı şerbetini içen erimiz,
Rahat yatakta yoktur yerimiz,
Herkesten ağırdır elimiz,
Bir daha dönmemek üzere evinden ayrılır her birimiz,

Tabyalarda, meydanlarda en iyi biz ölürüz.

Ve omuzlarda en iyi biz taşınırız..
Gururla, şerefle..

Toprağa kan verdik, Bayrağa şeref verdik,
Vatan’a azık olarak beden verdik de, bu topraklara şan üstüne şan kattık,
Atsız Atayla Taşlara Destan yazdık,
Tanrı dağları’nda buluşmak için anlaştık.

Hatunlarımızın gözü yaşlı,
Oğullarımız da var bir bekleyiş..

Artık bekle bizi Ötüken..
Her birimizde saf Türk kanı,
Geleceğiz çok yakında,
Çin, Moskof, Acem, duramayacak karşımızda.

Nasıl İngiliz kancıklık yapmak için,
Yahudi hainlik yapmak için,
Arap da arkadan vurmak için doğmuşsa,

Türk Kahramanca savaşıp,
Mert’çe Ölmek için doğmuştur.

Savaşa koşa koşa gitmesini iyi biliriz,
Biz er’ce ölmesini herkesten iyi bilir,
En güzel biz yaşar,
En güzel biz ölürüz.

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

AVRUPA’DA PANDORANIN KUTUSU AÇILDI…

Nicolas Sarkozy’nin İngiltere hamlesi Avrupa’da tüm dengeleri sil baştan değiştirebilir. Kadim Avrupa birer birer kartlarını açmak üzereyken Türkiye, ‘Truva Atı’ olarak AB kalesinden içeri girmeye hazırlanıyor. Kerim Balcı, Sarkozy çiftinin İngiltere ziyaretine ufuk açıcı bir noktadan yaklaşıyor…

Sarkozy çiftinin İngiltere ziyareti, Türk medyasında Bruno Sorkozy’un ayakkabıları ve mektepli kız görüntüsü kıvamında haberlerle kendine yer bulabildi. Oysa bu ziyaret, dünya politikasında önemli kırılmaların mesajının verildiği ve bundan sonraki süreçte Türkiye’yi ve Avrupa Birliği üyeliğimizi de etkileyen büyük kırılmaların yaşanacağını gösteren bir zirve idi.

Şu an pek kimse farkında değil ama bu ziyaret bir anlamda Avrupa’da ‘pandoranın kutusu’nu açtı. Kıta Avrupa’sının düne kadar içine kapanık ülkeleri, kartlarını birer birer masaya koymak üzere.

Sarkozy Fransa’sı kabına sığmayan su misali, Avrupa Birliği’nin sınırlarını zorluyor. Geçtiğimiz günlerde ABD’ye giden Sarkozy, bu kez de İngiltere’de saray geleneği içinde krallar gibi ağırlandı.

TÜRKİYE TRUVA ATI

Fransa’nın AB şeritinden giderek uzaklaşması, artık pek çok uzmanın gözlemlediği bir vaka halini almak üzere. İngiltere ile yakınlaşma, bunun son yeni adımı. Kadim Almanya-Fransa ittifakının bu yakınlaşmadan nasıl etkileneceği günün konularından biri. Bu saf değişikliğinin bizi daha çok ilgilendiren tarafı ise, Türkiye’nin AB üyeliği ve ulus ötesi konumu bundan sonra ne olur?

Bu yöndeki okumalardan biri, oldukça ilginç: İngiltere’nin uzak durduğu, Fransa ve bir sonraki adımda Almanya’nın da koptuğu bir Avrupa Birliği, Türkiye’yi bu kez mecburi olarak bünyesine alır mı? Türkiye bir anlamda bir Truva atı olarak AB kalesinden içeriye girer mi?

Zaman Todays Ankara Temsilcisi Kerim Balcı, iyibilgi’nin konuyla ilgili sorularını yanıtladı. Balcı’nın görüşleri şöyle:

İNGİLTERE AVRUPA’YI HİÇ SEVMEZ

İngiltere en eski dönemlerden beri kısa Avrupa’sının fazlasıyla birleşmesine karşı direnç gösterir. Bunu tehdit olarak görür. Fransız Napolyon ve Alman Hitler’in işgal sureti ile Avrupa’yı birleştirme, dolayısı ile kutsal romla imparatorluğunu ihya etme gayretine karşıdır. İngilizler uzun dönem romanın da karşısındaydı.

Bu nedenle Avrupa ülkelerinin birleşmemesi için AB’nin sürekli daha da büyümesine çaba harcadı. Türkiye’nin AB üyeliğine de bu yüzden destek verdi. Bizi sevdikleri için değil Avrupa’yı sevmedikleri için üyeliğimizi desteklediler.

Bütün bunların yanında İngiltere, özellikle İşçi Partisi döneminde ve Tony Blair ile ABD’ye yaklaştı. Anglo-Amerikan ittifakı kuruldu. Fransa bu ittifakın karşısında durdu. Ancak mevcut Sarkozy yönetimi klasik Fransız devlet politikasının dışına çıktı. Sarkozy Fransa’sının, Degol ve Mitterland Fransa’larındın çok farklı olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.

ALMANYA NE YAPAR?

Sarkozy İngiltere’den önce ABD’ye gitti. Görüyoruz ki dünya siyasetinde daha aktif olmak isteyen bir Fransa; ABD ve İngiltere’nin çizgisine kayabilir. Bunun için Almanya’nın çizgisinden kayabileceğine yönelik bir kanaati sorgulanabilir biliyorum. Belki Almanya da benzer bir kayış gösteriyor.

Biz Türkler olarak dünya siyasetini kendi açımızdan görüyoruz. Almanlar bize karşı, Fransızlar da karşı, demek ki o zaman bir Alman-Fransız ittifakı var diyoruz. Oysa böyle bir şey yok. Merkel sonrası Almanya’da da yoğun bir siyaset dönüşümü var. O anlamda Almanya’da da dünya politikasında Amerikan politikasını benimseme yolunda bir eğilim görebiliriz.

Önümüzdeki dönemde Fransa ve İngiltere arasında bir yakınlaşma olup olmayacağını, önümüzdeki AB liderler zirvesinde gözlemleyebileceğiz. İngiltere tarım vergisini ödemek istemiyor. Bu işten en çok ispanya ve Hollanda karlı çıkıyor, İngiltere zararda. Bir tarım ülkesi olan Fransa önümüzdeki zirvede İngiltere’nin tezine yakınlaşırsa, onun liderliğindeki bir konsorsiyuma kaymış demektir. Böyle bir şey olursa Türkiye’nin AB üyeliği hız kazanabilir.

BAB ORDASU YENİDEN…

Ben, NATO’nun AB’de daha önce çözüleceğine inanıyorum. Dikkat edin, çözülme bir dağılma değildir. NATO, Afganistan’da nispi olarak başardıklarını Irak’ta ve Darfur’da başaramadılar. NATO evrensel bir vurucu güç olmak istemiyor. Tabi bir de Türkiye faktörü var. Türkiye, Irak savaşı öncesi tezkereyi reddederek, NATO’nun varlık sebebini bir anlamda ortadan kaldırdı.

Ama bugüne dek rafa kaldırılmış gibi görünen ve NATO’ya alternatif Avrupa ordusu olarak kurulan Batı Avrupa Birliği Ordusu var. BAB ordusu yeniden gündeme gelirse tabi ki onun liderliğini İtalya ile birlikte Fransa alır. Şu an sadece insani yardım ve kurtarma yapan bir örgüt gibi çalışıyor ama hep böyle kalmayabilir.

NAPOLYON’UN REENKARNASYONU: SARKOZY

Sarkozy İngiltere’de vaktinin büyük bölümünü siyasetçilerden çok kraliyet ailesi ile geçirdi. Bu işin magazin yönü olmakla birlikte, iki imparatorluk ülkesinin karşılıklı diyalogunu görüyoruz. Sarkozy’ye, bir tür eski Fransız Kraliyet geleneğinin reenkarnasyonu gözü ile bakılır. Tıpkı Napolyon gibi kısa bir adam ve güzel bir hatip.

Ben o yüzden Sarkozy’lerin Kraliçe ve Prens Philip ile yaptıkları gezintiyi sıradan bir hadise olarak görmüyorum. Eski bir Avrupa geleneğinin uyanış gayretleri olarak yorumlamak mümkün.

www.iyibilgi.com özel Ömer Çakkal

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | 1 Yorum

O UĞURSUZ GÜN

O Uğursuz Gün

Sevres’de İdam Hükmümüz Verilmişti

Yağma değil, adeta linç ediliyorduk. Ortadoğu ve Arabistan elimizden alınmış, Anadolu’nun paylaşılmasıyla yetinilmeyerek Ermenistan, Kürdistan ve Rum Pontus devletlerine kuruluş vizesi çıkarılmıştı. Ama, Muhammed Ali Cinnah’ın ifadesiyle, bize hazırlanan bu tabutu, müstemlekecilerin başına geçirecektik.

Günlerden bir salıdır. 1920 yılının 10 Ağustos Salı günü.

Fransa’nın başkenti Paris’in Sevres sarayında bir sehpa hazırlanmıştır; Türkiye ve Türkleri ipe çekmek üzere…19. yüzyılın acımasız sömürgecilik kafası, can çekiştiği 20. yüzyılın bu ilk senelerinde, bir kere daha hortlamaya namzettir.

Öğleden sonra, konferans binasının kapısında, itina gösterilmemiş bir araba durur. Bir yüzbaşı, kaba bir eda ile, arabadan çıkan üç kişiyi neredeyse iteklercesine içeri alır.

Hâdi Paşa ile Filozof Rıza Tevfik ve Reşad Hâlis beyler, müzakere salonuna girerler. Hayret.. Kimse ayağa kalkmaz. Tabiî, neden zahmet oluna?.. Avrupalılar, yüzyıldan beri bekledikleri sonucu elde etmişlerdir. Yani, o aziz ve çınar Osmanlı yıkılmış ve paylaşılacak miras haline gelmiştir. Üstelik, Anadolumuzun bereketli toprakları altında ve üstündeki nimetler de onların olacaktır. Ve Anadolu üzerinde bin yıldır var olan, üç kıtaya yayılan cihan imparatorluğunu, önce başka bayraklı ülkelere ayıracak, sonra Haçlı Seferlerinden bu tarafa hayallendikleri akıbete doğru iteleyeceklerdir. Bize Anadolumuzu haram edecekler ve ardından Asya içlerine göndereceklerdir.

“Sadece imza atacaksınız”

İngiliz delegesi, ülkesinin sisli havasını hatırlatan puslu ve abus bir çehre ile ilk ve son sözünü söyler: “Anlaşma metni burada, hazır. Sadece imza atacaksınız. Gündem bu kadar…”

Ve üç delegemiz, Sevres antlaşmasını imzalarlar.

Ama, bizi idam edemezler.

Padişah Vahideddin, imzalamaz bu rezil andlaşmayı. Sevres’deki küstahlar da öyle…

Sadece Yunanistan imzalar. O da, aradan iki sene geçince, bu imzayı attığına atacağına bin pişman olur. Anadolu’yu zaptedememişlerdir ve döküldükleri İzmir rıhtım sularında kulaç atmayı öğrenmişlerdir.

Allah’ın vediası bir vatanı, elimizden almak kimin hadine!..

Ama, bugün dillerinden Sevres kelimesini düşürmeyenlere bakıyorum da,”Hafıza-i beşerin neden bu derece nisyan ile malûl olduğuna” hayret ediyorum. Sevres’in mânasını unutmuş olmalıyız ki, bugün miletçe o sancılı ve azaplı günlerin gafleti içinde yaşamaktayız.

Mondros’un son durağı

Tarihimiz boyunca en akılsızca katıldığımız Birinci Dünya Savaşı’nın sonu belli olmuştur.

Almanya’nın yanında yer almışızdır. Oysa Türk Genelkurmayı, Enver Paşa’ya ikazda bulunmuştur: Etrafı denizler ve bu denizlere hâkim devletlerle çevrili olan Almanya’nın savaşı kazanması mümkün değildir. Daha önce, “Türkler yük olurlar” diye bize sırtını çeviren Alman İmparatoru Wilhelm, bu gerçeği Fransa cephesindeki Marne savaşını kaybettiği zaman anlamıştır da, İstanbul’daki büyükelçisi Vangenheim’a Türkleri ne bahasına olursa olsun kendi yanında görmek istediği” talimatını vermiştir. İmparatorun anladığı gerçeği, biz anlamamışızdır ve yenik düşeceği belli olan Almanya’nın yanında savaşa balıklama dalmışızdır.

Ve tam dört yıl sonra, cephelerimiz birbiri ardına çökmeye başlar. Artık direnecek gücümüz kalmamıştır.

30 Ekim 1918 günü, Mondros limanında ateşkesi imzalamışızdır. Vatanımız işgal edilmiştir. Bize, Osmanlı Beyliği’nin adeta Söğüt’teki kuruluş devri sınırları yeterli görülmüştür. Sevres, Mondros’un son durağıdır. O gün, delegelerimiz bu durakta bekletilen cenaze arabasına bindirileceklerdir. Bindirilmişlerdir de…

Artık eski vatanlarımız

Sevres’in ne olduğunu anlamak ve bugün aynı çorabı başımıza geçirmek isteyenlerin niyetlerini kavrayabilmek için, savaş öncesindeki Türk vatanını, hüzünlerle bile olsa, kısa bir bakışla incelemek gerektir.

1914′te, yani savaşa katıldığımız 1914 yılı 11 Kasım Çarşamba günü, Osmanlı daha halâ 3 milyon 250 bin kilometre karelik bir coğrafyada hükümrandır.

Irak bizimdir; Bağdat, Basa ve Kerkük’te valilerimiz vardır. Halep, Hama, Humus, Lazkiye ve Şam ile Suriye vilayetlerimizdir. Bugünkü İsrail Kudüs’ü, Lübnan Beyrut’u ile Filistin sancaklarımızdır. Suudî Arabistan, Hicaz vilayetimiz adını taşır. Mekke ve Medine, dört yıl boyunca, halâ ve halâ erişilemeyen saygımızın muhatabıdır. Körfez Emirlikleri, Yemen, Kıbrıs, Mısır ve Adalar fiilen olmasa bile bizim topraklarımızdır.

Bu saydıklarım, artık eski vatanlarımızdır. Lâkin kin ve intikam bu kadarla bitmez. Anavatanımızı da canlarının çektiğine hediye etmekten kaçınmazlar. Bu azametli coğrafya üzerinde, bugün bazı alçakların yerlere attıkları ve “başka ülkelerin sancakları” diye niteledikleri aziz bayrağımızın gölgesinde soluklanırlar daha o zamanlar…

Bu noktadan kalkmış ve Sevres’daki rezil kapının önünde azarlanmaya müstehak olmuşuzdur. Devlet-i Âliye, onlar için sadece bir Devlet-i Âdiye’den ibarettir.

Ya, Sevres nedir? Yukarıdaki satırları bir kenara not ediniz ve yağma değil, lâkin, nasıl linç edildiğimizi hafızalarınıza iyice burgulayınız. Ve millî birliğini ve tarihini unutanların nelere lâyık görüldüklerini tespit ediniz.

Bugün bu ibret dolu kıyaslamayı hakiki çehresi ile öğrenmeye muhtacızdır.

“Tabutu, başlarına geçirdiler”

Suriye, Lübnan dahil olmak üzere Fransa’ya kalır. İngiltere; Irak ve Filistin’i ve Hicaz’ı yani Suudî Arabistan’ı kendisine ayırmıştır. Yemen ve Körfez Emirliklerine de bağdaş kurmuştur.

Trablusgarp savaşından sonra sözde geçici olarak İtalya’ya verilen ve bazılarını Balkan savaşından sonra Yunanistan’a kaptırdığımız o Bizim Adalar elimizden alınır. İzmir’i de çevre illeri ile Atina’ya verirler.

Ama, Sevres cellatları bu kadarla yetinmezler.

Türkiye’nin parçalanmasında maşa olarak kullandıkları Ermeniler’e, Rumlar’a ve hattâ Kürdistan hayalcilerine, vatanımızdan pay çıkarırlar.

Ve boğazlar?.. Milletlerarası bir komisyonun kontrolüne bırakılacaktır. Başka bir deyimle, İstanbul bir yol geçen hanı olacak ve orada Frenk şemsiyeleri açılacaktır.

Ordumuz terhis edilecektir. Sadece en fazla yirmi bin kişilik bir jandarma kuvveti görev yapabilecektir. Bize bırakmayı kabul lütfunu gösterdikleri bölgelerde ise, demiryolu, kara ve deniz seferleri, onların önce iznine, sonra kontrolüne teslim edilecektir.

Topların kamaları sökülecektir. Ordumuz olmayacağına göre, silaha da ihtiyacımız olmadığını hesaplamışlardır.

Yani, öz vatanımızda kiracılığımızı bile bize çok görmüşlerdir.

Tek hataları vardır. Bizi tanımazlar. Bir yanlışlarının daha farkına varmazlar: 20. yüzyılda halâ 19. asrın sömürgecilik kafasını hâkim kılacaklarını sanmak…

O kafayı biz koparmışızdır…

Ve sonuç: Pakistan’ın millî lideri ve kahramanı Muhammed Ali Cinnah, 10 Eylül 1922 tarihinde, yani millî zaferin hemen ertesi günü Londra’da açıklayacaktır:

“Türkler, kendileri için yaptırılan tabutu, müstemlekecilerin başına geçirdiler.”

Üç yeni devlet kuracaklardı

Türk vatanı üzerinde bir Ermenistan kurulacaktı. Başkentini bile seçmişlerdi: Van… Batı’nın, kendisini kandırmış olan mazlum rolündeki Ermeniler’e sekiz ilden ibaret olan Doğu’yu hediye ettiği anlaşılıyordu.

Ama,Yunanlılar da bu el kesesinden bahşiş dağıtımında unutulmamıştı. Başkenti Trabzon olarak belirlenen Karadeniz kıyılarımızda, Rum Pontus Devleti de kuruluyordu. Böylece Fatih’in ortadan kaldırdığı Pontus lular da, artık, dünya devletleri arasında yer alacaklardı.

Güneyimizde ise, Amerikalılar’ın İngilizlerin teşebbüsleriyle, kâğıt üzerinde bir Kürdistan devleti kurulmuştu bile. O zamanki İngiliz başbakanı Lloyd George, Kürdistan Devletinin Irak’ta, yani petrol havuzu halindeki bölgede, kendileri için bir tampon güvenlik maşası olarak kullanılacağını sayıklıyordu.

İzmir ve Ege, Yunanistan’a verilirken, İtalya’nın payı ne olacaktı? İtalya, son elli yıldan beri Antalya ve Mersin civarını istiyordu. Konya üzerinde de emelleri vardı ve hattâ mütareke sırasında, işgalci olarak, Selçuklu’nun bu mübarek başkentine temsilcilerini göndermekle birlikte, bize karşı âlicenap idiler. Antalya ve Mersin’le yetineceklerdi.

Sevres bu idi. Yağma değil, Türk insanının, tarihinin ve vatanının linç edilmesi idi Sevres.O tarihte Sevres’de kurulan o idam sehpasını, kuranların başına nasıl geçirmiş isek…?

İlhan Bardakçı/Tarih ve Medeniyet, Sayı 30

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

AVRUPA TÜRKİYE’DEN NE İSTEDİ

AVRUPA TÜRKİYE’DEN NE İSTEDİ.
(Not:bu listedekiler bugüne kadar yapılanlardır)

1-KKTC’nin Güzelyurt Bölgesini bir iyi niyet göstergesi olarak Rumlara verin
(Annan planı çerçevesinde kabul edilmiştir)

2-KUZEY IRAK’taki askerlerinizi derhal geri çekin.
(A.P Kararı-Türkiye PKK ile mücadele için sıkça KUZEY IRAK’a girmekteydi.Ancak AB dayatmaları sonucu bunu azalttı)

3-Leyla Zana arkadaşlarını serbest bırakın

4-Özelleştirmeyi Hızlandırın

5-Kendi Vatandaşınıza Yaptığınız Tarımsal Desteklemeleri Kaldırın

6-ORTA ASYA İLE OLAN İLİŞKİLERİNİZİ GERGİNLİĞE YOL AÇMAMASI İÇİN SINIRLANDIRIN.

7-A.B nin dış politikası ile uyum sağlayın

8-TCK’DA DEĞİŞİKLİK YAPARAK TÜRKLÜK,CUMHURİYET,TBMM.HÜKÜMETİN MANAVİ ŞAHSİYETİNE KARŞI YAPILAN HARAKETLERE VERİLEN CEZALARI AZALTIN YA DA TÜMÜYLE KALDIRIN

9-NÜFUS ARTIŞ HIZINIZI DÜŞÜRÜN

10-Suçu övme ve halkı düşmanlığa tahrik etmeyi,eleştiri boyutunda kaldığı sürece,suç olmaktan kaldırın

11-Abdullah Öcalanı İdam etmeyin

12-Maraş Bölgesini iskana açın

13-Rum vatandaşlarının KKTC’deki mallarının geri verilmesini ya da tazminat ödenmesini kabul edin
(Loizidu kararı)

14-Annan planını kabul edin

15-Eve dönüş Yasası çıkartın

18-Kürtlere kültürel haklarını Tanıyın

19-Güneydoğuda olağan üstü hal uygulamasını kaldırın

20-Abdullah öcalanın avukatları ve ailesiyle görüşmesini sağlayın

21-Yunanistan hava sahasını ihlale son verin

22-Yunanistan egemenlik haklarını ihlal etmeyin

23-Ege sorununu çözün.Çözemezseniz Adalet divanına götürülmesini kabul edin.

24-IMF ile stand-by anlaşmasını imzalayın

25-Petrol piyasalarını serbestleştirin

26-AVRUPA BİRLİĞİNİN EKONOMİK ANLAŞMA YAPMADIĞI HİÇ BİR İLKE İLE KENDİ BAŞINIZA EKONOMİK ANLAŞMA YAPMAYIN

27-Avrupa mallarının Türkiye’deki serbest dolaşımının önündeki tüm engelleri kaldırın

28-Merkez bankasını bağımsız hale getirin

30-Vize konusunda yumuşama yada mali yardım talep etmeyin bu konuda AB’nin büyük sıkıntısı var.

31-Devlet yetkilerini merkezi idareden mahalli idarelere devredin
(Mahalli idareler reformu-cumhur başkanımız tarafından veto edilmiştir.Halen beklemede)

32-YABANCILARA TOPRAK SATIŞINI KOLAYLAŞTIRIN

33-TAM ÜYELİK MÜZKERELERİ SONUNDA TAM ÜYE OLAMAYACAĞINIZI DA KABUL EDİN.

34-TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİNİN UCU AÇIK OLMASINI KABUL EDİN

35-TAM ÜYELİK VERİLMEZSE BİLE TÜRKİYENİN AB KURUMLARINA SIKI SIKIYA BAĞLI KALACAĞINI GARANTİ EDİN

36-Devlet güvenlik mahkemelerini kaldırın

37-RTÜK’ten askeri üyeyi kaldırın

38-Y.Ö.K’teki askeri üyeyi kaldırın

39-Milli Güvenlik kurulu Genel Sekreterliği’ni sivilleştirin

40-Askerlik süresini kısaltın

41-Bedelli askerliği getirin

42-ASKERİ HARCAMALARI DENETİM ALTINA ALIN

43-Q,W,X gibi harflerin kullanımını serbest bırakın

44-Adil yargı için yabancı avukat ve gözlemcilerin duruşmaları izlemesine izin verin

45-Üniversiteler bünyesinde dinler kürsüsü kurun

46-Herkesin ibadet edebilme özgürlüğünü sağlayın

47-Ülkeniz üzerinden avrupaya yapılan göç hareketlerini engelleyin

49-A.P(Avrupa parlementosu’nun Türkiye’nin her bölgesine yapacağı gezilere kısıtlama getirin

50-Doğrudan yabancı yatırımlar kanununu çıkartın

51-B.M bireysel ve siyasal haklar sözleşmesi Ve B.M ekonomik,Sosyal,kültürel haklar sözleşmesini kabul edin
(bu son madde ile Türkiye azınlıkların kendi kaderlerini belirleme hakkı verilmiştir.)

52-AİHM (Avrupa insan hakları mahkemesine) bireysel başvuruyu kabul edin

53-Dernek ve vakıfların faaliyetlerini kolaylaştırın

54-Derneklerin uluslar arası kuruluşlar ve yabancılardan mali yardım alabilmesini SAĞLAYIN

55-Polisi hesap verilebilir hale getirin

14-TCK’DA DEĞİŞİKLİK YAPARAK TÜRKLÜK,CUMHURİYETÇİLİK VE TBMM KARŞI YAPILAN VERİLEN CEZALARI KALDIRIN

56-uLUSLAR Aarası anlaşmaların anayasa üzerinde olmasını kabul edin

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

ATATÜRK 1922 DE NELER SÖYLEDİ;BİZ BUGÜN AB’NİN UŞAĞI OLMAK ZORUNDAMIYIZ?

“… Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri, Türkiye’nin zararıyla, Türkiye’nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye’nin zararıyla gerçekleşmiştir… Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylasarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlasma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür.

Ve bu geleneğin, Türkiye’nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye’nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir…

Oysa güç ve kuvvet, Türkiye’de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı.

Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür… Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu.

Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu maneviyatıyla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batı’nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asil mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka, bir sonuç beklenemez…

Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle baslamıştır. Türkiye’nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkummuş gibi, Türkiye’yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarınin gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki; ‘Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.’ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç süphe edilmeyen Avrupalılar’a, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. ‘Onlar bizi idare etsin’ diyorlardı…

Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar.”

Meclis konuşması; 6 Mart 1922 Mustafa Kemal
İş Bankası Kültür Yayınları: TBMM Gizli celse zabıtları/cilt-3

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok

AHISKALI SÜRGÜNÜ UNUTMADI

Ahıskalı Türkler’in yurtlarından Stalin döneminde sürgün edilişlerini yaşayan bir ailenin torunu olan Gül Sefa Aşkın ve kardeşi Tevfik Suliyev, dedeleri Server Suliyev’in yaşantısından yola çıkarak Ahıskalıların soykırım hikayesini yazıyorlar

Yaklaşık on yıl öncesine kadar, Ahıska Türkleri’nin yaşantısına dair fazla bir bilgiye sahip değildik… Bizim onları tanımaya başladığımız dönemlerde, yegane gayeleri Türkiye’ye sığınmaktı. Çünkü Türkiye’nin bir çok yerinde, amcaları, dayıları vardı.

Türkiye’de yaşayan Ahıskalı Türkler, geçmişte dedelerinin başından geçen tarihi olayları farklı şekillerde duyurma çabası içindeler.

Gürcistan sınırları içinde bulunan Ahıska bölgesi 16. yüzyılda Osmanlı sınırlarına dahil edilmiş, Yozgat, Konya gibi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden Türkler buraya yönlendirilmişti. Türkiye sınırına sadece 15 kilometre uzaklıkta olan bölge insanının başına pek çok olay geldi.

1829 yılında Osmanlı—Rus Savaşı’nın son bulmasıyla imzalanan Edirne Anlaşması’yla Rus yönetimine bırakıldılar. 1853—1856 Osmanlı—Rus Savaşı’nda ise Osmanlı Ordusu’na yardımcı oldular ve bunun bedelini Çarlık Rusyası yönetimi tarafından baskı ve işkenceye maruz kalarak ödediler. Çoğu Erzurum’a kaçtı.

O dönemlerde yollara döşenen dikenli telleri aşmak pahasına da olsa Türkiye’ye kaçış yagane tutkuydu Ahıska Türkleri için. Bir kısmı Türkiye’ye ulaşmayı başardı. Geride kalanların yazgısında ise savaş ve sürgün vardı.

1944 sürgününü yaşayan bir ailenin torunu olan Gül Sefa Aşkın ve kardeşi Tevfik Suliyev kardeşler, dedeleri Server Suliyev’in hayatını yazıyorlar. Tamamen gerçeklerden yola çıkarak oluşturdukları romanda, Server Suliyev’in henüz 15 yaşında olduğu sürgün yılları ağırlıklı olarak yer alıyor. İstanbul’da medresede okumuş Kamil Hoca’nın oğlu olan Server Suliyev’in iki ağabeyi, Enver ve Serdar sürgünden kısa bir süre önce Almanya—Rusya savaşı için askere alınıyorlar. Dönüşte köylerini boş bulan Server ve Enver kardeşlerin Türkiye’ye geldiklerini belirtiyor yazar Gülsafa Aşkın ve Tevfik Suliyev kardeşler. “Öyle bir korku yaşamışlar ki, Ahıskalı olduklarından kimseye bahsetmek istememişler” diye de ekliyorlar.

Yazar Gülsafa Aşkın ve Tevfik Suliyev’in Ahıska Türkleri’nin sürgün ızdırabını bir film şeridi gibi gözler önüne serecek romanları, Ahıskalı Türklerin 56 yıllık vatan arayışlarını bir kez daha hatırlattı bize.

Ümidi hâlâ diri

Şimdilerde 80’inde olan Dede Server Suliyev’in sürgün anlatımına bakılırsa onun doğduğu yerlere dönme yönündeki ümidi hiç tükenmiş değil: “1944’ün sonbaharı… 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece, sabaha karşı askerlerin sesiyle uyandık. Ellerindeki emre göre iki saat içinde tüm Ahıska boşaltılmalıydı. Bize 20 dakika verdiler. Sonra kamyonlara bindirip istasyonlara götürdüler. İstasyonda çocuklar ve kadınlar ağlıyor, yaşlılar iki büklümdü. O gün, nice ölümler göreceğimiz, açlık ve hastalıklarla kıvranacağımız günlerin başlangıcıydı. Sabahları eğer uyanmışsak kendimizi şanslı hissediyorduk. Günler geçtikçe daha fazla ölü ve acı gördük.

Yolculuk sonunda Kazakistan’ın Almatı şehrine geldik. Bizi Almatı’nın 60 km yakınındaki köyde, Rus ailenin yanına yerleştirdiler. Yiyecek olarak çok az kepek ve mısır verdiler. Babamla annem Rus ailenin evinde yemek yemiyordu. Nedeni ise o kaplarda domuz eti pişirilmesiydi. Bize o evin iki odasından biri verilmişti. Ben, annem, babam, kardeşim, ağabeyimin hanımı ve küçük çocuğu bir odada kalıyorduk. Ama yine de Allah’a şükür o soğukta başımızı sokacağımız bir çatımız vardı.

O acı günlere, ölümlere ve nice kayıplara rağmen, biz benliğimizi, dinimizi ve dilimizi kaybetmedik. Babam imamdı. Her cuma farklı evde toplanarak namaz kıldırırdı. Kültürümüzü unutmadık. O günden beri, yaban ellerde yaşamaya çalışan, sürgündeki bir halk olarak yaşıyoruz…”

Sürgünden çok daha önce

1919’da Ahıska, Gürcistan tarafından işgal edilmişti. O tarihten bu yana Ahıska toprakları Gürcistan yönetiminde bulunuyor. Toprakların asıl sahibi olan Türkler ise Asya ve Avrupa’nın muhtelif köşelerinde sürgün hayatı yaşıyorlar. Çok az bir bölümü ise Türkiye’de.

Ahıska Türleri’nin sürgün edilmesi fikri, sürgünden çok önceye dayanıyor. 1921 yılından sonra Sovyet yönetiminin Ahbaz ve Asetin’lere özerk cumhuriyet kurma hakkı tanırken, Ahıska Türkleri’ne bu hakkı tanımaması, 1930’lu yıllarda halkın lideri durumunda olan binlerce aydın ve din adamının hapse atılması, 1940 yılında 40 bin civarında Ahıskalının Alman cephesine gönderilmesi ve geride kalan kadın ve ihtiyarların da demiryolu yapımında çalıştırılması bunu ifade ediyor.

Alman cephesinde 25 bin kadar Ahıska Türkü öldü. Savaştan dönenler ise köylerini boş buldular.

Ahıska Türkleri, 1944’te, Sovyetler Birliği’nde sürgüne uğrayan halklar kervanına katılan son halkaydı. Sürgün edilmelerinin nedeni bugüne kadar netliğe kavuşmuş değil; ancak bir çok kuvvetli ihtimal üzerinde duruluyor. Ahıskalıların muhabbet besledikleri Türkiye’ye sınırdaş bir bölgede yaşamaları, herhangi bir durumda Türkiye’ye yardımcı olma ihtimalleri ve yüzyıllar boyu bölgeyi Türklerden temizlemek isteyen Ermenilerin Moskova’ya uyguladığı baskılar sürgün sebepleri arasında sayılabilir.

Ahıska Türkleri’ne sürgün döneminde “Sizleri Alman tehlikesinden korumak için başka yerlere naklediyoruz” dendiği de öne sürülüyor. Ahıskalı Türkler’in sürgün edilmesi, resmi belgelerde tahliye olarak gösterilmişti. Türkiye ile savaş tehlikesi olduğu belirtiliyordu. Dolayısıyla muhtemel bir savaşta Ahıskalı Türkler Türkiye’den yana tavır çizebilirdi. Devlet Savunma komitesinin İ. Stalin tarafından imzalanan 31 Temmuz 1944 tarih ve 6279 sayılı “gizli” yazısıyla Ahıska bölgesinin Müslüman nüfusu “Türk” diye adlandırılarak top yekûn sürgüne tabi tutuldu.

31 Temmuz 1944 tarihli, 6279 sayılı belgeye göre, alınan kararların Gürcistan SSC devlet sınırını korumak amaçlı olduğu belirtiliyor.

Bu doğrultuda, Gürcistan SSC’nin sınır şeridi olan Ahıska ve diğer yerlerde bulunan toplam 86 bin kişiden oluşan 16 bin 700 hanelik nüfusun 40 bininin Kazakistan SSC’ye, 30 bininin Özbekistan SSC’ye ve 16 bininin de Kırgızistan’a tahliye edilmesi isteniyor. Söz konusu belgedeki bazı hususlar dikkat çekici.

* Gürcistan SSC sınırı bölgesinde tahliye edilen göçmenlerin bütün değerli şahsi eşyalarını, paralarını, ev eşyalarını, giyecek, ayakkabı, kap kacak, mobilya vb. ve aile başına azami 1000 kg olmak şartıyla yiyecek almalarına izin verilsin.

*Sınır şeridinden tahliye edilen göçmenlerin beraberlerinde götüremeyecekleri tarım ürünlerinin, ev hayvanlarının, tarım araç gereç ve aletlerinin ve gayri menkullerin teslim alınması için SSCB halk toprak mahsûlleri komiserliği ve Halk Maliye Komiserliğinin iştiraki ile Gürcistan SSC Halk Komiserliği Şurası Başkan Yardımcısı’nın başkanlığında (Yoldaş Khoştariya) komisyon kurulsun…

Bu gibi kararların belirtildiği metnin altındaki imza ise Devlet Savunma Komitesi Başkanı İ. V. Stalin’e ait.

47 yıl gizli kaldı

Türk nüfusunun Ahıska’dan sürülmesine ilişkin kararların bulunduğu belgeler sürgünden sonra 47 yıl gizli tutulduğu için konuyla ilgili olarak araştırmacılar sürgünün siyasi ve hukuki nedenleri hakkında sadece tahmin yürütebilmişlerdi. Daha sonra 1991’de sürgünle ilgili belgelerin yayımlanması ile konu tartışılmaya başlandı. SSCB Halk İçişleri Komiseri Gürcü asıllı Lavrentiy Beriya, savaş nedeniyle yasama ve icra yetkisini elinde toplamış olan Devlet Savunma Komitesi Başkanı İ.V. Stalin’e gönderdiği gizli mektupta bu sürgünü bir nevi belgelemişti.

Belgelere göre, Türk nüfusunun sınır güvenliği için tehlike oluşturmasına dair iddia (eşkıyalık, kaçakçılık, casusluk vb.) sürgün için gerekçe olarak geçerli değildi; çünkü erkeklerin çoğu silah altında olup Almanya savaşındaydı. İhtiyar, çocuk ve kadınların tehlike oluşturacağı düşünülemezdi.

Dolayısıyla Ahıska Türkleri Türkiye Türkleri ile aynı millet olarak ele alınmış ve güvenilmez oldukları vurgulanmıştı.

Sürülen Türklerin köylerine ve mülklerine Gürcü köylüleri yerleştirilmiş ve bu uygulamayla Türklerin Ahıska’ya dönüşü bugün bile olduğu gibi imkansız hale getirilmişti.

Dönüşü olmadı

Sürgün edilen toplam 200 bin civarındaki Türk, 1944’ün soğuk kışında Orta Asya’ya ulaştılar ve Semerkant’tan Alma Ata’ya kadar uzanan araziye dağıldılar. Özel kamp hayatı yaşadılar. Yerli halk “Siz suçlu olmasaydınız sürülmezdiniz” şeklinde yaklaşıyordu onlara.

Ahıskalıların sürüldükleri yerlerde, hava çok soğuk olduğu için o yıllarda açlık hüküm sürüyordu. Kısa süre sonra özellikle çocuklar ve yaşlılar açlıktan öldüler. Çünkü Özbekistan’a, Kazakistan’a vesair yerlere vardıkları zaman NKVD’nin (Sovyet Gizli Polis Teşkilatı, KBB’nin ilk hali) “özel iskan” kontrolüne tabi tutulmayarak açlık ve sefillikle baş başa bırakıldılar. Özel iskan başlatıldığında ise çok geç kalınmış ve 50 bin insan ölmüştü.

Ahıskalıları yurdundan sürme nedeni olarak gösterilen Almanya—Rusya Savaşı 1945 yılında İkinci Dünya Harbi’nin sona ermesiyle bitmişti; ancak, gerekçeye kurban giden Türklerin çilesi bitmemişti.

1956 yılına gelindiğinde Kuruşcev’in Kominist Partisi, sürgündeki Karaçay, Balkar, Çeçen, İnguş ve Kalınuklar’a kendi ülkelerine yeniden geri dönme imkanı tanırken, Ahıska Türkleri uygulama dışında tutuldu ve onlara yurtlarına dönüş hakkı verilmedi. Bununla da kalınmayıp, Ahıskalıların ülkelerine misafir olarak gitmelerine bile müsaade edilmedi.

Çeşitli dilekçelerle yurtlarına dönmek istediğini belirten Ahıskalılar’a KGB’nin başkanı Alexei İnavr buna müsaade edilmeyeceğini, sadece Azerbaycan’a gidebileceklerini söylemişti.

1958 yılında Gürcülerin ileri gelenleri Ahıska Türkleri’nin Gürcü olduklarını kabul etmeleri şartıyla ülkeye dönmelerine izin verilebileceğini ileri sürdüler.

1990 yılında Ahıska Türkleri’nin hem Moskova Büyükelçiliğimize, hem de Devlet Bakanlığına müracaatlarıyla, konu tekrar gündeme geldi. Zamanın cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal’ın talimatları üzerine Ahıskalılara Türkiye’nin kapısı açıldı.

Ahıska Türkleri’nin Türkiye’ye kabül ve iskanına dair 2.7.1992 tarih ve 3835 sayılı Kanun 11.7.1992 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi; ancak 1944 sonbaharında ülkelerinden sürülüşlerinden bu yana Ahıskalılar ülkelerine geri dönme ümidini yitirmiş değiller. Görünen o ki, ülkelerinden sürülmeleri için Türk olmaları yeterli bir sebepti.

aksiyon,378

Kasım 27, 2008 Yazan: antitayyeap | Uncategorized | | Henüz Yorum Yok