Ya İstiklal Ya Ölüm

Ya Sev Ya Terket

Çanakkale’yi kazanan o genç subay…

Türkiye’yi perişan eden Genelkurmay

Çanakkale Zaferi’nin yıldönümü, bu yıl, geçtiğimiz yıllara göre daha fazla ilgi uyandırdı. Özellikle günlük basının ilgisinin üzerinde durmaya değer. Bunca yıl ve hâlâ, Amerikan askerliğine soyunan medya kalemlerimizin birden Çanakkale ruhu ile kaleme sarılmaları ister istemez ilginç oluyor.

Çanakkale, dünya tarihinde belki de en büyük kahramanlık destanlarından biridir. Bir milletin, kendinden kat kat büyük ordulara karşı, binbir yoklukla savaşı kazanmasının ender örneklerindendir.

Aslında Çanakkale başlıbaşına bir efsanedir…

Ancak Çanakkale üzerine konuşacaksak, olayın büyük kahramanlık boyutunun ötesinde, bu tür bir kahramanlığı ortaya çıkaran koşulların üzerinde durmak gerekir.

Oysa, Çanakkale, bu tarihsel boyutundan koparıldığı anda, bir Türk stratejisi ve refleksi olmaktan çıkarılmaktadır.

Çanakkale Zaferi’nden bahsedeceksek, öncelikle Birinci Dünya Savaşı gerçeğinden bahsetmek gerekir. Türkiye’nin, bu dünya savaşına, o günkü askeriyenin komuta kademesi tarafından sokulduğunu biliyoruz. Türkiye’yi dört yıl boyunca perişan edecek, ardından da emperyalist İtilaf Devletleri’nin Sevr’i çıkartmasına yol açacak kararı maalesef o günkü Genelkurmayımız almıştır.

O günkü Genelkurmay, sadece ülkeyi böyle bir savaşa sokan bir Genelkurmay değildir. Kendi askerini, Alman Genelkurmayı’nın emrine veren bir Genelkurmay’dır.

Ünlü Çanakkale Savaşı’nın resmi komutanı da, bir Alman generalidir!

Kısacası Türkiye’yi Çanakkale’ye getiren günler, askeriyenin yabancı bir devletin eline teslim edilmesinden sonra gerçekleşmiştir. Ancak o günkü komuta heyeti, savaşı Almanların kazanacağından öylesine emindir ki, savaşa girmekte hiç tereddüt etmez.

Türkiye’yi kurtaran genç subay

Oysa daha savaş başlamadan önce, komuta kademesi, genç bir subay tarafından hazırlanan bir raporla uyarılmıştır. O genç subay, Çanakkale’de de karşımıza çıkacak olan Mustafa Kemal’dir.

Mustafa Kemal, Türk Genelkurmayı’nın, yabancı bir devletin elinde Türk ülkesini bir felakete sürüklediğini görmüş, bu savaşın bir cinayet olacağını rapor etmiş ve Genelkurmay’a iletmiştir.

Sözün özü, yanlış bir karar alan Genelkurmay ile bu yanlışı gören bir genç subay vardır.

Yanlış karar alan Genelkurmay, zor duruma düştüğünde, Türk’ü kurtaracak olan ise yine o genç subaydır.

Mustafa Kemal’in önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Mustafa Kemal, Türk Genelkurmayı’nın yanlış savaş kararına engel olamamıştır. Ancak Çanakkale’de, yabancı bir komutanın yanlış stratejisini uygulamamış, kendi stratejisini uygulamaya koymuştur. Aslında askeri disiplin açısından, Mustafa Kemal, itaatsiz bir genç subaydır.

Ancak Mustafa Kemal öyle bir genç subaydır ki, 250 bin kişinin ölmesi pahasına, kafasına koyduğu doğru askeri stratejiyi uygulacak kadar gözükaradır. Gözükaralık, kimi hallerde kötü sonuç verebilir, ancak harp alanında, hele hele korkak bir komuta heyetinin altında, bu tür gözükaralıklar Çanakkale gibi destanlar yaratır.

Mustafa Kemal’in Çanakkale’de tek stratejisi vardır: Türk askerinin ölmesi. Binlerce asker gelecek, ölecek, yerine binlerce yenisi gelecek, onlar da ölecektir.

Asker, zaten ölmek için vardır. “Aman asker ölmesin ama vatana düşman girsin” anlayışı ile, “vatan sana canım feda” anlayışı, iki ayrı insan karakterini simgeler. Biri korkak, aciz bir komutanlık anlayışıdır, diğeri ise cesur ve yaratıcı komutanlık anlayışı.

Ancak tarihte korkakların sürekli komuta kademesini işgal etmelerine imkan yoktur. Nitekim Çanakkale’de efsaneleşen Mustafa Kemal, beş yıl sonra, tüm rütbelerini söküp attığı halde, ordunun da, milletin de komutanı olacaktır. Türkiye’yi Çanakkale’ye götüren komuta heyeti ise, Kurtuluş Savaşımız boyunca, Türk topraklarında bile olmayacaktır.

Çanakkale; emperyalizme ve Genelkurmay’a ders

Bu bakımdan, Çanakkkale, emperyalizme karşı büyük bir derstir. En zayıf denilen ordunun ve milletin bile, en güçlü denilen orduları ve milletleri yenme gücü vardır.

Ölmeyi göze alanlar, zafer kazanabilir. Ancak ölmeyi göze almayanlar, ancak Sevr gibi, Mondros gibi anlaşmalara imza atarlar.

Bu anlamıyla Çanakkale, Türk Genelkurmayı’na da büyük bir derstir. Bazen rütbesi en yüksek olanlar en büyük yanlışları yapsa da, rütbesi daha düşük olanlar vatanı kurtarabilir.

Çanakkale, bu bakımlardan, Kurtuluş Savaşı’nda izlenecek stratejinin de ilk uygulanma sahasıdır. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” anlayışı, Çanakkale’de ortaya konulmuştur. Tek anlayış bu olduktan sonra, “düşmanla Çanakkale önlerinde mi, Afyon’da mı savaşmak daha kötüdür” diye akıl yürütmek, bir komutan stratejisi değildir.

Komutan için, düşman kapıya dayandığı anda ve yerde, tüm güçle düşmanla savaşmaktan daha kötüsü yoktur. Daha iyisi denilen şey savaşmamaksa, o zaman zaten komutanlığa da gerek yoktur. Bu tür anlayıştakilerin savaş mesleği olan askerlik yerine kendi mülayim karakterlerine uygun bir meslek seçmeleri ise millet için en iyisidir.

Çanakkale’de doğan strateji, Türk milletinin tabiatına en uygun stratejidir. Bu strateji doğuştan savaşçı ve doğuştan fedakar asker bir millet için tek uygulanır stratejidir. Askeri ölüme göndermek, onu yaşatmanın tek yoludur. Ama asker bir milleti cepheye göndermeyip oturtmak, onu zaten öldürmektir. Savaşma refleksini kaybeden asker bir millet ise, ancak oradan oraya sürülür.

Mustafa Kemal kendisi de içinden çıktığı bu asker milletin bir ferdi olarak Çanakkale’de askerlere sadece tek bir emir vermiştir: Sizlere savaşmayı değil, ölmeyi emrediyordum.

Çanakkale’den 90 yıl sonra bugün Çanakkale üzerine konuşacaksak, kahramanlığı yaratan stratejiler üzerinden konuşmalıyız.

Türk ordusunu yabancı bir Genelkurmay’ın emrinde savaşa sokan bir anlayışı konuşmalıyız.

Ama bunu konuşurken, bugün de Türk Ordusu’nun NATO’nun emrinde bir ordu olduğunu aklımıza getirerek…

Türkiye’yi NATO boyunduruğuna sokanların, Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirdiğini aklımıza getirerek…

Ve tüm bunları susarak karşıladığımızdan utanarak…

Mayıs 10, 2008 Yazan: antitayyeap | Çanakkale’yi kazanan o genç subay... | | Henüz Yorum Yok