Ya İstiklal Ya Ölüm

Ya Sev Ya Terket

KENDİNE ÖRNEK ALMA VEYA ARAMA

Her insan kendine bir kişiyi veya birçok kişiyi örnek almıştır hayatında.Kimi hal ve hareketlerini örnek alır, kimi görüşünü sahiplenir kimi de kişiliğini.Çoğu  hayal olarak kalsa da insanlara faydasını da zararını da fazlasıyla görürüz.Hayatına bu örnek almaları taklit olarak devam ettirenleri de görmekteyiz.Bu taklitçiliğin ancak ve ancak kişiliğinin asimile olmasına sebep olacağını bile bile hem de…

Tarihimizde örnek alınacak çok şahsiyet olması bizim kişiliklerimizi hem zenginleştirmiş hem de  fakirleştirmiştir.Enver Paşa’nın vatanı kurtarmak için vatan hainliğini göze alması,Atatürk ‘ün ölümü pahasına padişaha rest çekmesi,İsmail Gaspıralı’nın Rusya’ya karşı dik duruşu,Uygur Türklerinin  Doğu Türkistan’da Çin’e karşı bağımsızlık savaşı,Aliya’nın Bosna’da yaptıkları,Fatih’in zekası,Yavuz’un hırsı ve kudreti,Şamil Basayev’in cesareti gibi olumlu örneklerin yanında Ermenilerin ihaneti,Damat Ferit’in nankörlüğü,Kenan Evren’in iç çatışmayı iş savaşa sürüklemesi gibi olumsuz örneklerin çok olduğu tarihimizde örnek alınacak şahsiyetlerin çok ve çeşitli olduğunun bir göstergesidir bu.Sadece tarihten değil sanal ortamdan etkilenen bazı aklı başında  insanlar(!) kendine Polat Alemdar’ı,Çakır’ı örnek alıp kendilerini onlar gibi zannetmişlerdir.Acınası bir durum…Bu aklı başında olmayan kişiliklere karşın sanal ortamdan olumlu etkilenmelerde olmuştur.Örnek verecek olursak;bir Memoli çılgınlığı ülkede polis olma merakı uyandırmıştır.

Sadece televizyonlardan,kitaplardan resmini görüp beğenip,oturduğu yerdeki yan masada övülen kişiyi örnek alıp eleştirileni taşlama yaygınlaşmaya başlamıştır.İnsan örnek aldığı kişiyi bile kendi hür fikriyle değil başkalarının fikir,davranış ve izahlarına göre belirlemeye başlamıştır.Durum bu kadar iç acıtıcıdır.Durum bu kadar vahimdir…

Misal olarak tüm dünya tarafından tanınan Che Guevara.Daha adamın nereli olduğunu,kimin nesi olduğunu,neler yaptığını,ne görüşü savunduğunu bilmeden Cheçiler türemekte;adamın adından başka bir şey bilmediği halde Che tişörtleri giymekteler.Ben Burada Che’yi ne övüyorum ne de eleştiriyorum ama insanların bu kadar aciz duruma düşmelerine de bir anlam veremiyorum.İşte durumun ciddiyetine,başıboşluğuna  buradan da ulaşabiliriz.Sonumuz hayır ola…

İnönü’nün,Türkeş’in,Atsız’ın,Deniz Gezmiş’in,Menderes’in,Özal’ın,Muhsin Yazıcıoğlu’nun,daha birçok kişinin,birçok görüşün hatta –daha da abartıyım- Atatürk’ün bile kim olduğunu araştırmamış,ne yaptığını bilmediği halde iki gazete yazısıyla kendilerine ilah yapıp iki fısıltıyla yanlış tanımışım deyip kendine köle de yapar bu zihniyet.Bir sonraki aşamada tekrar fikir değiştirmeyeceği de malum!…

Allah Türk insanına/Türk gençliğine akıl ve fikir versin,doğru yolu göstersin…

Ali AYAZ

AYAZTURK

Mart 18, 2011 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

türk tarihinde gizli kalmış bilinmeyenler….

Kendinizi Türklere Emanet Edin

16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolay Katolik Avrupa tarafından kendisine “Hıristiyanlığın şövalyesi” ünvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan’ın ölüm döşeğin de, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde:

“Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus’a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler” diyerek nasihat ettiğini …(2)

Talan Edilen Mirasımız

Şanlı Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazinin mübarek anası Hayme Hatunun Domaniç’teki türbesini ulu hakan Abdülhamid Han’ın, ecdadına hürmetinin ifadesi olarak büyük bir itina ile tamir ettirip pencerelerini atlas perdelerle kaplattırdığını ve zeminini de Hereke dokuması muhteşem bir halı ile, döşettiğini . . .

Daha sonraları iş başına gelen Halk Partisi döneminde ise o muhteşem halının türbeden gasp edilerek, partinin İnegöl ilçe yöneticilerinin kapılarına paspas yapıldığını ve atlas perdelerinin de kaymakamlık binasında kullanıldığını… (3)

Ecdadımızın Silinmez İzleri

1976 yılında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbete girişen dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen’in bir ara söze: “Bu Suudi Arabistan’ın ilk tuzdan arıtma tesisidir” diye başlaması üzerine

Fransız Büyükelçisinin hayretler içinde kalarak:”No… Sör… Bu Suudi Arabistan’ın ilk tuzdan arıtma tesisi değildir. İlki Osmanlılar’ın 1800.lü yılların sonunda yaptığıdır” diyerek ecdadımızın eşsiz mirasından habersiz yaşayan elçimizi mahcup ettiğini ,,(4)

Bitmeyen Osmanlı Sevgisi

Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar büyük bir coğrafyanın 1. Cihan Savaşından sonra elimizden çıkmasına rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle “Osmanlı, Osmanlı ” diye sayıkladığını ..

Budapeşte’den gelen bir yazarımıza bir Boşnak,ın’. “Madem ki İstanbul’a gidiyorsun Allah aşkına o şehrin toprağını benim için öp Allah benim canımı İstanbul’u görmeden . alması!” dediğini Trablusgarp’daki ihtiyar Cezayirlilerin , boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını…(5) Biliyor muydunuz.

Avrupa’da Akıncı Korkusu

1534 yılında Viyana’daki St. Stephen Katedrali’nde. Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak haber vermekle vazifeli bir memuriyetin ihdas edildiğini ve bu memuriyetin ancak 1956 yılında, Viyana Belediye Meclisince. Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu vazifenin lüzumu yoktur” diye bir karar alınarak iptal edildiğini…(6)

Cennette Yer

Osmanlı Devleti’nin zirvelerde şahlandığı, akıncılarının Avrupa içlerinde at oynattığı bir dönemde. kilisede bir papazın vaaz verirken”Dünya hakimiyetinin Türklere fakat Cennet’in de kendilerine ait olduğunu… ” söylemesi üzerine. bu taksime aklı yatmayan cemaatten bazılarının büyük bir ümitsizlik içinde: “Dünyada bizi yurtlarımızdan çıkaran Türkler hiç Cennet’te yer bırakırlar mı?” dediklerini…(7)

Batışın Remzi

Yükseliş dönemimizin ruhunu yansıtan mütevazı Topkapı Sarayına karşılık, yıkılışımızı remzeden Varsay taklidi Dolmabahçe Sarayının Avrupa’dan borç alınan para ile, 9 ton altın ve 41 ton gümüş kullanılarak inşa edildiğini… (8)

Şefzade’nin Dolmabahçe Sefası

İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde, oğlu Ömer İnönü nün gerek talebelik gerekse daha sonraki yıllarda koskoca Dolmabahçe Sarayını ikametgah olarak kullanıp, yattığı bir oda için bütün sarayın kaloriferlerini yaktırdığın ve ayrıca bu şefzadenin sarayda kadınlı kızlı gece alemleri düzenlediğini…

Bütün bu olanların dönemin Millet Meclisinde ciddi tartışmalara yol açtığını ve o gün mecliste bulunan baba İnönü nün kulaklığı takılı olduğu halde müzakereleri işitmemezlikten geldiğini (9)

Ağaca Asılan Zekat Parası

Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın. günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını

Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu’ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:

“Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al” diye yazdığını..

Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını (10)

Nebiler Sultanı nın Güzellikleri

Aşk bahçesinin yanık bülbülü Hazreti Mevlana’nın, Peygamberimiz’in (sav) üstün vasıflarıyla alakalı olarak:

Nebiler Sultanı’nın (sav) vasıflarının şerhini. eğer ben devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez. ” dediğini…

Sahabi efendilerimizden Amr bin As’ın (ra): “Benim gözümde Resulullah’dan (sav)daha sevgili, benim gözümde Ondan daha büyük bir kimse yoktur. Ne var ki, Ona olan tazimimden gözüm doya doya Ona bakamıyordu ” dediğini. . .

İmam Kurtubi’nin de “Nebiler Nebisi’nin (sav) güzellikleri bize tamamıyla gösterilmemiştir. Gösterilmiş olsaydı, gözlerimiz Ona bakmaya takat getiremezdi ” diyerek İki Cihan Saadet Güneş’inin güzelliklerini bir nebzecik olsun anlatmaya çalıştıklarını..(11)Biliyor muydunuz?

Osmanlı Arması

Merhum Necip Fazıl Kısakürek in 1954 lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca, “padişahlık propagandası yapmak ” gibi saçma bir gerekçe ile derginin o sayısının toplatıldığını ve kendisinin de suçlanarak mahkemeye sevkedildiğini

Necip Fazıl’ın mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde:

İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?” diye haykırdığını (12) Biliyor muydunuz?

Pasaport Farkı

Şanlı Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra, son derece üzgün ihtiyar bir Ürdünlünün, elindeki yeni Ürdün pasaportuyla İsviçre sefaretine giderek: “Herkes bu pasaportla alay ediyor Eskiden Osmanlı pasaportum varken selam dururlardı. Ben Osmanlı teb’asıyım ne olur bunu değiştirin” diye sefaret yetkililerine yalvardığını… (13)

Türk Köşesi

Devlet i Aliye yi Osmaniye’nin üç kıtada at oynatıp buyruk yürüttüğü ihtişamlı dönemlerinde, Avrupa’da Türk hayat tarzı ve modasının çok tesirli hale geldiğini Evlerinde Türk köşesi bulundurmayan sosyete mensuplarının ayıplandığını (14)

Reformun Böylesi

0 zamana kadar sadece batılıların kendi aralarında düzenledikleri balolara, yanlış batılılaşma hareketinin bir parçası olarak Türk devlet adamları da katılınca 11829), baloda bulunan bir Fransız kadının oldukça doğru bir teşhiste bulunarak Türkler reforma, bitirmeleri gereken yerden başladılar dediğini …(15)

Birinci Dünya Savaşının Vahşet Yılları

Birinci Dünya savaşı sıralarında Musul’da halkın açlıktan perişan durumlara düşüp hergün sokaklarda kadın-erkek çocuk-ihtiyar birçok insanın inleye inleye ölüme gittiklerini ve buna bir çare bulunamadığını…

Açlıktan ölen bu zavallı çocukların etlerini kasap dükkanlarında koyun ve kuzu eti diye satan veya aşçı dükkanlarında pişirip halka yedirme vahşetini gösteren on-oniki kişinin idam edildiğini . (16)

Amerikan Yardımı (!)

Truman doktrini çerçevesinde Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığımız 69 milyon dolar askeri yardım ile elde edilen askeri techizatın bakımı için ABD’ye her yıl 400 milyon dolarlık bakım ve ithalat parası harcaması yaparak ne kadar karlı bir anlaşma (!) yaptığımızı (17)

Hayal Müessesesi

Teb’asını “Emanetullah” olarak gören Osmanlı Devleti’nde, akıl hastalarına bimarhanelerde son derece şefkatle muamele edilip ceviz karyolalarda, ipekli çamaşır ve çarşaflarda yatırılıp musiki ile tedavi edildiğini.

Aynı dönemde Avrupa’da ise, akıl hastalarının ruhuna şeytan girmiş denilerek diri diri yakıldığını. . (18/a)

İstanbul’daki bimarhaneleri giren Mongeri Pere’nin: “Burası Avrupa’nın asırlar sonra tahayyül edeceği bir hayal müessesidir dediğini ve Osmanlı’nın uyguladığı bu musiki ile tedavi metodunun ABD’de ancak 1956 yılında uygulamaya geçebildiğini (18/b

Üçüncü Dünyanın Kobayları

Batıda ilaç üretmekle ilgili yönetmeliklerin son derece ağır olup, bir ilacın piyasaya çıkarılmadan önce kobaylar üzerinde yeterince deneme yapılması gerektiğini ve bunun ise uzun ve pahalı bir süreç olduğunu .

Buna çare bulan batılı hümanistlerin(!), yeni geliştirdikleri denenmemiş ilaçları üçüncü dünya ülkelerine pazarlayarak hem para kazanıp, hem de milyonlarca gönüllü kobay üzerin de ilaçlarını denediklerini

İlaç iyi çıktığı takdirde mallarını batıda pazarladıklarını, kötü çıktığında ise foyası çıkana kadar üçüncü dünya ülkelerine satmaya devam ettiklerini . . (19)

İçi Yivli Toplar ve Ecdadımızın Sızlayan Kemikleri

Yavuz Sultan Selim Han’ın Ridaniye Savaşı’nda, ileri görüşlü babası Sultan II Bayezid’ ın icadı olan “içi yivli topları kullanarak büyük başarılar elde ettiğini..

Bugün ise bizlerin hala II Bayezid’in bu büyük icadını tarih kitaplarımızda: “Yivli top 1868 de Almanlar tarafından icad edildi” diye okutma gafletini göstererek ecdadımızın kemiklerini sızlattığımızı.. (20)

Tanzimat Dönemi Ordusu

II Mahmut döneminde Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi için danışmanlıkta bulunan Alman komutanı Helmuth von Moltke’nin Tanzimat dönemi ordusunun halini

“Bu ordu: kaputları Rus, talimatnameleri Fransız, tüfekleri Belçika, sarıkları Türk, eğerleri Macar, kılıçları İngiliz ve öğretmenleri her milletten, Avrupa sisteminde bir ordudur” diyerek tarif ettiğini .(21)

Bediüzzaman,ın Rızık Hususundaki Hassasiyeti

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin 1924 yılı yazında Van’daki Erek dağına çıkarak bütün vaktini tesbihat ve münacat ile geçirdiği günlerde, yanında bulunan talebelerinin dağlardaki yaban elmalarını koparıp yemek istemeleri üzerine Üstad’ın onlara izin vermeyip

“Bizim hissemiz bağlar ve bahçedekilerdir Bizim rızkımızı Cenab-ı Hakk oralarda tayin etmiştir. Bu yabani meyveler yabani hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız gerekir” dediğini… (22)

Milletlere Göre Fiyat Farkı

Osmanlı’nın son döneminde (1850) İstanbul’da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M A Ubicini’nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, hatıralarında:

“Bir kaide olarak, Ermeni ye istediği paranın yarısını, Ruma üçte birini, Yahudi ye dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslümanla alışveriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz”diye yazdığını… (23)

Batıda ve Osmanlı’da Yalan

1717 – 1718 yılları arasında İstanbul’ da İngiliz elçiliği yapan G.Montagu nun hanımı Lady Montagu nun Osmanlı toplumundaki ticaret ahlakı ile alakalı hatıraların da, oldukça enteresan bir şekilde:

“İngiltere’de yalancılar yaptıklarıyla öğünürler.

Burada ise (Osmanlı’da) yalan söylediğinden emin olunduğu zaman yalancının alnına kızgın demir basılıyor. Bu kanun eğer bizde uygulanırsa ne kadar güzel yüzün bozulduğu, ne kadar kibar sınıfına mensup kişilerin kaşlarına kadar inen peruklarla dolaşmaya mecbur kaldıkları görülür. diye yazdığını… (24)Biliyor muydunuz?

Marks’ın Hayranlığı

Şeyh Şamil liderliğindeki Kafkas halkının, istilacı Ruslara karşı olan istiklal savaşlarında göstermiş oldukları büyük direniş karşısında Karl Marks’ ın:

“Hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkasya dağlılarından ibretle öğreniniz. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz. Milletler, onlardan ders alınız. .. ” diyerek hayranlığını itiraf etmek zorunda kaldığını… (25)

Osmanlı Devleti’nde ağaçlara çok kıymet verilip koruma altına alındığını . . . Sultan ll. Abdülhamid devrinde, Belgrad ormanlarına zarar verip ormanı tahrip ettikleri için bir köyün kitle halinde sürgün edildiğini. . .(26)

Kin

İkinci Dünya Harbi sonlarında yapılan lise mezunlarının olgunluk imtihanlarında sorulan “Ormanlar ve Ormanların faydaları” isimli kompozisyon sualine talebelerim bazılarının enteresan bir şekilde:”Türkiyemiz ormanlık bir ülkeydi, fakat o zalim padişahlar, yurdumuzu ormansız bıraktılar , gibi cevaplar verdiklerini . . .

Sebep olarak da; bu zavallı öğrencilerin öylesine bir kin terbiyesi içinde yetiştirilerek Osmanlı’yı kötülemeye öylesine alıştırıldıklarını ve böylece eğer bir fırsatını bulup da padişahlara hakaret ederlerse iyi not alacaklarına inandıklarından dolayı böyle cevaplar verdiklerini… (27)

Ecdad Nesline Hürmet

Merhum Adnan Menderes’in, İstanbul’un imarı faaliyetlerinin başlatıldığı l950’li yılların birinde, gece yarısı cennetmekan Sultan Abdülhamid Han’ın muhterem kerimeleri Ayşe Osmanoğlu ile annesi Müşfika Kadınefendi’nin kaldığı evin kapısını çalarak gizlice içeri girip her ikisinin de ellerini öptükten sonra :

“Siz bize veli nimetlerimizin emanetlerisiniz. Fakat maalesef sizlerle bugüne kadar alakadar olamadım. Çok özür dilerim Çevremiz böyle tavırları hazmedemeyecek insanlarla dolu!… ” dediğini… Daha sonra da, Osmanlı’nın bu aziz analarına, kimseye muhtaç olmamaları için, içinde 10.000 lira bulunan bir zarf bırakıp ayrıca tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) maaş bağladığını ve 2 7 Mayıs’da bu paranın kesildiğini… (28)

Peygamber Evine Benzeyen Ev

Gönüller sultanı Mevlana Hazretleri’nin hizmetçisine: Bu gün evimizde yiyip içecek birşey var mı?” diye sorup, hizmetçisinin de “Hayır hiç birşey yok” diye cevap vermesi üzerine sevince garkolup ellerini Yüce Dergah’a açarak:

“Allahım, sana şükürler olsun ki, evimiz bugün Peygamber evine benziyor” diye Muhammed Mustafa’nın(sav) yolunun tozu olduğunu gösterdiğini,,. (29)

Eşsiz Misafirperverlik

Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa’ya tanıtmış olmakla meşhur Comte de Marsigli’nin, Türk toplumunun misafirperverliği ile alakalı olarak :

“Türkler hiçbir din farkı gözetmeksizin bütün yabancılara karşı son derece misafirperverdirler. Ana yollar civarındaki köylerde oturanlardan hali vakti yerinde olanlar öyleden evvel ve akşamüstü gezintiye çıkıp yolcu bulmaya çalışırlar. Eğer bulacak olurlarsa evlerine davet ederler ve hatta çok defa misafirin hangi evde ağırlanacağını tayin ederken kavgaya bile tutuşurlar.” dediğini (30)

Vahşetin Böylesi

1096 yılında Haçlıların Kudüs’e girerek 40. 000 Müslümanı kılıçtan geçirdikten sonra Gödofroi dö Buygom’ un Papa II Urban’ a yazdığı mektupta:

`Kudüs’te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malumunuz olsun ki, Süleyman Mabedi’nde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz. ” diyerek barbarlıklarını belgelediklerini…(31)

İnsanlığın En Muhteşem Harikası

Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterrohta :

“Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı’ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?” diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht’un:

“Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin’in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır” diye cevap verdiğini. . .(32)

Enderun Okulu

Üç kıtada altı asırlık bir hükümranlık şanlı ecdadımızın devlet ve medeniyet mirasının sırlarının bulunduğu ve dünyanın en büyük arşivi olan Osmanlı Arşivi’ni, bizler doğru dürüst incelememişken, bine yakın Amerikalı ile yüze yakın İsrailli tarihçinin yıllarca didik didik ettiğini. ..

Bugün ABD’de sadece “Enderun okulu” hakkında hazırlanan uzman eserlerin ve doktora tezlerinin sayısının 350 tane olduğunu. . .(33)

Ziya Gökalp’in Ölümü

Türkçülük fikrinin ünlü simalarından biri olan Ziya Gökalp’in hayatının son anlarında Fransız hastanesinde yatarken ebedi aleme intikal etmeden bir gece önce, mukaddesata galiz küfürler ederek başını duvarlara vura vura öldüğünü

Cesedinin de hastane morgunda Hıristiyan geleneklerine göre muamele yapılarak kaldırıldığını… (34)

Sözünün Eri Olmak

Mehmet Akif Ersoy’un sözünün eri bir insan olduğunu ve söz verdiği şeyi yerine getirmek için ölümden başka hiçbir şeyin onu engellemediğini…

İstanbul Vaniköy’de oturan bir ahbabı ile öyleden bir saat önce buluşmak için sözleştiklerinde, o gün yağmurlu, fırtınalı bir gün olup her tarafı sel bastığı halde Mehmet Akif’ in binbir zorlukla sırılsıklam vaziyette söz verdiği yere vaktinde geldiğini, fakat arkadaşının gelmemesi üzerine çekip gittiğini… Ertesi gün. özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” diyerek tam altı ay o arkadaşıyla konuşmadığını… (35) Biliyor muydunuz.?

Kızılca Buğdayı

ABD’nin 1890 yılına kadar bizim Tuna boylarımızda yetişen “kızılca” ismi verilen buğdayımızı ithal ederek tohumluk olarak kullandığını ve bununla halkını beslediğini. .. (36)

Bir Yanlışın izahı

Padişahların, Osmanlı topraklarındaki muhtelif yerleri devletin ileri gelenlerine: “Sana orayı , bahşettim ” demesinin.

“Verilen yeri imar et!’ manasına geldiğini ve bu varlıklı Osmanlı paşalarının, o toprakların mamure haline gelmesi uğrunda servetlerini tükettiklerini . . . (37)

Hakiki Nişan

Kırım Savaşı’ndaki büyük hizmetlerinden dolayı Fransız hükümetince kendisine nişan verilen Deli Hasan Ağa’nın bu nişanı takmadığını farkeden Fuat Paşa’nın ona takmama sebebini sorması üzerine:

“Paşam, benim vücudumda harpte kazandığım yedi nişan(yara izi) var. Onlar varken elin Frenk’inin nişanını ben ne yapayım!” diye cevap verdiğini

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi

1922-1923 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin Türkiye büyükelçisi olarak Ankara’da bulunan S. İ. Aralov’un, Lozan Konferansı’ nın sonuçları ile alakalı olarak yazmış olduğu hatıratında :

“… İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, eskiden Türkiye’nin olan Musul’u ve daha başka yerleri Türkiye’den koparmayı, Yunanlıların yakıp yıktığı şehir, kasaba ve köyler için Yunanlılara tamirat parası verdirmemeyi ve Boğazlar meselesinde İngiliz planını gerçekleştirmeyi başardı.

Türkiye’nin Musul’u bırakması ve tamirat parasından vazgeçmesi karşılığı olarak kendisine küçücük Karaağaç bölgesinin verilmesiyle yetindi Bundan başka batılı devletler , Türkiye’yi, Osmanlı Devleti’nin batılı kapitalistlere olan borçlarının, Osmanlı Devleti’nden ayrılan ülkeler arasında bölünüşünden sonra, payına düşen bölümünü 20 yıl içinde ödemeye ikna ettiler” diye yazdığını…(39)

Acı İtiraf

Lozan Konferansına İsmet İnönü ile birlikte katılarak Türkiye aleyhine birçok entrikalar çeviren Hahambaşı Hayim Naum’un,daha sonraları hükümet erkanı ile araları çok iyi olmasına rağmen: Bu memlekete bu millete çok kötülük ettim, artık aralarında yaşayamam diyerek pişmanlık içinde Mısıra gittiğini…(40)

Mehterin Büyüleyici Tesiri

Batı musiki şaheserlerini yazmış olan Mozart,Bizet gibi büyük bestekarların mehter musikisinin büyüleyici tesiri altında kalarak,Türk tarzında Alla Turca denilen kısımlarını yazdıklarını….(41)

Türkiyede Türk Müziği Yasağı

Tek parti iktidarı döneminde,devletin açmış olduğu müzik okullarının bir tanesinde,öğrencilerden bazılarının ders arasında kendi öz müziği olan Türk müziği çalmaya teşebbüs ettikleri için yabancı uzman Herr Zuckmayer tarafından okuldan atıldıklarını….(42)

Senfoni Zulmü

1930lu yılların birinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının,Anadoluyu tenviretmek için çıktığı turnenin Sivas durağında,bir konser verdikten sonra gazetecinin birinin konseri izleyen bir vatandaşa: Konseri nasıl buldunuz? diye sorması üzerine zavallı adamcağızın, sağına soluna ürkekçe bir göz attıktan sonra gazetecinin kulağına:

Valla beyefendi,Sivas,Sivas olalı,Timurdan beri böyle zulüm görmedi! diye cevap verdiğini….(43)

Bizim Dinazorlarımız

Bizim ülkemizde çağdaşlık ve bilimsellik(!)adına başörtülü öğrencilerin üniversitelere sokulmayıp,İmam Hatip Okulu öğrencilerinin varlığından ve devletin diğer okullarından daha başarılı olmasında rahatsızlık duyulduğu halde,dünyanın süper gücü sayılan ABD nin en iyi üniversitelerinden biri olan Massachussets Institute of Technology(M.I.T.)nin öğrenci yönetmenliğinde:

Dini inançların gereğini yerine getirmekten dolayı bir derse veya imtihana giremeyen öğrenciye telafi imkanı tanınır….diye hüküm bulunduğunu ve bu hususlarda alabildiğine müsamahalı davranıldığını….(44)

İlahi İkaz

Birinci Dünya Savaşı sırasında Dördüncü Ordu karargahında Mekke ve Medine yi kurtarmak için Hicaz Seferi Kuvveti hazırlanması meselesi görüşülürken,Harbiye Nazırı Enver Paşa nın bu iş için Mustafa Kemali atadığını ve bunun üzerine Mustafa Kemal in:

Değil Hicaza asker sevketmek,hatta oradaki askerleri de geri almak ve kuvvetleri verimsiz yönlere dağıtmamak gerek diyerek görüşünü belirttiğini ve sonunda M. Kemal in bu görüşünün kabul edilerek Medinenin boşaltılmasına karar verildiğini…

Tam bu sırada ışıkların aniden sönerek ortalığın zifiri bir karanlığa bürünmesi üzerine bunu İlahi bir İkaz kabul eden Cemal Paşa nın birden ürperip sarsıldığını ve daha sonra Hicazın boşaltılmasından vazgeçilerek Fahreddin Paşa nın Medine ye gönderildiğini….(45)

Medine Muhafızı

Osmanlı’nın edeple taçlaşmış iman anlayışının gereği olan Hazreti Peygamberi’nin(sav) şehrini bir valinin adının altına sokamayacağı saygı ve edebi ile, oraya göndereceği idareciyi `Vali ” yerine “Medine Muhafızı ” diye isimlendirme hassasiyetini gösterdiğini . . . (46)

Dünyanın ilk Toplu Sözleşmesi

Dünyada ilk toplu sözleşmenin Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirildiğini. Kütahya Vahid Paşa kütüphanesinde bulunan şeriye Mahkemesi sicilinin 57’ci sayfasında kayıtlı belgeye göre, yeryüzündeki bu ilk sözleşme Kadı Ahmed Efendinin tasdiki ile 24 işyeri ile işçileri arasında imzalandığını .

Bu sözleşmeye göre, “Kalfaların, yardımcıların, ustaların ve vasıfsız işçilerin yevmiyeleri”nin tesbit edilip, her gün belli sayıdaki fincan imali karşılığı alacakları ücretlerin tesbit edildiğini…(47)Biliyor muydunuz?

Osmanl Topçuluğu

Kanuni Sultan Süleyman devrinde yıllarca İstanbul’da kalan ve yazmış olduğu eserini en büyük Hıristiyan hükümdarı II Filib’e takdim eden İspanyol yazar Cristobol de Villalon’un, dönemin Osmanlı topçuluğu hakkında:

“Dünyada hiçbir devletin,Türk topçusu ile mukayese edilebilecek topçusu yoktur. İstanbul’da eski model olduğu için kullanılmayıp süs diye surlara konan topları inceledim Bunlar bile İspanya ordusundaki toplardan çok daha kaliteli idi.

Tophane sırtlarında çaptan düşmüş diye yığılan 40 kadar topu hayretle seyrettim. Bunları alıp topçu kuvveti oluşturmak istemeyecek hiçbir Avrupa devleti bilmiyorum dediğini . . . (48)

En Mütekamil ikmal Teşkilatı

Kore Savaşı sırasında bir Amerikan bataryasının isabet alıp parçalanmasından sonra, dört dakika gibi kısa bir süre içinde Amerikalıların bataryayı tekrar kurup ateşe başladıklarını ve bu çok süratli ikmal karşısında Türk binbaşısının hayretler içinde kaldığını gören Amerikalı generalin:

“Biz bu sistemi kurmadan önce bütün dünya ikmal teşkilatlarını etüd ettik. En mütekamil olanının Osmanlıların ki olduğunu görerek onu kabul ettik. Bu, sizden gelme bir usulün günümüze tatbikinden başka birşey değildir.” dediğini, . .(49)

Gözyaşı Medeniyeti

İslam’ın ilk dönem zahidlerinin en belirgin niteliklerini Allah korkusunun tesiri ile çok ağlamaları, çok mahzun olmaları ve dünyaya hiç değer vermemeleri olduğunu.

Bunlardan Veysel Karani’nin Allah’tan korktuğu ve utandığı için başını hiç semaya kaldırmayıp, daima çenesi göğsün de bitişik gezdiğini…

“Ümmetin Rahibi” diye tanınan Amir bin Abdullah ın çok ağlayıp geceleri ayakları şişecek kadar ibadet ettiğini..

“Dünyayı üç talakla boşadım, ricat yok” diyen ve ruhbanlar gibi ibadet ettiği için “Gulam” adını alan Utbe bin Eban’ın çok ağlayan bir zahid olduğunu…

Zühdüne sevgi ve aşk hakim olan Rabiatü’l Adeviyye nin secde de başını koyduğu yeri çamur edecek kadar gözyaşlarını ceyhun ettiğini… (50)

Dipnotlar
2-Apuhan, Recep Şükrü; Ruhumda Darp İzi Var,Timaş, İst/1990
3-Apuhan, Recep Şükrü;Batı’nın Darağacında İsyan, Timaş, İst/1989 s.50
4-Apuhan, Recep Şükrü; Ruhumda Darp İzi Var, Timaş İst?1990, s. 41
5-Yakın Tarihimiz, 6 Eylül 1962, cilt 3, sayı: 28 s. 42. Vatan Gazetecilik A.Ş İst/1962
6-Refik, ibrahim; ‘Akıncı Millet” Sızıntı, sayı: 143, Aralık/1991 s. 479
7-Köseoğlu, Nevzat; Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Yay. İst / 1990, 260
8-Gerger,Mehmet Emin; Tanzimat’tan AET . ‘ye Türkiye, İnkılab Yay. İst / 1989, s 42
9-Gürkan, Ahmet;İsmet Paşa’nın Beytülmali,Ayyıldız mat.A.Ş. Ankara/ 1970, 5. 22
10-Altınoluk Dergisi, Şubat/1994, sayı: 96, s. 7
11-Bursalı, Mustafa Necati; “Hilye-i Saadet”,Köprü dergisi Temmuz/l990 sayı:40,s 6
s 136
12-Kısakürek, N. Fazıl; Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yay., İst?1983, s.281
13-Apuhan,Recep Şükrü; Batının Darağacında İsyan, Timaş, İst?1989, s.100
14-Niyazi, Mehmed;Medeniyet Ülkesini Arıyor, Tuğra Neşriyat, İst/91, s. 51
15-Baykara, Prof. Dr.Tuncer;Osmanlılarda Medeniyet Kavramı Akademi Kitab evi,İzmir/1992,s 71 16-Kabacalı, Alpay; Arap Çöllerinde Türkler, Cem Yay., İst/1990 s. 42
17-Altan, Mehmed; Süperler ve Türkiye, İst?1986,sh. 87
18/a-Göze, Ergun; Soruşturma, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yay., İst/l987
18/b-Öztuna,Yılmaz; Tarih Sohbetleri, Ötüken Yay, İst?1988, s 47
19-Harrıson, Paul; üçüncü Dünyanın Batılılaştırılması, Pınar Yay., İstanbul/ 1990, s 167
20-Refik, ibrahim; Efsane Soluklar, Töv Yay.,İzmir/1992, s.49
21-Gerger, Mehmet Emin; Tanzimattan A.E. T . ‘ye Türkiye, İnkılap Yay İst/1989, s 94
22-Badıllı, Abdülkadir; Beaiüzzaman Saiadi Nursi, cilt 1, Timaş Yay., İst /1990. s 519
23- Devenpord, John; Kuran ve Mesajı, Kültür-Basın Yay. Birliği, İst?88 s. 77
24- Özel,Mustafa; ‘Laay Montagunun Hatıralarında Osmanlı Toplumunda Ticaret ve Azınlıklar”,
Zaman Gazetesi, 31 Temmuz 1989
25-Refik, ibrahim; Efsane Soluklar T.Ö . V. Yay., İzmir/1992 s.51
26-Sevinç, Necdet; Osmanlılarda Sosyo-ekonomik Yapı.Kutsan Yay İst / 1978 s. 150
27-Banarlı, Nihat Sami; Devlet ve Devlet Terbiyesi, Kubbealtı Ne~riyat İst/ 1985, sh 71
28-Mısıroğlu, Kadir’ Geçmiş Günü Anarken, cilt l .Sebil Yay. İst?93 sh. 132
29-Sur Dergisi, Aralık/1992, sayı:201, s.37
30-Danişmend, İ Hakkı; Eski Türk Seciye ve Ahlakı, İstanbul Kitabevi, İst? 1983, s 127
31-Kotan, Necati; Tarih Fıkraları, M E.B Yay, İst/1988, s. 80
32-Niyazi, Mehmed;”Tarihe Saygı”, Zaman gazetesi, 14 Temmuz 1992
33-Özfatura, Necati; “Osmanlı”, Yeşilay dergisi, Ekim/1992, s.21
34-Bozgeyik, Burhan; Meşhurların Son Anları, Türdav, İst/1993, sh 322
35-Düzdağ, Ertuğrul; M Akif Ersoy Hakkınaa Araştırmalar, M.A.M Yay. İstanbul/1987 , s 326
36-Masor, Dr İlhami; Bir Ömür Boyunca, Boğaziçi Yay., İst?1974, s 14
37-Ünver, Dr. A. Süheyl; Kırkambar, Türk Ev Kadınları Kültür Derneği Yay. Ankara/1973, s 46
38-Bayat,Prof Dr Ali Haydar Keçecizade Mehmet Fuat Paşa,Türk Dünyası Arş.Vakfı Yay.,İst,s.60 39-Aralov, S. İ; Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları, Birey-ToplumYay.İst/1985, s 233
40-Ayaşlı,Münevver.İşittiklerim,Gördüklerim,Bildiklerim,Boğaziçi Yay.,İst?1990,s 13
41-Akbulut, Dr.İlhan; “Mehterhane ve Musikisi’, İlgi dergisi,sayı: 65 İst?1991, s 23
42-Avcı, Nabi; Enformatik Cehalet, Rehber Yay, İst/1990, s. 141
43-Yayın Dünyasına Anahtar dergisi, İst/1990, s 11
44-İnsan ve Kainat dergisi, Kasım/1993, sayı; 99, s 63
45-Kabacalı, Alpay; Arap Çöllerinde Türkler,Cem Yay., İst?1990, s 58
46-Ayverdi, Samiha; Küplüce’deki Köºk, Hülbe Yay., Ankara/1989,s.28
47-Sevinç, Necdet; Osmanlılarda Sosyo-ekonomik Yapı.KutsanYay., ist?1978, s 164
48-Öztuna, Yılmaz; Tarih Sohbetleri, Ötüken Yay, İst/1988, s. 350
49-Ayverdi, Samiha; Ne idik Ne Olduk, Hülbe Yay., İst?1985, s. 118
50-Kara, Mustafa; Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yay.,İst/1990, s.31

Aralık 3, 2008 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

Ne mutlu ki Türk’üm

Hepimiz Ermeniyiz”ciler Buyurun

Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu.

Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu toprağında Kars’ta Ağrı’da Van’da Erzurum’da da ataları oynamıştı. Onlardan duymuşlardı.

Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı…

Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı:

-Akçik, manç?.. (Kız mı, oğlan mı?)

-Akçik… (Kız)

Bu cevap üzerine ‘oğlan’ diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı. Kan bürülü gözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi.

-Tun şahetsar, ınger… (Sen kazandın, yoldaş)

-Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana… (Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?)

-Mayrigı bedge gişdatsine. (Annesi besleyecek elbette)

Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı:

-Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuğa meme ver)

Aynı dakikalarda Hocalı’nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı.

İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi. Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı:

-Asixn ma/, çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek… (Bu hem saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın…)

Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa, başı da orta yere düşmüştü…Ermeniler zafer naraları atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu.

Bu iki olay Hocalı’da bundan çok değil yalnızca 15 yıl önce yaşandı. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır.

Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir.

Ajanslar, katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu.

Türkiye’de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi.

26 Şubat’ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi’nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366’ncı Rus Motorize Alayı, Hocalı’ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar.

26 Şubat gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi.

Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler.

Ermenilerin işgal ettikleri Hocalı’da dehşet verici olaylar yaşandı. Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler, sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar.

Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler. Genç kızların önce saçlarını, sonra da kafa derilerini yüzdüler. Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafaları sepetlere doldurdular.

Peki neydi bu düşmanlık?

Ermenistan’daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye’nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan’ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Dağı’nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı’nda “Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün” denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım.

Dağlık Karabağ Bölgesi’nde bulunan Hocalı’ya, eski Sovyet İttıfaki Silahlı Kuvvetleri’ne ait 366. Alay ‘ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk’ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı.

Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir.

56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur.

Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış, geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır.

Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı.

Fakat katliam sonrası Hocalı’ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar.

Hocalı’da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet’nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu:

“Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz”

Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi.

Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996’da Ermenistan Başbakanı oldu.

Karabağ’da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna, ‘Hocalı Katliamı’ başsorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu.

“Ben Ermeni değilim” Ne mutlu ki Türk’üm

Aralık 3, 2008 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

ATATÜRK’ün cevap veremediği tek soru.

Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:
-Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler…
Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.
Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.
Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.
Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
-Bu köşk kimin?

-Kirkor’un…
-Ya şu koca bina?
-Yargo’nun…
-Ya şu?
-Salomon’un…
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
-Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:
-Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam…
Atatürk bu anısını naklederken:
-Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu.

Aralık 2, 2008 Posted by | Uncategorized | 1 Yorum

AŞK YA DA VATAN

“Bir yüce sevdadır içimde, adı Türkiye’m,
Kalbime nakşolmuş asla vazgeçemem,
Kahrolup, dönmemi bekleme annem,
Kutsalıma el uzatanı yok etmeden gelemem.”

Anadolu’nun unutulmuş bir köşesinde; dar bir vadi içinde akan dere boyunca uzanan ince, bozuk patika yolda bir adam yürüyordu koltuk değnekleriyle. Yolun sonunda bir köy göründü. Köy taştan yapılmış toprak damlı birkaç evden ibaretti. Evler yol boyunca uzanıyordu. Köyün dar, çamurlu yolunda oynayan çocuklar oyunu bıraktılar. Yolun başında beliren koltuk değnekleri yokmuşçasına dimdik yürüyen, sarışın, mavi gözlü, 1,95 boyunda dev gibi adama meraklı bakışlarla bakıyorlardı.

Havlayan köpekler susmuştu. Çalı-çırpıdan yapılmış çitlerin çevrelediği bahçelerin kapısında bir nöbetçi edası ile durup, adam gibi adamı gözleri ile takip etmeye başladılar. Kahvenin önünde tütün saran ihtiyarlar ayağa kalkıp, sağ ayağı diz kapağından kopuk mağrur yabancıyı başları ile selamladılar. Dev adam yürümeye devam ederken, ihtiyarlara aynı şekilde başı ile karşılık verdi.

Yabancı aynı vakar içinde köyün çıkışında bulunan mezarlığa doğru yürüyüşüne devam etti. Mezarlık kayalık tepenin hemen altında, ince bir pınarın aktığı, içinde söğüt ağaçları ve meşe ağaçlarının bulunduğu bir yer idi.

Dev adam başucunda bir Türk bayrağının dalgalandığı, taze olduğu toprağından anlaşılan mezara bakışlarını çevirdi. Mavi gözleri bulutlandı, aydınlık yüzü acıyla buruldu, yanaklarından iki damla gözyaşı süzüldü. Ağlıyordu dev adam, yüreği kanıyordu. Mezarın yanı başında yeni bir mezar daha vardı. Mezarın üstünde de gelinlik. Yaralı yüreği daha da kanadı. Ellerini açtı Fatiha okudu mezarda yatanlara.

“Tanır mıydın şehit oğlumu?” diye soran sese doğru döndü. Bir anaydı gelen, siyah bir başörtü vardı başında, kınalı elleri ile şehit mezarının üzerine eğildi. Toprağını okşamaya başladı, oğlunu bağrına basmışçasına.

Acıyla yutkundu mavi gözlü, sarışın dev. Boğazı kurumuş, dili tutulmuştu. Tanımak mı? Az şeyler mi yaşamışlardı birlikte? Az şey mi paylaşmışlardı? Sonra o gün, cehennemi bir kahpe ateşinin, bir kahpe tuzağının içine düştükleri o gün. Nasıl da ileri atılmıştı Baran Uzman, yoğun ateş altında kalan ve yaralanan Edirneli Hüsmen Onbaşıyı almak için. Kendisi destek atışı yaparken, parlayan bir ışık görmüş, bir kayanın ardında mevzilenen tim elamanlarını roketlemek isteyen haini tek atışta vurmuştu. Ancak; hain son anda tetiğe dokuna bilmişti. Hedefi bulmayan Roket 10-15 mt. yukarıda bir kayanın üstünde patlamıştı.

Toz duman içinde Baran Uzmanın yere düştüğünü fark etmişti. Başından yara almıştı, yüzü kan içindeydi. Göz göze geldiler. “Kurtar beni Komutanım, Zeynep’im beni bekler” der gibiydi Baran Uzman. O an hiçbir şey düşünmeden kendini ileri attı. Ancak; bir patlamayla yere düştü, mayına basmıştı. Yanına varamadı Baran Uzmanın. “Ah, kopmasaydı o bacak, kopmuştu işte.” Kurtaramamıştı silah arkadaşını, can yoldaşını.

Bir Helikopter sesi duydu. Sonrası bir boşluk. Kendine geldiğinde hastanede idi. Silah arkadaşlarının Şehit düştüğünü öğrenince kopan bacağının acısını unuttu. Doktorlarının takacakları protez bacağı beklemeden insan üstü bir gayretle ayağa kalktı. Yollara düştü, o Yiğitlerle son bir defa vedalaşmak, her çatışmadan önce yaptıkları gibi yeniden helalleşmek için.

Yutkundu; söyleyemedi, anlatamadı oğlunun kahramanlığını annesine. Zaten annenin bunları dinleyecek hali yoktu. İki mezar arasına oturmuş, mezarların toprağını usul usul okşuyordu. Bir taraftan da anlatıyordu.

“Ben her gün bu vakitler gelirim, koklaşıp konuşurum Baran’ımla, yarenlik ederim Zeynep’imle.” Yüreği daha bir titredi sarışın devin. Demek yanı başındaki mezar Baran Uzmanın nişanlısı Zeynep’e aitti. Bir türlü kavuşamadığı Zeynep’e şimdi kavuşmuştu.

Döndü suskun suskun, anneyi çocuklarıyla baş başa bırakmak için çıkışa doğru yürüdü.
“Hakkını helal et Baran Uzmanım, sana yardım edemedim. Zeynep’ine kavuşmanı sağlayamadım. Beni affet, varsa bir hakkım, benden yana helal olsun” diye mırıldandı.

“Güle güle Komutan, Baran’ım da sana hakkını helal ediyor” diyen annenin sesiyle irkildi, geri döndü. İnce bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Anne ayaktaydı, bir yanında sanki beyaz bulutlar içinde kamuflajlı elbisesi üstünde, başın da bor beresi, nur kaplamış yüzüyle Baran Uzmanı, diğer yanında bembeyaz gelinliğiyle Zeynep’i görür gibi oldu. Üçü birden el sallıyordu gülümseyerek kendisine.

Mezarlığa kadar peşi sıra gelen çocuklar “Güle güle komutan, güle güle” diye bağrışıyordu. Köyün çıkışında nöbet tutan iki korucu esas duruşa geçmişti. İhtiyarlar hiç konuşmayan ihtiyarlar “Güle güle komutan, bu vatan size minnettar” diyerek uğurladılar sarışın, mavi gözlü, dev yürekli komutanı. Komutan daha da dikleşti. Daha da bir sıklaştırdı tammışçasına, hiç bir eksik yokmuşçasına adımlarını.

Öyle ya, daha çok yolu vardı gidilecek. Birçok silah arkadaşı vardı. Hiç ölmeyen, hep yaşayan o Kahraman Şehitler yolunu gözlemekteydi. Anadolu’nun birçok yerinde bu Vatanı kendi aşklarına tercih eden kim bilir kaç Baran’lar, kaç Zeynep’ler komutanlarını beklemekteydi? 30.10.2008 Alperen KARAKARTAL

Aralık 1, 2008 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

İŞTE EY KOCA DÜNYA BEN ASIL O GÜN ÖLDÜM

Hrant DİNK’ in ölümünden sonra yaşananların ardından, VATAN’ı için (adını bile
sonradan öğrendiğim) DİYARBAKIR Lice’ de şehit olan J.Komd.Astsb.Kd.Çvþ. Kadir
AYDIN’ a ithafen yazılmıştır. Ruhun şad olsun.
EY KOCA DÜNYA BENDE ÖLDÜM

Ey koca dünya bende öldüm,
Belli ki hiçbirinizin haberi yok,

Hem de DİNK’ ten sadece bir gün önce,
Ama sadece ne duydun, ne gördün, ne de umursadın…

Ölümümden hemen sonra kameralar gelmedi oraya,
Halk’ta toplanmadı ellerinde karanfil ve mumlarla,

Hiçbir devlet büyüğü ve Amerika’da kınamadı ölümümü,
Ve yazmadılar adımı mezar taşımdan başka, hiçbir yere…

Halbuki benim adım öz ve öz Türkçe idi, “Kadir AYDIN”
Okunması, söylenmesi ve yazılması onunkinden daha kolaydı,

Ama anmadı beni babamdan gayri kimse, onu andıkları gibi
Ve yazılmadı başka hiçbir yere adım, anamım yüreğinden başka…

Ben gencecik fidandım, daha hiç tomurcuk vermemiş,
Ve soldurdular beni Lice’ de, hayatımın baharında,

Beni de vurdular, ben de öldüm, bilmem duydunuz mu?
Ama bulamadılar beni vuranları 32 saatte, belki de hiç aramadılar…

ben kendi vatanımda, vatanımı vatansızlardan korumak için öldüm,
Ben Türk’tüm, adım Türkçe, ama öğrenemedi adımı hiç kimse,

Bir kez bile manşet de olamadım ya o gül yüzümle gazetelerde,

İŞTE EY KOCA DÜNYA BEN ASIL O GÜN ÖLDÜM…

Kasım 27, 2008 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

KAYBETTİK

İnsanoğlu, bir gün virgülü kaybetti.

Söyledikleri birbirine karıştı.

Noktayı kaybetti.

Düşünceleri uzayıp gitti, ayıramadı onları.

Ünlem işaretini kaybetti.

Sevincini, öfkesini, bütün duygularını yitirdi.

Soru işaretini kaybetti.

Soru sormayı unuttu, her şeyi olduğu gibi kabul eder oldu.

İki noktayı kaybetti.

Hiçbir açıklama yapamadı.

Hayatının sonuna geldiğinde elinde sadece “tırnak işareti” kalmıştı.

“İçinde de başkalarının düşünceleri vardı, yalnızca.”

Hayatınız boyunca hiçbir şeyinizi kaybetmemeniz temennilerimle…

Kasım 27, 2008 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

Atatürk Anitkabirde yatmakta oldugu mezarından kalkıp, bir Türkiye’de olanlara baksaydı ne derdi, sizce: isterseniz biz bir kurgulayalım:

Ey Türk Gençligi,

Benim naçiz vücudumun bir gün toprak olacagını, ama Türkiye Cumhuriyetinin ilalebet payidar kalacagını sana söylemistim. Nitekim ben bu dünyadan göçeli 69 yıl oldu!

Bu sırada Türkiye Cumhuriyetinde neler oldu?

1. Dünya Savasinda ve Istiklal Harbinde döktügümüz binlerce sehidin kanı bosuna mı aktı ve onların sehit ruhları su anda Türkiye’yi izlerken mutlular mı? Sana haklarını helal ediyorlar mı?

20 Ekim 1927’de sana ne demistim: ‘Ey Türk gençligi ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilalebet muhafaza ve müdafaa etmektir.’

Sen ne yaptın?

2007’da birinci vazifenin Türk istiklal ve Türk Cumhuriyetini ilalebet yok etmek isteyen kurumlarla ve yapilarla içiçesin! Çöpe elimle atmis oldugum SEVR’i hortlatmak ve seni parçalamak isteyen Avrupa Birligi ve Amerika ile Stratejik Müttefik haline gelmissin . O Amerika ki, bizim Lozanımızı imzalamamıstı, O Avrupa ki, bizim ülkemizi isgal etmis, ancak bir Istiklal savası ile bu ülkeden atılmıs ve denize dökülmüstü.

Ey Türk Gençligi!

Kendine gel!

Sana bıraktıgım hiç bir tavsiyeyi ve öneriyi yerine getirmedin! 2007’da ülkeni kendi ellerinle yabanci ülkelerin istihbarat sistemlerine peskes çekiyorsun!

Ben sana ne demistim:

Istikbalde dahi, seni bu kurdugumuz Cumhuriyet Devrimi hazinesinden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düsersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacagın vaziyetin imkân ve serâitini düsünmeyeceksin! Bu imkân ve serâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. Istiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düsmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmis, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her kösesi bilfiil isgal edilmis olabilir. Bütün bu serâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.

Demistim sana, 1927’de ! Ne oldu 2007’de?

Yani binlerce sehit kanı üzerine kurulmus olan Cumhuriyeti yönetenlerin iktidara gelenlerin GAFLET, DALALET ve HATTA HIYANET içinde olabilecegini söylemis, gözlerini, aklını ve tüm idrakini açık tutmanı emretmistim. Iste dediklerim bir, bir çikti! Hainler ülkeni yok ediyorlar!

Sen ne yaptın?

Benim kurdugum Demokratik ve Laik Türkiye Cumhuriyetinin basına, benim yapmis oldugum Devrimleri yok etmek için yemin etmis, bu yemini de her yerde açıkca ilan etmis bir grup meczubu bir kaç günlük pirinç, on somun ekmek ve üç bes kurus dolar karsılıgı getirdin ve Cumhuriyet Devrimlerini üç bes kurusa sattın! Ben sana böyle mi emretmistim? Biz o Istiklal harbini olmayan çarıklarla, olmayan pirinçle, olmayan ekmekle, olmayan dolarlarla yapmıstık. Olmayan bir ulustan, bir millet yaratmıstık.

Ama sen o Hitabeden hiç bir şey anlamamışsın!

Cebren ve hile ile aziz vatanin bütün kaleleri zaptedilmis, bütün tersanelerine girilmis, bütün orduları dagıtılmıs ve memleketin her kösesi bilfiil isgal edilmis olabilir.

Demistim sana,

Kalelerin düstü, bir zamanlar Ingiliz donanmasinin demir attigi Istanbul’u simdi Galataport, Haydarpasaport, Haliçport ve nihayet Istanbul-PORT projeleriyle Yahudiye ve Emperyalistlere peskes çekiyorsun. Petro-kimya fabrikalarin isgal edildi, haberlesmen isgal edildi, agir sanayin isgal edildi, demir-çelik endüstrin isgal edilmek üzere, bankaların ve ekonomin isgal edildi. Bütün tersanelerine ve limanlarına bir zamanlar senin toprakların olan Irak’ı isgal etmis Ingiliz ve Amerikalılar giriyor.

NATO denen bir anlasma ile bizim yaptıgımız tüm egemenlik ilkelerini tarihe kaldırmıssın! Ne oldu!

Hiç mi açip da Istiklal savasını nasıl yaptıgımıza ve bu ülkeyi nasıl kurtardıgımıza ait bir sayfa bir sey okumadın!

Bir isgal edilmemis Ordun kaldı! Onun da ögrendigime göre geçenlerde basına çuval geçirilmis!

Bir tek vatansever Teskilatı Mahsusa torunu kalmamıs mıdır ki! Ülkenin istihbaratı böylesine düsmana terk edilmistir?

Sana demistim ki!

Hattâ bu iktidar sahipleri, sahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düsmüs olabilir.

Iste hepsi çıktı. Neden zamanında önlemini almadın?

Bak halkın fakir ve borç içinde!

Iktidar sahipleri ‘Ben herseyi pazarlamaya mükellefim’ diyerek, ülkeni düsmana pazarlıyorlar. Halka düsman bu meczuplar ‘Sehit analarına hakaret edip’, benimle omuz omuza savasmıs halkıma ‘Ananı da al git!’ diyebiliyorlar. Egemenlik Milletin elinden çıkıyor.

Hani nerde benim anladıgım Türk Genci ve Gençligi?

Ne demistim sana 5 Subat 1933’de Bursa’da,

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların geregine, dogruluguna herkesten çok inanmistir. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemistir. Bunlari güçsüz düsürecek en küçük ya da en büyük bir kipirti ve bir davranis duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardir, jandarmasi vardir, ordusu vardir, adalet örgütü vardir” demeyecektir. Elle, tasla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapitini koruyacaktir.

Ben böyle bir Türk Gençligini kabul etmistim ve Cumhuriyeti onlara birakmistim.

Boynuna haç, kulaklarina ve ortaliga açmis oldugu göbegine küpe takip, omuzuna dövme yaptiran, Köse dönmek için elli takla atan, ‘ Benim Vatandasim Isini Bilir’ diye her türlü ahlaksızlıgı bir deger haline getirmis, benim hiç bir söyledigimi anlamamıs, ya da Tarikatlarin veya Seyhlerin pesinden giden bir gençlige bırakmadım ben bu Cumhuriyeti.

Nerde benim Üniversitelerim, Nerde benim Üniversitelilerim?

Ben bu ülkeyi kendi çıkarları için ne kadar gerici ve meczup varsa onlarla takiyye iliskilerine giren sirket patronu Rektörlere, Üniversitelerinde Ermeni Konferanslari düzenleyen ve düsmanlarımıza koz vermeye çalısan Üniversite ögrencilerine bırakmamıstım.

Nerde benim gerçek Ögretim Üyelerim, Rektörlerim, Üniversitelilerim?

Bir kisi de mi kalmadı, su benim hitabelerimi millete hatırlatacak? Bir kisi yok mu bu Cumhuriyeti kurmak için dökmüs oldugumuz kanların hesabını soracak!

Ey Türk Gençligi! Sana ne demistim ben!

Ey Türk istikbalinin evlâdı! Iste, bu ahval ve serâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktir! Muhtaç oldugun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Sen ne yaptın!

Sadece benimle alay ettikleri, raki-leblebimle dalga geçtikleri, beni ‘Karga Kovalayan Sapik Padisah’ olarak ilan ettikleri, bizim ‘Ermenileri ve Kürtleri kestigimizi söyledikleri’ için düsmanlardan Nobel ödülü alan Yahudi yazarlara veya asil kanımızla ilgili cümlelerimle alay eden Ermeni bozuntusu yazarlara ifade özgürlügü adına erisilmez payeler verdin!

Ifade özgürlügünde sen önce Istiklal Savasını kendi halkına ifade edebildin mi?

O Yahudiler ki, Kurmus olduklari Locaları ben 10 Ekim 1935’de kapatmıstım.

Biliyordum Büyük bir Israil kurma planı için çalıstıklarını! Birinciyi ben öldükten 10 yıl sonra kurdular, ikinciyi de simdi kurmaktalar. Ben yasasaydım, Yahudilere bir devlet kurdurur muydum orada!

Ey Türk Ordusu!

Asıl sözüm sanadır! Sen bu Türk Gençliginin basına geçmeli ve Cumhuriyet Devrimlerini savunmalıydın! Çünkü bu Cumhuriyeti biz seninle kurduk ve seninle ebediyete kadar payidar kılacaktık.

Cumhuriyeti koruma görevini de sana verdik!

Söyle sen ne yaptın!

Kafana geçirilen Amerikan yıldızlarıyla dolu çuvallardan sonra dönüpte beni hatırlamaya veya Kara Harp Okulunda numaram okundugunda ‘ KALBIMIZDE’ demeye utanmıyor musun? Ben ülke düsmana satılırken, hiç bir tepki göstermeyen ve kılını kıpırdatmayan subayların kalbinde olmak istemiyorum.

Bunlar benim subaylarım degiller!

O Subaylar gitsinler, kendilerine baska bir Atatürk bulsunlar!

NATO isimli pakta girdikten sonra bir özgürlügün ve bir egemenligin kaldı mı? Ögrendigime göre Kürtler bizim sınırlarımızda bir devlet kuruyorlarmıs, sonra da bizden toprak talebinde bulunacaklarmıs, ayni Ermeniler gibi! Bunlar olurken senin aklın nerdeydi!

Söyle Türk Ordusu, yoksa sen Türk Gençliginin bir parçası degil misin?

Sen ne yapiyorsun Gençlige Hitabe adına!

Ülkenin kaleleri, tersaneleri, fabrikaları, haberlesme agın, üniversiteleri düsmanlar ve Kürtçüler tarafından zaptedilmis durumda!

Ey Türk Ordusu! Bu ahval ve serait içinde sen ne yapıyorsun?

Kafana geçirilen çuvallardan sonra bir de kafanın kesilmesini mi bekliyorsun harekete geçmek için ?!

Merak etme, sen beni anarken her 10 Kasım’da,

O mezcuplar ve isbirliklikçileri keseceklerdir kafani yakinda!

Ey Türk Gençligi ve Ey Türk Ordusu!

Beni anmayınız!

Türkiye Cumhuriyetini söyledigim ilkeler dogrultusunda ve Gençlige Hitabeye, Bursa Nutkuna layık bir biçimde korumadıktan sonra beni anmayınız! Bu ikiyüzlülük biz Cumhuriyet Devrimi Sehitleri çok daha fazla üzer. Bakın tüm sehitler mezarlarinin basında oturmus aglıyorlar!

Siz bizi anlamadınız!

Bizi anlamayanların ve yolumuzdan gitmeyenlerin bizi anmaya hakları yoktur!

Ülkeyi ve Cumhuriyeti meczuplara, vatan hainlerine terk edenlerin bizi anmaya hakları yoktur!

Biz Devrim Sehitleri artık anlıyoruz ki,

Ne sen Türk Gençligi,
Ne de sen Türk Ordusu,

bizim size bırakmıs oldugumuz Cumhuriyeti korumaya artık muktedir degilsiniz! Ülkeyi düsmana teslim etmek üzeresiniz!

Sana son sözüm sudur Ey Türk Gençligi!

Eger sen benim kurmus oldugum bu Cumhuriyeti koruyup, kollayamayacaksan
Çekil bir kenara!

Biz mezarlarımızdan kalkıp geliyoruz!

Biz Çanakkale Sehitleri,
Biz Balkan Savası Sehitleri,
Biz Istiklal Savası Sehitleri,
Mezarlarımızdan sahlanıp, geliyoruz!

Bizlerin kalbindeki inanç,

Medeniyyet dedigin o tek disi kalmıs canavarı bogar!

Biz sehitler sizi izliyoruz!

Hep birlikte tekrar sahlanıp,

Cumhuriyeti kurtarmaya geliyoruz!

Kasım 27, 2008 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

KİŞİLİK

Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.

Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
“Bakın” diyor.

“Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…”

Sonra (1)’in yanına bir (0) koyuyor:
“Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar”.

Bir (0) daha…
“Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz”.

Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:
Yetenek… disiplin… sevgi…

Eklenen her yeni (0)’ ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca…

Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)’i siliyor.

Geriye bir sürü sıfır kalıyor.

Ve Hoca yorumu patlatıyor:

“Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir”.

Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür…

Kasım 27, 2008 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

ÖLMESİNİ EN İYİ BİZ BİLİRİZ

Biz Çok güzel ölürüz..
Dumlupınar sırtlarında..
Çanakkale omuzlarında…
Ölmesini en iyi biz biliriz..

Silahlar patlarken,7 düvel etrafımızı sarmışken..
Bombalar arasında..
En iyi biz ölürüz..

Ne arkamıza baktığımız görülmüştür,
Ne de bir damla gözyaşı döktüğümüz..

Öyle ya,
Başbuğ Mustafa Kemal de hele bir buyruk verirse,
Ya istiklal,ya ölüm lafını bir kez bile işitmişsek,

Bundan gayrısı haramdır bize,
Ya İstiklal ya ölüm der,
Seve seve en güzel biz ölürüz,

Bize bakan gözleri,ölümümüze hayran bırakır,
7 düvele Türk’ü kıskandırır,
Mermilerin önüne en güzel biz atılır,
Al bayraklı tabutlarla geri döneriz..

Kahramanlığı büyük işler başarmakla derecelendirmeyiz..
En güzel saldırıp,en güzel ölebilen kahramandır bizde
Geri dönmek yoktur erlikte,
Mermimiz bittiyse süngümüz vardır elimizde..

Tanrıkut Mete’nin emrini işittiğimizde,
Kahramanlık az gelir bize,
Kürşad la omuz omuza,
Çarpışıp bir daha dönmek yoktur töremizde.

En iyi biz ölürüz..
Trablusgarpta,Yemende..

Sarıkamışta düşmanın bile yapamadığını doğa yapar,
İnsan gücü bize az gelir,
7 düvel toplansa Türk’e savaşmak haz verir.

Biz erce ölürüz,Kahramanca ölürüz..

4 yanımız düşman olsa, içimiz çaşıt da dolsa,
Etmeyiz Tasa,
Tüm dünya bizi yok etmeye de kalksa,
Yatamayız rahat yastıkta..

Külteginle Beraber Alayda,
Vermeyiz elimizi Dokuz oğuza

Seve seve öldüğümüzü gören gözler bize hayran,
Kıskanıyor ölümümüzü dört bir yan,

Mertçe,erce ölüyor bu Türkler
Düğünmüş gibi,Toy muş gibi..

Biz er’ce ölmesini herkesten iyi biliriz..
Vatan için ölümü, yaşamaya tercih ederiz.

Toprağın kara bağrında, Şehit yazan mezar taşlarında,
Kah Musul’da Kah Kerkük’te
Kah Türkistan Tepelerinde Osman Batur’la
Kah Gabar’da kah Cudi’de..

Ortalık hain dolmuşken,
Kendine teslim olmayı yediremeyen Yiğit erlerimizle Dağlıca’da
En iyi,en güzel biz ölürüz..

Alper Tunga ile İran sırtlarında
Atilla ile Roma’da
İstemi ile Demir Kapıda
İlteriş ile Ötüken yaylaklarında

Hülagü ile Savaş meydanlarında’da
Alparslan’la Malazgirtte
Emir Timur’la Ankara’da

Enver’le Sarıkamışta
Kubilay’la Menemende
Türk’ün Son Başbuğu Mustafa Kemal ile

Sakarya’da, Çanakkale’de, İzmir’de, Makedonya’da,
En güzel, en yakışıklı biz ölürüz.

Şereflenir ölümün tatlı şerbetini içen erimiz,
Rahat yatakta yoktur yerimiz,
Herkesten ağırdır elimiz,
Bir daha dönmemek üzere evinden ayrılır her birimiz,

Tabyalarda, meydanlarda en iyi biz ölürüz.

Ve omuzlarda en iyi biz taşınırız..
Gururla, şerefle..

Toprağa kan verdik, Bayrağa şeref verdik,
Vatan’a azık olarak beden verdik de, bu topraklara şan üstüne şan kattık,
Atsız Atayla Taşlara Destan yazdık,
Tanrı dağları’nda buluşmak için anlaştık.

Hatunlarımızın gözü yaşlı,
Oğullarımız da var bir bekleyiş..

Artık bekle bizi Ötüken..
Her birimizde saf Türk kanı,
Geleceğiz çok yakında,
Çin, Moskof, Acem, duramayacak karşımızda.

Nasıl İngiliz kancıklık yapmak için,
Yahudi hainlik yapmak için,
Arap da arkadan vurmak için doğmuşsa,

Türk Kahramanca savaşıp,
Mert’çe Ölmek için doğmuştur.

Savaşa koşa koşa gitmesini iyi biliriz,
Biz er’ce ölmesini herkesten iyi bilir,
En güzel biz yaşar,
En güzel biz ölürüz.

Kasım 27, 2008 Posted by | Uncategorized | Yorum bırakın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.